O Sırada Bizim Evde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
O Sırada Bizim Evde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2017 Cumartesi

İki lafın beli



Birine bütün para uzattığında, karşındaki para üstünü vermeden önce, parayı tutup ufuk hizasına getirerek kontrol ederken yaşanan o sessizlik var ya... İşte o kısa gerilim anı, acaip dürüst bir an. Orada tatava yok. Orada stratejik, politik, ailevi, yalakalık, çıkarcılık, genç gösterme, iltifat etme gibi silahlanmalardan epey uzak, neredeyse meditatif bir doku var. Net, direkt, bödöv diye 'senle ilgisi yok halagızım, sahte mi değil mi görmek bilmek bizim işimiz' rahatlığı, apaçıklığı var. Kimse kimseden kıllanmıyor. İlişkiler de apaçık böyle olsa nasıl olurdu? Belki böyle böyle alınganlığın kökünü kazırdık.


Çocukken yaşadığım en büyük hayal kırıklıklarından biri, çok sevdiğim dizide bir karakterin oyuncusunun değişmesiydi. Bağlandığın biri bu, gidiyor, yerine başka biri geliyor, oymuş gibi yapıyor. Bunu bir çocuğun hoş görmesi çok zor. Sonra büyüdükçe, ilişkilerin de buna benzediğini gördüm. Aslında yaşanan senaryo filan aynı. İlişkiyi sen yaşıyorsun, nasıl farklı olabilir ki? Yeni ilişkide bir önceki oyuncunun adını yanlışlıkla kaç kez söylemişsindir. Bana da başka kız isimleri söylendi. Makul. Çünkü hepimiz aynıyız. Biz bütün sevgililerin adı 'aşkım'. Sen aynı sen oldukça, ilişkinin sorunları, gittiği yer, bazen bitiş şekli bile aynı. Gerçi evliliği ilk kez deneyimliyorum. Oldu ki bir gün taraflara bir soğuma gelir de ayrılırsak ve sonra başkalarıyla yuvalar kurarsak, aynı geç uyanmalara gıcık olacağım garanti.


Anneannem ben bildim bileli çaldırıyor. Tüm tanıdığı herkesi, konuşmak için önce çaldırıyor. Sonra o kişiler anneanneme dönüyor. Ona öyle tembihlemişler. Sen arama anne, biz seni ararız. Ben seni ararım teyze. Anneanne, çaldırdığında ararım ben seni. Bu kadın bir kerecik bile arayamayacak mı? Nolur izin verin, bir kez de o birini arasın. Kefenin cebi yok ki, TeLe'ler de onunla gitsin. Bu kadın istediği an birini niye arayamıyor? Kendince bana kibarlık yapmak isteyen bazı tanışlarım da onları aradığımda beni meşgule atıp, saniyesinde bana geri dönmek gibi anksiyeteli davranışlar yaparlar. Burada ana fikir, sana girmesin yazık. Ben seni arıyorsam, bunu göze alıp arıyorum. Sen dönüp beni ararsan, lafımı kısa kesmek gibi ıkıntılara giriyorum. Çok zor. Benim telefonumu açarsa, o ay yiyecek ekmek bulamayacağım zannediyor olabilir. Şuan telefonumda 499 dakikam var. Bedava. İsteyeni arayabilirim.


Dün gece uyurken klimayı açmaya gerek olmaması sabah yaşam enerjisiyle uyanmama sebep oldu. Bazı bazı terlediğim olmuştu çünkü. Klimanın yaydığı sağlıksız hava, deri yüzeyini donduran rahatsız hissi ve her saat başı faturayı biraz daha şişirmesi gibi nedenlerin hepsi, benim için mutsuzluk. Klima aşırı sıcak havalarda sonsuzca değil, kısım kısım açılmalı. Yataktan ev çocuğunun kibar davetiyle (kulağıma bağırdı) light şekilde kalkıp da salona doğru seğirtince, böğrüme bir serinlik esti. Salonda fil görsem bu kadar şaşırmazdım. Klima açık kalmıştı. Ev erkeği yatmadan önce salondaki klimayı kapatmayı unutmuş. Birden yüreğimi çok derin bir acı kapladı. Yere bağdaş kurup 'ev bütçesini konu alan türkü' bulmaya çalıştım, çığırmak için. Bulamadım.


Şimdi kalkıp çamaşırları toplayıp, dereotlu poğaça hazırlamam lazım. Bugün halk plajında kimbilir ne maceralar yaşayacağum.

Önce bi kahve ile bu post'u paylaşayım dabi.


12 Temmuz 2017 Çarşamba

Uykudan Önce Son Çıkış


Tutamıyorum zamanı. Vesikalık fotoğrafım giderek benden uzaklaşıyor. Evrenin kara dehlizlerine doğru çekiliyor... onu...yitiriyorum.



