O Sırada Bizim Evde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
O Sırada Bizim Evde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2018 Salı

Yine yağmurlu...




50 kilo olmuşum... Çüş! Eskiden olsa yüzüm çökük olurdu, şimdi normal görünüyorum. Bence nedeni sıfır abur cubur yiyor olmam. Gerçi yine de sevmem bu kadar zayıflığı. Zayıf kadın bana histerikliği hatırlatıyor. Ben dombulluk severim. Belli bir sıkılıkta. Yine de glütensiz yaşamın verdikleri aldıklarından fazla. Ev erkeği çok beğeniyor evin içinde dolaşan süzülmüş kadın. 'Ay sana ne yakıştı bu süzülmeler'.. Ben de utanıyorum; 'ay sahi miii'.. Beyimgilden iltifat duyunca utanırım, huy. Bünyem iltifattan çok geyiğe alışkın evin içinde. Bu benim ortaokul kilom. Şimdi beni gören bütün yetişkinler yas tutacaklar. Ayhh çok zayıfladın, yapma bu kadar filan diyecekler. Abi, ben bişey yapmadım. Sadece ekmekle makarna yemiyorum, olan bu. Diğer her şeyden çok çok yiyorum. Yine de 52 kilo iyidir ya. Dönmeli o kiloya.

Orta okul dedim de.. Dolores, yani şu cranberries hatunu da aramızdan ayrılmış. Nedeni ne, bilen var mı? İlk aşklı İngilizce şarkı sözlerini ezberlediğim naif grup. Ne piç ettiydim senin şarkılarını be! Neden ölür ki bi insan 46 yaşında? Genç yaş ölümleri duyunca, huzursuzlanıyorum. Beni rahatsız ediyor. Hele işin içinde intihar varsa, iyice huylanıyorum. Kaçırdığımız bişey mi var? Bildiği bişey mi var? Şş alo! Nereye gidiyorsunuz böyle şevkle? Teoride intihar bana çok mantıklı geliyor. Mesela Stefan Zweig, almış hatununu yanına, beraber mutsuz oldukları bu dünyadan elele ayrılmışlar. Çünkü o dönemler kepaze Hitler dönemi. Avrupa ve içinde yaşayanlar bilmiyorlar ama hepsi tükenmişlik sendromunda.. Demiş ki, bizi neşelendirecek bir şey kalmadı, hadi vedalaşalım dünyayla. Bence çok karakterli bir davranış. Hayatta uğruna intihar edecek kadar ciddiye aldığım hiçbir şey yok. O yüzden ben ecelimle ölmeyi beklemeyi tercih ediyorum.

Annem kendisini bildim bileli Michael Jackson hastası. Bizim evde Michael Jackson albümleri marş gibi ezbere bilinir. Bi baktım ne alakaysa ev çocuğu, sohbet aralarında kapmış olacak ki- benden 'maykıl ceysın' çalmamı istiyor. Black or White ile giriş yaptık. Klibi de ilgisini çekti. Hafif dozlarla vermeyi düşünüyorum Michael'dan ona... Yoksa evde biz dinlerken öğrendiği çok fıstık müzikler zaten var. Ama maykıl bir genetik aktarım, o bir aile mirası... Anlıyor musun?

Rüyamda Japon Kedi'yi gördüm. Bana her gün yastık kılıfını mutlaka değiştirdiğini söylüyordu. Ben de bozuldum. Umarım benim her gün değiştirmediğimi anlamaz dedim içimden. Benden tiksineceğini düşündüm. Dün Joe, Öğrenen Anne, GeCe, Mızmız, Bu Nasıl Gebe, Ayşe'nin Kozası, She is the Man'in güncellenmiş yazılarını görünce, işimi de henüz bitirmişken, yanına yeşil çayla okuyuverdim hepsini. Blog işinin çok yavşakça bir keyfi var. Ama şartlı keyif. İşin gücün varken, başına oturunca pek haz vermiyor. Her işin bitmiş olacak. Böyle salına salına sinsice okuyacaksın.

Yazmak için de kaşıntıya ihtiyacın var. Bu aralar bende hiç olmayan. Yazmaktan çok okumak-dinlemek için istek duyduğum günlerdeyim. Belki bir süre uzaktan sizi izlerim sayın blog. Belki de yarınlar yokmuş gibi yazarım yeniden.

Ben çalışayım biraz. Çay da bitti.

9 Ocak 2018 Salı

Bi çay molasında..


Allaam bazen kreşin önünde ebeveyn repliklerinden sıtkım sıyrılıyo. Bu sabah yine anane/babaanne, birinden biri, veledini bırakırken, öğretmenlere doğru seslendi:

'Okul koksun çocuum sıcacık..okul..'

Artık içeriden ne cevap verdiler bilmiyorum. Devamını takip etmedim, utandım kadının lafından. Bizimkinin sınıfından ebeveynlere denk gelmiştim bir kez. Öyleymiş yani, sonradan fark ettim. Ben 'hadi ev çocuu giy kendin ayakkabılarını' diyince, 'aa ev çocuu mu, görebilir miyiz yüzünü bi?' diyen olmuştu içlerinde. Heralde oğlu ya da kızı evde bahsediyor, merak etti. Ev çocuu da dönüp domuz gibi bakmıştı suratlarına. Meraklarından durup incelemek isteyen ebeveynler... tv karşısında beliren o arsız merak gibi. O şekilde inceledilerdi çocuu. 'Hımmm hömm hammm... demek öyle.. onun da saçları dağınık... evet gözünde şişlik var...hımm'

Not verir gibi.

Bazen bu küçük çocuk ebeveynleri harbi naptığını bilmiyor. Neyse olsun, benim saçmalıklarımla yarışamazlar asgjdhjd.

Başak hasta olunca girdiğimiz tripleri yazmış. Bizim de şu var. Aile geleneğimizdir. Biz hasta olunca oturur günde 50 kez 'acaba nerden bulaşmış olabilir' diye düşünür dururuz. Acaba nasıl... markette mi oldu ki? İlk bana mı bulaştı sana mı? Kaç gündür kuluçkadaydı? Hatırla bakayım otobüste biri hapşırmış mıydı? Ben kimlere bulaştırdım? Geçen hafta komple ailecek ev yoğun bakımındaydık. Yüksek ve geçmeyen ateş, ayağa kaldırmayan kas-eklem ağrıları, çivili baş ağrısı, öksürük. Yani domuz gribigillerden biriymiş. Ağır bir grip. Annem bütün hafta nerden bulaştığını merak etti durdu. Bir sabah ev çocuunun başında 'nerden geldi bu başımıza' diye diz çöküyordu. Kovdum kadını odadan, 'ay anne saçmalama allaşkına çocuun yanında acıklı acıklı, hadi sen git işine bak' diye azar eyledim.

Annemin felaket olmuş duruşundan nefret ediyorum. Hepimiz hastayız ve öldürücü grip değil, bu. Her gün daha iyi olacağız. Neden bu ekşi surat kadın? Ellerime dokundu bir kez hatta, soğuktu ellerim. 'Yoksa hastalığın geriliyor mu' diye bi panik yapışı var. Arkasından bir de 'ne yesek' diye düşünüyorduk, bizimki yine biçare, perişan yüz ifadesiyle 'evde bişey de yok, ne yesek, hiçbir şey de kalmamış, ne yapsak ki' diyip duruyor. O kadar sıkıldım, bunaldım ki onun bu enerjisinden. Kalktım mutfağa girdim, şipşak bişiler pişirip eğlenceli tabaklar hazırladım. Gerçi pok gibi olmuş ama olsun nabayım. Evdeki malzemelerden bir şeyler çıkardım, amaç ilaç içmek ne de olsa. Şu kadının bu kolayca ümitsizleşebilmesinden çok sıkılıyorum.

Doğum yaptığımda bize geldiydi. Ay kadın bulamıyor ne pişiriceğini bi türlü. Sürekli yüzünde çaresiz bi ifade. Baktım sabah akşam pekmez-ekmek yiyip duruyorum ve hep açım. Dedim, dikişli mikişli de olsa yemek işi bende. Yemek mühim ya. Ev orta halli temiz olsun, tuvalet-banyo-mutfak hijyenik olsun ve ocakta mutlaka bi tencere yemeği olsun.

Neyse yine de sağolsun bize baktı kadıncağız. Kendi de az hasta oldu bunun uğruna hatta.

Ev erkeği ile konuşmuyorum, kavgalıyım. Bunu sonra anlatayım. Ama ilk kez yavşaklık yapıp, bir an evvel barışmak için heves etmiycem. Sonuna kadar gidicem bakalım. Kendi gelip, çözülecek mi. Açıklayacak mı bana davranışını? Görücez.

Ev çocuğum eskisi gibi enerjik olsun, içim rahatlasın istiyorum.

Şimdi çalışmam lazım.
Çay?

Aldığm grip ilaçlarını temsilen...

27 Aralık 2017 Çarşamba

Son bi Çarşamba?


Çocuum hasta. O hastayken normal yaşama adapte olmak, uçak türbülansını sallamadan yanındaki yolcuyla kibar konuşmalar yapabilmeye benziyor.

Olmuyo yani, abi. Uykusunda öksüren, ateşlenen çocuk söz konusuysa kendimi bir iki telkin edip şöyle bi rahat oturmak saniyeler sürüyor. Sonra yine tilki gibi tepesine dikiliyorum, nasıl diye kontrol ediyorum. Öksüren çocuğa napabilicem teoride değil mi? Zencefilli karışım içir, odasına soğan koy, kara turp-bal, havayı nemle... Tamam, bunların dışında her öksürük sesine doğru odaklanmış şekilde yürümemin herhangi bir mantıklı açıklaması olamaz. Ateş için yapabileceklerim de bir elin parmaklarını geçmez. Ateştir yani neticede. Düşürmek için birkaç numara var, ana olarak onları yapıverirsin. Hipnotize olmuş gibi, çakılmazsın yatağın baş ucuna. 

'yanıyo çocuk' duruşu

 Ev çocuğu uyanıkken pek sallamıyorum. Çünkü çocuklar uyanık oldukları her bir saniyeyi, şiddetli şekilde oyun oynayarak mutlaka coşkuyla kullandıkları için, haklarında evhamlanacak bir malzemen olmuyor. Çocuğun pozitif enerjisi, evdeki yetişkinleri sakinleştiriyor çoğşükür. Bazen sırf bu yüzden ev çocuğunun hastayken geceleri uykudan uyanması, kurtuluşum oluyor. Gözünü açar açmaz, hemen oracıkta oyun ihtimallerini değerlendiriyor. Ben de hemen güç bulup, götü kalkık ebeveyn otoritesini geri kazanıp, geri uykuya döndürüyorum evladımı. Uykusundayken neden bu kadar tırsaklaşıyorum, analığın bu kısımlarını daha henüz anlayamadım. Sanki uyku uzun ince bir yol, git git gidiyor da en ilerisine gidince, gözden kayboluyor. Oralarda olası hastalık hallerine ben yetişemeyeceğim, müdahale edemeyeceğim ve işler sarpa saracak. Bu yüzden mesela, sıpanın hasta olduğu gecelerde asla evde bira içiliyorsa, katılmam. Yine aynı his. Sanki işler sarpa saracak ve ben yetişemiycem. Galba ikinci veledi düşünmeyenlerin çoğu bundan düşünmüyor. Birinciyi fazlaca düşünmekten ahgashgd : D

