Sosyal Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2017 Cuma

Sidikli Raziye



Adeta falıma baktırır gibi heyecan ve gerilimle beyin cerrahının masasına MR dosyamı koydum. Ufka doğrultup yorumladı; 'Güneş ameliyatlık bir durumun yok'

O an korku bulutumun sönüvermesiyle kaka yapar gibi oturduğum pozisyonu değiştirip, arkama yaslandım. Doktor devam etti; 'Fakat senin bu mesane konusunu iyi bir ürologla görüşmen lazım. Sonra da bana onun değerlendirmesini getirmen gerekiyor. O zaman tekrar bakalım'

Tamam, dedim. Nerdeyse yerleri şöyle bir viledalamaya hazır. Ne dese yapıcam ulu aziz doktorun. S. Bey beni 20 yaşımda diğer doktorların aksine ameliyat olmaktan kurtaran bir profesör. Kendisi bu alanda dünyada tanınan önemli biri. Ondan önce görüştüğüm profesörün anneme dönüp 'Hanfendi kızınızın çok ciddi bir hastalığı var, operasyon ise çok riskli' dediği gün annemle göz göze bile gelememiştik. Biraz kendimize gelince, dur dedik ve alanında en çok tavsiye edilen profesörden randevu aldık. S. Bey ise 'çok sağlıklısın, yardır gitsin' diyip beni dehlemişti o yıllarda. Sanırım yeniden kendisine gitmemin temel nedeni buydu. Fakat bu pirifesörler parayı hiç sorun değilmiş gibi gördükleri için beni yönlendirdiği ürolog 'oha' seviyesinde paralara muayene yaptığından, gittim bugün Ege Uni'de bir doçentten randevu aldım. Konumuz işin uzmanı bir ürologsa, neden olmasın dedim ve görüştüm.

Benim sıkıntı biraz tetkik isteyen bir mevzu. Sidiğimle yaşıyorum. İçimden atamadığım sidiğim var. Yani yaptım sanıyorum ama bir bakıyorlar içeride kalmış büyük miktar. Adı bende saklı yani. Bugün öğleden sonra ürodinamiğim ölçülecek. Ve gereken diğer tetkikler neyse, yapılacak işte. Duyanın 'şıp' diye ilacını yazamadığı, hmm çok çeşitli nedenleri olabilir kesin bir şey diyemem, dediği bir durumdayım. Çok havalı. İşin şakası bir yana, rahatlamak fiilinin hakkını vere vere rahatladım dün. Omurilik ve sinirler konulu korkulu rüyam bitti ya, yeniden bir özgüven geldi üzerime. Son iki günde 1 kilo 300 gr vermişim. Tırsakilik.

Hastanelerde koşmalarım devam ediyor anlayacağın. Şimdi öğle arasında aceleyle yazdım çünkü gerçekten merak edenler olmuş. Bana özelden yazan ve yorum bırakan herkes, size nasıl teşekkür etsem.. Resmen desteğinizi hissettim. Yazıcam herkese tek tek cevap.

Biliyorum ne ciddi ve kasvetli hastalıklar var. Çözümsüz, hatta ameliyat seçeneği bile olmayan. Bu da benim çocukluk travmam işte. Omurilikle ilgili doğuştan gelen deformasyonum. 34'e kadar beni sağlıkla taşıdığı için minnettarım bedenime. Bi 70'e kadar da taşısın diye çok iyi bakıcam ona. Artık tembellik etmiycem.

Önce şu sidikli raziyelikten kurtulalım da.

Herkese sağlık dolu bir haftasonu olsun.
Ben çişli aksiyonlarıma, hastaneye dönüyorum.


2 Eylül 2017 Cumartesi

Neydi o bayramlar öyle?


Bayramın ikinci gününde demli bir çay eşliğinde selamlars.

Buralar o kadar bayram değil, öyle anti-bayram bir halde ki, sevmemek elde değil. Tıpkı Joe'nun bahsettiği gibi, bir virüs salgınından sonra şehrin boşalmasıyla, her yer 'bana' bayram şuan. Ve nerde o eski bayramlar. Ay neydi o bayramlar. Her yerde cesetler ve leşine konan insanlar. Kan revan ve çiğ et kokusu. Bahçede olan biteni mutlaka izleyen minik çocuklar. O miniklerden biri de bendim.  O zaman nerdeydin çocuk psikoloğu?

öldüyse hemen pişirip yiyelim

Yannış anlama olmasın, bu benim bayram hatıram. Herkesin bayramı kendine. Kimse bayram genelinde konuştuğumu sanmasın. Benim bayramlarım yetişkinlerin masaya oturup yemelerini konu alıyor. Ve yemeye zorlandırıldığımı. O et kokusu. Böğk! Annem hariç herkesin üzerimde oluşturduğu baskı:

'Ye, yesene, al al, aç ağzını'
Nereye gitsem, aynı baskı. Bu kaçıncı baskı. Neydi o bayramlar öyle?

Akrabalarımızdan da uzaktık. Harçlık öyle pek gelmezdi. Mahalleden arkadaşlar yanımda avuç avuç paralarını sayarken, para torbalarını da uçmasın diye ben tutardım. Neydi o bayramlar öyle? E, ne kaldı o zaman bana güzel bayram hatırası?
binlerce akrabası bulunan Alican bayram harçlığını saymaktan sakallandı 

Şekerle aram pek yoktu. Ki ülkemizde bilirsiniz şeker ikramları genelde 'asil misafirlere' kaliteli çikolata, çoluk çocuğa ise dandik kofti pis cam şeker şeklinde olurdu. Hiç sevmezdim. Şekerlerin çocukların gırtlağından boca edilmesi. Neydi o bayramlar öyle?

pazarın en ucuz şekerinin tadını yine çocuklar çıkardı

Bu yaşa geldim el öpmek hala içimden gelmiyor. Annem hiç elini öptürmedi. Git elini öp teyzenin de demedi. Biz anneannemizin elini de öpmedik. Yanaklarından öptük. O eller her bayram 'öp beni' diye burnuma uzatılırdı. Neydi o bayramlar öyle?

el öpenlerin çoh ossun evladığım

Giydiğim giysiler aşırı rahatsızdı. Leke olmamalı, kırışmamalı. Misafirin karşısına, misafirliğe onlarla çıkılmalı. Saçlar nizami durmalı. Sıkıcı. Neydi o bayramlar öyle?

Bugünün bayramları 'bana' bayram. Muazzam bence. Etrafta görmediğim kan revan için minnettarım. Apartmanda kavurma kokusu bile olmadı, buna daha da minnettarım. Birkaç yerde kan damlası gördüm ama ona da diyecek bir şeyim yok, bizler ceset görmüş nesliz ne de olsa. Geçenlerde önce platonik sevdiği adamı (Vatan Şaşmaz) sonra da kendisini öldüren Filiz Aker'in cesedini gördüm. Kan revan içindeydi. Baya basbaya sansürsüz yayınlamışlar Youtube'da. İnanın, hiç rahatsız olmadım. Bizler öyle bayramların yetiştirdiği çocuklarız işte.

Neyse konuya dönelim. Neydi o bayramlar öyle? Şimdikiler için teşekkür ederim. Sevdiğim komşularımı görünce, günlük temiz ve rahat giysilerimle onlara gülümseyip 'iyi bayramlaaar' demek yeterli geliyor. Teşekkür ederim. Oğluma şeker veren büyüklere, oğlum 'ben yemem' diyor, teşekkür ederim. Eve hiç et girmedi, kimse buzluğuma ceset sokmadı, teşekkür ederim.

10 günlük tatilin verdiği konforla, turist gibi yaşadığım bu bayramda herhangi bir söğüşe maruz kalmadığım için herkese teşekkür ederim.

Yazının çok bilmiş son sözü:

Bayramda sizden ilgi, alaka ve lakırdı bekleyen yakınlarınıza vakit ayırmak, beraber keyifli planlar yapmak bir bakıyorsunuz size de iyi gelmiş. İhtiyacımız olan bence tatlı anılar oluşturmak. Yoksa nasıl adı 'bayram' olabilir ki?