Kıbrıs'ta 2011 senesinde çektirmiştim bunu. Daha demin ya.  Ayboluyor, kaç yıl öncesinin fotoğrafı? Doğumdan önce, ulan? Düşün ev çocuğu daha yok. O günden beri, her yerde kullandığım tek fotoğrafım bu oldu. Özgeçmiş, üyelikler, başvurular vs. Fotoğraf ver diyince, hemen aynı klasörde aynı yerde yıllardır değişmeyen yerinden alıp 'al fotoğraf' diye gönderiyorum. Logom gibi bir şey oldu. Since 2011 eklemeliyim altına. Çünkü birkaç seneye fotoğraftaki gencin, ben olduğunu ispatlamam için yerimden doğrulcam gibi.

60 yaşında teyzeler ya da amcalar gencecik hallerini profil fotoğrafı yapar ya. -Pardon siz kimsiniz? -Benim be ya Şengül Teyzen. Başını TC yaptım, ondan mı tanımadın gız?

***
Ebeveynlere hitaben yazılmış psikolojik (ve bence gerilimli) kitaplar okurken, aklıma gelen neden çocuğum ve kendi ilişkim olmuyor? Sürekli kitapta bahsedilen çocuk ben, ebeveyni de annemmiş gibi canlandırıyorum zihnimde. Okuduğum şeylere sinirlenip kendimdeki dangozlukları, anneme bağlayacak bir sebep mutlaka buluyorum.

Kendimde güncellemek istediğim bazı saçma şeyler:

  •  Okuduğum anne-çocuk gerçekleriyle ilgili karamsar tablolarda hemen kendimi de o örnekten sayıyor olmam.
  • Anneme ağır faturalar çıkarmam.
  • Şimdiki olumsuz özelliklerimi hep anneme bağlamam.
  • Artık yetişkinlikten, ihtiyarlığa doğru yol alıyorum ama hala davranışlarımın sorumluluğunu üstlenmemem.
***

Galiba 'herkes bana yazıyooğ yaağğ' hastalığı bana bulaştı. Ya da herkes bana yazıyo. Abi, 20'lerde bile görmediğim ilgiyi son birkaç aydır tüm esnaflardan görüyorum. Bütün amcalar, dişi olmayan nur yüzlü dedeler filan beni kesiyor. Dün bir tanesi, 'sizi bankadan tanıyorum galiba' diye yolda beni durdurdu. 'Hayır sanmam' dedim. 'Orada çalışıyor gibisiniz' dedi dedem. Bir de siz diyor, ve yaşıtız gibi vurguluyor. Özellikle ev çocuğuyla çıktığım zamanlarda daha çok başıma geliyor. Bir de aşırı bakımsız, salak bir haldeysem. Bence bu yeni bir evre. Yani o yaş grubunun kendine uygun gördüğü bir skaladayım artık. Çocuklu orta yaşlı hanfendiiiii, askılı bluzz, yolda tekk, yanında bey yok, vışşş...

Ev erkeğine anlattım, yazık, o kadar iyi niyetli ki, hımm MILF görmüşlerdir seni dedi. Hayır dedim bak bu öyle değil. Bu aşırı varoş bi hareket, böyle tam 'evim var, ineğim var, evlenek' tadında flörte giden bişi dedim. Hımm dedi, sustu.

Amcaların gözünden orta yaş gadını fantezisi


***

Ne kadar organik beslersem besliyim, hindistancevizi sütleri için bankalardan kredi de çeksem, makarnanın en seçkinini bile haşlasam; bir çocuğun ağız tadı Ökkeş ise yapılabilecek bir şey yok efendiler. Dikkat ettim avokado filan yerken yüz burkmuyor ama boş ekmek yeme fırsatı geldi mi zevkten tam bir hanzoya bağlıyor. O ne iştah? Sanki üzerine cigarasını yakacak. Ruhu bu bence. Genlerden aktarım. Boş ekmeği ağzımızda döndürmeye hepimiz aşığız. Bugün parkta boş ekmek dağıttı kadının biri çocuklara (ne iş?) Bu çocuklar da afedersiniz çok ayıp ama aç köpekler gibi kapıştılar ekmeği. Kan döküldü, can verildi o itişmede. Ben arkada 'yok ekmek yemeyelim biz, şimdi öğle yemeğimizi yiycez, hem zaten kabızsın sen bu ara' derken harika bir playback sanatçısı gibi ağzımı oynatmamla kaldım. O kadın kimdi, çocuklara ekmek dağıtmak neyin akımıydı, bu çocuklar bir ekmek için nasıl bu kadar tehlikeli olabildi? Bu sorular havada kaldı.

Çok uykum geldi. Hiç kahve içmedim, hep çay.
İyi uykular evladım.