Gluten ve şekersiz beslenmede ayı bitiriyorum. Ay böyle diyince çok instagram kızı seçimi gibi duruyor. Sanki seçkin bir derneğin üyeleriymişiz gibi. Halbuki her şey kaka yapma sıkıntımla başlamıştı. Kakalarla başım dertteydi. Ve bir insanın başının dertte olmasını isteyeceği en son şey kakaları yani bağırsaklarıdır. Bunu belledim. Tüm o sıkıntılarım bir çırpıda bitti, sihirli değnek değmiş gibi. Ne desem ki bu konuda? Yani ne desem, çok modern şehirli ve anksiyeteli kadın gibi duracak. Halbuki konumuz sadece dötoş mevzular. Ama öz mevzular. Bakın glütensiz beslenmek altında pembe tayt, elinde yarımşar kiloluk ağırlıklar ve avokadolarla fotoğraf çektiren kadın görüntüsünü çağrıştırıyor, biliyorum. Halbuki işin gerçeği çok başka sevgili sayın blog. Şimdi örneğin, bugün annem-ben ve ev çocuğu, İzmir'de glütensiz-şekersiz ürünler satan çok tatlış bir cafe'ye gittik. Bayılana kadar yedik ve harbi bayıldık o tatlara... Fiyatlar da uygundu. Ancak şurası tam oturmuyordu. Mekan bize bir yaşam tarzından bahsediyordu. Sessiz bir seçicilik içindeydi. Orda takılan kişiler, çalan müzikler, dekorasyon... Halbuki konumuz rahat kaka yapmaktı hani ?
o arkada duran şekersiz-glütensiz brownie <3

şekersiz-glütensiz LEZİZ muffin, kurabiye ve velet kolu

Kısacası glütenle ilgili ciddi bir sorunum var. Net bir tercih de yapmış bulunuyorum. Hayatıma onsuz devam ediyorum. Fakat çok uygulanabilir görünmüyor. Şimdilik instagram gızlığı manzarasında duruyor... Yani sosyalleşirken tabi. Kendi evimde hiç sorun değil. Ocak'ta oğlumla birkaç ziyaret yapacağız. Yakınlarımın evlerinde kalacağız. Eminim yeni beslenme tarzım yüzünden, çok uzun açıklamalar yapmak zorunda kalacağım. Konumuz kaka, ordan uzaklaşmayalım derim. Bu konu biz insanlar için trend olamayacak kadar totomuzla ilgili yanisi. Bir eczacı adamla dertleşmiştik geçen ay. Yıllardır bağırsak sorunu varmış. İlaçlara bel bağlamış. Adam nasıl çaresiz ama... Ben de o sırada probiyotiklerimi alıyordum ondan. Bugün, yani haftalar sonra- ev çocuuna diş macunu almak için özellikle onun mekana gittim. Heyecanla kendisine anlattım. Dedim glüteni kestim.. kefirleri içtim..  şikayetlerim bitti, kurtuldum.. süper geldi, über oldu, doğal beslenme, mırı mırı, vırı vırı.

Baktım adama beni dinlemiyor, biliyor musun? Ona nasıl saçma geldiyse. Anksiyeteli kadın sohbeti gibi geldi bence ajsgdsjg :D Kendimce adama müthiş bir sır açıklıyordum. Onun hayatını kurtaracak formülü heyecanla ve dikkatle ona ulaştırmıştım. Adam 'hı, hı doğrudur' çekti bana ya.

Gluten hakkında okuduysan, aslında konunun kakadan başlayarak daha nelerle ilgili olabileceğini biliyorsundur. Onlara da buralarda değincem elbette. Şimdilik fanatiklik yapmıyım diyorum sadece. Zamana yayıyorum. (Buraya geçmez denilen rosalar ve diğer neler neler gelecek)

Yarın yavrum iyi olursa ve okuluna giderse, ev erkeğinin yıl sonu izin gününü kullanıcaz. Gündüz sineması, dışarlarda takılmacılık filan yapıcaz. Cuma da ben böyük ev temizliği eylerim. Hafta sonu da ailecek yuvarlanmayla geçer. Ve Ocak ayının ilk günü olan Pazartesi itibariyle beni 3 haftalık yoğun bir evden çalışma süreci bekler.

Yılın son çarşambasından iyi uykular.




22 Aralık 2017 Cuma

Kime hediye gönderdiğine dikkat et!




Bu bebelerin en büyük fobisi, büyükler benden gizli bi pok yiyor mu şeklinde. Başları dönüyor valla bu korkudan. Bu sabah ev erkeği ile bizim kampüse gidip, hem doğru düzgün bir kefir mayası alacaktık hem de diş hastanesine uğrayacaktık. Haliyle, evdeki farklı hareketliliği hissedip, okula gitmeye yine taş koydu. Ho hoyyt. Artık deneyimli anayız, bu pislik çıkarmaların kokusunu hemen alıp, olası bir isyana fırsat vermeden, veledi okula postaladım. Akşam baş başayız, anne-oğul gecesi yapıyoruz diye de söz kestik. Mutlu mutlu ayrıldık.

Ay karı koca konu kefir mayası bile almak olsa, beraber hafta içi sabahı aylak aylak kampüse gitmek ne hoşmuş gız. Yağmur da vardı. İsyankar kefircinin 'diğer mayalar bi işe yaramıyo, en güzeli bizim mayalar, ama valla 5 tane getirebiliyoz, onu da sabahın 6'sında sıraya giren kapıyo' şeklinde tutkulu ve lüzumsuz açıklamasından sonra, 'hı hı doğrudur' diyerek devam ettik yağmurda yürümeye. Ne romantik... Hele ev erkeğine sıra no aldıktan sonra beraber koridorda bekleyişimiz. Ya röntgen sırası? Ya okul cafe'sinde içtiğimiz o çaylar... Şaka maka, ben en çok böyle anlarda aşk işlerini seviyorum. Bir görev için yollardasın, çocuksuzsun, sürpriz bekleme anları, çay - kahve içme zorunlulukları çıkmış, havadan sudan geyik muhabbetler, çok seviyorum. Fakat biz bugün baş başa bir yerlere gidelim deseydik, hiç tadı olmayacaktı, yavan gelecekti. Biliyorum.

Ay ben bu yağmurun yanaklarını cimciririm. Geçen sene İzmir'e uğramayan yağmur, bu sene hiç vazgeçmeden yağıyor. Yaşasın be!

Dün ev çocuğunun kreşte yılbaşı çekilişi yapıldı. Ne alsak- gündemimizde o var. Elbette okulun talebi, ekonomik harcamalar, kitap ya da yapboz. Aklıma yine şu olay geldi hemen. Yıllar evvelden böğrüme daş gibi oturan bir yılbaşı çekilişi hatırası... Çocuğumun babasıyla ortaokuldan arkadaşız. İki sene kadar bizim okuldaydı, hırslı ve uyuz (ama gizliden yakışıklı bulduğum) bir öğrenciydi gendisi. Ve çekilişte ben ona çıkmışım. Bana da M. diye bir erkek arkadaşımız çıkmıştı. Orta 1 filandık sanırım. Annemle çıkıp, özenerek çok datlı bulduğum bir hediye seçmiştik ona. Benim adımı kimin çektiğini hiç bilmiyorum tabi. Heyecanlıyım, beklentiliyim yahu!

Evet hediyeleri teslim etme günü geldi. Beni çeken bu arkadaş (ev erkeği), bana hediye almayı unutmuş ve sabah evden çıkarken kitaplıktaki eski püskü bir kitabı, üstelik yazarı Kemalettin Tuğcu olan- öylesine alıp bana hediye etmişti (annesinin yönlendirmesiyle) Eve geldiğimde çok üzgündüm. Annem zaten o yazarın kitaplarını bana okutmazdı. Sordu. Üzüldün mü dedi, evet dedim. Tam neye bozuldum bilmiyorum. Hediye almayı unutmasına mı, getirdiği kötü kitaba mı?


Bu olay aramızda flört başladığından beri (yaklaşık 14 sene sonra) daşşak konumuz oldu, afedersin. Ben yeterince Kemalettin Tuğcu espirisi yaptım kendisine. Fakat ilginç olan kısmı şu. Ev erkeği şimdi düşünüyor da, ailem ne kadar oralı değilmiş, aslında bu onların hatası, ben ne bileyim o yaşta diyor. Annemin kimseye hediye alıp verdiğini bilmem, kendisine hediye edilen şeyleri ona buna dağıtırdı diyor. Acaba o kadın yıllar evvel, gelecekteki gelinine hediye göndereceğini bilseydi, bir yerlerden birileri fısıldasaydı, bana ne gönderirdi, çok merak ediyorum ahsgjd. Çeyrek altın filan yollayabilirdi bizimki, onda o performans var bak skhakjfg. Ya da 'iyi gelin olmanın 10 altın yolu' gibi bir kitap... Yün yorgan da yollayabilir, şimdiden sakla bunu, diyebilirdi.

Yani burdan ne ders çıkıyor. Çocuğunuzun yılbaşı çekilişinde kime, ne hediye gönderdiğinizi iyi bilin! Ona göre jagjadg : ) Gerçi yapılan bir çalışma dünyada yaşayan çoğu insanın 14 yaşına gelene kadar evleneceği kişiyi çoktan tanıdığını söylüyormuş. Böyle bir istatistik yapılmış. Bana pek mantıklı gelmedi gerçi. Ne alaka hatta? Olsun.

Neyse, bugün dönüş yolunda aktara uğrayıp maya aldık. Yağmur pıtı pıtı devam ediyordu. Ev erkeği, apartmana yaklaşınca, şöyle dedi:

'Bu sene hepimiz birbirimize hediye alalım. Ben de artık öğreneyim şu işleri'

Olur, dedim. O da olur. Hı, hı doğrudur, dedim hatta.

kahve?

18 Aralık 2017 Pazartesi

Yeni seneye 'zottirik' kararlar.


Yeni seneye ne gadar da az kaldı. Her sene bu vakitler totom tutuşarak kararlar alır, yılın son günlerinin bokunu çıkarayım diye yaptığım şeyleri iyice abartırdım. Bu sene ilk kez karar almıyorum, vay halasını. Bokunu çıkarmak eylemine değinirsek; tabi ki çoğunluğu kötü beslenme, hareketsiz yaşam ve tüm pijama bolartan alışkanlıkları doya doya yapmak işte. Sanki yeni gelen senede hepsi birdenbire bitecek. Ben ve yeni 'iyi' alışkanlıklarım ortalığın mına goyicaz.

Her seferinde döt oldum. Hiçbir zaman o kararlara sadık kalamadım. Meh meh meh. Şimdi uyanıklık edip, yeni seneye gelmeden kararları aldım jsgjhfa. Ve işin tuhafı uyguluyorum da. Yani yeni seneyle hiçbir hesabım kalmadı. O gece, yani 31 Aralık gecesi, elimde gül şarabımla boş beleş geyikler yapmak niyetindeyim. Yeni seneye hiçbir anlam yüklemeden ve son yılın son gecesi 'allaaaaa' diyip, sonsuzca tıkınmaya abanmadan, normal normal takılıcam. Yeni bir ajanda bile almayı düşünmüyorum. Elimdeki harita metod defterim hala bitmedi.

Elbette yeni seneye dair sinsi planlar yapmayacak olmam, şu yakınlarda değiştirmek isteyeceğim mevzularım olmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin!

Abi her gün yemek yapmak ve yemek planı oluşturmak fikri beni çileden çıkarıyor. Buna çözüm arıyordum, arıyordum ve buldum! Al sana zottirik görünse de aslında basbaya yeni yıl kararı. Hemen bu hafta uygulamak istedim tabi. Fakat ev erkeğinin uçak yolculuğu sonrası başlayan yoğun diş ağrısı sebebiyle bu hafta sonu cortladık. Evde duramadık pek. Ne ev temizledik, ne bişey. İşler iyice birikti. Bu kez de buna taktım. Hımm, bu ev işlerine de bi el atmak lazım. Olmuyor böyle düzensiz. Yaz kızım, yeni yıl kararı iki. Ev işlerinde sıkıntı var, buna da bir hal çare düşün.