10 Haziran 2017 Cumartesi

Evde çalışmak - Ofiste çalışmak




Halk arasında evde çalışmak denildiğinde akla ilk önce 'pijama' geliyor. Pijamalı yaşam 'rahatlık' diye bilindiğinden olsa gerek. Evde bir eylemde olmak illa 'ohh pijamayla takılmak için bir fırsat işte mehmehmeh' şeklinde bir vizyona tabi tutulmakta. Bizim gurmeliğimiz bu yönde. Evlenmeden önce flört halinde olan gençlere 'ne gerek var kafelere, gelin evde çayınızı için, mis gibi' diyen anneler gibi. Bir arkadaşına oturmaya gittiğinde eline hemen bir 'pijama altı' verilmesi gibi. Evde çalışmayı yol yok, yemek yok, kravat takmak yok, makyaj yapmak yok; rahatça osurmak var, gönlünce kaka yapmak, sarımsaklı yemek yiyebilmek var- zannediyor olmak, yaygın bir davranış.

henüz ağı sarkmadıysa misafire verilebilinir pijama altı


evde çalışma kostümleri

Ben de her zaman evden çalışmanın çok daha verimli olduğuna kendimi inandırmış olsam da, kimbilir beynimin hangi yerinden salgılanan sıvılar nedeniyle bir ofis ortamında olmakla, evde çalışma karnesini asla aynı performansta veremedim. Pijama rahatlığında olmak, bende ilham kaybettirdi örneğin. Gevşek ve çok bulanık konsantre ile çalıştırdı beni. Şuanda çalışıyorum, kuru fasulyeyi pişirmeyeceğim, tuvaleti ovmayacağım, şu telefonu açmayacağım diyemedim. Halbuki dışarıdan baktığımda evden çalışmak, çok tasarruflu-inanılmaz ufuk açıcı-stresten koruyucu-tamamen iş odaklı duruyordu. Ancak benim senaryo öyle gelişmedi.

Ofiste çok daha verimliyim. Bunda belki 'elalem ne der' felsefesine sadık olmamın payı olabilir. Giyinip kuşanıp, tüm kendi hayatıma dair sorumlulukları bir kapının ardında bırakıp, ofise doğru yol almak, dünyanın merkezine seyahat gibi, işin ta kendisine odaklanmamı sağladı. Hep dedikleri gibi, sorunları 'şu kapının arkasında' bırakmak değil bak. Ben direkt kendi evimin kapısından sonrasını iş görüyorum. O evden çıkmak ve toplu taşımalara binmek de işin bir parçası. Çünkü ilginç bir şekile toplu taşımalar da işe odaklanmayı sağlıyor.
'kariyerine odaklanarak yürü gızım dik yürü'


Yapılan araştırmalar, halk arasına karışmayı, eshotlarda çürümeyi, metrolarda başkasının osuruk kokusuna maruz kalmayı insan psikolojisi için faydalı buluyor, biliyor muydun? Hatta evde çalışanlar için bir makale yayınlanmış, diyor ki mutlaka evden çıkın, sabah yürüyüşü-koşusu yapın, insan görün. Olmadı bi markete, pazara gidin. İnsan yüzü görmek, bizleri uysallaştırıp konuya odaklıyormuş. Daha uyumlu olmamıza, genel ritme ayak uydurmamıza yardımcı oluyormuş.

'kapı tam buraya denk geliyor, ilk ben bincem'

Bu açıdan bakıldığında, ofis ortamında çalışmanın bazı davranışları, evde pijama rahatlığının 'stresten koruyuculuğu' ile yarışır. Bakın çaktırmadan terapi gibi gelen davranışlar:

'Oğlun nasıl oldu?'

Birilerinin dizi gibi senin hayatını takip etmesi, ya da senin takip ediyor olman, bir şekilde 'online' bir efekt veriyor. Ofise girdiğinde, geçen gün hasta olan oğlunun nasıl olduğunu sormaları, sen farkında olmadan bir 'connection' hormonu salgılıyor. Bu örnek çoğaltılabilir; 'Halan nasıl oldu, dizinin ağrısı ne oldu, kayınvalidenler sahiden geliyor mu, kocanla barıştın mı, hatun hediyeyi beğendi mi?'


Kişileri eleştirmek yerine sistemi boklamak

Müthiş bir terapi. Bir araya gelip, yolunda gitmeyen ya da zor giden, canını sıkan ne varsa, özeleştiri yapmak yerine kısa bi sistem eleştirisi yapıp, canına can katmak. Bir duş almak kadar rahatlatır. Toplu ayin töreni gibi. Her ne kadar sorunun başka şeylerde olduğunu bilsen de arada böyle sistem boklamak harika bir beyin sporudur. Bu spor tek başına yapılmaz yalnız. Birlikte, üçlü beşli gruplar halinde bir öğle molasında, kahve arasında yapılanı iyi gelir. Konu çöplerin düzenli olarak boşaltılmıyor oluşu bile olsa, mevzu asla temizlikten sorumlu görevliye değdirilmez. Konu sistemdir, sistem boktur, sistem dart tahtasıdır, oraya o oklar fırlatılacaktır.

Var gücünle 'çok yaşa' ünlemi

Çok kuvvetli bir yöntem. Ofiste dayanışma, uyum, dahil olma ve bu ruhun işlere yansıması açısından bakarsak, aşırı performans yükselticidir. Biri hapşırdığında 'çok yaşa' yapıştırmak, yemekte birini gördüğünde 'afiyet olsun' patlatmak, hasta birine 'geçmiş olsun' kartını kullanmak, inanılmaz iyi hissettiriyor. Tabi karşılığında sağol, hep beraber, gel beraber afiyet olsun gibi olaylar filan da işin içine giriyor, işte orada minik tatmin edici bir toplum oluştu bile. Olayımız toplum yaratmak görüldüğü gibi. We need toplum yani.
'Çok yaşaaaa hayatııııım'


Toplantılar

Toplantıları çok gerekli buluyorum. Çünkü nedense herkeste canını kurtarırcasına aklına eseni önerme hali oluyor. Ve bunu gerçekten önemsiyorum. Orada belki 'boş ve işe yaramaz durmamak' motivasyonuyla, insan sadece dinler pozisyonunda duramıyor; ve basit de olsa her öneri, napıyor; bir canlanma, toplantı piyasasında nabız artışı, titreme ve kendine gelme hali. Evde var mı bu nimet? Yok. Anca aklına çok çok iyi bir fikir gelecek de uygulayacaksın. Bekle babam bekle.
'Farkettiysen ben de iki kere söz aldım toplantıda cınım'


'Regl misin' sorusu

Regl misin ya da regline ne kadar kaldı sorusu, çok mühim. Kadınlar arasında bazen 'ay ödemim var, bu ara canım çok tatlı istiyor, ya gızlar moralim bozuk' söylemleri olduğunda, konuyu regle bağlamak ve sorunu reglde aramak bir şekilde yine 'toplum tarafından onay almak' anlamındadır. Bu demektir ki seni anlıyor ve destekliyorum. Aslında sen iyisin de çevren kötü; ödemin filan yok, öküzöldüren gibi yemiyorsun ya da moralini bozacak bi olayın yok- işte reglindendir. Her şey iyi her şey güzel. İnanın evde çalışırken tepenizde asılı duran o moral bozukluğu, ofis ortamında saat 10:30 hadi, bilemedin öğle yemeğinden sonra çekip gidiyor. Çünkü toplum!
'Her ay regl olan, oldukça bunu paylaşan ofis gadınları'


'Maaşın kaç senin' dolu gözlerle bakmak

Sen buna katılır mısın bilmiyorum ancak başkasının maaşını merak etmek de motive artırıcı yöntemlerden biri. Yeni gelen kaça anlaştı, şu departman ne kadar kazanıyordur gibi akla uğrayan bazı ziyaretçi sorular, kişilerin kendi kazancı yani dolayısıyla kariyer planı, hatta günlük ajandasına kadar olumlu etkiler gösterebiliyor. Tabi haksızlığa uğradığını düşünen varsa, performansını düşürüyor da olabilir. Ancak üzülmeye gerek yok, bu durumlarda da derman yine toplum. İki öğle yemeği sohbeti, bi kahve molası gıybeti. Tamamdır. Ya da en kötüsü metroda size çok benzediğini düşündüğünüz o hatunla selamlaşırsınız, alın size bir çeşit dayanışma.
Maaşı kaç bunun?


'Dediğin gibi...'

Ofiste sohbet esnasında, birbirinin fikrine katıldığını sembolize eden '..dediğin gibi..' kalıbını kullanmak ya da başkalarının bunu kullanması. Bu kalıp nasıl birleştirici bir güç anlatamam. Genelde zıt fikirler havada uçuştuğunda, iyi niyet de varsa, konuyu bağlarken, mutlaka bu kalıbın birleştirici gücünden yararlanıyor, yazı dilinin asla vermediği samimiyeti yakalıyorsun. 'Ben bu işleri haftaya kadar hallederim ancak dediğin gibi olursa, süreyi esnetiriz, hallederiz ya'.. 'Bu tip uygulamaları sevmem fakat dediğin gibi bu iş için gerçekten çok kullanışlı oldu yau'.. 'Dediğin gibi kolay oldu. Zor olur diye endişelenmiştim'

Ayrıca bu 'dediğin gibi' kalıbı, 'ben demiştim' ekolünü bitiren, inanılmaz sempatik bir kullanımdır. Bunu da söylemeden geçemiycem.

***

Bu liste daha uzar gider. Ancak tüm bu yazıdan alınacak anlamlı bir mesaj yok.  Öyle şeyler okumak istiyorsan, JaponKedi'nin para para para kategorisine mutlaka göz atın derim. Ufuk ve iç açıyor.