24 Haziran 2017 Cumartesi

Cumartesi Sabahı Çenesi


dipçik gibi temsili

Cumartesi sabahına giriş. Dışarıda mahalle pazarının harıl hurul kurulmalarını sabah serinliğini pencereden koklaya koklaya dinledim. Şimdi saat 06:55, onlar çay faslına başladı. Çay-keyif-sohbet çağrışımlarından bir bloğum olduğunu bir zahmet hatırladım ve parmak ucunda salona geldim.

Bu roman olmaya aşırı özenmiş giriş cümlelerinden sonra, şuanda nihayet blog yazısına bizzat girmiş sayılıyorum. İşyeri çok yoğun. Yorucu yoğun. Eve döndüğümde mental olarak bitmiş oluyorum. Mantıklı şeyler yaptığım söylenemez. Yarı besleyici yarı laylaylom akşam yemeği, uzanmalı oyunlar, sonra sızış. Olsun İzmir'de kendi işimi yapabildiğim için her tür şükür, zikir, fıkıh vs. Bu arada eğer evde tartışmayı hak eden durumlar varsa, koyveriyorum gitsin. Bu sanki karşı tarafa cool şekilde tavır almışım efekti veriyor. Çok şık. Halbuki tartışmaya bellerim dayanmıyor.

İşten sonra zeka seviyem

Bu ara ev erkeği her şeye atarlı. Onun bazen olur. İki lafın belini kıramazsın. Tıkalıdır yollar. Konu kumanda bile olsa bir ergenin ebeveynleriyle kurduğu diyalogları aratmayan, postmodern tripleri olur. Bu dönemlerimiz bizim şuan hatırlamadığım bilmem kaç yıllık evliliğimizde, hep oldu. 3 ayda bir, bazen dört. Bazen 6 ayda bir. İki gün filan onun o trip sürer, bi iki gün daha benim o triplere karşı spam koruyucu tribim. Sürüyor yani. Böyle zamanlarda hep nefes aldığım yer 'boşanırım gerekirse, defolup kendi hayatımı kurarım, erkekle uğraşamam yaani' noktaları oluyor. Gerçi ben de çok matah sayılmam. Birbirimizi uyuzluk kulvarında tamamladığımızı düşünüyorum. Hatta atarlı-tripli halleri saymazsak severim bile ilişkimizi. Yine de ben yıllardır arada, mutlaka uğrayan bu durduk yere birbirine gıcık olma etkinliğini çözemedim. Belki tampondur, koruyucudur. Meğer gizli katil benimdir. Benim yansımamdır. Geçen beni aradı, çalışıyorum. 'Biz ev çocuğu ile markete gidiyoruz, ne alayım' dedi. Mmm dedim, 'elma ve muz al'. Bir süre sonra marketten beni aradı; Beni bi elma ve muz için mi markete gönderiyorsun?

Belli ki bizimki bir yerlerde yine kurt adama dönüşmüş. Bazen bekliyorum birkaç gün sonra transform gerçekleşip normale dönüyor. Bazen de dayanamayıp ilkeli cumhuriyet kadını gibi haklarımı savunuyorum. Fakat gıcık kampanyalar geliştirip, karşısına en leş diyaloglarımla çıktığım da oluyor tabi.
'yoo gergin felan değilim'
Bilmiyorum gardaşlar. Sarılıp alnı kutsayarak 'geçecek gadınım, her şey iyi olacak' diyen o gıcık adamın prenses muamelesi yaptığı karısı yerinde olmayı hiçbir zaman istemedim ama, karısına nadiren de olsa tripli davranan erkek modeline hiç dayanamıyorum. Birkaç gün bile sürse, tüm diğer iyi günlerimizin üzerine sifon çekebilirim. Şuan. Yarın ne hissederim bilemedim. Çünkü aslında Memet Aslantuğ ve Arzum Onan konforunda ilişkimiz var. Hatta Hülya Avşar ve Kaya Çilingiroğlu'nun boşanmadan önceki halleri kadar da istikrarlıyız. Müh müh müh.

Yine de çıkardığım sonuç şu. Bence bu ara canı sıkkın, bir şeylere. Benimle bunu konuşacak kadar ciddiye almamaya çalışıyor, o canını sıkan şeyi. Ama içeride kaşındırıyor mesele. O da doğal refleks olarak tahammülsüzlük ve memnuniyetsizlik komplikasyonuyla, şahsı kurt adama dönüştürüyor. Normalde gıcık olmadığı şeylere tepki gösteriyor. Sesinde hırıltı baş gösteriyor. Tüy döküyor. Kabızlık oluyor. Kendi türünün devamı olan küçük canlıya espirili yaklaşmıyor: 'atlama, zıplama, kafanı çarpıcaksın, öyle oyun olmaz' gibi düz yaklaşımlarda bulunuyor.
Günü kötü geçmiş ebeveyn için aşırı stres kaynağı (zıplayan çocuk)
Bu gibi durumlarda şahısa 'git sen biraz takıl' gibi komutlar vererek, enerjisini söndürmesi için dış ortama yönlendirmek en iyisi. Ya da uzun zamandır uykusuz kaldıysanız, erkenden sızmak ve evin içinde kendisiyle asgari seviyede görüşmek de hoş. Belki de siz uzaklaşır, bir yerlere gidebilirsiniz. Bu da iyi gelir.
'Hayat karışıksa, patlat bira'