Ev işi derken sanmayın ki yalnızca yer temizliği, cam siliciliği. Daha fena detaylar var. Örneğin, çay kavanozunda çay bitmiş. Yerine konmamış. Tam sabah koşturmasında çay demleyecekken, o kavanozda çay olmaması nasıl ayağa çelme takıyor var ya! Yağlıklarda yağ kalmamış. Kim bunu huniyle dolduracaktı? Oyff otur bununla uğraş şimdi. Eyvah akşam yemeği için evde salça da bitmiş. Kefir ve yoğurt mayalanmamış. Çamaşırlar hala kurumamış. Neee? Laptop mu bozuldu? Hass. Allaşkına şeytan işi detaylar yüzünden, bir hafta içi sabahı gereksiz şekilde işte böyle uzayabiliyor. Al sana yeni yıl kararı 3, boş geçme arkadaş! Bir şeyler bitiyor gibiyse, hemen el at.

Geniş resme bakarsak, bu aksaklıkların tek bir adı var. Dersi derste öğrenmemek. Yani zamanında bu işleri yapmamış olmak. Hazırlıksız bir şekilde haftaya başlamak. Bak yeni yıl kararı 4, hazırlık yap kardeşim! Haftalık planlamalarını sen yap! Olmuyor böyle aaa.

Ee hani yeni seneye elimi kolumu sallaya sallaya giriyordum? Yine olmuyor işte gördüğün gibi. Zottirik de olsa, bu basit başlıklar gün içinde hızımızı kesiyor. Dün akşam ev erkeği durup durup soruyor 'neyin var ya, suratın asık?'.. 'Bişeyim yok yaa' diyip duruyorum. Sonradan çaktım. Ulan pazar akşamı ve evi pok götürüyor diye gizli bir melankoli yapmışım! Ben de o insanlardanım işte. Kendimi ev için heder etmek istemiyorum ama evimde o düzeni görmeden de kendimi 'kıyak' hissedemiyorum.

Haftalık yemek hazırlığı konusunda şu yazıdan güzel ilham aldım. Benim açımdan uygulanması çok kolay, belki senin de işine yarar. Bence koca hafta sızlanmam artık.

Ev konusuna gelince de.. o kadar konmariler yaparak evi sadeleştirmiş biri olarak, daha nasıl kurnaz bir yol bulurum hiç bilemiyorum. Hayır biz neden eve bu kadar hizmet ediyoruz ki? O bize hizmet etmeli. Doğrusu budur. Fakat bakıyorum da hepimiz delirmiş gibi hayat boyunca, evlerimizin karşısında hizmetçilik yapıp duruyoruz.Yok mu bunun bir kolayı?

Bu konuyu çözcem. Fakat o vakte kadar azcık qeyff. Kahve?





22 Ekim 2017 Pazar

Pazar akşamı, salon masasında


Bu sefer salondayım. Fırtına gibi ev çocuğunu yıkadım, ödül olarak tivi keyfi hediye ettim, o arada saçını kuruttum, günün son atıştırmalığını tıkıştırdım (fıstık, armut), tivi sonrası bugün 37. kez birlikte yapmayı talep ettiği pazzılına sanki yerlerini hiç ezberlememiş gibi her seferinde alkışlayarak eşlik ettim, uyku vakti geldi ve işte burdayım. Bu arada kısa bir boyun egzersizi ve duş olayına girdim. Volkan'ın stüdyosu da tam evin şaşalı saatlerini buluyor ya, neyse. Şimdi baktım, mayaladığı yoğurt tutmuş, dolaba kaldırdım.

Hayatımda bu derece ruh halimi anlatamayacağım kadar 'kayıktaymışım gibi' bir gün hatırlamıyorum. Bir yandan gün içinde durup zehir gibi acı çekiyorum, bir yandan günlük koşuşturmaların içinde sakinliyorum. Midem bulanıyor, başım dönüyor. İştahım yok ve kokular öğürtüyor. Acı çekiyorum- korkuyorum, ikisini farklı anlarda yaşıyorum.

O cool kadın, meddah ruh, annemin gözdesi, çocukluğumun kökleri, tabiatımın başlangıcı, bilinçaltımın kalesi, damak tadımdan tut temizlik alışkanlıklarıma kadar birçok davranışımın gizli öznesi, oğlumun 'nenesi' ve tüm arkadaşlarıma anlata anlata bitiremediğim, benim için bir çeşit kahraman olan canım anneannem; yani onun asla yıkılmaz sarsılmaz bedeni, bugün çocukları tarafından toprağa verildi. Tüm çocukları; sekizi de ordaydı. Tıpkı istediği gibi memleketi Trabzon'da, biricik köyünde cenazesi yapıldı.

Anneannemin ölümüyle ilgili yazasım, paylaşasım pek yok. İçimde tutmaya ihtiyacım var. Yas tutmak istiyorum. Anlayış göstermek istemiyorum. Canım ne kadar isterse o kadar sürdüreceğim. Yaşlılık, hastalıklar, çok acı çekiyordu-rahatladı gibi telkinler beni ilgilendirmiyor. Kişisel bir konu.

Bu kadar yeterli.

Bu arada blog, ben hiç iyi değilim. Sanırım ömrümde ilk kez anksiyete yaşıyorum. Bu hafta 3 defa oldu. İlki işyerindeydi. Tuvalete kapanıp, ağladım. Sonra kafama saplanan bir düşünce yüzünden ciddi tribe girdim. Aşırı korktum, ellerim soğudu ve aynı anda terledim. Birkaç telefon görüşmesi yapıp, korktuğum şeyin olasılığını sordum.

İkincisi de anneannemle ilgili haberi aldığım günün gecesiydi. Salondaydık ev erkeğiyle. Ev sessizdi. Birden aynı korku geldi ve midem korkunç bulanmaya başladı. Çok aşırı ağlamıştım gündüz, başım da çok ağrıyordu. Kalkıp egzersiz yaparak vücudumu sakinleştirmeye çalıştım, tüm kaslarım gerilmişti.

Üçüncüsü de bugün bir mağazada oldu. Her yer üstüme geldi ve yine aynı düşünce geldi, aynı korku ile. Bu arada 3 olayda da yaşadığım korku aynı. Hastalık anksiyetesi bu. Ev erkeği ve ev çocuğuna haber verip hemen tuvalete koştum. Yüzümü yıkadım, tuvalete girip biraz ağladım, çıktım. Sonra açık havaya çıktık, marketten cevizli pestil almıştık. Onu yerken geçti, rahatladım.

Terapiste sordum, ilaçsa ilaç, terapiyse terapi. Bu konuya odaklanalım, dedi. Benzer durumda bir arkadaşım var. O kullanıyor epeydir ilaç. L ile başlayan bir ilaç, biliyorsundur belki. Onu aradım. Çok memnun ilaçlı tedaviden. Bana kesinlikle öneriyor. Halbuki doktorsitesi'nde okuduklarım içimi kararttı. Kullananlar hep kullanıyor, canımı sıktı. Hala kararsızım.

İçimde bir ses, eğer bende o korktuğum hastalıktan yoksa, bu korkuları bir daha yaşamam diyor. O sebeple önce bende organik bir şekilde o hastalık var mı yok mu onu öğreneyim, gerisi kolay - diyor. Diğer ses ise, kendini kandırma evladım, sen kaygı konusunda boyut atlamışsın, şu sıra gelişmelerle tetiklendi de ortaya çıktı, yarın da başka şeyden tribe girersin, git tedavi ol diyor.

Alternatif yanım ise, boşver ilacı, düzenli spor yap, iyi beslen, korktuğun mevzuda kontrol yaptır ve bol bol yaz, toparlayacaksın diye aklımı çeliyor.

Ev erkeği ise, bu davranışların benim karakterim olmadığını öğrendi öğreneli çok mutlu. Neyse ki aklınla zorun varmış, oh ya, çözeriz biz onu diyor.

Anneannemin gidişi, annesini kaybeden annemin büyük acısına şahit olmam, üzerine bu ay sonu olacağı ciddi ameliyat, benim bitmeyen tetkiklerim... afalladım.

Kayıktayım sanki. Midem bulanıyor blog.

14 Eylül 2017 Perşembe

Hayırlısıyla hastayım çocuum


Sabah 4'te uyandım. Uyuyamadım.

Başıma ne işler geldi blog.

Yeni girdiğim işyerinde, sağlık sektörüne yönelik çalışmalar yapılıyor. Ben de işin içerik üretme kısmında olduğumdan bol bol damar hastalıkları, kadın sağlığı, üreme, kanser türleri ile haşır neşir oldum. Tabi, Kahve bu durur mu. Kaygı bozukluğuna zaten eğilimi olan Kahve, hemen yapıştırmış şüpheleri. Bir gün göğsümde leke gördüm. O gün de meme kanserinin sadece kistik oluşumlarla değil, göğüste 'anasını?' dedirtecek cilt değişiklikleriyle de kendini göstereceğini yazıyorum. Tabi ki uzman görüşünü ben popi hale getirmek için derliyorum. Yoksa bilinçli bir yazma değil.

Ev erkeğine sordum. Sence, benim o leke? Ne dersin, dedim. Ev erkeği de tam 'her şeyi abartma lütfen' erkeğidir. O da baktı örneklerdeki fotoğraflara ve benim lekeyle kıyasladı. Bence bir an önce randevu alalım dedi. Koştuk gittik, Alsancak Devlet Hastanesi Genel Cerrahi'den aldık randevuyu.

Ben kanseri geçtim, kanserin hangi evresidir, ölür müyüm yaşar mıyım hesaplarına başlamıştım bile.

Muayene günü, doktor lekemi gördü. Cildiye görsün, dedi. Elle kontrolde ise eline kitle geldi. 'Nasıl fark etmedin bu kitleyi?' dedi. Fakat regl öncesi dönemdeyim demeye kalmadı, konu kapandı. Ultrason muayenesi için 2 hafta kadar beklemem gerekti, çünkü Kurban Bayramı'nın 10 gün 10 gece çılgın tatili.

O ara, bayram tatiline daha tam girmeden... Zafer Bayramı'na da 1 gün kalmışken... Benim alt karnımda epeydir beni baskılayan rahatsızlık hissi artışa geçti. Söylenmeye başladım. 'Başlıcam haa, şu işe girdim gireli, her boktan şüpheleniyorum, al şimdi de şuram ağrıyo' diye anneme gösterdim. Henüz kendisi de kadınsal hastalıklar dalında ciddi bir takip sürecinde, biyopsi sonuçları bekleme günlerinde olduğundan beni gaza getirdi. 'Ay çocuum hemen koş baktır' dedi. Gün o gündü. Sonra uzun tatile giriyordu tüm tıp camiası. Devlet zaten tatildi de, özel poliklinikler açıktı ve gözümde ışıl ışıl parlamaktaydılar.

Koştum gittim. Kendime teşhisimi yolda koymuştum. Bende hastalık hastalığı başlamıştı. Aslında hiçbir şeyim yoktu.

Doktor beni detaylı inceledi. Her türlü ultrasonu yaptı. Hatta batın ultrason dedikleri geniş haritalı incelemeyi bile yaptılar. 'Kızım senin hiçbir şeyin yok evladım' dedi. Sevinçle oradan uçtum. Hatta ig'de şu fotoğrafı paylaştım.

Meme ultrasonu günüm geldi çattı. Kitle meselesinden çok gerilmiştim. İşyerinden aldığım izinle hastaneye koşarken 'anne sen de gel benle' diye dilencilik yapmayı unutmadım. İncelemeyi yapan doktor, 'Kızım senin hiçbir şeyin yok, sen git' dedi. Yine sevinçle oradan uçtum. Muhtemelen o kitle, regl öncesi oluşan bir şeydi bu arada. Aynı gün cildiye de lekemi gördü, mantar dedi.

