Yeni Ay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni Ay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2017 Çarşamba

90 Günde Devrialem


Yine boyumdan büyük işlere kalkıştım. Bakalım, halledebilecek miyim.

Önümüzdeki 3 ay süresince başka bir eğitime başlıyorum. Bu eğitim haftada iki gün sürecek, akşamları. Ev erkeği ve ev çocuğu baş başa takılacak o akşamlarda. Bir de üzerine bugün bulaştığım bir kısa süreli proje var. Aniden çıktı. Bu da minik bir ek gelir ama günde iki saatimi alacak aşağı yukarı (evden)

Haliyle tekrar edilmesi gereken bilgiler, çok sevdiğim bloğum, arada yazdığım bir websitesi, günlük ev işleri, evin içinde yaşayanlarla vakitler, hastalıkları atlattığımıza göre başlanması gereken spor halleri.
BOOIIINGMM!!



Kendi üzerime yine bir sürü sorumluluğu atıp kaçtım. İdealar dünyasındaki halim halleder abi, gönder sen dedim. Şimdi nabıcaz be Kamil?

Mutlu Keçi ve Joe mart ayı kararları yapmış. İştah açıcı. Mmm. Şimdi ben Mart bazlı değil de 90 günlük bir maratona girişteyim. Tüm baharımı alıyor hayat benden. Yerine ödevler listesi sunuyor. Hakkıyla verirsem, ortam turuncu. Fakat yetiştiremezsem, çuvallarsam, denkleştiremezsem ortamlar gri!

Maratonun birinci haftası şöyle olmiyim da.


O kitabı bilirsiniz. 80 günde devrialem. Bir İngiliz'in tüm serveti ve itibarı pahasına 80 günde dünyanın çevresini dolanmasını konu alır. Şimdi devrialem sırası bende. Büyük bir meydan muharebesi. Bakalım gızımız 90 günde tüm bu işlerin altından kalkabilecek mi?

Haftada iki akşam derslere katılmakta bir şey yok. O dersleri sindirmesi ve amacına uygun kullanması var. Bunu her hafta aynı iştahla yapması var. Günde iki saat ek gelir için çalışmakta bir şey yok. Bunu haftanın her günü, aynı motivasyonla, sızlanmadan yapması var. Tekrar yapmakta bir şey yok, yaparken acele etmemesi var. Bloğa - diğer web sitesine yazmakta bir şey yok, yazacak enerji bulması var. Aileyle zaman geçirmekte bir şey yok, geçirirken ağzı cücük olana kadar esnememesi var. Spora başlamakta bir şey yok, bunu her hafta düzenli yapması var.

Diyorum ki, ben bu kez karar almıyım. 90 günde bir İngiliz hanfendi gibi, her gün yapılacakları hiç sorgulamadan yapayım. Tek kararım bu olsun. 90 günde kendi maratonumu devrialem yapayım. Görevleri tamamlıyım. Bunun için gereken tek şey günü ve o haftayı planlamak. O gaddar. Ve o altın cümleyi fısıldamak:

YAPILACAKSA YAP!

Yani, bana ne iyi gelir, ne yapsam daha verimli olur gibi çeneleri yapmayacağım. Sadece 90 günde yangından mal kaçırır gibi, günümü sağlam bir organize edip, günlerimi- haftalarımı kotaracağım. ÖSS sınavına son 3 ay kalmış gibi yani. Şimdilik hızlandırılmış bir hayat. Çünkü bu üç ay buna odaklanmazsam, bolaracak diz çıkaracak bu davalar. Üç ayda halledilmesi gerekiyor. Devrialem gerekiyor!

Bu 90 günde devrialemime meydan dayağı ya da modern ifadeyle 'challenge' diyebilirim. Beslenme, spor, çalışmalar ve gün içinde koşuşturmalarımı arada '90 Günde Devrialem' başlığıyla burada paylaşabilirim. Belki bu bana ışıltılı motivasyon sağlar. Cuma günü birinci günüm ve Mayısın son günü de maratonum sona eriyor. Dersler ve işin süresi doluyor (aşağı yukarı)

Kendime Xena gücü diliyorum.
Alalililili!
Bi sıcak çayımı içerim gece gece.





31 Ocak 2017 Salı

Zaman. Şuan.




Şu yukarıdakini inkilizca olarak ig'de görmüştüm. Meğer genel bir geyikmiş. İlk gördüğümde 'harbisi mi?' diyip, mantıklı bulmuştum bile. Hani sonuçta yeni seneye dair kararlar alınıyor, bunların alışkanlığa dönüşme süreci var. Fakat ne bileyim, bu bir 'loser' /üşengeç mottosuymuş ehe möhö ihi.

Ben hiç üşengeç değildim bu Ocak ayında aslında a dostlar. Gayet tatlı bir ay geçirdim. Ancak aynı ay içinde iki kez hasta oldum. İşin tuhafı bu hastalıklar, bir çeşit soğuk algınlığı gibi görünse de, sanırım farklı bir şey. Bizde grip değilsen kesin kansersindir. Etrafındakiler fazladan endişelenir, stres yapar. Omega 3 kullan der biri, öteki sıkı sıkı giyiniyor musun diye sorgular, bir başkası kafaya çok takıyorsun diye eleştirir. Sıkı giyinmeyle neleri bağdaştırmıyor ki insanoğlu.