Ancak konu ilişkiniz ya da sizinle ilgili asla değilse, karşı tarafın kendi içinde yaşadığı içsel huzursuzluklar sebepliyse, 'nedenn niçinnn niyeee' diye şahsın üzerine gitmenin hiç faydası yok. Bırakın özgür, agresifliğini kar topu gibi kendi alanında sağa sola çarparak yaşasın. Şuan düşündüm de, aslında ilişkiler-evlilik bu açıdan zor. Sürekli iç dengeni koruma garantisi vermen gerekiyor. Mutsuz olmaya mola yok. Mutsuzsan, karşı taraf kokusunu alıp, bencilce 'nedennnn niçinnn niyeee' diyor. Ben böyle anlatıyorum ama, belki bir tek bizim ilişkimizde bencillik bu kadar hardcore? Belki sizler mutsuz dönemlerinizde, eşlerinize karşı iradeli şekilde makulsünüz; onlar da size makul? Uçan Adam Sabri Sendromu sadece bizde mi var? Hıığ?

Sabri

Aa bu arada geçenlerde Mızmız'ın yazısını okudum. Öyle eş hiç görmedim. Meaşallah evladım.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir çarşamba biterken


Nihayet en büyük derdimin katlanmamış çamaşırlar olduğu günlere geri döndük. Şuan bebe içeride mışıl mışıl uyuyor. Acısı dinsin, onu oyalasın diye günde 445 saat çizgi film izlediği için, bu akşam ekransız- yarı oyun- yarı sarılmalı, tatlı bir gün finali yaptık. Hatta instoşdan takiplediğim pastoral beslenen hatunlar duysa, kederlerinden kusarlar ama eve pizza söyledik, hasta çocuğa yedirdik. Çünkü acılarından sonra bebemin iştahla bir şeyler yemesi hepimizin boynunun borcu. İki dilimi sevinçle coşkuyla yedi. Bir dilim ısırıp, salonun ortasında yerli dansı yaparak kutladı pizzasını.

Çocuklu hayattan sonra iş yaşamında kazandığım üstün güçler konusunda, hala aynı fikirdeyim. İşin garip yanı, evdeki kaos (belki kafamdaki?) beni nasıl dövüyorduysa, o kadar stresli/yoğun ve patronların 'bugün halletsek çok iyi olur G. hanım' dediği bir ofis ortamı bana kısırlı börekli piknik gibi rahatlatıcı geliyor. Bellerimin ağrısı, omuzlarımın sertliği geçti. Akşam evde buluştuğum ailemle raks eder oldum. Hele bir de bebenin gündüzlerini tam da idealimdeki gibi bir düzene geçiriyorken şu aralar, yeniden aynalarda cildime bakıp kafaya takabilirim. Öyle bir sorunsuzum, öyle bi serseriyim. Mutluluk bu olsa gerek. Cildindeki gözenekleri dert edinmek. Batıklarına ağlamak. Ya da her gün çorap değiştirmekten sıkılmak.

Çalışırken hissettiğim


?


Dünyanın aslında küre olmadığını iddia eden, flat earth muhabbetlerine ne diyorsun? Valla biz başta totomuzla tısladık ama sonradan bizi bu konu bir sardı? NASA'ya verip veriştiriyor, aya adım atmanın fake olduğunu geçtim, evren diye bir şeyin bile belki de var olmadığını gonuşuyorlar gız! Hatta o kafayla izlediğimiz tüm klasik uzay filmlerine dönüp bakınca (Gravity, Interstellar vs.), hepsinin dünyayı kurtarmayı konu edinerek tıpkı Hristiyan propagandası yapan Hollywood filmleri gibi NASA alkışçıları olduğundan dedikodu ediyorlar.