Fakat sorunlar bitmiyordu. Bir terslik vardı. Aşırı yorgun, halsizdim. Vücudumda tüm kaslar ağrıyordu. Ev erkeği 'yürümekten ağrıyordur' diyince inanıyordum. Bazen de ev çocuğunun kucağıma oturup zıplaması yüzünden ağrım vardır diye kıllandım. İyi kötü zihnim bu durumu yadırgamadı. Baş ağrısı, konsantre bozukluğu derken, ben mutsuzluktan olabilceğini düşünmeye başladım. Sanırım farkında değilim ama çok mutsuzum diyordum.

Derken dünden önceki gün, gece yatarken sol kasık ağrım başlayana kadar. Sabah uyandığımda (yani dün) ağrı artmıştı. Kaburgam ve sol bacağıma yayılmıştı. Bu neydi abi böyle?

Yine Alsancak Devlet Hastanesi'nden randevu aldık. Ertesi güne (yani bugüne). Fakat işyerinde kıvranmaya başlayınca, ben ertesi günü bekleyemeden acile fırladım. Durumu anlattım. Jinekolojik muayenemi yeni olduğumu, o sırada bir sorun görülmediğini söyledim. İşle ilgili yazdığım onca yazıdan öğrendiklerim idrar yolu enfeksiyonu ya da böbrek taşı bu diyordu içten içe. Doktor hemen idrar tahlili istedi.

Tesadüf annem de dersten çıkmıştı. Yanıma geldi. Cerrahi müdahaleyi gerektircek bir şey çıkmasın da... enfeksiyon çıksın nolur. Hadi nolur ya. Böyle dualar ediyordum.

Çişim gelince koştum acilin tuvaletine. Heralde en son Taksim'de girdiğim aşırı izbe barın tuvaleti böyleydi. Mikrop kapmamaya niyet ederek çişimi yaptım.

Sonuç, sahiden de idrar yolu enfeksiyonu çıktı. Ağrıdan artık duramaz hale gelmiştim. Doktorun verdiği ilaçlardan ağrı kesiciyi hemen yuvarladım. Ve? Günlerdir hissettiğim o belli belirsiz rahatsızlık bile kayboldu. Harika bir histi. Antibiyotiğe de başladım. Probiyotik takviyesiyle beraber. Bol su içiyorum tabi.

Fakat şüpheci Kahve durur mu?

Google'da idrar yolu enfeksiyonu hakkında biraz daha okuyayım dedim. O da nesi? Uzun süre fark edilmeyen enfeksiyonlar, çok ciddi hasarlar bırakabiliyormuş. Ve sinsi gibi anlaşılmıyormuş. Benim enfeksiyon tipimde yanma olmuyor. Sistit gibi değil yani. O yüzden ben uzun süre gerçekten anlamadım. Aylardır alt karnımda var benim şikayet. Kendimi hep erteledim, 'bana öyle geliyordur, bir şey yoktur' diye.

Bugün, dünden aldığım randevuma gidicem işte. Genel cerrahtan almıştık- sol kasık ağrısında öyle yapılıyor diye. Kan tahlili, şu, bu anlaşılır durum. Tüm bu hastalık detaylarını geçersek, beni en çok düşündüren..

Bu kaygı bozukluğuna yatkın halimin kendi kaygılılığına tepki olarak sürekli ertelediği 'gerçek rahatsızlık belirtisi' başıma çorap örecek mi?

Acaba kaygılansak da mı saklasak, yoksa kaygılanmasak da mı saklasak?
Kaygı bir çeşit koruma mekanizması mı yoksa işleri tümden berbat mı ediyor?
Ve söyleyin bana dostlar kendi kaygısının gerçek olmadığından kaygılanıp kendine çelme takmak, nasıl bir kafa?

Son Notlar:
1- Bu arada bende durumlar da ilerledi. İshal, mide bulantısı belirtileri de hortladı. Hepsi enfeksiyon belirtisi. Basit bir idrar yolu enfeksiyonu dersin dimi. Sistemim çürük sanki, berbat bir his.

2- Anneme gelince.. Onun da sonuçları şuan 'kırmızı alarm' seviyesinde değil. Kanser gibi bir tehditle karşı karşıya değil. Gözlem sürecinde. Sağlıklıdır, canım benim. Ama işte kadınsal bazı ameliyatlardan geçebilir, duruma göre.

3- Yarın terapi günü. Gerçekten heyecanlıyım. Kendi kaygı durumumdan da bahsetmeyi planlıyorum.

Bu yazının ana fikri:

Yaşlanmanın bir belirtisi de sağlık sorunlarından iştahla bahsetmektir. Hadi evladım, hayırlısıyla hepimizin bir hastalığı olur işalağ. Ortamların tadı çıkar çocuum.

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Kafamı Dillendiriyorum





Bir keşif.

Canını sıktığın bir şeyi ele al. Toplam kaç saat sürüyor, genelde?
Benim ortalama 15 saat filan aktif sürüyor. Bir şeye canımı sıkma sürem.

Sonunda geldiğim final hep şöyle: 'Amaan koy dötüne gitsin'.

Madem geldiğim adres hep aynı, saatlerle oynayamıyor muyuz? Daha erken gelsem şu rahatlama noktasına. Neden bütün günümü yedim? 40 dakika canımı sıksam ve belli teknikler olsa o anda, hemen 'ana bakış açısını' kavrayabilsem ve 'aman koyveer' diyiversem 14 saat daha erken. Tasarruf etsem.

***

Bir ortamda genel çabam, akıcı muhabbet yönünde. Bu yüzden hep çok soru sorarım. Bu benim imdat çığlıklarımdır. Çünkü belli ki o muhabbet gitmiyor. Konuşturmaya çalışıyorum karşıyı. Etrafı incele, incele nereye kadar. Karşımdakinin telefonda mesajlaşmasını bekle bekle nereye kadar. Biraların etiketleri yol yol nereye kadar. Hayır cinsellikle sorunum yok. Muhabbette boşalamamakla sorunum var. Sohbet orgazmı hepimizi terapilerden kurtarır. Haksızsam haksızsın de.

***

Çocuğumu bu aralar it gibi seviyorum. Sarılsam kollarım o kadar uzun değil. Öpsem yetmez. Hayır bir de kaçıyor sıpa. Kafasını ellerimle kavrayıp, gözlerine yaklaşıp 'seni çoook seviyorum çok, anlıyor musun beni hı, duyuyor musun' diyorum. Bir şeyle ilgileniyor genelde ve 'ben de seviyorum anne' diyor. Kısa kes vurgulu. Günlük her işimi bir köşeye bırakıp, oturup oğlumu sevmek istiyorum. Öyle bir sevmeyle meşgulüm ki, onunla oyun oynayacak halde değilim, o derece. Sevmekten vakit bulamıyorum. İşte bu benim regl öncesi halimdi.

Geçen yıkıycam yavruyu, duşa çağırdım, koş kilodunu çıkar hadiii, dedim. Çıkarıp atmış salonun bir köşesine. Günler sonra gördüm onu köşede kıvrılmış. İnsan o kilodun çıkarılmış haline bile mi sempati besler regl öncesiyken.
Bu arada kilot mu külot mu?

***

Bazen bana şöyle diyen oluyor:
'Aa sen evli miydin bir de?'
Bu sorunun tınısında hafif daşak geçme var, hissedilir şekilde. Evet, evliyim çocuk da var, diyorum. Öheh koptum diyolar?
Pardon genç gösteriyorsun değil bakın.
Bu farklı.
Genelde evlenmeye değer verdiği belli olan hatun gızlarımızdan alıyorum bu yorumu bak. Hadi canım şu halinle onu mu başardın gibisinden.
Abartma deme, yemin ederim.
Bu başıma çok geldi.

***

Yazıları seslendiriyoruz Joe ile artık. Başladık ufaktan. Benim iki önceki yazımda, ilk linki var. Onun da son yazısında ilk linki var.
İlgilenen uğrasın.
Biz devam etmek istiyoruz.

***

Yatiyim bari. Klima altında etlerimi soğutayım.
İyi gece's.

Klimalı odada uyurken ben

Yazının sesini dinlemek için BURAYA tıkla.

22 Temmuz 2017 Cumartesi

İki lafın beli



Birine bütün para uzattığında, karşındaki para üstünü vermeden önce, parayı tutup ufuk hizasına getirerek kontrol ederken yaşanan o sessizlik var ya... İşte o kısa gerilim anı, acaip dürüst bir an. Orada tatava yok. Orada stratejik, politik, ailevi, yalakalık, çıkarcılık, genç gösterme, iltifat etme gibi silahlanmalardan epey uzak, neredeyse meditatif bir doku var. Net, direkt, bödöv diye 'senle ilgisi yok halagızım, sahte mi değil mi görmek bilmek bizim işimiz' rahatlığı, apaçıklığı var. Kimse kimseden kıllanmıyor. İlişkiler de apaçık böyle olsa nasıl olurdu? Belki böyle böyle alınganlığın kökünü kazırdık.


Çocukken yaşadığım en büyük hayal kırıklıklarından biri, çok sevdiğim dizide bir karakterin oyuncusunun değişmesiydi. Bağlandığın biri bu, gidiyor, yerine başka biri geliyor, oymuş gibi yapıyor. Bunu bir çocuğun hoş görmesi çok zor. Sonra büyüdükçe, ilişkilerin de buna benzediğini gördüm. Aslında yaşanan senaryo filan aynı. İlişkiyi sen yaşıyorsun, nasıl farklı olabilir ki? Yeni ilişkide bir önceki oyuncunun adını yanlışlıkla kaç kez söylemişsindir. Bana da başka kız isimleri söylendi. Makul. Çünkü hepimiz aynıyız. Biz bütün sevgililerin adı 'aşkım'. Sen aynı sen oldukça, ilişkinin sorunları, gittiği yer, bazen bitiş şekli bile aynı. Gerçi evliliği ilk kez deneyimliyorum. Oldu ki bir gün taraflara bir soğuma gelir de ayrılırsak ve sonra başkalarıyla yuvalar kurarsak, aynı geç uyanmalara gıcık olacağım garanti.


Anneannem ben bildim bileli çaldırıyor. Tüm tanıdığı herkesi, konuşmak için önce çaldırıyor. Sonra o kişiler anneanneme dönüyor. Ona öyle tembihlemişler. Sen arama anne, biz seni ararız. Ben seni ararım teyze. Anneanne, çaldırdığında ararım ben seni. Bu kadın bir kerecik bile arayamayacak mı? Nolur izin verin, bir kez de o birini arasın. Kefenin cebi yok ki, TeLe'ler de onunla gitsin. Bu kadın istediği an birini niye arayamıyor? Kendince bana kibarlık yapmak isteyen bazı tanışlarım da onları aradığımda beni meşgule atıp, saniyesinde bana geri dönmek gibi anksiyeteli davranışlar yaparlar. Burada ana fikir, sana girmesin yazık. Ben seni arıyorsam, bunu göze alıp arıyorum. Sen dönüp beni ararsan, lafımı kısa kesmek gibi ıkıntılara giriyorum. Çok zor. Benim telefonumu açarsa, o ay yiyecek ekmek bulamayacağım zannediyor olabilir. Şuan telefonumda 499 dakikam var. Bedava. İsteyeni arayabilirim.