Durumum şöyle.. Bir gün önceden bir belirtisi olmuyor genelde. Sabah uyanıyorum ve tüm vücudum korkunç ağrı içinde. Hani şu grip olduğunda olan ağrıdan. Eklem ağrısı ve ciltte hassasiyet. Popoyu klozete koyarken bile canın yanar hani.. Ya da üzerini değiştirirken, giysinin cildine değdiği yerler bile acır. Buraya kadar his çok tanıdık. Ancak devamı ilginç. Hiçbir şekilde ateş, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı yok. Bazen baş dönmesi ve mide bulantısı eşlik ediyor. Bunun dışında yoğun ve acılı bir vücut ağrısı. Böyle bir grip, soğuk algınlığı filan yok bildiğim kadarıyla. Devlet hastanesinden gün aldım. Ayın 6'sında dahiliyeye gidiyorum. Şuanda iyileştim örneğin, muhtemelen o gün iyi olacağım ama bu işi araştırmak lazım sanki.

Onun ardından diğer sorunlar, bel ve bacak ağrıları, cilt sorunları ve dişçi ziyareti gibi süper aktivitelerle kendimi bi bakımdan geçirmeyi planlıyorum.

***
Nedense son haftalarda aşırı bir 'carpe diem' insanına dönüştüm. Birden geldi. Yataktan kalktım ve hiç giymediğim, hep daha güzel günlere giyeyim diye ertelediğim bir şeyler seçip giydim. Saç taradım, hafif makyaj yaptım. O gün bugündür bende bir heyecan anlatamam. Libido artışı hakim. Erteleme olayına tahammülüm sıfır seviyesinde. Ev erkeğini sabahları evden kovuyorum nerdeyse, sabah koşusu için. Mutlaka her gün yapmayı gelecekte istediğim birkaç şeyin ön hazırlığına vakit ayırıyorum. Ev çocuğuyla olayları abarttım. Uykuyu beraber istiyorsa, alıyorum koynuma- bırakıyorum kendimi huzura. Yediklerime hassasiyet gösteriyorum, güzel besinler seçiyorum. Çok müzik dinliyorum. Yolları yorgunlukları göze alıp sevdiğim insanlarla eğlenceli planlar yapıyorum. Yıllardır ertelediğim direksiyon eğitimine başladım. İnanamıyorum ilk kez bu pazar ben karınca hızında bile olsa araba kullandım. Kitap okumak mesela.. Çok okumam lazım, uzun süre okumam lazım diye diye ertelediğim tüm o okumaları sittir ettim. 3 sayfa bile olsa o kitaplara daldım. Hiç 3 sayfa kitap okumanın hazzı mı olur? Oluyor bence. Bir olayın ağırlığına takılıp kalmak yerine, etrafından dolanmayı seçtim. Çünkü değiştiremeyeceğim şeyler var. Fakat şu salondaki eşyaları yeniden düzenleyebilirim, dedim. Kendime daha sıcak bir oda yaptım. Zor da olsa geceleri aç kaldım. Çünkü kendini iyi hissetmek için şuandan başka bir zaman yok, çalışacağın. Kendime aynada baktım. İzin verdim 25 yaşıma, rahat bıraktım onu. Gel dedim 33 yaş, seni bu halinle seviyorum. Bilmiyorum dostlar... İçim bi kıpır kıpır.

Bugün değilse ne zaman sevişeceğim?
Ne zaman çocuğumla doya doya güleceğim?
Ne zaman koşacağım, terleyeceğim?
Ne zaman okuyacağım, derinlere dalacağım?
Ne zaman kıymetli yeteneklerimle bir şeyler üreteceğim?
Ne zaman kendimi seveceğim?

Belki kafam iyidir bu ara. Hastalık, stresli bazı durumlar yüzünden sarhoş olmuş, kendime böyle bir çıkış yolu bulmuşumdur. Acilen ne içtiysem, hep bundan içmek istiyorum.

Kayla Itsines, sözün sahibi.


19 Ocak 2017 Perşembe

Ocak 2017'den payıma düşenler?

Merhaba hayat!

Ne zaman çocuk hasta olsa / ben hasta olsam ve bu ikisi aynı haftaya denk gelse, çöp torbasına sıkıştırılmış bir sümüklü tuvalet kağıdına dönüşüyorum. Mekansız, zamansız, fikirsiz ve bilinçsiz. Far görmüş tavşan diyebilmek isterdim. Ama bizim final o kadar dramatik değil. Normal Türkiye'deki hayata devam edebiliyoruz yani. Şaka şaka anormal Türkiye hayatı...

Ev çocuğunun hasta olması organik gelişti ancak benimki gayet el yordamıyla, zoraki oldu. Nasıl mı?