Sen de mi ayaksın yoksa
astronot sektörü?
Şeytan çıkarma filmlerinde konuyu hep Hristiyan dindarlarıyla çözerler ve finalde tanrıya 1, şeytana 0 puan derler ya. Onun gibi. NASA da sanki toplumlara, kitlelere, nesillere forwardlanan bir kült kurum gibi sanki. Dinin uyuşturması gibi, uzay bilgisiyle de bizi sakinleştirerek uyuşturmuşlar gibimsi. Tabi bunları konuş konuş, elinde patlıyor. Gel de üstele. Nasıl kanıtlayacaksın, kime kanıtlatacaksın? Anca birkaç kuzen, eş, dost ortamında sabahlarken iyi malzeme çıkar. Sonrası yine pazartesi sendromu. Dünyanın yuvarlak olmadığını öğrenmeye hazır mıyım bilmiyorum. Bu bence dünya tarihinin en büyük magazin haberi olurdu.

Hangisi beni korkutur düşünüyorum. Koskoca bir evrende herhangi bir gezegenin herhangi bir canlısı olmak mı... Yoksa yalnızca bir kara parçasındaki tek evren olmak mı? Gökyüzü bile sınırlı. Tıpkı Truman Show gibi.


Bundan gayrı her gün notlar almak isterim hafiften şuralara. Gün sonu raporu gibi. İşalağ evladım.

30 Mayıs 2017 Salı

Bir koca gıybeti de benden.


Madem Başakito, gıybete başlamış, ben neden katılmıyorum? Gerçi onunki eğlenceliydi, benimki fabl tadında.

Bu yazıyı belki imha ederim sonradan bilmiyorum. Çünkü aile olmak demek, asil durmayı da bilmek demek. Gıybet yapmak değil gözlem yapmak demek. Tadında eleştiri, kıvamında yorumlama demek. Sorunları gül satan çingene işveliğinde masaya yatırmak demek. Ancak sabahın şu saatinde evde herkes uyurken, ben sorunları bu bloga bir damacana gibi yatırmak istiyorum. Anlıyor musun blog?

Malum ev bebesi hastaydı. Ağrı acı eşliğinde kıvranan minik canlının kusması oluyor, ilaç verilmesi gerekiyor bilmem ne. Tek kişi bakmak -söz konusu bizimki ise- şahsen zor. Geçen mesela anneannesi, babası ve annesi olarak ben bi damla verelim derken itiştik. Ben ev erkeğini, annem beni, ev erkeği de ev çocuğunu bi tepiştirdi. Koca evde koca salonda minicik bir alanda tepe tepeye çıkıp birbirimizi ittik. Bir sağa bir sola gidip geldik beraber. Neden? Küçük dilden içeri damla girecek çünkü. O damlanın büyük miktarı birinin koluna döküldü.

İşte böyle günlerde ben nedense evdeki Firdevs Yöreoğlu duruşumu bozmak zorunda kalıyorum. (Türk dizilerine 70 sene ara verince aklıma örnek de gelmiyor) Çünkü dibine kadar savaşçılık. Amazon kadınlığı. Hayatta kalma mücadelesi oluyor bizde. Çocuk aniden kusabiliyor, diğeri hop kalkıyor kap/peçete/bez getiriyor. Öteki çocuğu kucağında sakinleştiriyor.

Ev erkeğine kırg(z)ınım çünkü...

Pazar akşamı ben ve ev çocuğu kıvranırken, sadece acıya odaklanmış haldeyken stüdyosunu ertelemeyi düşünmedi. Neyse ki basçı hatun aşırı hastaymış ve stüdyo sahibinin de başka programı çıkmış da bana müjdeyi vermeye geldi:  'Tesadüfe bak görüyor musun, gitmeme gerek kalmadı'

Orda laf soksam neye yarar? Kendi düşünmeli, kendi gönül matematiği buna karar vermeli. Laf söylesem hıdırlaşıcam, latife edemiycem. Çünkü gerginim, espirili havamda değilim. Bana gelip 'çak' der gibi sevinmiyor mu bir de?

Bir başka mesele ise, gerçekten erkeklere koordinatları tam girmeden harekete geçmemeleri... Tamam bunu zaten ilk ergenlik yaşlarımdan beri gözlemlemiş, işletim sistemime yüklemiştim. Alınmıyor, bozulmuyorum. Ama gergin günlerde haliyle sistemde donma yaşıyorum, sayfalarım açılmıyor ve bir yardım gerekiyor.

Örneğin, ateşten yanan çocuğu ılık duşa sokacağız. Çocuk isteksiz. Napmalı? Salonda ekran karşısında ona minik havuz hazırlayalım, eğlenerek girsin. Ben bu öneriyi sunuyorum ve kabul ediliyor; hemen harekete geçiyorum. Salona 'dertsiz örtü' dedikleri örtüden serilecek, leğen getirilecek, su ısıtılacak, su ılıtılacak, çocuğun giysileri çıkarılacak, çizgi film ayarlanacak...

Abi bu işlerin içinde herif sadece çocuğun kilodunu çıkarmaya yardım etmiş oluyor. Ben ter içinde. O sırada aklıma gelmiyor koşmaktan, ona koordinat yüklemek çünkü.