Dün gece uyurken klimayı açmaya gerek olmaması sabah yaşam enerjisiyle uyanmama sebep oldu. Bazı bazı terlediğim olmuştu çünkü. Klimanın yaydığı sağlıksız hava, deri yüzeyini donduran rahatsız hissi ve her saat başı faturayı biraz daha şişirmesi gibi nedenlerin hepsi, benim için mutsuzluk. Klima aşırı sıcak havalarda sonsuzca değil, kısım kısım açılmalı. Yataktan ev çocuğunun kibar davetiyle (kulağıma bağırdı) light şekilde kalkıp da salona doğru seğirtince, böğrüme bir serinlik esti. Salonda fil görsem bu kadar şaşırmazdım. Klima açık kalmıştı. Ev erkeği yatmadan önce salondaki klimayı kapatmayı unutmuş. Birden yüreğimi çok derin bir acı kapladı. Yere bağdaş kurup 'ev bütçesini konu alan türkü' bulmaya çalıştım, çığırmak için. Bulamadım.


Şimdi kalkıp çamaşırları toplayıp, dereotlu poğaça hazırlamam lazım. Bugün halk plajında kimbilir ne maceralar yaşayacağum.

Önce bi kahve ile bu post'u paylaşayım dabi.


12 Temmuz 2017 Çarşamba

Uykudan Önce Son Çıkış


Tutamıyorum zamanı. Vesikalık fotoğrafım giderek benden uzaklaşıyor. Evrenin kara dehlizlerine doğru çekiliyor... onu...yitiriyorum.



Kıbrıs'ta 2011 senesinde çektirmiştim bunu. Daha demin ya.  Ayboluyor, kaç yıl öncesinin fotoğrafı? Doğumdan önce, ulan? Düşün ev çocuğu daha yok. O günden beri, her yerde kullandığım tek fotoğrafım bu oldu. Özgeçmiş, üyelikler, başvurular vs. Fotoğraf ver diyince, hemen aynı klasörde aynı yerde yıllardır değişmeyen yerinden alıp 'al fotoğraf' diye gönderiyorum. Logom gibi bir şey oldu. Since 2011 eklemeliyim altına. Çünkü birkaç seneye fotoğraftaki gencin, ben olduğunu ispatlamam için yerimden doğrulcam gibi.

60 yaşında teyzeler ya da amcalar gencecik hallerini profil fotoğrafı yapar ya. -Pardon siz kimsiniz? -Benim be ya Şengül Teyzen. Başını TC yaptım, ondan mı tanımadın gız?

***
Ebeveynlere hitaben yazılmış psikolojik (ve bence gerilimli) kitaplar okurken, aklıma gelen neden çocuğum ve kendi ilişkim olmuyor? Sürekli kitapta bahsedilen çocuk ben, ebeveyni de annemmiş gibi canlandırıyorum zihnimde. Okuduğum şeylere sinirlenip kendimdeki dangozlukları, anneme bağlayacak bir sebep mutlaka buluyorum.

Kendimde güncellemek istediğim bazı saçma şeyler:

  •  Okuduğum anne-çocuk gerçekleriyle ilgili karamsar tablolarda hemen kendimi de o örnekten sayıyor olmam.
  • Anneme ağır faturalar çıkarmam.
  • Şimdiki olumsuz özelliklerimi hep anneme bağlamam.
  • Artık yetişkinlikten, ihtiyarlığa doğru yol alıyorum ama hala davranışlarımın sorumluluğunu üstlenmemem.
***

Galiba 'herkes bana yazıyooğ yaağğ' hastalığı bana bulaştı. Ya da herkes bana yazıyo. Abi, 20'lerde bile görmediğim ilgiyi son birkaç aydır tüm esnaflardan görüyorum. Bütün amcalar, dişi olmayan nur yüzlü dedeler filan beni kesiyor. Dün bir tanesi, 'sizi bankadan tanıyorum galiba' diye yolda beni durdurdu. 'Hayır sanmam' dedim. 'Orada çalışıyor gibisiniz' dedi dedem. Bir de siz diyor, ve yaşıtız gibi vurguluyor. Özellikle ev çocuğuyla çıktığım zamanlarda daha çok başıma geliyor. Bir de aşırı bakımsız, salak bir haldeysem. Bence bu yeni bir evre. Yani o yaş grubunun kendine uygun gördüğü bir skaladayım artık. Çocuklu orta yaşlı hanfendiiiii, askılı bluzz, yolda tekk, yanında bey yok, vışşş...

Ev erkeğine anlattım, yazık, o kadar iyi niyetli ki, hımm MILF görmüşlerdir seni dedi. Hayır dedim bak bu öyle değil. Bu aşırı varoş bi hareket, böyle tam 'evim var, ineğim var, evlenek' tadında flörte giden bişi dedim. Hımm dedi, sustu.

Amcaların gözünden orta yaş gadını fantezisi


***

Ne kadar organik beslersem besliyim, hindistancevizi sütleri için bankalardan kredi de çeksem, makarnanın en seçkinini bile haşlasam; bir çocuğun ağız tadı Ökkeş ise yapılabilecek bir şey yok efendiler. Dikkat ettim avokado filan yerken yüz burkmuyor ama boş ekmek yeme fırsatı geldi mi zevkten tam bir hanzoya bağlıyor. O ne iştah? Sanki üzerine cigarasını yakacak. Ruhu bu bence. Genlerden aktarım. Boş ekmeği ağzımızda döndürmeye hepimiz aşığız. Bugün parkta boş ekmek dağıttı kadının biri çocuklara (ne iş?) Bu çocuklar da afedersiniz çok ayıp ama aç köpekler gibi kapıştılar ekmeği. Kan döküldü, can verildi o itişmede. Ben arkada 'yok ekmek yemeyelim biz, şimdi öğle yemeğimizi yiycez, hem zaten kabızsın sen bu ara' derken harika bir playback sanatçısı gibi ağzımı oynatmamla kaldım. O kadın kimdi, çocuklara ekmek dağıtmak neyin akımıydı, bu çocuklar bir ekmek için nasıl bu kadar tehlikeli olabildi? Bu sorular havada kaldı.

Çok uykum geldi. Hiç kahve içmedim, hep çay.
İyi uykular evladım.



24 Haziran 2017 Cumartesi

Cumartesi Sabahı Çenesi


dipçik gibi temsili

Cumartesi sabahına giriş. Dışarıda mahalle pazarının harıl hurul kurulmalarını sabah serinliğini pencereden koklaya koklaya dinledim. Şimdi saat 06:55, onlar çay faslına başladı. Çay-keyif-sohbet çağrışımlarından bir bloğum olduğunu bir zahmet hatırladım ve parmak ucunda salona geldim.

Bu roman olmaya aşırı özenmiş giriş cümlelerinden sonra, şuanda nihayet blog yazısına bizzat girmiş sayılıyorum. İşyeri çok yoğun. Yorucu yoğun. Eve döndüğümde mental olarak bitmiş oluyorum. Mantıklı şeyler yaptığım söylenemez. Yarı besleyici yarı laylaylom akşam yemeği, uzanmalı oyunlar, sonra sızış. Olsun İzmir'de kendi işimi yapabildiğim için her tür şükür, zikir, fıkıh vs. Bu arada eğer evde tartışmayı hak eden durumlar varsa, koyveriyorum gitsin. Bu sanki karşı tarafa cool şekilde tavır almışım efekti veriyor. Çok şık. Halbuki tartışmaya bellerim dayanmıyor.

İşten sonra zeka seviyem

Bu ara ev erkeği her şeye atarlı. Onun bazen olur. İki lafın belini kıramazsın. Tıkalıdır yollar. Konu kumanda bile olsa bir ergenin ebeveynleriyle kurduğu diyalogları aratmayan, postmodern tripleri olur. Bu dönemlerimiz bizim şuan hatırlamadığım bilmem kaç yıllık evliliğimizde, hep oldu. 3 ayda bir, bazen dört. Bazen 6 ayda bir. İki gün filan onun o trip sürer, bi iki gün daha benim o triplere karşı spam koruyucu tribim. Sürüyor yani. Böyle zamanlarda hep nefes aldığım yer 'boşanırım gerekirse, defolup kendi hayatımı kurarım, erkekle uğraşamam yaani' noktaları oluyor. Gerçi ben de çok matah sayılmam. Birbirimizi uyuzluk kulvarında tamamladığımızı düşünüyorum. Hatta atarlı-tripli halleri saymazsak severim bile ilişkimizi. Yine de ben yıllardır arada, mutlaka uğrayan bu durduk yere birbirine gıcık olma etkinliğini çözemedim. Belki tampondur, koruyucudur. Meğer gizli katil benimdir. Benim yansımamdır. Geçen beni aradı, çalışıyorum. 'Biz ev çocuğu ile markete gidiyoruz, ne alayım' dedi. Mmm dedim, 'elma ve muz al'. Bir süre sonra marketten beni aradı; Beni bi elma ve muz için mi markete gönderiyorsun?

Belli ki bizimki bir yerlerde yine kurt adama dönüşmüş. Bazen bekliyorum birkaç gün sonra transform gerçekleşip normale dönüyor. Bazen de dayanamayıp ilkeli cumhuriyet kadını gibi haklarımı savunuyorum. Fakat gıcık kampanyalar geliştirip, karşısına en leş diyaloglarımla çıktığım da oluyor tabi.
'yoo gergin felan değilim'
Bilmiyorum gardaşlar. Sarılıp alnı kutsayarak 'geçecek gadınım, her şey iyi olacak' diyen o gıcık adamın prenses muamelesi yaptığı karısı yerinde olmayı hiçbir zaman istemedim ama, karısına nadiren de olsa tripli davranan erkek modeline hiç dayanamıyorum. Birkaç gün bile sürse, tüm diğer iyi günlerimizin üzerine sifon çekebilirim. Şuan. Yarın ne hissederim bilemedim. Çünkü aslında Memet Aslantuğ ve Arzum Onan konforunda ilişkimiz var. Hatta Hülya Avşar ve Kaya Çilingiroğlu'nun boşanmadan önceki halleri kadar da istikrarlıyız. Müh müh müh.

Yine de çıkardığım sonuç şu. Bence bu ara canı sıkkın, bir şeylere. Benimle bunu konuşacak kadar ciddiye almamaya çalışıyor, o canını sıkan şeyi. Ama içeride kaşındırıyor mesele. O da doğal refleks olarak tahammülsüzlük ve memnuniyetsizlik komplikasyonuyla, şahsı kurt adama dönüştürüyor. Normalde gıcık olmadığı şeylere tepki gösteriyor. Sesinde hırıltı baş gösteriyor. Tüy döküyor. Kabızlık oluyor. Kendi türünün devamı olan küçük canlıya espirili yaklaşmıyor: 'atlama, zıplama, kafanı çarpıcaksın, öyle oyun olmaz' gibi düz yaklaşımlarda bulunuyor.
Günü kötü geçmiş ebeveyn için aşırı stres kaynağı (zıplayan çocuk)
Bu gibi durumlarda şahısa 'git sen biraz takıl' gibi komutlar vererek, enerjisini söndürmesi için dış ortama yönlendirmek en iyisi. Ya da uzun zamandır uykusuz kaldıysanız, erkenden sızmak ve evin içinde kendisiyle asgari seviyede görüşmek de hoş. Belki de siz uzaklaşır, bir yerlere gidebilirsiniz. Bu da iyi gelir.
'Hayat karışıksa, patlat bira'

Ancak konu ilişkiniz ya da sizinle ilgili asla değilse, karşı tarafın kendi içinde yaşadığı içsel huzursuzluklar sebepliyse, 'nedenn niçinnn niyeee' diye şahsın üzerine gitmenin hiç faydası yok. Bırakın özgür, agresifliğini kar topu gibi kendi alanında sağa sola çarparak yaşasın. Şuan düşündüm de, aslında ilişkiler-evlilik bu açıdan zor. Sürekli iç dengeni koruma garantisi vermen gerekiyor. Mutsuz olmaya mola yok. Mutsuzsan, karşı taraf kokusunu alıp, bencilce 'nedennnn niçinnn niyeee' diyor. Ben böyle anlatıyorum ama, belki bir tek bizim ilişkimizde bencillik bu kadar hardcore? Belki sizler mutsuz dönemlerinizde, eşlerinize karşı iradeli şekilde makulsünüz; onlar da size makul? Uçan Adam Sabri Sendromu sadece bizde mi var? Hıığ?