Kafaya taktım. Ama çok fena taktım. Neyi olduğunun bir önemi yok. Şimdi buraya yazıp bağdaş kurmama hiç gerek yok. Odak noktam neye aşırı kafamı taktığımdan çok, kafamı taktığım şeyin sabahında bütün kemiklerim ve etlerimin lime lime acıması, beni hasta etmesi. Düşünce gücüyle ev yapımı hasta olma rehberi gibiyim. Nasıl bir canım yandıysa, buna şaşırmaktan kafama taktığım şeyi bir kenara bırakabildim. Zaten aniden gelişen bir olaya, beynimin ön lobuyla verdiğim hızlı bir tepkiydi 'kafaya takmak'.

Bunun dışında 2017 önüme hoş keşifler sunmaktan çekinmiyor. Keşif diyorsam, yeni bir gezegen ya da örgü modeli gibi iddialı şeyler gelmesin aklınıza. Belki hepinizin çoktan bildiği şeyler. Black Mirror dizisi yeni bitmişti ki ev erkeği başka bir dizi önerisiyle çıkageldi. Ben de epey ıkındım, bahane ürettim ama bu diziye başlamaktan bir türlü kaçamadım. İyi ki de öyle olmuş. Çünkü bazen önyargılar, anlık üşenmeler WESTWORLD gibi şahane dizileri izlememize engel olabilir. Bilim kurgu severlerin ağzını sulandırabilir, ancak sevmeyenlerin de kayıtsız kalmaları imkansız. Oyuncu kadrosunda Anthony Hopkins gibi bir detay var misal (ve daha neler)! Ana tema olarak yapay zeka ve insan tabiatının çekişmesi bizlere sunulsa da.. ah dostlar.. insan neresinden yaralıysa orasından izliyor her şeyi. Buraya ne yazsam spoiler olacak. Geç. İsterseniz spoiler'sız bir ön inceleme için şu videoya bakabilirsiniz.

Başka bir keşfim de, spotify oldu. Evet ben bir teyzeyim. Maalesef yeni el attım bu güzelliğe. İlk bir ayın ücretsiz olmasından faydanalarak, yardırıyorum. Eğer biraz vitesli kullanılırsa, internet tarihinin en faydalı müzik sitesi olabilir kendisi. Açgözlülük yapıp, onu dinliyim bunu da dinliyim denilmedikçe, müziğin en vitaminli kısımları size ulaşabiliyor. Henüz çok bi liste filan yapamadım ben gerçi, henüz keşifteyim.

Ve son olarak yeni bir blog keşfim oldu. JAPONKEDİ. Aranızda çoktan kendisini takibe alanlar vardır. Uzun zamandır yazıyor. Nasıl olduysa, gözden kaçırmışım. Ben genelde beslenme, spor, kişisel gelişim ve iş maceraları yazılarını sömürdüm. Ama her ne hakkında yazıyorsa, çok dolduruyor. Okkalı. Özellikle son yazılarından İZİN İSTEMEYİN beni epey baştan çıkardı diyebilirim.

Yeni seneye gireli henüz 20 gün olmuş, Ocak ayından bana düşenlerden biraz aktarayım dedim. Daha uzatırsam, son bi kontrol amaçlı okumaktan ben bile sıkılacağım.

Sizin yeni sene nasıl geçmekte?
Yoksa?



Görsel için A. Ç. D. ye teşekkürler.

7 Aralık 2016 Çarşamba

Aybolmasın ama hayat güzel.


Kasım'ın büyücülüğü, kara laneti sanırım üzerimizden geçti gitti. Aralık, artık her ne sebeptense, daha neşeli, iyi haberci ve iyimser. Aralık bizden yana.

Öncelikle merak edenler için bahsedeyim... Kreşle ilgili tüm sorunlar sona erdi. Bu bölümün sorunları tabi. Sıradaki bölümde sorun yaşar mıyız, yine cevabı 'sabır' olan bir sürece girer miyiz- bilemem. Fakat şimdilik kabus bitti, Freddy evine döndü.

Sorun neydi?

Bahsetmiştim, ev çocuğu kreşteki öğretmenler tarafından kucaklandığında acılardan acı kusuyor, içeri girmemek için direniyordu. Bana full triphan ve aynı oranda da bağımlıgil bir durumdaydı. Bir elimi sıkı sıkı tutarken, öteki elimi itiyordu yani. Çiş tutmalar foraydı. Açlıklar, ölüm orucu seviyesine varmıştı.

Çözüm nasıl oldu?

Çözüm fikrini, kreş yönetiminin benim minik eşliklerime anlayış göstermesinde bulmuştuk. Fakat bu hiçbir işe yaramadığı gibi ev çocuğunu daha da azdırdı. Benim oradaki varlığım, onun beni daha tutkulu istemesine sebep oldu. Ve doğalından şu gelişti. O yine ağlıyordu, ve kimse müdahale etmiyordu. Ben açıklıyordum, anlatıyordum ve hiçbirini dinlemiyor, ağlıyor ağlıyordu. Ama kimse müdahale etmedi! Zorla içeri taşımadı. Bekledik, bekledik, bekledik. Bu şekilde 3 günü doldurdu ve dördüncü gün bana 'bye bye' diyip el salladı. Bence müdahale edilmediği için durumu daha hızlı kabullendi. Başa çıkabileceğini düşündü. Soğuk suya kendi atladığı için daha kolay oldu. Bu haftayı ağlamadan geçiriyoruz anlayacağın. Eller sallanıyor, mutlu gidiliyor filan.. Tripler bitti, sükunet geldi, çişler şarıl şarıl, iştah cillop, mutluluk ve tatmin grafiği yüksek, öpmeler sarılmalar yerinde.