Neyse yavrum sudan çıkınca, havlusuyla koltukta kurulanırken; ortada kalan leğenli ve ıslak görüntüyü kaldırmak aklına bile gelmiyor. Ben çocuğu giydirirken orası öylece bekliyor. İlkinde kibarca 'şurayı sen hallediversene V.' dedim.

İkincisinde baktım yine koltuğa oturmuş, oradan bizi izliyor; bu kez söylendim. 'Bir kez de ben söylemeden halletsen şu ortadakileri?'

İmdat dostlar. İyice klişe kadın tipine dönüyorum. Aynada kendimle karşılaştım da korktum. Kızgın bir teyze vardı. Yakın gelecekte söylenmekten popom leğen gibi büyüyecek, memelerim göbeğime değecek, gıdım dekoltem olacak ve mutsuz mutsuz fasülye pişireceğim sanırım.

Not: Bebe uyanmadan fişşşek hızıyla yazdım. Görsel koyma zamanı yok. Şimdilik içimi kaşıyan bu 'goca' dedikodusunu yaparak rahatlamakla yetiniyorum.


23 Nisan 2017 Pazar

Mıy mıy mırıltı





Amerigalılar film yaptığında, eğer hafif Avrupa esintisi, durağan sahneler, yaşamın ta kendisi boşluklar varsa çok heyecanlanıyoruz. Vay iyi filmdi diyoruz. Çünkü artık baktığımız her yönde gerçekliğin anlamsızlığını arıyoruz.

Eskiden böyle değildi. Her şeyin sebebi olmalıydı. Giriş, gelişme ve sonuç. Bombanın patladığı yer, karakterin müthiş değişim geçirmesi ve beklenmedik olaylar. O yaşların hayattan beklentileri gibi. Sonra 30'lar başladı. Ve değiştik.

30'lara geldiğimde, etrafımda akli dengesi yerinde olan çoğu insan boşluklu oldu. Sessizlik, cevapsız kalmak değil bir cevap vermeye dönüştü. Hayat, kafayla beraber şekil aldığına göre yaş aralıkları ayrı birer sinema salonuydu. Şuan yaşadığım 30'lar aşırı Avrupa filmi ihtiyacı içinde, ilginç. Gerçi bazen ev erkeği ile film izlerken ile farklı titreşimlerde oluyoruz. Belki bu da cinsiyet faktöründendir. Örneğin leziz bir filmin içerisindeyken ben -akıştan gayet memnunken-, ondan gelen 'bak şimdi adamı öldürecek kesin' tahminleri, filmin çok dışında olduğunu ispatlıyor. 'Hayır ev erkeği bu öyle bi film değil, o tür şeyler olmayacak' dediğimde, beni ukala buluyor. Filmin dokusunu seçebiliyorum. Diyaloglardan, müziğinden, açılardan, karakterin yürüme hızından bile. Bunlar 30'larda beni bulan şeyler. Gözüm onu arıyor.

Maalasef gündelik yaşama da bulaşıyor bu bakış. Artık eskisi gibi kendimden sihirli değnek değmişçesine sürprizler beklemiyorum. Karınca gibi çalışmak ve verdiğin sözleri tutmak daha manidar geliyor. Olumsuzlar boş durur mu? Onlar da daha koyu geliyor kaynaklarından. Umutsuzluk daha gri, tembellik daha kaygan. Şıp diye değişmiyor hiçbir şey. Bak ben eskiden evde bir sefil gibi koltuğa yapışmış TV'ye saatler gömerken, bir telefon gelirdi. 'Hadi gel Empas'tayız'... ben bi duş almayla yaşama sevinciyle dolan kelebeğe dönüşür, çıkardım yollara. Şimdi, gel de masaya sohbetler akıt. Yok. Ama depresyona daha az meyilli. Çünkü sebep sonucu öğrenmiş yaşamda. Mutlu olmak için squat yapmayı, yoga yapmayı, erken uyumayı ve gluten free beslenme programını filan biliyor yani. İç huzur ve neşe kontrol edilebilir, yöntemleri üzerine çalışılabilir. İşte sana 30'lar.

Dün Manchester By The Sea'yi izledik. Kanırta kanırta akan gerçek bir filmdi. Avrupa vitaminli Amerika eseri. Kavramları ve fikirleri bir bira içme sahnesiyle bile verebilen kısık-ince-leziz film. Boşluklu, durağan, kendi halinde bir hikaye. Tam yaşadığım 30'ların kafası. Neyse ki sanat filmi diyince aklımıza gelen çıplak erkek poposu ve kıllı kadın vücudu klişeleri bitti. Yoksa şuan napardım bilemiyorum. Kendimi anlayamadığım anlarda, beni anlayabilen film sektörüne ihtiyacım var. Anlıyor musun?