Bu yazı daha çok 'baksan şikayet edecek çok şeyin var ama nasıl yokmuş gibi davranırım' diyor. Evden çalışmanın sanıldığı gibi batılı bir yanı yok, eşek-altın semer ilişkisi diyor. Bir şekilde benim gibi 3 sene evin kapısını çekip gidememiş birinin yazısıydı, elbette aşırı kişisel- diye de eklesin.

Yine de hayat gelişmek üzerine, bakarsın bambaşka şeylerden motive olacağın, ilham artıracağın, kendini besleyeceğin günler de olacaktır- da desin.
İlham


İyi kahveler. Şuan pazar sabahı saat 06:50. Kahve bana gelsin.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

G.Ö.T.




UYARI!
BU YAZI FAZLA GÖT KELİMESİ İÇERMEKTEDİR.

Modern yaşam insan bireyinin alt üst olma eşiğini iyice vasat yerlere çekmiş durumda. Yürüyen merdivenlerin baş döndürücü performansına ne kadar alışsak da yolda yürürken gördüğümüz bir göt hepimizi alaşağı edebiliyor.

Dün de öyle oldu işte. Ev erkeği ile akşam bira-kahve yapmış, eve dönüyorduk. Derken o manzarayı gördüm. İlk gören bendim. Paylaşmakta tereddüt ettim. Ev erkeğine göstersem... tepkisinden, yavşakça bir söylemden, ya da en fenası benim gibi sersemleyip, derin boşluğa düşmesinden çekiniyordum. İnsan bireyinin görmezden geledurduğu ancak başına geldiğinde asla geçiştiremeyeceği ve hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağı 'şeyler' vardı. Bu şeylerden biri de buydu işte. Bir göt.

Tanımlamaya çalışayım. Önümüzde sarmaş dolaş yürüyen bir çift... İkisi de ne obez ne zayıf ama dombili diyebileceğimiz bir klasmanda. Çakır keyiflik ve henüz çiftin arasında bir dargınlığın son bulduğunu ispatlayan tarz yakınlık vardı aralarında. Karanlıkta çifti zar zor seçebiliyordum ama erkeğin sıyrılan pantolonundan ay gibi parlayan göt detayını apaçık görüyordum. Görüntü çatal aşamasından daha ileriye gitmişti. Bir götün yüzdesel olarak yarısı olduğu gibi açıktaydı. Özür dilerim, kimseyle dalga geçmiyorum ya da eleştirmiyorum, fakat nasıl desem. Bunu görmeye hazır değildim.

Biri adına yerin dibine girmenin yetersiz kaldığı bir duygu eşliğinde yürürken ben, elim kolumun bağlı olması işleri iyice zorlaştırıyordu. Gidip adamı kibarca uyarsam; 'afedersiniz götünüz görünüyor' desem? Olmazdı. Bakalım o bununla yüzleşmek istiyor muydu? Hem dışarısı serindi. İnsan götüne kaba et diyen otoriteleri düşündüm bi an.. Acaba kaba et, kaba olduğundan yel almıyor muydu? Dışarıdaki esintiyi hissetmiyor muydu? Rahat yürüyüşü, hissetmediğini söylüyordu. Bu durumda göt yarısının olduğu gibi dışarıda olduğunun kendiliğinden farkına varması ihtimali çöpe gidiyordu. Bakmıyordum. Kafamı çeviriyor, bu fikirle savaşıyordum. Fakat... Daha fazla dayanamadım ve ev erkeğine söyledim. O an bu durumla birilerinin adice daşşak geçmesi, olayı normalleştirmesine ihtiyacım vardı. Gülsek, dalga geçsek, üzerimdeki bu ağırlık hafiflerdi, kimbilir.

Ev erkeğinin ilk tepkisiyle tosladım. Dalga geçmedi. Gülmedi. Biraz inceledi ve arabayı park ettiğimiz sokağa girdiğimizde paniklemeye başladı. 'Umarım herif bu şekilde araba kullanmaya yeltenmez' diyiverdi. Yutkundum. Onu o şekilde kafamda izledim. Dayanılacak gibi değildi. Göt yarısı, ya tamamına ererse? O zaman nasıl hissedecektim? Görmesem de olayları çizmiştim aklımda bir kere.

Buraya kadar olanlar, sadece ben, ev erkeği ve göt yarısı ile aramızda geçiyordu. Başka bilen, gören yoktu. Keşke her şey bununla kalsaydı. Girdiğimiz sokağın sonunda İzmir'in meşhur sokak arası kına gecelerinden biri vardı. Havaların ısınmasıyla insanlar sokağa sandalyeleri atmış, alkışlayacak ve arabesk müzik dinleyecek bir sebep çoktan bulmuşlardı bile. Ev erkeğini durdurdum:

'Lütfen devam etmeyelim, görmek istemiyorum' dedim.
'Sakin ol, halledebiliriz, alışırız, her şey yine düzelir' dedi.

Çift, arkalarındaki göt yarısından habersiz, kalabalığın önünden geçtiler. Göt yarısı yanlarındaki üçüncü kişi gibiydi. İçimizden biri gibi.
Vızıldanan kalabalık, birden, bıçakla karpuzu ortadan yarmış gibi şak diye suskunlaştı.
Herkes sustu.
Önüne bakanlar oldu, uzaklara dalan, tırnak yiyen, telaşla sigarasından fırtlayan.
Ama bir kişi, bir münasebetsiz çocuk, bir gevşek genç çıkıp da gülmedi. Keşke... keşke.. biri çıkıp gülebilseydi. Biri de çıkıp göte göt diyebilseydi.
Derin bir suskunluk.

Sokağın en sonunda park halindeki arabamıza gelmiştik. Az ilerde çiftin arabası vardı. Derken erkek olan bir an duraksadı, elini beline attı. Elindeki poşeti sevgilisine verdi ve tıpkı benim ev çocuğunu hoplatarak pijama giydirişim gibi pantolonunu çekiştirip beline oturttu. Yavaşça dönüp etrafına baktı. 'Gören oldu mu amuğa goyim' bakışıyla bizi de yokladı ama biz çoktan 'biz bişey görmedik' duruşumuzu almıştık.
Derin bir nefes çektim.
Ev erkeği de kendine gelmişti.

Dönüp baktığımda, kına gecesi de olayı sessizce kapamış, neşeli gürültüsüne devam ediyordu.
Yine hayat normale dönmüştü işte.
Hepimiz yine götümüzü güvene almıştık. Aslında kendi götümüzle yüzleştiğimizi umursamaksızın, kaldığımız yerden devam edebilirdik.

Bu yazının mottosu: Hepimiz karanlıkta kendi götlerimizle baş başayız ama yokmuş gibi yapıyoruz.

Bu götten yazıyı sabırla okuduğunuz için teşekkürler. Ayrıca göt denmez popo denir. En azından biz çocuklarımıza böyle öğretiriz.



28 Mart 2017 Salı

Yazdı kaçtı gibi olmasın ama...


Anlamıyorum dostlar.

Çocuk doktorlarının, muayeneye gelen çocuklara akıl hastası gibi davranmasının 'ana fikrini' hiç çözemiyorum. Ne zaman ev çocuğunun boğaz-kulak-ciğer muayenesi gerektiren öksürüklü tıksırıklı hastalığı olsa şunlar yaşanıyor:

'Alın kucağınıza oğlunuzu'
'Tutun ellerini'
'Sık sık daha çok sık'
'Babası siz de kafasını koltukaltınıza sıkıştırın'
'Hemşire hanım bu böyle olmıycak, siz de çocuğun omuzlarını bağlayın'
'Kıpırdatmayın, sakın kaçmasın'


Pardon.. şey..ımm. Ya bizim çocuk normal durabilir.

'Hö, nasıl yani?'

Yani muayene ettirebiliyor. Aç ev çocuğum dilini, doktor bey görmek istiyor.

Elbette accık abartı kattım ama yüzde 0.5 oranında. Yoksa mevzular böyle.

Şimdi, çocuk psikolojisinin giriş-gelişme-sonuç kısımları hep aynı. Çocuk korkulacak bir şey olduğundan kıllandırılırsa, çocuk korkar. Ama nazik bir korkma şeklinde değil. Küçük dilini lambada yaptıracak kadar bağırdığı ve ayaklarıyla tüm evreni tekmelediği bir korku bu.

