Sinema Çenesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema Çenesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2017 Pazar

Mıy mıy mırıltı





Amerigalılar film yaptığında, eğer hafif Avrupa esintisi, durağan sahneler, yaşamın ta kendisi boşluklar varsa çok heyecanlanıyoruz. Vay iyi filmdi diyoruz. Çünkü artık baktığımız her yönde gerçekliğin anlamsızlığını arıyoruz.

Eskiden böyle değildi. Her şeyin sebebi olmalıydı. Giriş, gelişme ve sonuç. Bombanın patladığı yer, karakterin müthiş değişim geçirmesi ve beklenmedik olaylar. O yaşların hayattan beklentileri gibi. Sonra 30'lar başladı. Ve değiştik.

30'lara geldiğimde, etrafımda akli dengesi yerinde olan çoğu insan boşluklu oldu. Sessizlik, cevapsız kalmak değil bir cevap vermeye dönüştü. Hayat, kafayla beraber şekil aldığına göre yaş aralıkları ayrı birer sinema salonuydu. Şuan yaşadığım 30'lar aşırı Avrupa filmi ihtiyacı içinde, ilginç. Gerçi bazen ev erkeği ile film izlerken ile farklı titreşimlerde oluyoruz. Belki bu da cinsiyet faktöründendir. Örneğin leziz bir filmin içerisindeyken ben -akıştan gayet memnunken-, ondan gelen 'bak şimdi adamı öldürecek kesin' tahminleri, filmin çok dışında olduğunu ispatlıyor. 'Hayır ev erkeği bu öyle bi film değil, o tür şeyler olmayacak' dediğimde, beni ukala buluyor. Filmin dokusunu seçebiliyorum. Diyaloglardan, müziğinden, açılardan, karakterin yürüme hızından bile. Bunlar 30'larda beni bulan şeyler. Gözüm onu arıyor.

Maalasef gündelik yaşama da bulaşıyor bu bakış. Artık eskisi gibi kendimden sihirli değnek değmişçesine sürprizler beklemiyorum. Karınca gibi çalışmak ve verdiğin sözleri tutmak daha manidar geliyor. Olumsuzlar boş durur mu? Onlar da daha koyu geliyor kaynaklarından. Umutsuzluk daha gri, tembellik daha kaygan. Şıp diye değişmiyor hiçbir şey. Bak ben eskiden evde bir sefil gibi koltuğa yapışmış TV'ye saatler gömerken, bir telefon gelirdi. 'Hadi gel Empas'tayız'... ben bi duş almayla yaşama sevinciyle dolan kelebeğe dönüşür, çıkardım yollara. Şimdi, gel de masaya sohbetler akıt. Yok. Ama depresyona daha az meyilli. Çünkü sebep sonucu öğrenmiş yaşamda. Mutlu olmak için squat yapmayı, yoga yapmayı, erken uyumayı ve gluten free beslenme programını filan biliyor yani. İç huzur ve neşe kontrol edilebilir, yöntemleri üzerine çalışılabilir. İşte sana 30'lar.

Dün Manchester By The Sea'yi izledik. Kanırta kanırta akan gerçek bir filmdi. Avrupa vitaminli Amerika eseri. Kavramları ve fikirleri bir bira içme sahnesiyle bile verebilen kısık-ince-leziz film. Boşluklu, durağan, kendi halinde bir hikaye. Tam yaşadığım 30'ların kafası. Neyse ki sanat filmi diyince aklımıza gelen çıplak erkek poposu ve kıllı kadın vücudu klişeleri bitti. Yoksa şuan napardım bilemiyorum. Kendimi anlayamadığım anlarda, beni anlayabilen film sektörüne ihtiyacım var. Anlıyor musun?

Ve bu sabah durduk yere, bundan bahsetme ihtiyacı duydum blog. Üstelik yine aceleyle yazdım. Kahve bile içmedim, çünkü sırada temizlik var. Ev çocuğu desen, 2 haftadır karnına oyuncak sokup 'anne bak ben hamileyim' diyor. Ev erkeğiyle gülüp duruyoruz ama bu oyun da kesin onun gelişimiyle ilgili bize bir şey anlatıyor, anlamıyoruz değil mi? Hey gidi. Bazı günler çok Pazar.


13 Mart 2017 Pazartesi

İlişkiler, filmler ve patlamış mısır.