Hep 'hasta' olacak diyenler...

Bir de doktorlardan ve parktaki öcü ebeveynlerden, ev çocuğunun kreşe gittiği ilk sene durmaksızın hasta olacağını üfürenler oldu. Şimdi düşünüyorum. Kreşe gitmeden önce ne kadar hasta oluyorduysa, aynısını hasta oluyor çocuk. Hatta bazen görüyorum, sınıfından çocuklar hasta geliyor okula- kuluçka süresi kadar gözlemliyorum, hayır yine hasta olmuyor. Belki bu gece, birazdan ateşlenecektir, mesela. Hayat sever ya, şaşırtmayı- fakat yine de sonucu değiştirmez. Ev çocuğu kreşe başladığından bu yana sadece 1 kez hasta oldu. Bir de kusma salgınına tutuldu. O bir kez hastalığı da kreşten kapmamıştı. Kusma salgınına da ev çocuğundan başkası yakalanmamıştı. Yani o da kreşten değildi. Yeniden geriye sarıyorum ve doktorun ölüm haberi almış gibi ev çocuğuna bakarak 'hep hasta olacak kreşte, hiç iyileşmeyecek hep hep hep' demesini hatırlıyorum. Olan iç organlarıma oluyor maalesef. Her şeyin 'en kötüsüne' hazırlayan 'etraf' yüzünden, ben diken üstünde kaka yapar gibi bekliyorum. Kasılıyorum, ekşiyorum, sararıp soluyorum.

Aralık, bir sihirli değnek etkisinde hayatı hoşlaştırırken başka şeyler de oluyor. Daha önce moka saran birkaç iş kendiliğinden aydınlığa kavuştu. Bir de beklediğim bir yerden olumlu bir haber aldım. Sadece bunlar bile üzerimde 3 hafta detoks kampı, Maldivler'de masaj, 4 saat aralıksız yoga ve sevdiğim diziyi arka arkaya 5 bölüm izlemişim etkisi yarattı.

Nasıl her şey birdenbire level atladı? Daha dün loser ve pijamalı ruh halindeyken, kendimi yeniden Google'da güzel kışlık bot ararken, saçlarıma ne değişiklik yapsam diye fikir kurcalarken buldum. Ne arada, bu hız?

Yoksa ana olmak bu muydu? Çocuk okeyse her şey okey miydi? Onunla ilgili işler yolunda gidince, hayatın diğer organlarına oksijen mi pompalanıyordu?

O şarkıyı şarap içerken mırıldanıyordum:
'Sen yoksan her şey eksik, sen varsan her şey teeaaamam'






30 Kasım 2016 Çarşamba

Aralık'a yazı




Her ay biterken yazmak, sürdürmek istediğim bir alışkanlık oldu. Yoksa çok gereksiz modern yaşam ittirmesi olduğunu da düşünebiliriz, azcık zorlasak. Fakat bu düşünceye pabuç bırakırsam, blog yazmanın da lüzumsuz bir modern yaşam eylemi olduğuna doğru uzanırız. En iyisi ben bu yola sapmiyim.

Kasım benim için çok çok çok çok bir ay oldu.

Ev çocuğu kreşe başladı, çok zorlandım. Hasta oldu, üzerine daha çok hasta oldu. Uykusuzluklar, ağlamalar, sabaha karşı rahatlayıp uykuya dalmalar, krakerle karın doyurmalar, ne olursa olsun sağlık en önemlisi ama en önemlisi dedirtmeler, pencereden sokağı izlerken henüz uykuya dalmış hasta yavrunun acıyla uyanması, zar zor 'boğazım acıyoo' diye bağırınması. Sonra bu hastalıklardan toparlayıp, başka kreş komplikasyonlarının ortaya çıkması. Bana küsmeler, trip atmalar, elimi daha sıkı tutmalar, güvensizliğinden sadece oyuncağını değil çişini bile paylaşmamalar. Neyse ki bunlar olurken şu fikir yukarıdan bana gülümsüyordu; 'geçicek, bu da biticek, ilerde kendiyle dalga geçtirecek'

Arada bir güç aldığım ruh şuydu:

'Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz ancak bazılarımız yıldızlara bakıyor'


Çok az çalışabildim. Çok çok az. Çalışmak için zaman bulduysam bile yapmadım. Çünkü kafamın içinde toplantılar sürüyordu. Kimse hemfikir olamıyor, bazen biri duygusallığa vurup işleri zorlaştırıyor, patron ise masaya yumruğunu vurarak çabucak işi tamamlamak istiyordu. İlk kez kendimle başbaşa kaldığım halde kendimle başbaşa kalamadım. Kendimi seyreltemedim ve gerçekten iç sesimi duyamadım. Buna mala bağlama diyen var ama hadi o kadar acımasız olmayayım kendime. Bilinç donması diyeyim.