Ve bu sabah durduk yere, bundan bahsetme ihtiyacı duydum blog. Üstelik yine aceleyle yazdım. Kahve bile içmedim, çünkü sırada temizlik var. Ev çocuğu desen, 2 haftadır karnına oyuncak sokup 'anne bak ben hamileyim' diyor. Ev erkeğiyle gülüp duruyoruz ama bu oyun da kesin onun gelişimiyle ilgili bize bir şey anlatıyor, anlamıyoruz değil mi? Hey gidi. Bazı günler çok Pazar.


4 Nisan 2017 Salı

Minik bir dertleşme.


Nasıl hissetsem bilemiyorum. Bir an felaketin eşiği, bir an kara mizah. Dakikalar içinde fikirlerim değişiyor. Ev erkeği ile öyle bir dönemden geçiyoruz ki. Hayatımızda hiç bu kadar göt olmamıştık. Kişisel tarihlerimizde.

Çok acaip kişisel olduğu için yazamıyorum ama duygularımı külahıma da anlatamıyorum. Eriyor külahtan, yanlara akıyor. Biraz yazmak istedim bu yüzden.

Ev erkeği ve ben tamamen birbirinden ayrı konularda benzer hayal kırıklığı yaşıyoruz. Neyse ki ikimiz de bol bol duygu paylaşıyoruz evde. O hayal kırıklığından besleniyor, güç topluyor, sakin kalabiliyor. Ben kayboluyorum, rüzgarda salınıyorum. Sonradan yakalıyorum onu, yetişiyorum yanına.

Bu ara tabi ne oluyorsa, yavru kuşuma oluyor. Onunlayım, el eleyim, sarmaş dolaşım ama mekanik. Ezberlemişim artık davranışları. Ezber dışı soru gelince ondan, kaçırıyorum. Bir de sıkılıyorum acaip. O da hissediyor galiba hırçınlaşmaya başladı. Bak aslında evde yaşamımıza dair her şey aynı, hiç fark yok. Ama ev erkeği ile ikimiz deli gibi konuşma ihtiyacındayız. Gündemimiz hep aynı. Başbaşa kalmak için fırsat kolluyoruz. Nerdeyse, rahatça önümüzdeki problemlere kafa yorabilelim diye çocuğu tam gün kreşe, ardından anneanneye kitleyesim geliyor. Tabi ki bu fikir bile beni alıp yerden yere vuruyor. Ev çocuğunun bana gürültü gibi geldiği anları görüyorum ve anında değiştirmeye-düzeltmeye çalışıyorum. İşte bunu kabullenemiyorum. Son bir haftadır aşamadım, her sabah 'bugün bambaşka bir gün olacak' motivasyonum hep patladı.

Dün benden 6 yaş büyük kuzenim geldi. Biraz dışarıda takıldık. İlk kez artisliğine değil de gerçekten samimi tecrübe aktaran biriyle konuşmanın verdiği rahatlamayı yaşadık. Birden bu sorunların geçiciliğini farkettik. İyi geldi. Sonuç, çok kastığımız yönünde. Daha rahat ve gevşek tipler olmalıyız. Bunun bir karışımı, iksiri filan var mı?

Bizim kasıntılığımızın hikayesi taa 90'larda memur çocuğu olarak yetiştirildiğimiz yıllardan başlar. Uzun hikaye. Son günlerde konuştukça, analizler yaptıkça sürekli aynı yere dokunuyoruz. Tamam, her şey yolunda gitmedi ama biz varız, ailemiz var. Yavru beybimiz var. O varsa, her sorunla başa çıkarız. İşte bu ince fikirlere rağmen ayılamıyoruz ya bu düşünceli halden. C'nin dediği şu 'çikolata yedikçe daha da yemek istemek' olayı gibi. Kafa yordukça yoruyoruz, kendimizi alıkoyamıyoruz. Uyuştuk.

Şuana, hayatımıza, kendimize odaklanamıyoruz. Bir engel var sanki. Kaygılar, belirsizlikler, verilmesi gereken kararlar önümüzde bekliyor. Ev kuşumun bir gününü daha kaçırmak istemiyorum. Kendimin de bir gününü daha kaygılı hallere kaptırmak istemiyorum.

Bugün farklı bir gün olsun. Ama gerçekten farklı olsun. Bir kahve yapayım. Bir saat sonra okuldan ev çocuğunu alıp, eğlenceli-başbaşa bir gün geçirelim. Akşam da oturup ev erkeği ile kaygılarımızı değil, neler yapacağımızı konuşalım. Ve yapalım! Konuşmayalım artık.

Ve hayatımıza geri dönelim.
Uzaktan durup seyretmek de gerekli ama bence bu kadarı yeterli.