Çocuktan korkan doktor refleksi


***

Geçen Pazar, günün yarısında evlilik yıldönümümüz olduğunu farkedince, aniden pijamaları çıkarıp hızlıca pantollarımızı giyip evden çıkalım dedik. Yoksa pazar tembelliğinde biz yine kahvaltıları öğle yemeğine, öğle yemeğini ikindi atıştırmasına, ikindileri de 5 çaylarına sürükleyerek, evde düz bir pazar akşamına doğru yol alabilirdik. Ev çocuğunu kaptığımız gibi Kemeraltı'na gittik. Demeyin ki insan evlilik yıldönümünde o vıncık cıncuk yerde naapar. Bir şey yapmasına gerek yok. İki yürür, üç geyik yapar, bi tutam tıkınır, azcık bi ihtiyaç alır, manzaraya karşı oturup dedikodu eder. Ne bileyim, benim için sosyalleşmek böyle bir şey. Hakikaten de en son 300 TL en pahalısı, 120 TL en ucuzu olan scooter'ların 45 TL'lik kapı gibi türk markası versiyonunu bile bulduk orada. Hatta bu otantik dükkanlar çarşısının anası olan Kemeraltı'nın, oyuncakçı esnafı ev çocuğuna bir oyuncak hediye bile etti. Gel de AVM dayısı yapsın öyle bir kıyak. Bir çocuk o samimiyetle aldığı oyuncağı çok sever ve onunla gece yatağına bile girer, biliyor musun? Oyuncağının heyecanıyla sabah gözünü açar filan. Böyle hoş duygular.
Kaç lira verirsen ver, scooter'dan sıkılan çocuğun hamallığını analar yapacak.
Ordan çıkıp bir şeyler yemek istedik. Fakat etraf çer çöp. Ben çocuksuzken bana ziyafet görünen her şey, ev çocuğu söz konusu olunca; bakteri, mikroplar, elini yıkamadan menü hazırlayan garsonlar, burnunu karıştırırken yakaladığım bir şef (bu gerçek), bayat et, yıkanmamış malzemeler paranoyasına dönüşüyor. Her ne kadar belki sadece gösteriş bile olsa, yemek yiyeceğimiz yerin beni kandırması gerekiyor. Hijyen olduğuna dair iddialı durması, malzemelerinden eminmiş gibi bakışlar atması şart. Açlıktan kan şekerimiz ağzımızı bozacak seviyelere kadar düşmüştü ki, Konak Pier'e kadar gelmiş bulunduk. Konak Pier de maalesef deniz manzaralı ve konseptli mekanlar barındırdığından- özel bir gün değilse, o kadar bütçe ayırıp yemek yemeyi düşünmeyeceğimiz bir yer. Bir ayranın 8 buçuk TL olduğu yerden, işsiz ve memur çocuğu halimle keyif almamı beklemeyin benden. 60 kuruşa satılan ayranın 4 TL'ye kadar çıkmasına razı gelebilirim ama daha fazlası asla!

Bir mekanda ayran bira fiyatındaysa, bir de bira fiyatını düşün!!!

Fakat maalesef, konu oturduğumuz mekana girince çoktan kapanmıştı. Ammmeeaaan hadi oturalım gitsin'e doğru kayan geniş tavrımızın nedeni etrafın büyülü havasıydı. Bir kere gürültü yoktu. Abartı dekorlar yoktu. Korkunç müzik yoktu. Hatta müzik yoktu! Temizdi. Minimalist bir yerleşim planı vardı. Yormuyor, ferahlatıyordu. Bir şey sadeleştikçe, fiyatı artıyor tespiti yine karşıma çıkmıştı işte. Basit ve az olan pahalıydı. Ve deniz...

Bir işletmenin deniz manzarasını 'pavyon şarkıcısı' gibi müşterilerine kakalamadığı bir yerdi. Nazik, naif ve yalın bir sunumla denizi, içinde yüzen balıkların çıkardığı hışırtısına kadar duyarak izledik. Ev çocuğu bile bohem bir şair kadar sakin seyreyledi çevresini.

mesela yani..


Yazdı kaçtı gibi olmasın ama... Herkese gıcır Salılar.
Kahveler muhabbetli olsun. Kaçtım.

26 Mart 2017 Pazar

Sen bu yazıyı okurken, 1 dakika 20 saniye daha yaşlanacaksın

İnsan bireyi şu üç günlük dünyada en çok neyin peşinden gider? Ekmeğinin mi, manitanın mı, hayatın özünün mü? Hayır gardaşlar, hiçbiri. İnsan bireyi yaşının peşinden gider.

Nasıl mı?

Mevzu bebelikten başlar:

"Mm 2 yaşa göre, iyi konuşuyor / konuşamıyor"
"3 yaşında mı, aa daha kocaman görünüyor, aferiiiin"
"5 yaşında olmasına rağmen altına çiş kaçırıyor"

Daha bebelikten bizimle artmaya başlayan yaş rakamı, etrafımızda çeşitli beklentiler yaratıyor. Sonra sazı eline eğitim hayatı alıyor. Orda da kan revan içinde yaşımıza göre kendimiz ve diğerleriyle kıyaslanıyoruz. Bizden yaşça büyükler ya idolümüz ya 'kötü örneğimiz' olarak kafamızda bir yaş deadline'ı oluşturuyor.

İlhama ihtiyacımız olan yaşlarda kendimizi 'kendi' akvaryumumuzda yüzdürmek yerine; falanca yazar şu yaşında ilk kitabını çıkarmış bile, benim daha bin beş yüz fırın yiyip sonra onları sindirmem lazım, diyor- hayallerimizi az ilerideki çöp kutusuna bırakıveriyoruz. Yazar örneği yerine, müzisyen, oyuncu, küçük yaşında isminden söz ettiren bilim bireyi de olabülür.

Sonra aşk meşk ve ilişkiler konusunda da deadline var, malum. Bu konu artık fısıltı olmaktan çıktı. 30 yaş sonrası hala evlenmemiş tüm kadın ve erkekler üzerlerine doğru koşan 'panikatörler' tarafından taciz edilirler. Bu bazen 'niye evlenmiyon gız' şeklinde patavatsızlıklarla olabilir. İnsan bireyinin nerde ne yapacağı belli olmaz. Çocuk sahibi olmayanlara da aynı mahallenin panikatörleri saldırıda bulunabilir. Ne bileyim mesela anneler gününde bekar kız arkadaşlarına abartı ifadelerle 'illa doğurmaya gerek yok ki, sen çok iyi bir kedi annesisin, anneler günün kutlu olsun be bacım' şeklinde gayet lüzumsuz yakınlaşmalar yapılabilir. 40 yaşında hala çocuk sahibi olmamış bir birey herkesi korkutur. Ya bildiği bir şey varsa? Ya mutluysa? Ya bizden daha iyi durumdaysa? Böyle bir şeyin kabülü olamaz. Herkes kapısının önündeki deadline'a sahip çıkmalı. Tıpkı bebeklikteki gibi. 3 yaşında kakanı hala babanla aynı yere yapamıyorsan ya da 30 yaşında aileler hala tanışmamışsa, etrafındaki panikatörlere hazır ol.

30 yaş üstü, evlenmiş, çocuk sahibi olmuşsanız yine tebrik edemiyoruz. Çünkü iş orada bitmiyor. Bunun ikinci-üçüncü çocuğu var, işsel konular var, mal mülk var, squat'a başlaması-botokslara giriş yapması var. Hepsi için bir deadline var, unutmayın.

Yaş takviminde hepimizin uyması gereken kurallar var, dedik. Özellikle bir kadın asla yaşında göstermeyecek. Bu da bir kural. 35 isen daha yeni 30 olmuş gibi, 30 isen taş çatlasa 25 olmalısın. Ama fake bir şekilde. Bu eğer gerçek olursa panikatörler bunu takdir etmez ki? Şaka mısın? Gerçekten genç gösteriyorsan, kim bunu itiraf etsin. Etrafında sırrını keşfetmek için pusuda beklerler. Ve kuru bir teselli için senin bir tutam botoks ihtimalini severler.

Bu yazı 33 yaş sponsorluğunda yazıldı.
Bazen giydiği gömlek ya da ayakkabıya göre ortamda 'aa yaşını hiç göstermiyorsun' bazen ise 'hmm demek 33'sün, anladım' şeklinde 'tam ortada' tepkilere maruz kalındığı yaştayım. Aslında biraz çabayla belki 31 gösteririm ama genelde yaşımın insanıyım.

Dün ev erkeği gecenin bir vakti, mutfakta sohbet ederken 'ama senin annen harbiden yaşını göstermiyor ya kadın 50 bile göstermiyor' diyince, içimdeki aşırı sevinçli kelebek sabahı zor ediyorsa, bir an evvel annesine bu yorumu iletmek için çıldırıyorsa, bilin ki orada yine bir 'yaş' gerçeği var.

Dünya, 'daha genç göstermek ve her şeyi yaşı gelmeden yapmak' motivasyonuyla dönüyor.

Gündelik yaşamdan bir motivasyon cümlesiyle yazıyı sonlandırıyorum:

'Sen yaşlanmadın hayatım, yaş aldın'


Hadi pazar kahvesi.

Not: Görsel yok, vakit yetmedi, kuru kuru oldu biraz, idare edin dostlar.


2 Mart 2017 Perşembe

Sizde de bunlar oluyor mu?


Valla bende oluyor.

1- Krem Kullanımında Oynaklık

Çok özenip alınan pahalı bir kremi ilk günlerde kullanırken, cimrilik edip sivilce tanesi miktarında sürmek.