Sabri

Aa bu arada geçenlerde Mızmız'ın yazısını okudum. Öyle eş hiç görmedim. Meaşallah evladım.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir çarşamba biterken


Nihayet en büyük derdimin katlanmamış çamaşırlar olduğu günlere geri döndük. Şuan bebe içeride mışıl mışıl uyuyor. Acısı dinsin, onu oyalasın diye günde 445 saat çizgi film izlediği için, bu akşam ekransız- yarı oyun- yarı sarılmalı, tatlı bir gün finali yaptık. Hatta instoşdan takiplediğim pastoral beslenen hatunlar duysa, kederlerinden kusarlar ama eve pizza söyledik, hasta çocuğa yedirdik. Çünkü acılarından sonra bebemin iştahla bir şeyler yemesi hepimizin boynunun borcu. İki dilimi sevinçle coşkuyla yedi. Bir dilim ısırıp, salonun ortasında yerli dansı yaparak kutladı pizzasını.

Çocuklu hayattan sonra iş yaşamında kazandığım üstün güçler konusunda, hala aynı fikirdeyim. İşin garip yanı, evdeki kaos (belki kafamdaki?) beni nasıl dövüyorduysa, o kadar stresli/yoğun ve patronların 'bugün halletsek çok iyi olur G. hanım' dediği bir ofis ortamı bana kısırlı börekli piknik gibi rahatlatıcı geliyor. Bellerimin ağrısı, omuzlarımın sertliği geçti. Akşam evde buluştuğum ailemle raks eder oldum. Hele bir de bebenin gündüzlerini tam da idealimdeki gibi bir düzene geçiriyorken şu aralar, yeniden aynalarda cildime bakıp kafaya takabilirim. Öyle bir sorunsuzum, öyle bi serseriyim. Mutluluk bu olsa gerek. Cildindeki gözenekleri dert edinmek. Batıklarına ağlamak. Ya da her gün çorap değiştirmekten sıkılmak.

Çalışırken hissettiğim


?


Dünyanın aslında küre olmadığını iddia eden, flat earth muhabbetlerine ne diyorsun? Valla biz başta totomuzla tısladık ama sonradan bizi bu konu bir sardı? NASA'ya verip veriştiriyor, aya adım atmanın fake olduğunu geçtim, evren diye bir şeyin bile belki de var olmadığını gonuşuyorlar gız! Hatta o kafayla izlediğimiz tüm klasik uzay filmlerine dönüp bakınca (Gravity, Interstellar vs.), hepsinin dünyayı kurtarmayı konu edinerek tıpkı Hristiyan propagandası yapan Hollywood filmleri gibi NASA alkışçıları olduğundan dedikodu ediyorlar.

Sen de mi ayaksın yoksa
astronot sektörü?
Şeytan çıkarma filmlerinde konuyu hep Hristiyan dindarlarıyla çözerler ve finalde tanrıya 1, şeytana 0 puan derler ya. Onun gibi. NASA da sanki toplumlara, kitlelere, nesillere forwardlanan bir kült kurum gibi sanki. Dinin uyuşturması gibi, uzay bilgisiyle de bizi sakinleştirerek uyuşturmuşlar gibimsi. Tabi bunları konuş konuş, elinde patlıyor. Gel de üstele. Nasıl kanıtlayacaksın, kime kanıtlatacaksın? Anca birkaç kuzen, eş, dost ortamında sabahlarken iyi malzeme çıkar. Sonrası yine pazartesi sendromu. Dünyanın yuvarlak olmadığını öğrenmeye hazır mıyım bilmiyorum. Bu bence dünya tarihinin en büyük magazin haberi olurdu.

Hangisi beni korkutur düşünüyorum. Koskoca bir evrende herhangi bir gezegenin herhangi bir canlısı olmak mı... Yoksa yalnızca bir kara parçasındaki tek evren olmak mı? Gökyüzü bile sınırlı. Tıpkı Truman Show gibi.


Bundan gayrı her gün notlar almak isterim hafiften şuralara. Gün sonu raporu gibi. İşalağ evladım.

30 Mayıs 2017 Salı

Bir koca gıybeti de benden.


Madem Başakito, gıybete başlamış, ben neden katılmıyorum? Gerçi onunki eğlenceliydi, benimki fabl tadında.

Bu yazıyı belki imha ederim sonradan bilmiyorum. Çünkü aile olmak demek, asil durmayı da bilmek demek. Gıybet yapmak değil gözlem yapmak demek. Tadında eleştiri, kıvamında yorumlama demek. Sorunları gül satan çingene işveliğinde masaya yatırmak demek. Ancak sabahın şu saatinde evde herkes uyurken, ben sorunları bu bloga bir damacana gibi yatırmak istiyorum. Anlıyor musun blog?

Malum ev bebesi hastaydı. Ağrı acı eşliğinde kıvranan minik canlının kusması oluyor, ilaç verilmesi gerekiyor bilmem ne. Tek kişi bakmak -söz konusu bizimki ise- şahsen zor. Geçen mesela anneannesi, babası ve annesi olarak ben bi damla verelim derken itiştik. Ben ev erkeğini, annem beni, ev erkeği de ev çocuğunu bi tepiştirdi. Koca evde koca salonda minicik bir alanda tepe tepeye çıkıp birbirimizi ittik. Bir sağa bir sola gidip geldik beraber. Neden? Küçük dilden içeri damla girecek çünkü. O damlanın büyük miktarı birinin koluna döküldü.

İşte böyle günlerde ben nedense evdeki Firdevs Yöreoğlu duruşumu bozmak zorunda kalıyorum. (Türk dizilerine 70 sene ara verince aklıma örnek de gelmiyor) Çünkü dibine kadar savaşçılık. Amazon kadınlığı. Hayatta kalma mücadelesi oluyor bizde. Çocuk aniden kusabiliyor, diğeri hop kalkıyor kap/peçete/bez getiriyor. Öteki çocuğu kucağında sakinleştiriyor.

Ev erkeğine kırg(z)ınım çünkü...

Pazar akşamı ben ve ev çocuğu kıvranırken, sadece acıya odaklanmış haldeyken stüdyosunu ertelemeyi düşünmedi. Neyse ki basçı hatun aşırı hastaymış ve stüdyo sahibinin de başka programı çıkmış da bana müjdeyi vermeye geldi:  'Tesadüfe bak görüyor musun, gitmeme gerek kalmadı'

Orda laf soksam neye yarar? Kendi düşünmeli, kendi gönül matematiği buna karar vermeli. Laf söylesem hıdırlaşıcam, latife edemiycem. Çünkü gerginim, espirili havamda değilim. Bana gelip 'çak' der gibi sevinmiyor mu bir de?

Bir başka mesele ise, gerçekten erkeklere koordinatları tam girmeden harekete geçmemeleri... Tamam bunu zaten ilk ergenlik yaşlarımdan beri gözlemlemiş, işletim sistemime yüklemiştim. Alınmıyor, bozulmuyorum. Ama gergin günlerde haliyle sistemde donma yaşıyorum, sayfalarım açılmıyor ve bir yardım gerekiyor.

Örneğin, ateşten yanan çocuğu ılık duşa sokacağız. Çocuk isteksiz. Napmalı? Salonda ekran karşısında ona minik havuz hazırlayalım, eğlenerek girsin. Ben bu öneriyi sunuyorum ve kabul ediliyor; hemen harekete geçiyorum. Salona 'dertsiz örtü' dedikleri örtüden serilecek, leğen getirilecek, su ısıtılacak, su ılıtılacak, çocuğun giysileri çıkarılacak, çizgi film ayarlanacak...

Abi bu işlerin içinde herif sadece çocuğun kilodunu çıkarmaya yardım etmiş oluyor. Ben ter içinde. O sırada aklıma gelmiyor koşmaktan, ona koordinat yüklemek çünkü.

Neyse yavrum sudan çıkınca, havlusuyla koltukta kurulanırken; ortada kalan leğenli ve ıslak görüntüyü kaldırmak aklına bile gelmiyor. Ben çocuğu giydirirken orası öylece bekliyor. İlkinde kibarca 'şurayı sen hallediversene V.' dedim.

İkincisinde baktım yine koltuğa oturmuş, oradan bizi izliyor; bu kez söylendim. 'Bir kez de ben söylemeden halletsen şu ortadakileri?'

İmdat dostlar. İyice klişe kadın tipine dönüyorum. Aynada kendimle karşılaştım da korktum. Kızgın bir teyze vardı. Yakın gelecekte söylenmekten popom leğen gibi büyüyecek, memelerim göbeğime değecek, gıdım dekoltem olacak ve mutsuz mutsuz fasülye pişireceğim sanırım.

Not: Bebe uyanmadan fişşşek hızıyla yazdım. Görsel koyma zamanı yok. Şimdilik içimi kaşıyan bu 'goca' dedikodusunu yaparak rahatlamakla yetiniyorum.


23 Nisan 2017 Pazar

Mıy mıy mırıltı





Amerigalılar film yaptığında, eğer hafif Avrupa esintisi, durağan sahneler, yaşamın ta kendisi boşluklar varsa çok heyecanlanıyoruz. Vay iyi filmdi diyoruz. Çünkü artık baktığımız her yönde gerçekliğin anlamsızlığını arıyoruz.

Eskiden böyle değildi. Her şeyin sebebi olmalıydı. Giriş, gelişme ve sonuç. Bombanın patladığı yer, karakterin müthiş değişim geçirmesi ve beklenmedik olaylar. O yaşların hayattan beklentileri gibi. Sonra 30'lar başladı. Ve değiştik.

30'lara geldiğimde, etrafımda akli dengesi yerinde olan çoğu insan boşluklu oldu. Sessizlik, cevapsız kalmak değil bir cevap vermeye dönüştü. Hayat, kafayla beraber şekil aldığına göre yaş aralıkları ayrı birer sinema salonuydu. Şuan yaşadığım 30'lar aşırı Avrupa filmi ihtiyacı içinde, ilginç. Gerçi bazen ev erkeği ile film izlerken ile farklı titreşimlerde oluyoruz. Belki bu da cinsiyet faktöründendir. Örneğin leziz bir filmin içerisindeyken ben -akıştan gayet memnunken-, ondan gelen 'bak şimdi adamı öldürecek kesin' tahminleri, filmin çok dışında olduğunu ispatlıyor. 'Hayır ev erkeği bu öyle bi film değil, o tür şeyler olmayacak' dediğimde, beni ukala buluyor. Filmin dokusunu seçebiliyorum. Diyaloglardan, müziğinden, açılardan, karakterin yürüme hızından bile. Bunlar 30'larda beni bulan şeyler. Gözüm onu arıyor.

Maalasef gündelik yaşama da bulaşıyor bu bakış. Artık eskisi gibi kendimden sihirli değnek değmişçesine sürprizler beklemiyorum. Karınca gibi çalışmak ve verdiğin sözleri tutmak daha manidar geliyor. Olumsuzlar boş durur mu? Onlar da daha koyu geliyor kaynaklarından. Umutsuzluk daha gri, tembellik daha kaygan. Şıp diye değişmiyor hiçbir şey. Bak ben eskiden evde bir sefil gibi koltuğa yapışmış TV'ye saatler gömerken, bir telefon gelirdi. 'Hadi gel Empas'tayız'... ben bi duş almayla yaşama sevinciyle dolan kelebeğe dönüşür, çıkardım yollara. Şimdi, gel de masaya sohbetler akıt. Yok. Ama depresyona daha az meyilli. Çünkü sebep sonucu öğrenmiş yaşamda. Mutlu olmak için squat yapmayı, yoga yapmayı, erken uyumayı ve gluten free beslenme programını filan biliyor yani. İç huzur ve neşe kontrol edilebilir, yöntemleri üzerine çalışılabilir. İşte sana 30'lar.