Kaçınılmaz neşenin dört bir yandan sırtımı sıvazladığı mart ayından selamlar. Öyle ki hasta oldum, dinmedi. Ev çocuğu öksürüklerine geri döndü, dinmedi. Ev erkeği ile diyetleri bozduk- yemeleri abarttık, dinmedi. Hayat bütün planları aksattı, yine de bana mısın demedi. Neşe geldi mi bir şey yapamıyorsun. Bir cıvıma bir geyik hali ışıklı halka gibi çepeçevre sarmalıyor. Nedeni de yok. Bahar işte.

Çok tatlı filmler izledik. Avrupa filmleriyle adeta mevzuyu balkondan seyrettik. Sanki aramızda ekran yok. Kanlı canlı diyaloglar, sahici oyunculuklar, anlatmaya çalışmayan ama sizin anladığınız gerçek bir hikaye. Örneğin bir The Misfortunates ya da Dead Mans Shoes . Cumartesi gecesi de Hollywood korkusu patlattık. It Follows, klişelerine rağmen tribe sokmayı başaran bir film çıktı. En çok da ev erkeğinin favori kombini için sevinmiştim: Bir Cumartesi gecesi, iyi korku, patlamış mısır ve bira.

Fakat benim burda bahsedeceğim film başka; While we are young. Henüz iki senelik taze film ve Naomi Watss, Ben Stiller, Adam Driver var oyuncularda.



Film ilişkiler üzerine gibi başlayıp, sonra direksiyonu başka alemlere kırsa da, içinde bol miktarda sosyal medya eleştirisi ve teknolojinin kullanımına dair hoş tespitler barındırıyordu. İçe içe izledim filmi buralarda. İlişkiler diyince, filmdeki bir çift 40'lı yaşlarında birbirlerine söyleyecek yeni sözleri olmayan, hatta aynı evin/yatağın içinde temas etmekten kaçınan olağan türdendi. Yıllar önce birbirine aşk duyan fakat şimdi ekmek kırıntılarıyla idare eden. Doğada ilişkilerin evrimi. Diğer çift ise 20'li yaşlarda, aralarında yoğun tutku ve istek olan hani şu 'genç' tür. Libido ve şiirli günler.

Ben filmi izlerken yer yer dizlerimi döve döve, bazı bazı da dudak kemirerek duygularımı kendi içimde yaşadım. Ev erkeği de tabaktaki mısırları benimle eşit şekilde yiyebilme telaşındaydı. Çünkü o an mısır yemek onun için nasıl önemliyse, benden daha fazla yemiş durumuna düşmemek için çaba harcaması gerekiyordu.

Biz ne 40'lı yaşlardaki çifttik ne de 20'li. Daha çok ama acaip kısa bir süre öncesine kadar 20'lerimizde, konu başlığı aşırı aşk ve tutku olan günlerden henüz yeni geçmiştik. Bana göre sadece çok iyi uyusam ve ev çocuğu biraz daha büyüse, bir de bi bira içsem yeniden öyle olabilecektik. İşin tuhafı belki biraz daha uyusam, ev çocuğu büyüse ve bi bira içsem belki 40'ların o tepkisiz ve düz ilişkisine de dönüşebilirdik. Gerçekten öyle mi bilmiyorum. Çünkü ev çocuğu işin aceleyle söz edilmiş bahanesi. Yavrucuğun 3 yaş sınırından beri beni/ bizi yorduğu filan yoktu. Sadece değişik bir filtre ile hayatımızın piksellerinde işlenen yeni desenler vardı. Konu bu değil, odağını şaşırtma ev gadını. Film boyunca kıyaslamayı sürdürdüm. 40'lara uzaklığımızla 20'lere yakınlığımız matematiksel olarak eşit mesafeydi.

İşte baharın sponsorluğunda hayat bu sefer yine aynı soruyu soruyordu. Ama bu kez çok şefkatliydi. Coşkusu ve destekleyiciliği gözden kaçmıyordu.

'Ne olsun istiyorsun ev gadını? Dile benden ne dilersen!'
'Hep böyle olsun işte. Kanepede mısır ve iyi film. Tam bu akşamki gibi, içsel neşe ve kaygısızlık. Bu, mutluluk.'
'Anlaşıldı, bu senin zaten. İstediğin sürece de senin olacak'

Her şey iyiydi hoştu da. Hayat aynı soruyu bana başka zamanlarda da soruyordu tabi ki. Sorun buydu aslında. Çünkü benim cevaplarım hep değişiyordu.