İlk günlerde...




İlerleyen günlerde, mokunu çıkarmak.

İlerleyen günlerde..


2-  Ben Yapınca Olmuyor

Instagram'da görüp bayıldığın bir aktiviteyi evde uygularken, hayal kırıklığı yaşamak.



3- Fındık Burun Özlemi

Kemerli burnun bazen fotoğraflarda fındık gibi çıkması. Bir havalara girmek...



4- Görünmezlik İksiri

Metroda arızalı kapının önünde beklediğini gördükleri halde, kimsenin seni uyarmaması...



5- Romantik Tesadüfler

Çok sevdiğin bi arkadaşından hemen o hafta aşırı aşırı ihtiyacın varken böyle şirin bir planner hediye almak. (datlı hatunum Anıluum)



1 Mart 2017 Çarşamba

90 Günde Devrialem


Yine boyumdan büyük işlere kalkıştım. Bakalım, halledebilecek miyim.

Önümüzdeki 3 ay süresince başka bir eğitime başlıyorum. Bu eğitim haftada iki gün sürecek, akşamları. Ev erkeği ve ev çocuğu baş başa takılacak o akşamlarda. Bir de üzerine bugün bulaştığım bir kısa süreli proje var. Aniden çıktı. Bu da minik bir ek gelir ama günde iki saatimi alacak aşağı yukarı (evden)

Haliyle tekrar edilmesi gereken bilgiler, çok sevdiğim bloğum, arada yazdığım bir websitesi, günlük ev işleri, evin içinde yaşayanlarla vakitler, hastalıkları atlattığımıza göre başlanması gereken spor halleri.
BOOIIINGMM!!



Kendi üzerime yine bir sürü sorumluluğu atıp kaçtım. İdealar dünyasındaki halim halleder abi, gönder sen dedim. Şimdi nabıcaz be Kamil?

Mutlu Keçi ve Joe mart ayı kararları yapmış. İştah açıcı. Mmm. Şimdi ben Mart bazlı değil de 90 günlük bir maratona girişteyim. Tüm baharımı alıyor hayat benden. Yerine ödevler listesi sunuyor. Hakkıyla verirsem, ortam turuncu. Fakat yetiştiremezsem, çuvallarsam, denkleştiremezsem ortamlar gri!

Maratonun birinci haftası şöyle olmiyim da.


O kitabı bilirsiniz. 80 günde devrialem. Bir İngiliz'in tüm serveti ve itibarı pahasına 80 günde dünyanın çevresini dolanmasını konu alır. Şimdi devrialem sırası bende. Büyük bir meydan muharebesi. Bakalım gızımız 90 günde tüm bu işlerin altından kalkabilecek mi?

Haftada iki akşam derslere katılmakta bir şey yok. O dersleri sindirmesi ve amacına uygun kullanması var. Bunu her hafta aynı iştahla yapması var. Günde iki saat ek gelir için çalışmakta bir şey yok. Bunu haftanın her günü, aynı motivasyonla, sızlanmadan yapması var. Tekrar yapmakta bir şey yok, yaparken acele etmemesi var. Bloğa - diğer web sitesine yazmakta bir şey yok, yazacak enerji bulması var. Aileyle zaman geçirmekte bir şey yok, geçirirken ağzı cücük olana kadar esnememesi var. Spora başlamakta bir şey yok, bunu her hafta düzenli yapması var.

Diyorum ki, ben bu kez karar almıyım. 90 günde bir İngiliz hanfendi gibi, her gün yapılacakları hiç sorgulamadan yapayım. Tek kararım bu olsun. 90 günde kendi maratonumu devrialem yapayım. Görevleri tamamlıyım. Bunun için gereken tek şey günü ve o haftayı planlamak. O gaddar. Ve o altın cümleyi fısıldamak:

YAPILACAKSA YAP!

Yani, bana ne iyi gelir, ne yapsam daha verimli olur gibi çeneleri yapmayacağım. Sadece 90 günde yangından mal kaçırır gibi, günümü sağlam bir organize edip, günlerimi- haftalarımı kotaracağım. ÖSS sınavına son 3 ay kalmış gibi yani. Şimdilik hızlandırılmış bir hayat. Çünkü bu üç ay buna odaklanmazsam, bolaracak diz çıkaracak bu davalar. Üç ayda halledilmesi gerekiyor. Devrialem gerekiyor!

Bu 90 günde devrialemime meydan dayağı ya da modern ifadeyle 'challenge' diyebilirim. Beslenme, spor, çalışmalar ve gün içinde koşuşturmalarımı arada '90 Günde Devrialem' başlığıyla burada paylaşabilirim. Belki bu bana ışıltılı motivasyon sağlar. Cuma günü birinci günüm ve Mayısın son günü de maratonum sona eriyor. Dersler ve işin süresi doluyor (aşağı yukarı)

Kendime Xena gücü diliyorum.
Alalililili!
Bi sıcak çayımı içerim gece gece.





3 Ocak 2017 Salı

Bakarken ardından gitme kal, Yiyemedim.

Kış haince bastırdığında en sevdiğim şey, akşamları hoş aktiviteler yaparken 'tıkınmak'. Bu yaklaşık son 30 senedir böyle. Yaşım 33, düşün artık. Güzel meyveler olur, kurabiye olur. Bana lunaparka gitmek kadar mutluluk veriyor. Yanında da taze demli çay olacak tabi ki.

Mesela bu aralar ayva ve kahve kombinini seviyorum.
Geçenlerde cevizli kek ve çay kombininde zevkten ölüyordum örneğin.

2017'ye girince bırakayım yeniden bu akşam tıkınmalarını dedim. Çünkü daha önce epey uzun süre bırakmışlığım vardı. Bende acaip şık şeyler olmuştu:

1- Hiç kasmadığım halde kilo vermiştim
2- Kilo vermeyle beraber söz konusu bel ağrım ve halsizliğim bitmişti.
3- Kendimi beğenip duruyordum.

Dün 5 sonrası dükkanı kapamada ilk günümdü. Tahmin et noldu? Sivirvo'lar akşam oturmasına bize geldiler. Ellerinde ev yapımı ve süperötesişahane görünen pastayla. Yemedim tabi. Herkes yedi, ben etrafında dolandım. Kalanı da ertesi gün tadayım diye kaldırmayı planlıyordum.

Kısmet değilmiş. Ev erkeği, misafir varken çekinip yiyemediği (çocuklar yesin kibarlığı) kalan pastayı, herkes gidince ökküz gibi yemiş. Hayır daha gıcık olan kısmı bu değildi.

Niye bana azcık bir şey bırakmadın diye sordum. Şöyle dedi;

'E yürüyüşe çıktın, akşam 5'ten sonra bir şey yiyemem dedin, rejim AYAKLARI yapıyorsun ya'

Ayak dedi ya?



Bu ilişkide bir yerde bi yanlışlık yaptık ama?
Ev çocuğunun tabiriyle: 'hatalık'

Neyse, bugün kahveleriniz ruhunuzu da ısıtsın.

Not: Her ne kadar kimliğimi gizlemesem de bu blogda yer alan tüm karakterleri takma isimle anmaya devam edeceğim.

4 Aralık 2016 Pazar

Ünlücülük




Annemin doğum günü var bu hafta. Hediyesini erken aldım. Bir oyun bileti... Bugün saat 19:00'da annem oyuna girecek. Bizden çıktı hatta, uğurladık onu kapıdan ev çocuğuyla eğlenceli tiyatrolu akşama.

Az önce telefonum çaldı, baktım annem arıyor. Oyunun başlamasına daha var diye oradaki resim sergisini geziyormuş. Bir de bana gıybet eyledi:

'Kahvecim, oyunda Hande Subaşı da varmış. Az önce yanımdan geçti, basit bir kadın, hiçbir özelliği yok'

Bunu ciddi bir haber iletiyormuş gibi söyledi ve iyi akşamlar dileyip kapadı.

Şimdi ne demeli bu gözleme acaba?
Ne olmasını bekliyorduk Hande Subaşı'ndan mesela?
Hande Subaşı da kendisi hakkında aynı şeyi diyor mudur?

'Bir de utanmadan sahneye çıkıyorum. Hiçbir özelliğim yok, basit bir kadınım'

Ahahahdfsd

Aynı şeyi bir arkadaştan dinlemiştim.
Kuliste bir gün Hadise'yi görmüş, şöyle diyordu:

'Hiç de çekici biri değil. Kıyafetiyle bi şeye benziyor işte'

Hatta ve hatta bir arkadaşımın ex manitası bir kez havaalanında Cameron Diaz'ı görmüş. O da şunu demişti:

'Ay bi cildi var, kaçarsın valla'

Aslında daha ağır laflar bile etmiş olabilir.

Daha saçmaları da oldu. Bir kez tanıdığım biri Hande Ataizi'ni görmüş Taksim'de. Boyu onun sandığından kısaymış. Kadını ne aşağılamıştı. İğrenç yaa filan diyordu.

oha
ahagsahgfk

Ünlüden çok ünlücülük.