Dün Manchester By The Sea'yi izledik. Kanırta kanırta akan gerçek bir filmdi. Avrupa vitaminli Amerika eseri. Kavramları ve fikirleri bir bira içme sahnesiyle bile verebilen kısık-ince-leziz film. Boşluklu, durağan, kendi halinde bir hikaye. Tam yaşadığım 30'ların kafası. Neyse ki sanat filmi diyince aklımıza gelen çıplak erkek poposu ve kıllı kadın vücudu klişeleri bitti. Yoksa şuan napardım bilemiyorum. Kendimi anlayamadığım anlarda, beni anlayabilen film sektörüne ihtiyacım var. Anlıyor musun?

Ve bu sabah durduk yere, bundan bahsetme ihtiyacı duydum blog. Üstelik yine aceleyle yazdım. Kahve bile içmedim, çünkü sırada temizlik var. Ev çocuğu desen, 2 haftadır karnına oyuncak sokup 'anne bak ben hamileyim' diyor. Ev erkeğiyle gülüp duruyoruz ama bu oyun da kesin onun gelişimiyle ilgili bize bir şey anlatıyor, anlamıyoruz değil mi? Hey gidi. Bazı günler çok Pazar.


4 Nisan 2017 Salı

Minik bir dertleşme.


Nasıl hissetsem bilemiyorum. Bir an felaketin eşiği, bir an kara mizah. Dakikalar içinde fikirlerim değişiyor. Ev erkeği ile öyle bir dönemden geçiyoruz ki. Hayatımızda hiç bu kadar göt olmamıştık. Kişisel tarihlerimizde.

Çok acaip kişisel olduğu için yazamıyorum ama duygularımı külahıma da anlatamıyorum. Eriyor külahtan, yanlara akıyor. Biraz yazmak istedim bu yüzden.

Ev erkeği ve ben tamamen birbirinden ayrı konularda benzer hayal kırıklığı yaşıyoruz. Neyse ki ikimiz de bol bol duygu paylaşıyoruz evde. O hayal kırıklığından besleniyor, güç topluyor, sakin kalabiliyor. Ben kayboluyorum, rüzgarda salınıyorum. Sonradan yakalıyorum onu, yetişiyorum yanına.

Bu ara tabi ne oluyorsa, yavru kuşuma oluyor. Onunlayım, el eleyim, sarmaş dolaşım ama mekanik. Ezberlemişim artık davranışları. Ezber dışı soru gelince ondan, kaçırıyorum. Bir de sıkılıyorum acaip. O da hissediyor galiba hırçınlaşmaya başladı. Bak aslında evde yaşamımıza dair her şey aynı, hiç fark yok. Ama ev erkeği ile ikimiz deli gibi konuşma ihtiyacındayız. Gündemimiz hep aynı. Başbaşa kalmak için fırsat kolluyoruz. Nerdeyse, rahatça önümüzdeki problemlere kafa yorabilelim diye çocuğu tam gün kreşe, ardından anneanneye kitleyesim geliyor. Tabi ki bu fikir bile beni alıp yerden yere vuruyor. Ev çocuğunun bana gürültü gibi geldiği anları görüyorum ve anında değiştirmeye-düzeltmeye çalışıyorum. İşte bunu kabullenemiyorum. Son bir haftadır aşamadım, her sabah 'bugün bambaşka bir gün olacak' motivasyonum hep patladı.

Dün benden 6 yaş büyük kuzenim geldi. Biraz dışarıda takıldık. İlk kez artisliğine değil de gerçekten samimi tecrübe aktaran biriyle konuşmanın verdiği rahatlamayı yaşadık. Birden bu sorunların geçiciliğini farkettik. İyi geldi. Sonuç, çok kastığımız yönünde. Daha rahat ve gevşek tipler olmalıyız. Bunun bir karışımı, iksiri filan var mı?

Bizim kasıntılığımızın hikayesi taa 90'larda memur çocuğu olarak yetiştirildiğimiz yıllardan başlar. Uzun hikaye. Son günlerde konuştukça, analizler yaptıkça sürekli aynı yere dokunuyoruz. Tamam, her şey yolunda gitmedi ama biz varız, ailemiz var. Yavru beybimiz var. O varsa, her sorunla başa çıkarız. İşte bu ince fikirlere rağmen ayılamıyoruz ya bu düşünceli halden. C'nin dediği şu 'çikolata yedikçe daha da yemek istemek' olayı gibi. Kafa yordukça yoruyoruz, kendimizi alıkoyamıyoruz. Uyuştuk.

Şuana, hayatımıza, kendimize odaklanamıyoruz. Bir engel var sanki. Kaygılar, belirsizlikler, verilmesi gereken kararlar önümüzde bekliyor. Ev kuşumun bir gününü daha kaçırmak istemiyorum. Kendimin de bir gününü daha kaygılı hallere kaptırmak istemiyorum.

Bugün farklı bir gün olsun. Ama gerçekten farklı olsun. Bir kahve yapayım. Bir saat sonra okuldan ev çocuğunu alıp, eğlenceli-başbaşa bir gün geçirelim. Akşam da oturup ev erkeği ile kaygılarımızı değil, neler yapacağımızı konuşalım. Ve yapalım! Konuşmayalım artık.

Ve hayatımıza geri dönelim.
Uzaktan durup seyretmek de gerekli ama bence bu kadarı yeterli.









30 Mart 2017 Perşembe

Kaybolan Eşyaların Saklandıkları Tuhaf Yerler


Bazen unutkanlık bazen şeytan aldı götürdücülük. Kimi evlerde çocuk dağınıklığı, kiminde de zihinsel tıkanıklık. Oluyor. Bir kumanda, bir kimlik, anahtar ya da çorap; sanki başka bir boyutta bir süre saklanıp sonra apaçık çıkıveriyor karşımıza. Hatta bazen öyle bir ifadeyle bakıyor ki bana kaybolan bir çorap teki; 'kafam attı gezdim geldim'... diyor basbaya. Bir delikanlı gibi çekip gitmiş. E ben buraya bakmıştım (bakar kör kısır döngüsü) valla yoktu diyorsunuz, bu sorulara bir türlü cevap bulamıyorsunuz.

Özellikle bizim ev çocuklandığından beri, kaybolan eşyaları bulmakta expert oldum. Dışarıdayken ev erkeği 'terliğimi bulamıyorum' dediğinde, 'soğanların olduğu sepetin içine bak' gibi nokta atışı tahminlerde bulunabiliyorum. Hem de ellerimi kullanmadan.

İşte hemen hemen çoğu evde kaybolan eşyaların serseri gibi saklandıkları ortamlar böyle:

Klasik Mekan: Koltuk Minderleri

Koltuk minderlerini açmak, nostalji yapmak için birebir. Hatta toplanın ailecek, patlamış mısır filan da alın yanınıza. Açın minderleri bakın. Neler neler çıkacak, ne anılar bulacaksınız. Geçen yıldan kalma kalemtıraş çöpü, yazdan kalma erik çekirdeği, evlenirken düğünde kaybettiğinizi sandığınız çeyrek altın. Koltuk minderlerini kaldırın ve hop, işte hatıralar geçidi. İşte o an filmin başrolü evlenme teklifi etmiş gibi çıldırırsınız. Minderin altından çıksa dediğiniz biri de olabilir tabi. Sizi gidi kara mizahçılar sizi.



Gizli Tehlike: Elektrik Süpürgesi

Elektrik süpürgesi ilkel ve sadık bir hayvan gibidir. Sizin için çok iyi çalışır ama maalesef şuursuzdur. Yerdeki kağıt çöpüyle, kağıt parayı ayırt edemez. O yüzden burada maalesef size biraz iş düşüyor. Ya temizlik yaparken gözünüzü dört açacaksınız ya da delirmiş gibi yerlere değerli şeylerinizi atmayacaksınız. Biz bugüne kadar elektrik süpürgesinin içinden ev çocuğunun gıcık düdüğünü, çeşitli mandallar, stickerlar ve ufak bozuk paralar bulduk. O gün bulduğumuz bozuk paralar, bugün yine kayıp olsa da bu yöntem sık sık yüreğimize su serpmiştir. Siz de yeniden kaybetmeden önce, süpürge içinde bulacaksınız aradığınız şeyi.  İşte o an filmin yardımcı oyuncusu çıkma teklifi etmiş gibi yalınayak koşacaksınız.



İçgüdülerini Dinle: Yırtıklar...

Şeytanın bile aklına gelmez. Çantanızdaki ufacık bir yırtığı hemen fırsat gören eşyalar, sinsice oraya istiflenirler. Ve siz perişanlıktan sakal bırakıp, evin ortasında bağdaş kuracak kadar çaresiz kalmadıkça da ortaya çıkmazlar. Çantanızı 67. kez yoklarken, elinize gelen yırtığın içeriye gizli bir cep yaptığını fark edersiniz. İşte o an grubun vokali telefon numarasını vermiş gibi delirirsiniz.




Kendi Kazdığın Kuyu: Sayfalar...

Maalesef kendi kazdığımız kuyuya düştüğümüz de oluyor. Çantaya aceleyle atıverdiğimiz bir kart, para ya da büyük olmayan herhangi bir nesne, çantanın içerisindeki defter-kitap-gazete gibi sayfaların arasına girip, orada gizli bir yuva yapıyor kendine. Sonra bul bulabilirsen. İnsan zihninin 'en son kartı nerde kullandım ben ya' diye diye her yerinde morarma olana kadar kendini kurcaladığı o anların sonu hiçbir yere bağlanmıyor. Ta ki sayfaları çevirene kadar. İşte o an dizideki manken sizi kesmiş gibi inci tanesi sıçarsınız sevinçten.



Yeni Bir Dünya: Kokuşuk Botlar

Bu durum bizim eve özel de olabilir, bilemiyorum. Ancak çocuklu evlerde bot ya da çizme demek, kutu demek- oyun alanı demek, içine bir şey saklayacak yeni ortam demek. Küpeler, sabunlar, donlar, bir adet soğan filan almak için botumun içine baktığım çok oldu. Bunlar bizde hep official şeyler. Kısacası, üşenmeyin bakın botlara, ayakkabılara. Bulunca adeta bir ressamla metafor dolu aşk yaşamış kadar bohem olacaksınız.



Eski Bir Oyun: Saklambaç

Kaybolan eşyalar tarihinde, en eski oyundur. Bir örtünün, koltuğun, halının, vazonun arkasında saklanmış olan eşyayı görebilmek için sadece evi düzenlemek yeterlidir. Düzenleme işi bittikten sonra cıscıplak karşınıza çıkacak aradığınız eşya. Tıpkı beğendiğin yazardan mektup gelmiş gibi bir his. Evi toptan düzenlemeye bir minicik anahtarı bulmak için çok ağır üşenebilirsiniz tabi. O yüzden siz en iyisi, son maddeye göz atın.



Zaman Makinesi

O gün kaybolan eşyayı bulabilmek için günü başa sarmak en çekici yöntemlerden biridir. Telefonunuz kayıpsa ve olaylar örgüsü hafızanızdan tamamen silinmişse, en başa dönmekte fayda var. Eve girdikten sonra, kahve için mutfağa girdim, dışardan gelen sesi farkedince salonun penceresinden sokağa baktım, derken çişim geldi tuvalete girdim, suyun kaynama sesini duydum ve çıktım. Bir saniye, tuvalet? İşte o an ünlü dansçıyla markette çarpışmışsınız kadar coşku hakkınız.