İş meselesi hakkında daha önce yazmıştım. Benime ilgisi olmayan sebeplerden iyi bir işi kaçırdım. Bu da yine bende 'çok çok çok' duygulara neden oldu. Çok üzüldüm, çok hayal kırıklığı ve çok kızgınlık yaşadım. Bu kadar neden üzüldüm onu bile bilmiyorum. Belki ev çocuğu hayatıma girdi gireli beni bu kadar heyecanlandıran bir iş hiç olmamıştı, ondan. En son karnımda bebe taşırken heyecanla çalışıyordum, üretiyordum, ağzımın sularını akıtıyordum. Kozadan çıkış zamanı geldi diye düşünmüştüm. Olmadı. Yine de bunun da bir anlamı vardır genel akışta. Bir şeyleri harekete geçirmede ve domino etkisinde bu hayal kırıklığının da parmağı olacaktır.



Bir de dostluk kavramı üzerinde çok çalıştım bu ay. Egoyla karışmış 'haksızlığa uğradım', 'başkaları benim için yeterli değil' gibi çamurlu bakış açılarımın meğerse beni tuzağa düşürdüğünü anladım. Bununla RESMEN YÜZLEŞTİM. Karşılığında hiçbir ego tatmini beklemeden, tamamen duygularımı söze döktüm. Şunlar çıktı; 'aslında acaip özledim', 'onsuz hayat biraz eksik', 'beraber yeniden vakit geçirmeyi çok istiyorum'.. Sonra da bu sözleri, sesli dile getirdim. Sahiplerine ulaştırdım. İki kişiydiler zaten. Tabi ki birilerinin hayatından istediğin zaman çık, canın isteyince de gir yapamıyorsun. Beni sevgiyle karşılasalar da tam neşe ve coşku içinde değiller henüz. Bir daha da olur mu bilmem. Her türlüsüne saygım var. Hatalarımı görüyor, kendime dürüst davranıyorum.



Son olarak da çok yedim bu ay. Saldım gitti. Çook yedim. Sabahtan akşama yediklerimi bir kağıda çizsem, Japon metrosu yolcularının eskizi olur.


Geçen ay Kasım için, derinlere dalmadan sakin sakin takılıcam dileğinde bulunmuştum. Atmadığım takla kalmadı. Aralık için ne dileyeceğimi bilmiyorum. Yılın son ayı. Ev çocuğuna mektup yazmak istiyorum, uzun uzun. Sonra onu annemin evinde saklıycam. C.'den esinlendim, sevdiğim birkaç kişime kart atmak istiyorum. Yeni yıl kartları... Hayatımda olan biten şeylere hazır cevap olabilmek istiyorum. Bilinçsel mala bağlama evresine girmeden, direk 'böyle şeyler olabilir' demek istiyorum.

Çünkü böyle şeyler olabilir.


31 Ekim 2016 Pazartesi

Kasım'a yazı




Ekim'den epey bi'şey aldım.

İşsel gelişmeler, fikirsel yeşillenmeler, ailesel yenilikler.

Böyle ay bazında hayatıma göz atınca, iyi oluyor. Hangi sayfada kaldığımı görüyorum. Benim gibi dağınık yaşayanlar için kolaylık.

Ev çocuğunun Ekim'in son haftasında kreşe dahil olmasıyla, bu ayı son zamanların en iyisi seçiyorum. Bir de yine bir sürprizle tabi. Ekim'i de ekonomik olarak içeri göçmeden kapatabildik. Extra olaylar olmasa, artırmak bile mümkündü hatta. Fakat, ikinci maaş, -gerçekbirmaaş- olmazsa pencereden bakıp viski yudumlamak hayal. Keh  keh keh. Yok ya ne viskisi. Ailenin gelecek güvencesi için kenara ekmek parası diyelim. Neyse olucak hepsi, olucaak.

Ekim'de güya listelere geri dönüyordum. Fakat her ne kadar istediysem de tam bir odaklanma yapamadım. Kafam dağınıktı. Geçenlerde markette alışveriş yapıyordum örneğin. Kasadan ürünlerimi geçirdim. Kartımı uzattım. Bekliyorum. Birden şu soruyu duydum:

'Bir sorun mu var? Tutarla ilgili şikayetiniz mi var?'

Kendime geldiğimde, gözlerimi pörtletmiş kasadaki fiyat ekranına bakıyordum. Hani kaka yaparken tek bi noktaya odaklanırsın ya, heh işte o bakış. Öylece dalmışım. Tam da o ekrana üstelik. Tutar da 16 TL.

Güldüm: 'Tabi ben öyle dalınca... siz de şaşırdınız. Pardon, bir şey düşünüyordum' dedim.