Bir haftasonunu da yedik çokşüküğ.
Ben ev erkeğinin elinden kahve.

Yakşamlar.






4 Kasım 2016 Cuma

Cuma mırıltıları


Kuş pisliği hakkında yazıyorum sabah sabah. Dışarıdan görenler ciddi bir şeyler hakkında kafa yorduğumu zannedebilir. Öyle de zannetsinler diye kaşlarımı ortada buluşturdum. Aslında etrafımda kimse yok. Sadece bi ara eve termostat taktırmak istediğimiz için bir teknik bey geldi. Beni çalışırken görünce, saygıyla selam etti. Halbuki kuş boku hakkında bir makale yazıyordum. Kuş pisliğine maruz kalmak şans getirir, rüyada kuş pisliği görmek de şans getirir- bakalım hakkında yazmak da şans getirecek mi. Neyse ki bu işten para kazanıyorum. Yoksa zor dayanılır. Gündemle de bağım yok. Yine Türkiye'de olanlar olmuş. Cirit atıyor tüm politik oyunlar, hesaplı hikayeler, şunlar bunlar.

Jıııuuujjt!

Hayat kaygan bir efektle gerçekleşirken, neler oldu?

Ev çocuğu kreşin üçüncü günü hasta oldu. Bunu zaten bekliyordum. Ama işin cilveli komik yanı bu hastalığı kreşten kapmaması, kendi çabasıyla olması. Ha nerden anladın, mikropların gözlerinin içine baktın da mı anladın derseniz, orda tam bir şey ispat edemem. Nedense 'tuh ya keşke kreşten kapmış olsaydı' diye de içimden geçirdim. Bu şey gibi... Bedava kek dağıtan otobüs firmasına, para verip kendi kekinle gitmek gibi. İçime oturdu. Cııvk.

***

Geçenlerde salondaki masaya şöyle bir baktım. Masanın üzerinde ev çocuğunun birkaç kitabı, benim not defterim ve bir tükenmez kalem, tuzluk, laptop, ıslak mendil, meyve tabağı, elma çöpü ve kahve bardağı vardı. Masanın etrafındaki sandalyelerin üzerine de yeni yıkanmış (kurumaya bırakılmış) ev çocuğunun çorapları ile benim sutyenler asılmıştı. Sondaki sandalyede ise polar bir örtü kuruyordu. Masanın altına gözleri kaydırınca da bir takım kek kırıntıları ile birkaç bezelye tanesi gördüm. Masanın ayaklarında ise gülen surat sticker'ları kalmıştı, bir oyundan. İşte ya dedim, hayat bu. Bir eşyanın kalbi atar mı, midesi guruldar mı, ses çıkarır mı. Evet. Yaşayan bir nesneydi bizim bu salondaki masa. Evin dördüncü karakteri olabilirdi. Adı da Veysel gibi.

***

 Bugün yeşil soğan yıkarken, soğanın bacak arasını açıp orda biriken kumları temizleyince kendimi bir konuda aşırı profesyonelmiş gibi hissedip havaya girdim. Bu bilgiyi yeni nesille paylaşmak için sabırsızım. Ev çocuğuna kendimi bu tip şeylerle 'bilge ana' olarak satmayı planlıyorum.


Gingkolu yeşil çay içiyorum. Tatmin edici bir çay. Kokusu, lezzeti ve etkileri ile hoş. Akşama da Cuma birası olacak.

Herkese cillop haftasonu.



21 Ekim 2016 Cuma

Saçma bir andan kalan.


Bir kadın tanıyorum. Kendisi mutsuz evlilerden. Geçen baharda annemin oturduğu sitenin bahçesinde, bu kadınla karşılaşmıştım. İki cümle sonra konu birden evliliğine geldi bu kadının. Şöyle dedi:

'Benim kocam, beni aşırı kıskanan bir insan. Sırf bu yüzden çalışmamı istemiyor. İnan zor dayanıyorum, kendimi atasım geliyor.'

Ne dersin şimdi? Samimiyetin yok, nadiren karşılaşıyorsun, resmi bir selamlaşma ile. 'Siz' diye hitap ediyorsun. Adını bildiğin yok. Ve kadın birden böyle bir cümleyle, seni çaresiz bırakıyor. Blogcuanne anne itirafları gibi.

'Bakmayın bizim evlilikte de oluyor cinslikler' demiştim ben de. Gülüşüp vedalaşmıştık.

'Her şey yolunda gülüşü'

O zamandan beri gördüm birkaç kere daha. Resmi, hızlı, aceleyle selamlaşıp yürüdü herkes kendi yoluna. Ta ki düne kadar...

Dün, ev çocuğu ile parka gidiyorken, biri bana doğru seslendi:

'Aaa ben de nerden tanıyorum diyorum. Merhabaa...'

Ben de bizim buralarda görünce şaşırdım tabi; 'Aa merhaba, siz burda?'
'Ya kızın okul toplantısı vardı da..'

Kaş göz arası kadını süzdüm. Öyle bir hazırlanmıştı ki veli toplantısı için. Sanki bu onun parti günüydü. Hazırlanıp hazırlanabileceği en iyi hazırlanmayı hazırlanmıştı. O saçlar aşırı kaskatı lüleleştirilmiş. En yana doğru sertçe taranıp, çekicileştirilmiş. Sonbahar makyajının toprağının boku çıkarılmış. İş kadını görünümü ile şıklık harmanlanmış. Hayata güzel görünmek için sımsıkı tutunmuştu. İddialıydı. Sonradan dikkatimi çekti. Kızının toplantısına daha 3 saati vardı. Saatte yanlışlık hesabı yaptığını bana büyük bir özveri ile açıklamıştı. İş bulmaya karar vermiş, kocasını artık karşısına almış, bir yandan da bu konuyu düşünmek istiyormuş.

'Ben de napayım dedim, parkta bekliyim dedim' diyerek açıklamasını bitirdi.

Lüle saç

Bir yandan ev çocuğu sohbetimizden sıkılmış, çantamı çekiştiriyordu. Lüleli, oğluma şirin olmaya çalışarak şöyle seslendi:

'Anneni sıkıştırma amaa'

Çocuktan sıkıcı yetişkin sohbetimizi sabırla dinlemesini bekliyordu. Tam yanından ayrılmak üzere geri seğirtip 'oldu o zamaan...' derken ben, planlı bir zamanlamayla, 'sizden bişey rica edebiliirmiyim' diyerek, beni durdurdu.

'Tabi' dedim.
'Ya fotoğrafımı çeker misin, bugün çok şıkım da'
'Olur' dedim.

Bundan sonra dünyanın en saçma anları yaşandı sevgili cağnım blog sevdalıları. 

Kadın telefonu elime verdi. Karşıma geçip, dünyanın en salak -sahilde 'Ebru Yaşar' duruşu- pozunu verdi. Başladım fotoğraf çekmeye. Ancak nasıl olduysa hızımı alamıyordum. 'Şöyle dur', 'tamam şimdi şuraya geç', 'kolunu uzat' gibi yönlendirmeler yapmaya başlamıştım. Işığı iyi bulmuyor, açıları doğru ayarlamak için çömeliyor, eğiliyor, yükseğe filan çıkıyordum. Bir, üç, beş derken katalog dolduracak kadar çok kare almıştım. Ev çocuğu benden umudu iyice kesmişti. Yaprakların arasına oturmuş, yerdeki şişe kapaklarıyla dünyanın en saçma oyununu oynuyordu. Umursamadım. Lüleli zevkten zevke koşuyor, kikirdeyerek poz veriyordu; 'Ay böyle nasıl', 'Nasıl görünüyoruuum', 'Doğru söyle şişko muyum' gibi sorular soruyordu ancak ben ciddiyetle çekmeye devam ettim. Facebook'ta onlarca like'ı alacak bir sürü fotoğraf çekmiştim işte.

Sonra birden Ebru Yaşar'ın klip çekimi şarkısı bitmiş gibi, ben telefonu kadına teslim edip, veledi yerden alıp, ordan uzaklaştım. 'İyi günler, rica ederim' gibi şeyleri de söyleyerek tabi.

Bilmiyorum dostlar.
Lüleliye destek olmak, yolunda gitmeyen ve mutsuz olduğu evliliğinde kendine güveni gelsin diye bir parça onu gazlamak, kendini beğenmesini sağlamak mıydı niyetim.. Yoksa ortamda şov mu yaptım, anlamadım valla?
Neyin peşindeyim, kafam mı iyi, çok mu canım sıkılıyor?!


Hayır kadının çocuk parkında 3 saat ne işi vardı, bak orası hala gizemli kaldı.

Kendimi lüzumsuz bulduğum anların şerefine, kahve.





11 Ekim 2016 Salı

Kışkırtma var argadaşım.