Öyle ya da böyle eşyalar genelde kaybolmuyor aslında. Şöyle bir derin nefes alıp 'çok fazla uzağa gitmiş olamaz' diyip, mantıklı düşünmekle senaryoyu tahmin etmek kolay. Hızlıca aramak yerine, sakince göz atmak daha verimli. Tabi ki çocuklu evleri saymıyorum. Çünkü yerçekimi toddler'ların nefes alıp verdiği atmosferlerde henüz yok. İcat edilmedi. Ve söylenmek serbest.

16 Mart 2017 Perşembe

'Çocuğum çok şanslı çünkü ben...'




Hali hazırda yarı pijamalı hayatım hala devam ediyor. Ne zaman eğitim / iş görüşmesi için evden çıkmak üzere olsam, ev çocuğunun kaka yapacağı tutuyor. Tek başıma toplu taşıma araçlarına bindiğimde aceleyle telefonumu açıyor ve ev çocuğunun fotoğraflarına baştan sona bakıyorum. Ve evet montumun cebinden en çok ev çocuğunun sümüklü mendilleri çıkıyor.

Kısacası elim bu kadar analık hamuruna bulanmışken, kendimi dışarıdan görebilmek ve değerlendirmek sisli bir hal. Ama olsun, ne demiştim- kendimi annelik maceramda onaylamak ve 'iyisin gızım aferin' demek istiyordum.

Evi Umursamamak
Analık maceraları için böyük adım sanki. Bana aferin çünkü bu evi dirlik ve düzen içinde tutmak uğruna bebemin eğlencelerini bölmüyorum. Gerekirse salonun ortasına büyük bir dağ yapmak için tüm yatak, yorgan, örtü, çarşaf ne varsa yığıyor. Ki benim gibi evdeki düzensizlikte nefes alamayanlar, ne demek istediğimi anladı. Evi kendi deney alanı yapsın, ortam sunuyorum. Buralarda hiç içime içime gıcık kaptığım, tiklendiğim, sivilce çıkardığım olmadı. Tam tersi ondaki iştah bendeki tatmin.

Kriz Anlarında Yumuşak Tepki
Çok gergin-acele-zor anlarda ev çocuğunun bazen saçma tutturmaları oluyor. Öfkeden gözüm dönebilir ya da oturup kahrımdan ağlayabilirim. Fakat ilginç bir şekilde böyle çaresiz anlarda bana aşırı bir gülme geliyor. Öyle bir gülme ki ev çocuğu da şaşırıyor, neden kızmadım acaba diye. Bu benim bir huyum yani garip anlarda gelen cıvıtık bir gülme hali. Delirmiş gibi değil de 'kopmak' gibi daha çok. Ama sanmayın ki zeki bir espiriye güler gibi. Neyse işte o gülme huyumun ben ekmeğini çok yedim. Annelikte en çok verim aldığım huyum diyebilirim. Çocuk inadı kırmaya ve 'vay be annemi eğlendirdim galiba' hissi vermeye birebir.

Ah Ne Varsa Bende Var
Duygu arası geçişlerim iyi. Örneğin ben meşgulken ve çocuk neşeli oynarken, kafasını bir yere çarptığında yetişme ve yatıştırma hızımla, o sırada kızgın olduğum çocuk özür dilediyse onu yeniden hoş görebilme ve kucaklaşma el çabukluğum güzel. Seri bir şekilde biçim alabiliyorum. Elele tutuşup keyifle bir şeyler okurken, uyku saati geldiğinde suiistimal edilemez bir disiplin haline bürünebiliyorum.

Eğlence ve Uyum
Üşenmiyorum. Sabah zıpçıktı gibi kalkıyorsa, ben de zıpçıktı oluyorum. Yorgan altı sohbet modu oluyorsa, ben de yanına kıvrılıyorum. Yağmurda sokak diyorsa, konum alıyorum. Kısacası, onun rüzgarını kovalıyorum. Balina ol diyor, kralı oluyorum- büyükbaba ol diyor, bıyık bırakıyorum, daha ne olsun?

Objektif Tutum
Durumlarla ilgili kişisel fikirlerimi koltukaltıma kakalıyorum. Bel altı yapmıyorum. Benim yıldızımın barışmadığı bir kişi onun ailesi ise, asla keyfime göre yönlendirme yapmıyorum. Bu bebeme saygımdan, onun kendi deneyimlerine heyecanımdan. Onun kulağına bir şeyler fısıldamıyorum yani. Her şeyi sıfır çizgisinde yansız tanıtıyorum. Bence benim gibi koca dünyayı bile kişisel algılayan biri için büyük beceri.

Seviyorum abi!
Ah ya bir de son olarak, çok seviyorum be! Ama bu sevgi davranışlarıma, bakışlarıma, yemeklerime, giydirmelerime, okumalarıma, oynamalarıma, sohbetime her şeyime taşan bir sevgi. Onu kendi sahiplenici, mülkiyetçi tavrımdan bile koruyan bir sevgi üstelik. Akıllı bina gibi akıllı sevgi diyelim adına. Saldım çayıra, mevlam kayıra değil. Naif duygularım var. Zarif fikirlerim var. Sevgim kadar saygım var.

Böyle madde madde yazınca, birden kendimi kocaman bir balina gibi hissettim gerçekten. Sarsılmaz, yıkılmaz, güvenilir bir ana! Ben bu özelliklerimle yeterim de artarım sanki. Arada yaptığım çömezlikler, acemilikler, salaklıklar da nazar boncuğum olsun.

Not: Bu yazı dünkü 'mim' girişimim üzerine yazıldı. Kendi analık aleminden anlatmak isteyenleri keyifli, bağdaşla, kahveyle dinlerim.

13 Mart 2017 Pazartesi

İlişkiler, filmler ve patlamış mısır.





Kaçınılmaz neşenin dört bir yandan sırtımı sıvazladığı mart ayından selamlar. Öyle ki hasta oldum, dinmedi. Ev çocuğu öksürüklerine geri döndü, dinmedi. Ev erkeği ile diyetleri bozduk- yemeleri abarttık, dinmedi. Hayat bütün planları aksattı, yine de bana mısın demedi. Neşe geldi mi bir şey yapamıyorsun. Bir cıvıma bir geyik hali ışıklı halka gibi çepeçevre sarmalıyor. Nedeni de yok. Bahar işte.

Çok tatlı filmler izledik. Avrupa filmleriyle adeta mevzuyu balkondan seyrettik. Sanki aramızda ekran yok. Kanlı canlı diyaloglar, sahici oyunculuklar, anlatmaya çalışmayan ama sizin anladığınız gerçek bir hikaye. Örneğin bir The Misfortunates ya da Dead Mans Shoes . Cumartesi gecesi de Hollywood korkusu patlattık. It Follows, klişelerine rağmen tribe sokmayı başaran bir film çıktı. En çok da ev erkeğinin favori kombini için sevinmiştim: Bir Cumartesi gecesi, iyi korku, patlamış mısır ve bira.

Fakat benim burda bahsedeceğim film başka; While we are young. Henüz iki senelik taze film ve Naomi Watss, Ben Stiller, Adam Driver var oyuncularda.



Film ilişkiler üzerine gibi başlayıp, sonra direksiyonu başka alemlere kırsa da, içinde bol miktarda sosyal medya eleştirisi ve teknolojinin kullanımına dair hoş tespitler barındırıyordu. İçe içe izledim filmi buralarda. İlişkiler diyince, filmdeki bir çift 40'lı yaşlarında birbirlerine söyleyecek yeni sözleri olmayan, hatta aynı evin/yatağın içinde temas etmekten kaçınan olağan türdendi. Yıllar önce birbirine aşk duyan fakat şimdi ekmek kırıntılarıyla idare eden. Doğada ilişkilerin evrimi. Diğer çift ise 20'li yaşlarda, aralarında yoğun tutku ve istek olan hani şu 'genç' tür. Libido ve şiirli günler.

Ben filmi izlerken yer yer dizlerimi döve döve, bazı bazı da dudak kemirerek duygularımı kendi içimde yaşadım. Ev erkeği de tabaktaki mısırları benimle eşit şekilde yiyebilme telaşındaydı. Çünkü o an mısır yemek onun için nasıl önemliyse, benden daha fazla yemiş durumuna düşmemek için çaba harcaması gerekiyordu.

Biz ne 40'lı yaşlardaki çifttik ne de 20'li. Daha çok ama acaip kısa bir süre öncesine kadar 20'lerimizde, konu başlığı aşırı aşk ve tutku olan günlerden henüz yeni geçmiştik. Bana göre sadece çok iyi uyusam ve ev çocuğu biraz daha büyüse, bir de bi bira içsem yeniden öyle olabilecektik. İşin tuhafı belki biraz daha uyusam, ev çocuğu büyüse ve bi bira içsem belki 40'ların o tepkisiz ve düz ilişkisine de dönüşebilirdik. Gerçekten öyle mi bilmiyorum. Çünkü ev çocuğu işin aceleyle söz edilmiş bahanesi. Yavrucuğun 3 yaş sınırından beri beni/ bizi yorduğu filan yoktu. Sadece değişik bir filtre ile hayatımızın piksellerinde işlenen yeni desenler vardı. Konu bu değil, odağını şaşırtma ev gadını. Film boyunca kıyaslamayı sürdürdüm. 40'lara uzaklığımızla 20'lere yakınlığımız matematiksel olarak eşit mesafeydi.

İşte baharın sponsorluğunda hayat bu sefer yine aynı soruyu soruyordu. Ama bu kez çok şefkatliydi. Coşkusu ve destekleyiciliği gözden kaçmıyordu.

'Ne olsun istiyorsun ev gadını? Dile benden ne dilersen!'
'Hep böyle olsun işte. Kanepede mısır ve iyi film. Tam bu akşamki gibi, içsel neşe ve kaygısızlık. Bu, mutluluk.'
'Anlaşıldı, bu senin zaten. İstediğin sürece de senin olacak'

Her şey iyiydi hoştu da. Hayat aynı soruyu bana başka zamanlarda da soruyordu tabi ki. Sorun buydu aslında. Çünkü benim cevaplarım hep değişiyordu.

Kahve?

22 Şubat 2017 Çarşamba

'Biz Sizi Arayacağız' diyene inanmak



İzmir'de iş bulmak, kebapçıda avokado salatası bulmak gibiymiş. Çıbanlardan çıban beğeniyorum. Bazen, çok nadiren bazı fırsatlar yakalıyorum. Onda da her şey uygun gibi görünüyor ya da ben çok inanıyorum, söz konusu işler için neler yaparım, kariyer hedefim ne olur gibi düşünmeye başlıyorum ki; ya mekan iflas ediyor, ya hiç açılmıyor, sırra kadem basılıyor, uzaylılar kaçırıyor.

Her şeye rağmen İzmir'de 9 ayda bir çölde serap misali görünen iş fırsatımsıları olduğunda şu kalbim heyecanlanıyor be sevgili blog.
Çünkü İzmir'de iş bulmak.
Bu şehirde 'biz sizi arayacağız' diyebilen iş imkanları bile, sene içinde gerçekleşen ay tutulmasından daha nadirdir.

Buyrun konuyla ilgili heyecanımı çektiğim minicik bir videom.
Haydi kahve.



Not: İlham Kedisi'nin ön ayak olduğu challenge'a ilerleyen bölümlerde devam edeceğim.

Yine yağmurlu...

50 kilo olmuşum... Çüş! Eskiden olsa yüzüm çökük olurdu, şimdi normal görünüyorum. Bence nedeni sıfır abur cubur yiyor olmam. Gerçi y...