Kahve?

27 Şubat 2017 Pazartesi

Bu aralar, durumlar.




Ev çocuğunun bu aralar cımbızla gıda seçip yemesi üzerine, ben de gıdaların iyi tarafına odaklanmayı tercih ettim. Yani hiçbir şey yemesin ama yediği kırıntılar bari bomba etkisinde olsun. Mesela çok pahalı bulup yanaşmadığım hindistancevizi sütünün en minik boyundan aldım. Attım blender'a. İçine muz, avokado, pancar. Acaip şahane lezzette smoothie oldu. Koca kavanoz içti. Yenmeyen kahvaltı ve öğle yemeği yerine geçti. Napayım. Annelikte Pollyannacıyım.

Yumurta yemiyor. Pis bir gıda olmalı içinde ki yesin. Bal, pekmez sıkıldı. Gittim hakkında verip veriştirdiğim normal çilek reçelinden aldım. Hı hıı şekerli olanından. Yaptım güzel bi krep görünümlü omlet. İçine lor, yulaf ve organik olduğu etiket fiyatıyla iddia edilen yumurta. Sonra o krep görüntüsünün üzerine döktüm reçeli. Onu sen bir yedi. Çünkü pis gıdaya hürmetler. Napayım iyi yanına odaklandım. En azından yumurta yedi diye ben bi avun.

Dış dünya izin verdikçe, oğluma pis gıda vermemeye berrak bir niyetle kararlıyım. Bu konuda hiçbir bulanık yanım yok. Örneğin tüm şekerler, meyve suları, hazır gıdalar, sucuklar sosisler. Büyüdüğünde de onu örgütlemeyi düşünüyorum. Bu onun sağlığından fazlasını korumak için. Bu onun zırıl zırıl tüketim kültürüne el ayak kaptırmaması için. Gerekirse reçeli de çikolatayı da mis gibi malzemelerle kendim yaparım. Şeker yerine elma suyu koy reçel olsun, hurma koy çikolata olsun.
Fakat itiş kakış olsun istemiyorum. Kendi de bilsin, içine sinsin, mahrum ediliyormuş gibi hissetmesin, onun normali bu olsun istiyorum.

***



Dizilere ara veriyorum. Film listemizi hazırladık. Haftalık 3-4 film olacak şekilde, uzun zamandır ertelediğimiz ne varsa yığdık dijital depomuza. Geçtiğimiz hafta 'The Revenant, Only Lovers Left Alive ve Stranger Than Fiction" ile olaylara başladık.

Olayın kendisi sinema özlemi. Hikayeler özlemi. Dizilerden şişmek.
Ayrıca Jim Jarmusch'un 'only lovers left alive'ını izledikten sonra, en çok neyi özlediğimi de anladım. Tutkulu yönetmenleri özlemişim. Jim Jarmusch gibi özel bazı tutkuları olan ve bunu resmederek filmlerine boyayan ruhları...
Bir yönetmenin müzik tutkusunu bir vampir filmine nasıl taşıdığını görmek isterseniz, filmi izleyin.
Eğer soundtrack dinlerken zevkten bayılmak isterseniz de aynı yönetmenin 'dead man'ini izleyin.

Burada kuzenim T. ve uni'den arkadaşım G.'yi anmadan geçemiyorum.

***



Son olarak araba öğrenme çalışmaları konusunda bana yorum yapan bazı değerli arkadaşlar... Haklıydınız! Ev erkeğinden ders mers almıyorum artık. Arabayı stop ettirdim diye yanımda Soner Arıca klipleri çekmediği kaldı. Aşırı hayal kırıklığı ve öfkeler duyuyor, hemen tahammülsüzlük yapıyor. Hiç durmadan konuşuyor. Söylediklerini hemen anlıyım istiyor. Başlarım hafta sonları aile aktivitesine. Normal insan gibi ehliyet kursuna gidicem. Otomatik vites filan öğrenicem, düz vitesle uğraşamam.

Hadi olmadı dolmuş saatlerini iyi ezberlerim, napayım.








Pazar akşamı, mutfak masasında.

Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, d...