Kışkırtma var

Parkta sadece çocuklar aksiyona girmiyor. Anneleri de giriyor. Bir aile var. Ev erkeği bu aileye 'tombul ailesi' adını koymuştu. Erkeklerin yaptığı şekilci espirilere, oldum olası göz deviririm. Yine benzer bir bakış atmıştım kendisine, 'tombulluk' vurgusunu duyunca. Halbuki daha sonra, onlar da bize bir isim takmışlardır diye düşünecektim, konu 'parkta aileler yarışıyor' olunca.

Bizim bu park, oyun alanı gibi değil de, 'davet yeri' gibi. Çiftler iyi giyimli, çocuklar oyuncak donanımlı çıkaçıkageliyor. Önce çocuklar tanışıyor, sonra aşırı güleç anneleri. Babalar ise, ya uzaklara dalmış bakıyor ya da anneden gelecek komutu(çocukla ilgili) uysal bir şekilde bekliyor. Anneler, tüm ailenin annesi.

Parka getirilen akülü araba ve içindeki suratsız çocuk.

Bu tombul ailenin annesi, benim ev çocuğunu, onların beğendiği kreşe göndermedim diye bana kinli kaldı. Kin derken şöyle; neden bizim beğendiğimiz kreşi, bu kadın beğenmemiş olabilir ki- gibisinden bana gıcık kaptıklarını ben gördüm gözlerde. Bir de şeyden anlaşılıyor. Ne zaman fırsatını yakalasa, konuyu hep oraya getirmesinden.

'Ben konuşurken gözlerime bak'
Neyse gel zaman git zaman, bu ailenin 3 buçuk yaşındaki oğlu başladı kreşe. Ben ev çocuğunu 3 ay daha erteledim. Soranlara, tam 3 yaşına girmesini bekliyorum, diyordum. O kreşi neden sevmedim, onu da söyliyim. Bi kere kreş, otobanın dibinde. Muhiti tehlikeli. Bina 5 katlı, merdivenleri aşırı dik. Balkonlu ve kapısı kolay açılıyor. Aşırı eğitim odaklı. Satranç, müzik, alfabe, matematik gibi şeyleri bol bol yaymışlar günlük programa. Yöneticilerden biri ev çocuğunun adını bildiği halde, bir kez bile ismiyle hitap etmedi, ona belki 75 kez 'paşam' dedi. Ne bileyim işte, sevmedim. Sevemedim. Çok da bakımsızdı. Minderler yırtık, duvarlar dökük. İçime sinmedi işte. Çoğu bahane aslında.

Bu aile de o kreşe tapıyor. Çok samimi bir yermiş. İstedikleri an, öğretmenin telefonundan oğullarını video aracılığıyla izleyebiliyorlarmış (?!), günde 15 kez arayabiliyorlarmış, çocuk A ve B'yi şimdiden öğrenmiş. Her saydığı yeni maddeyle beni etkilemeyi, can evimden vurup, dizlerimin üzerine çöktüğümü görmeyi istiyor gibiydi. Zırt pırt aranabilen kreş öğretmenleri, ailelerin sürekli kontrol ettiği bir sistem, bu işin uzmanı olmayan kişilerin 3 yaş grubuna alfabeyi öğretmesi. Bunlar beni karamsar şekilde düşündüren konulardı aslında. Tabi ki kadının mutluluğuna eşlik edip, 'hadi ya, sevindim' dedim. Fakat istediği cevap bu değildi.

'Dur 16. kez ariyim'

Sonraki görüşmelerde, eklediği diğer maddelerin biri yeme programıydı. Sağlıklı beslenme uzmanı değilim ama saydığı şeyler benim nadiren ev çocuğuna verdiğim şeylerdi. Mesela aynı günde, kahvaltıda yumurtalı ekmek, öğlen börek, arkasından sütlaç.. Bu resmen obezliğe giden yol.. Bu nasıl bir yeme planı?

O benim sevdiğim yeri çok kurumsal bulmuş. O kadar da mesafeli olunmamalıymış.

Neyse, bugün yine karşılaştık. Çocuk servisten indi, parka girdiler. Kadın hemen çocuğun defterlerini açıp sinirli bir sesle sordu: 'Oğluuum hani bugün satranç yapmadınız mııı'..

Sonra bana döndü:

'Ben şok valla, çocuk bu yaşta satranç biliyor'
Ve boğazını kıpraştıra kıpraştıra güldü.

'Bunu biraz daha Nutella'ya banayım, bekle'

Bu çocuğun adına Niyazi diyelim. Niyazi'nin bir sorunu var bu arada. Arkadaşlık kuramıyor, sosyal bir çocuk değil. Ailesi de belli ki bu durumdan şikayetçi ve sürekli etraftaki diğer çocukları Niyazi'nin çevresine toplama derdindeler. Bizim ev çocuğu da Niyazi'nin gönüllü etrafında. Niyazi ile arkadaşlık kurmak için can atıyor. İşte bugün, bizimki yine Niyazi'ye sokulurken, annesi dedi ki.. Bizim çocuk da sizinkisi gibi uyumsuzdu (!), kreş ona çok iyi geldi.

Bizimki uyumsuz değildir, aslında- dedim.
Hemen cevabını verdi.
E hani parktan eve götürmekte zorlanıyorsunuz ya, dedi.
He, olur öyle dedim.
Ama bizim doktorumuz Niyazi'de aynı sorun var diye, kesin kreş önerdi.
Hımmm.

Bakınız hakikaten annelik mecrasında sakin bir yapıdayımdır.

Ve daha sonra bana Niyazi'nin satranç bilgisini tekrar övdüğü sırada, Niyazi benim ev çocuğuna bir vurdu !!!! Yüzüne !!!!
Bazı mimikleri tutmak istersin, içine atarsın.

Durdum... Ben ev çocuğunun tepkisini bekledim. Bakalım ne olacak diye. Yavrum yüksek perde ağlamaya başladı. Niyazi iri bir çocuk. Ve sürekli şikayetçi bir çocuk. Yine bir şeylerinden şikayet etmiş bizimkinin. Bizimkine oyuncaklarının en dandik kırıntısını verip, kendisi bizdeki oyuncakları topluyor ama yine de sakin sakin takılan ev çocuğundan şikayetçi olabiliyor.

Hemen aldım kucağıma çocuğumu. Dedim ki kucağımdayken, Niyazi bunu bilinçli yapmadı, yanlışlıkla oldu. İstemiyorsan al oyuncağını ondan, onunkini de geri ver.

Biz gidelim hadi markete dedim ve 'hoşçakalııın' diyip gittim. Yürürken, ev çocuğu hala kucağımda, ona şöyle eklemeler yaptım: 'Biri sana vurduğunda, bana vuramazsın de, vurmak yanlıştır de' dedim.
Kendini koru, dedim.

Sustu, anlar gibi. Ben de sustum. Ne diyeceğimi bilemedim. Bi ara öğrenmiştim, okumuştum bir yerlerden ama aklımda kalanlar bunlardı. Doğru mu yaptım bilmiyorum ama aslında ben sinirlendim bu olaya, hem de çok.

Bana satranç diyor. Satrançtan önce, başka şeylere ihtiyacı yok mu bu çocukların? Doğru iletişim kurmak, sağlıklı beslenmek, sosyalleşmeyi öğrenmek. Kışkırtma var argadaşım resmen. Kışkırılmış haldeyim.
Şehvetli hayaller kurarsın.
İşin kötüsü ne biliyor musun. Ev çocuğu ne görse kopyalıyor. Şimdi de bu yüze vurmayı kopyalarsa, sütlaç yedirmekle de geçmez o huylar.

Peki ben bu iç yanmamı nasıl geçiricem? Yavru kuşumun o arkadaşlık kurma hevesinin yüzünde patlamasıyla ilgili olan iç yanmamı? Soğuk bir sütlacın ona faydası olsaydı bari.


Gulp




Not: Bu yazı dün yazıldı. Sütlaçsız, içimdeki yangını söndürebildim. Herkese bugün için hoş bir kahve anı diliyorum, eyi günler.





6 Eylül 2016 Salı

Küçük memeler


Geçen kış memelere bi kontrol yaptırayım dedim. Ultrason görevlisi, belli ki işin ehli bir amcaydı. Müjde Ar'ın İffet filminde hihihaooğğ diye gülen o neşeli oyuncuya benziyordu. Savaş Başar'a... Gadın memesi hasar tespiti yapılırken, memenin cinsel karşılığı sıfırdır. Ha meme ha naylon poşet, temaslar gayet teknik olur. Uzman amca, çok sağlıklısın aferin kız, tarzı bir şeyler söyledi. Sonra nedensiz bir şekilde sağlığın ne kadar önemli olduğunun altını abartıyla çizip, şöyle dedi:

Savaş Başar'ı hatırladınız mı?
'Sen şimdi memelerim küçük diye üzülüyosundur da... ama memesi büyük olanların yaşlanınca nasıl sarkıyo bi bilsen hihaoğğ' dedi. O an sevinçle 'yihuuu yaşasın' diyerek sutyenimi halay başı gibi salladım. Halaya diğer sağlık ekibi de katıldı. Bu şekilde güneş batana değin dans ettik.