İşte bütün ay böyle dalgınlıklarla geçti. Çamaşır asarken dalgın, otobüs beklerken dalgın, ev çocuğu ile oynarken dalgın. Ekim ayında hayat, bana bir sürü yeni yollar işaret etti ama hepsinin kendi zorlukları vardı. Kolay olmayacaktı ama sonunda o yol 'benim yolum' olacaktı. İşte ben de kendimi biraz dinlemeye aldım. Aksiliklerden ziyade patika yollara ve ulaşacağım manzaraya yoğunlaştım. Dalgındım işte. Umutsuz bir dalgınlık değil, karar vermeye çalışan bir dalgınlıktı.

Kasım ayından özel bir beklentim yok. Tam tersi, sakin sakin yürümem lazım çizdiğim şu yolda bir müddet. Sonuna kadar yapmam gerekenleri yapmak. Fazla irdelemeden. İrdeleyince kılçığa saplanıyorsun. Kararları verdiysen, hadi yürü. Koş hatta. Bitirmen gereken kursu tamamla, elindeki işlere çalış, görüşülecek insanlarla görüş, alınacak notları al. Görevler belli.

Kasım'da yapmak istediğim bir diğer şey de erken yatağa gitmek. En azından haftanın 3 günü filan. Ev çocuğu 7 buçukta sızıyor. Ben de örneğin 9'da uyusam, haftada 3 gün.

Ha bir de Kasım ayının bir sebzeleri var. Al hepsine oratorya yaz yani, o derece lezizler. Bu ay onlarla dolsun sofram, midem.



Kasım sana bürünücem. Derinlere dalmadan, hafif günler geçiricem.




30 Eylül 2016 Cuma

Ekim'e Yazı




Geçen aydan bu yana neler değişmiş. Vay halasını.

Bir kere Ağustosu kapatırken, ebeveynliğime vermiş veriştirmişim. Bu ay tam tersi bir çizgideyim. Ev çocuğunun zifiri karanlık görünen zor yanları çözüldü. İnatçılık dosyasını kapadı. Çiş kaka işlerinde ıssız bir adaya düşse kendi işini görür hale gelmedi ancak, artık bezli bir çocuk değil. 2 yaş sendromunu sabah kahvaltılarında hatıra olarak anmaya başladık. Kendimi beceremediğim ebeveynlik işleri yüzünden yıprık ve yorgun hissetmiyorum. Sabahları uyandığımda yine perdeyi çekip gökyüzüne bakış attığım, 'aa bugün güzel bir gün oluciik' dediğim standart günlerime geri döndüm. Bel ağrısı yok, baş ağrısı yok, uykusuzluk yok.

Bir de yine geçen ay bahsettiğim, şu cimrilik ödevlerini iyi yapmışız galiba ki eksiye girmedik. Ayı artıda kapattık. Halbuki misafirler ağırlandı, sonbahar alışverişleri yapıldı. Demek ki sadelik, mantıklılık ve ihtiyaç dışına yüz vermeme becerisi bizlerleymiş bu ay.

Bunlar geçen ay yazdığım notlarla bu ayı kıyaslamalarım. Ayı kapattık. Ancaaak. Her şey yolunda mıydı? Bu insangızı her şeyden memnun, içsel huzuru tam mı kapatıyor bu ayı? Tabi ki hayır. Kuralı bozmuyoruz ve bu aydan aldığımız minik ders çıkarma notlarını burada paylaşıyor, kendimize yeni ay planı oluşturuyoruz. Niye biz yapıyoruz ayrıca, biz kaç kişiyiz? Ben, laptop'um, çayım ve terliklerim.

Bir kere işsizlik yeni aksesuarım. Bir zamanlar özellikle taze anneyken hiç bitmeyen uykusuzluk için bu tanımı kullanırdım. Şimdi de işsizliğimle saç tarıyor, pantolonumun üzerine işsizlik bağlıyor, uykularımda üzerime işsizlik örtüsü çekiyorum. Bunun üzerimde hantal durduğunu da biliyorum. Çünkü Joe'nun şu yeni yazısında bahsettiği gibi, hayattan en en en güzelini neden istemiyorum ki? Neden işsiz bir insan yazgısı çiziyorum kendime? Yarın, iyi bir yerden bana dönüş yapmayacaklarını nereden biliyorum? Ya da belki aklıma süpermüthişolağanüstü bir proje fikri gelecek? Bu hantal işsizlik aksesuarıyla hep bunların önünü tıkamıyor muyum? Hem elimde zaten bir iş var, evden yaptığım yazarlık işi. Ona gölge düşürüyor bu hantallığım. O yüzden ben de yeni ayda, yani Ekim'de işsizliğime vurgu yapmak yerine, elimdeki işe fazla mesai yapıcam. Hatta başladım bile bu hafta, daha fazla yazılar aldım.