Imff. Olaylar böyle gelişmese de şöyle gelişti. Ben odadan 'iyi günler, teşekkürler' diyerek ayrıldım. Uzmanın elime tutuşturduğu rapora baktım, her yerde 'sağlıklı ama memeler küçük', 'sivilce kadar minicik', 'onunkiler meme değil, yalnızca me' yazıyordu sanki. Bütün o tıbbi ifadeler onu anlatır gibiydi.

Memelerimin küçük olduğundan hep şüpheleniyordum aslında ama birinden açık seçik şekilde hiç duymamıştım. Etraftan aldığım yorumlar şöyleydi;

'Yok ya vücut oranına göre iyi'
'Kızım sana bu boy gidiyor, daha büyüğü olmazdı'
'Ufak ama şekli güzel'

Etraf derken, mahalledeki amcalarla teyzeler değil. O gaddar değil. Yuh ama sende sevgili okuyucu. Annem, kız arkadaşlar ya da ev erkeği filan yorumluyordu genelde.

O gün bugündür bu olayı fıkra gibi eşe dosta anlatıyorum. Milleti güldürürken, hala bir yorum, bir düzeltme bekliyorum.

'Yok yaa herif abartmış' filan desinler diye ağızlarının içine bakıyorum.
Bakıyor bakıyor bakakalıyorum.












23 Ağustos 2016 Salı

Fakir bir yaşam

Ayın son günleri için kuyruğa girdik. Hepimiz bozuk para sayar gibi sıcaks Ağustosun meteorolojiye bıraktığı notları sayıyor, acaba yarın kaç derece olacakmış, bir düşüş var mıymış diye gerim gerim sayıklıyoruz. Hepimiz derken bir tek ben ve ev erkeği yani. Başkalarıyla bu konuyu pek paylaşmadım. Sıcaklarda ev erkeği ile cinselliğimizi şu aşağıdaki görsel özetliyor.

Hiç bozulmayan, derli toplu yatak.


'Dur bir de sondan sayayım'
Ayı bitirmek, bende hep tutumluluğu çağrıştırıyor. Bu ay güya cimrilik yapma ayıydı. Gittim tatile filan çıktım. Bebek arabasını yeniledim. Kendime telefon aldım. Galiba ev erkeği haklı. Ne zaman ekonomi yapma kararı alsak, alamıyoruz. Mutlaka ama mutlaka evde bi eşya bozuluyor, tamir edilmesi ya da yenilenmesi gereken bir durumlar oluşuyor, ekstra plan dışı olaylar oluyor, hiçbir şey olmasa eve yatılı misafir geliyor filan. Biz Türklerde yatılı misafir anlayışı; önüne yiycek yığmak, sucuklu yumurtalarda boğmak ve etli yemeklerle omuzlara almak şeklinde malum. Bi salata bi makarnayla olmuyo yani o işler. Misafir eyvallah dese de, bizim genlerimiz izin vermiyor. Yani kısaca, ne zaman tutumlu olma kararı alsak illa o ayı  zararla kapatıyoruz. O yüzden tutumluluk yaparak para artırılmazmış, ev erkeğine göre. Harcamazsak yenisi gelmiyomuş paranın. Böyle faturalar ödetiyormuş, evren ibişi. Ben bu olaya inanmıyorum yalnız. Bence bu rejim yapma kafası işte. Hatırlasana, ne zaman rejime girsen daha iştahlı olmuyor musun? Hatta rejim yüzünden kilo alanları hatırlamıyor musun? Bence öyle bişey bu.


Ben yine de bu son günler için anadolunun bağrından kopan erzaklarla öğünler hazırlıyım, dedim. Bugün kırmızı mercimekle çorba, yanına da kırmızı biberden yoğurtlu bi salata yaptım. Hoş oldu. Bu fakir yaşama mottosunu iyice genele yaydım. Evdekiler bitmeden, gidip yenisini almamak, yani. Fakirlik derken, dünyadaki yoksulluk gerçeğine ayıp etmek için söylemiyorum aslında. Tüketim arsızlığımı kurcalıyorum. Bu bir fakirlik değil çünkü tam tersi zenginlik. Elindekileri sonuna kadar, verimli kullanmak. Neyse,örneğin yeni dergi bile almıyorum. Önceki idefix alışverişlerimde gönderdikleri 'Sabit Fikir' dergilerini okuyorum, ev çocuğunun uyku vakitlerinde. Hoş oluyor.


***
Fakirliği seviyorum ben ya. Az gıda, az insan, az alışveriş, az iletişim.
Öz olarak az seviyorum. Çünkü o zaman azın özünü anlıyorum.

Az kahve?




18 Ağustos 2016 Perşembe

Yama


Şu tip arkadaştan uzak dur.

Sen bir meseleden bahsettiğinde, seni arabesk bir şekilde övüp diğerlerini pis biçimde eleştiriyorsa.

'Bence seni kıskanıyor'
'Göreceksin çok pişman olacak'

gibi lüzumsuz cümlelerle sana eşlik ediyorsa.

Herkes kötü, sen en iyi temalı sonuçlara varıyorsa.
Olayı dinlerken hislerinden çok somut durumlarla ilgileniyorsa.

'Ee o ne dedi peki?'
'Göt oldu mu yani?'

Uzak dur kızım Kahve. Paylaşma, anlatma.

Son günlerde hayatın en çok şu cümlelerinin altını çiziyorum:

'Her önüne gelenle kişisel sohbetlere girme. Genelden yürü. Geyiklerde tümden gelim yap. Konuşma- dinle. Uzun uzun dinle. Dedikodudan kaç, izin verme. Kendini açıklama. Kısa ve öz geç.'

İnsan ilişkilerimde battaniye yamalıyorum.



17 Ağustos 2016 Çarşamba

Pişman Karar


Yolculuk iyiydi, hoştu. Olmasını planladığım gibi ev çocuğu eğlendi, ben de kıç sağlığı ve güvenliği uzmanı olarak hep onun peşinde, gözlemciliğimi bir an olsun bırakmadan iyi vakit geçirmeye baktım.

O kadar yolları teptim, uçaklara bindim indim, ordan oraya sürüklendim- hiç sıçış yaşamadım da dün gece memlekete, güvenli topraklara indiğimde oldu olan. Akşam ev erkeğinin bi ortamıyla takılıcaktık, Kıbrıs Şehitleri'nde. Takıldık da zaten. Ev çocuğu annemdeydi. Ay benim nasıl sarhoş olma havam, anlatamam. İçme sıçma kahkahalarla yerden yükselme havam. Hakikaten de normalde içtiğim miktarın 2,5 katını içtim! Bu benim için dev, müessese için minik bir adımdı.

Sıçış tam burda başlıyor. O kadar sıçış ki değil kahkahaları, sohbetlere doyamamayı- sarhoş olmamla başbaşa kalıverdim. Kocaman fıçı bira bardağını indir kaldır, kollarım ağrıdı ama yok tek gram eğlenemedim. Çünkü açtığım geyikler hep duvara tosladı. Hassas olunan mevzulara girmişim hiç bilmeden. Bu ortam aile ortamıydı. Gecenin sonu aile arasında büyük bir tartışma ile bitti. Yediğim tantuni bile gırtlağımdan aşağıya inmeye çekindi kaldı. Benle ilgisi yok tabi ki ama kendimi de sevimsiz hissettim. Aşırı. Böyle boş çene yapan bir akraba gibi hissettim. Cıvık gibi filan. O sarhoşlukla beynimin masadakilere seçtiği konu başlıkları antipatik durdu.

Düşün ki fıkra gibi gülerek anlattığın konu karşı tarafın prensip olarak hayatından çıkarmak istediği bir mevzu. Sen de ayı gibi hep o konunun etrafında dönüp bir de gülerek anlatıyorsun.

Kendimi iyi hissetmiyorum. Boş çeneli, yayık ağızlı, cahil ve beyinsiz hissediyorum.
Aslında konu tam olarak ne, neden böyle hissettim, sorunları ne, benim gerçekten bir hatam var mı - gerçekten bildiğim yok.

Sadece karar aldım. Artık alkolde limitlerimi aşmıycam. Ve aile içinde geyik seçimi yaparken asla kişisel konulara girmiycem. Bu kendi ailem de olsa, ev erkeğininkiler de olsa.

Kahvem de soğudu yazarken, nasıl bir eziklik içinde odaklanıp yazdıysam.

İmza: Aile içinde sevilmeyen boş çeneli akrabanız

İçip içip dedikodu yapan Pişmaniye Halam

Var mısığız genşler?

Gecenin şu vakti, eski bloğumu karıştırdım ve acaip eğlendim yahu! Sonra işin tadı nostaljiye kaçtı. Çünkü 2010'lara filan geriledim, o...