İşsizliğin üzerimdeki mental etkisi


Ekim'de yeniden listeli günlük tempoma dönüyorum. Listelerim hazır. Çünkü günler kısa, evin işleri, mecburi görevler, yapmasam unutacağım-yaptığımda da 'neden daha sık yapmıyorum' dediğim keyfi işler, hatırlatmalarım- ihtiyacım var yani. Hayatın her anında değilse bile dönemsel olarak listelerle yaşamak, beni her zaman iyi hissettirdi. Sanki hayatımı bir süreliğine içimdeki yaşam koçu, işbilir kadına teslim ediyorum, o benim yerime organize ediyor, ben de günün sonunda keyfime bakıyorum- gibi oluyor. Fakat bazı mevsimlerde, örneğin çok aşırı bir Temmuz gününde, o organizasyoncu hızlı kadına yol veriyorum, hiç çekilmiyor. Ekim, Kasım ve Aralık gibi aylarda ise, listeler hayatımı aydınlatıyor, mutlu ediyor. Önümüzdeki 3 ayda gözüm var yani.

Özetle Ekim ayı, az konuş, çok koştur- günün sonunda keyfine bak ayı olacak. Hayatın önüme yeni seçenekleri çıkarabilmesi için kendimi etiketlemeyeceğim, içinde bulunduğum durumun asılabileceğim kısımlarına bakacağım bir ay aynı zamanda. Ve mümkünse bol bitki çayı olsun. Kahveyi bilmiyorum naparım.

Siz yine de bu Ekim'de kahve saatinde bana uğrayın beybiler.


30 Ağustos 2016 Salı

Eylül'e Yazı



Ağustos da gözlerimizin önünden zırt diye kayıp gitti.

Bu ay yine hayatın habersiz yakalandığım sürpriz halleri oldu. Kaç kere dedim kendime. Soğukkanlılık Kahve lütfen, take it easy my dear, dedim. Ancak insangızı 7'de neyse serinin devamında da o hesap. Yine yersiz yurtsuz panik olmalar, duygularıma kapılmalar, bin kez aldığım prensipli kararları hiç etmeler. Bu ayın yüklü faturası ebeveynlik dosyasınaydı. Siz diyin 2 yaş sendromu, beriki desin oğlak burcu etkisi, ben diyim anneanneden aldığı Trabzon geni.. adını sen koy.

Şimdi bu yazıyı ebeveynlik yazısına döndürmek istemiyorum- az önce iki paragraf sildim. Bu yazı Eylül ayına. Sonra bahsederim ev çocuğu ile olan ilişkimden.

Yaani. Bu ay tutarlı olmam gereken yetişkin meselelerinde çuvalladım. Yatağa hep leş gibi yorgun girdim. Sabah uyandığımda dayak yemiş gibi uyandığım günlerim oldu. Gün içinde su içmeyi unutacak kadar saçma anlar da yaşadım. Nefes almayı unutur musunuz hiç, ben onu yaşadım yahu. Bu ay yorgundum kısacası. Bir işle uğraştığın o tatlı ve anlamlı yorgunluklar olsa canıma minnet. Bu yorgunluk ebeveynlikle ilgili olunca, bütün gün kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi gibi boşa atışlarla dolu oluyor. Detaylar, sonra.

Halbuki öğrenmiştim, durup bir içime dönmeyi. Derin nefes almayı. Güç toplayıp, boyumu ikiye katlamayı ve üstesinden gelmeyi. Unutmuşum. Heralde uzun sıcak yaz günlerinden aptallaşma oldu.

Bunların ötesinde çok renkli günler de oldu Ağustos'ta. Tatiller, yollar, oyunlar, hoş anılar. Hayatımda ilk kez daha çok duyumla anlar yaşamayı deneyimledim. Benim duyularım hiç kullanılmayan kaslar gibidir çünkü. Daha önceden şikayet edecek şeyler bulabileceğim durumlarda; esen rüzgarı, çıplak ayaklarıma değen otları, yediğim basit bir elmayı, sevdiğim birine sarılıp uyumayı abartı hazlarla yaşadım. Yaşlanmak mı, aklı ermek mi dersin? Önceden kuş cıvıltıları duyduğunda mest olan annesine 'ööfff ne saçma bi sevinç' diyen Kahve söylüyor bunları. Bir doğa ortamında annesi ağaçları göstererek 'azcık etrafına bak, şu güzellikleri gör' dedi diye, onu demode ilan eden kız yani. 33 yaş için çok erken söylemler olabilir bunlar belki ama acele etmek istiyorum artık. Eldeki malzeme neyse ne. İmkanlar varsa var, yoksa yok. Olan şeylerle gümbür gümbür bir hayat yaşamak istiyorum. Yine yazmak istemediğim ebeveynlik yazısına selam çakmak zorunda kaldım bak. Ama bu hisler de o ebeveyn olmakla ilgili benim hikayemde. Yani hayat karşısında götüm götüm zorlanmak. Hudutlarını aşan bir tempoda olunca, hayatı manuel bir şekilde yaşama ve sevme hali.

Bu Eylül yazısı bir türlü bitmeyecek sanırım.

Tımbırlent gibi Eylül
Eylül Ağustos'tan daha farklı bir ay olacak. Parmak arası terlik yerine tımbırlent ayakkabıya benzeyecek görüntüsü. Çünkü bu ay beni yüksek doz formal işler bekliyor. Yine yorulayım ama mantıklı yorulayım. Bi anlamı olsun. Dirlik ve düzen içinde dağıtayım suretimi gün içinde. Ev çocuğu adeta bitmeyen güneş enerjisiyle çalışan ritmiyle bana 'allahım güç ver bana sığındım sana' şarkısını söyletmesin. Oh çocuk dediğin evin neşesi formuma geri döneyim.

Yaz rehavetiyle dağılan boğaz arsızlığımı yine kısıyım. Akşam çay yanı tıkınmalarına abanmıyım. Mideyi yüklük gibi doldurup koltukta yığılmıyım.

Bir de bu ay kendime daha çok inanayım. İsteklerime, hayallerime, hedeflerime vereyim gazı. İş arama mevsiminde insanda bi yaprak dökümü olabiliyor. Ses çıkmıyor, geri dönüş olmuyor başvurulardan, insangızı 'ne iş olsa yaparım ağbey' kıvamına gelebiliyor. Bu, olmasın. Hala net olmadığım başka mevzular da var. Aslında netim ama işte, istediğim şeyi kendime sesli bir şekilde söyleyemiyorum. Eylül ayından bu meseleler için de cesaret bekliyorum.

Eylül, sen benim için önemlisin abi. Bağlayalım hadi şu işleri bi güzel.
Hadibeabi, kralsınbeabi.




















5 Ağustos 2016 Cuma

Cimri Ay

Ağustos, cimrilik ayı bizim evde. Tutumluluk zamanı.

Haftasonu ev çocuğunu denize götürme sözümüz vardı. Napmıyoruz? Dışarıda bir şeyler yemiyoruz. Napıyoruz? Yanımıza taze meyveler alıveriyoruz, bir güzel. Kaplara koyuyoruz. Ben sandviçler hazırlıyorum, streç filme sarıyorum. Kek filan da yaparım. Bu keklere ben şeker yerine hurma, elma rendesi koyuyorum. Ay bi tatlı, bi şugar oluyor. Normal un yerine de rondodan yulaf ezmesi çekiveriyorum, azcık tam buğday unuyla da karıştırıyorum. Dehşet!

Dışarıya anca plaj parası ve içecek parası verebiliriz. Bir taşla 15 kuş vurduğumu görüyorum şimdiden. Hem daha ekonomik, hem çarpı 3 sağlıklı hem de 2,5 yaş çocuğunu kapalı cafe alanlarında zapteyleme sıkıntısı yok. O arada bizim gerilmemiz, çocuğun sınırlandırılması yok.

Doğada, kumlarda, güneşin altında, hafif denizden çıkmadan kalma nemlilikle karnını doyurmak.



Her ne kadar bu ay istediğim performansta çalışamadıysam da, Ağustos iyi geçmekte. Cimrilik bir çeşit zenginlik, renklilik olarak geri dönmekte.




31 Temmuz 2016 Pazar

Ağustos'a yazı.


İşte yarın yeni bir ay başlıyor. Tekrar yaşanmayacak olan bir tarih.

2016, Ağustos.

Şimdi kaç yaşındaysan, bir daha olmayacağın bir yaş. Bir daha aynı şekilde hissetmeyeceksin. Bu sabahların bir anlamı yine olacak ama başka türlü. Zaman partisinde bu kıyafeti bu şekilde giymeyecek bedenin bir daha.

Yeni, gıcır gıcır ve belirsiz bir ay bekliyor bizi. Mesela, dersen ki bu ağustos ayını kendime cillop yapayım, ne zamandır halledemediğim şu işleri halledeyim, odaklanamadığım gibi odaklanayım, sevdiklerime daha fazla zaman yaratayım, saçlarımı o renge bi cesaret boyayım, birilerine yardımda bulunayım, daha çok resim yapayım, elimdeki kitapların hepsini bitireyim, özlediklerimle hasret gidereyim, bisiklet sürmeye başlayayım, sigarayı bırakayım, İspanyolca öğreneyim, kızımla yeni kitaplar okuyayım, annem için güzel bir tatil planlayayım; aha da işte fırsat. Sırada bekleyen hiç yaşanmamış bir ayı, sevimli bir yaz ayı yapmak.

Kazançlar ve yüzde gülümseme refleksi yaptırıveren bir ay resmetmek ve gerçekleştirmek.

Belki her şeyi kontrol edemeyiz ama hayatımıza giren her yeni ay için hoş geldin partisi yapabiliriz.

Çok mu İclal Aydın duygusallığında konuştum? Zaten şu yukarıdaki büyük paragrafta -yayım, -yayayım gibi fiil çekimlerim beni yordu. Kişisel gelişim sözleri gibi alma yukarıyı. Kişisel çelişim diyebilirsin. Çünkü bir izin versek, hayat kötüye gidecek. O yüzden kendimizle çelişmeli ve ezber bozmalı, derim.

İçimden gelenler bunlar dostum. Elimde kağıt kalem, gelecek olan yeni aya çalışıyorum şuanda.

Gel Ağustos gel. Güzel güzel gel.

Keyiflendim, kahve zamanı.



Pazar akşamı, mutfak masasında.

Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, d...