30 Mart 2017 Perşembe

Kaybolan Eşyaların Saklandıkları Tuhaf Yerler


Bazen unutkanlık bazen şeytan aldı götürdücülük. Kimi evlerde çocuk dağınıklığı, kiminde de zihinsel tıkanıklık. Oluyor. Bir kumanda, bir kimlik, anahtar ya da çorap; sanki başka bir boyutta bir süre saklanıp sonra apaçık çıkıveriyor karşımıza. Hatta bazen öyle bir ifadeyle bakıyor ki bana kaybolan bir çorap teki; 'kafam attı gezdim geldim'... diyor basbaya. Bir delikanlı gibi çekip gitmiş. E ben buraya bakmıştım (bakar kör kısır döngüsü) valla yoktu diyorsunuz, bu sorulara bir türlü cevap bulamıyorsunuz.

Özellikle bizim ev çocuklandığından beri, kaybolan eşyaları bulmakta expert oldum. Dışarıdayken ev erkeği 'terliğimi bulamıyorum' dediğinde, 'soğanların olduğu sepetin içine bak' gibi nokta atışı tahminlerde bulunabiliyorum. Hem de ellerimi kullanmadan.

İşte hemen hemen çoğu evde kaybolan eşyaların serseri gibi saklandıkları ortamlar böyle:

Klasik Mekan: Koltuk Minderleri

Koltuk minderlerini açmak, nostalji yapmak için birebir. Hatta toplanın ailecek, patlamış mısır filan da alın yanınıza. Açın minderleri bakın. Neler neler çıkacak, ne anılar bulacaksınız. Geçen yıldan kalma kalemtıraş çöpü, yazdan kalma erik çekirdeği, evlenirken düğünde kaybettiğinizi sandığınız çeyrek altın. Koltuk minderlerini kaldırın ve hop, işte hatıralar geçidi. İşte o an filmin başrolü evlenme teklifi etmiş gibi çıldırırsınız. Minderin altından çıksa dediğiniz biri de olabilir tabi. Sizi gidi kara mizahçılar sizi.



Gizli Tehlike: Elektrik Süpürgesi

Elektrik süpürgesi ilkel ve sadık bir hayvan gibidir. Sizin için çok iyi çalışır ama maalesef şuursuzdur. Yerdeki kağıt çöpüyle, kağıt parayı ayırt edemez. O yüzden burada maalesef size biraz iş düşüyor. Ya temizlik yaparken gözünüzü dört açacaksınız ya da delirmiş gibi yerlere değerli şeylerinizi atmayacaksınız. Biz bugüne kadar elektrik süpürgesinin içinden ev çocuğunun gıcık düdüğünü, çeşitli mandallar, stickerlar ve ufak bozuk paralar bulduk. O gün bulduğumuz bozuk paralar, bugün yine kayıp olsa da bu yöntem sık sık yüreğimize su serpmiştir. Siz de yeniden kaybetmeden önce, süpürge içinde bulacaksınız aradığınız şeyi.  İşte o an filmin yardımcı oyuncusu çıkma teklifi etmiş gibi yalınayak koşacaksınız.



İçgüdülerini Dinle: Yırtıklar...

Şeytanın bile aklına gelmez. Çantanızdaki ufacık bir yırtığı hemen fırsat gören eşyalar, sinsice oraya istiflenirler. Ve siz perişanlıktan sakal bırakıp, evin ortasında bağdaş kuracak kadar çaresiz kalmadıkça da ortaya çıkmazlar. Çantanızı 67. kez yoklarken, elinize gelen yırtığın içeriye gizli bir cep yaptığını fark edersiniz. İşte o an grubun vokali telefon numarasını vermiş gibi delirirsiniz.




Kendi Kazdığın Kuyu: Sayfalar...

Maalesef kendi kazdığımız kuyuya düştüğümüz de oluyor. Çantaya aceleyle atıverdiğimiz bir kart, para ya da büyük olmayan herhangi bir nesne, çantanın içerisindeki defter-kitap-gazete gibi sayfaların arasına girip, orada gizli bir yuva yapıyor kendine. Sonra bul bulabilirsen. İnsan zihninin 'en son kartı nerde kullandım ben ya' diye diye her yerinde morarma olana kadar kendini kurcaladığı o anların sonu hiçbir yere bağlanmıyor. Ta ki sayfaları çevirene kadar. İşte o an dizideki manken sizi kesmiş gibi inci tanesi sıçarsınız sevinçten.



Yeni Bir Dünya: Kokuşuk Botlar

Bu durum bizim eve özel de olabilir, bilemiyorum. Ancak çocuklu evlerde bot ya da çizme demek, kutu demek- oyun alanı demek, içine bir şey saklayacak yeni ortam demek. Küpeler, sabunlar, donlar, bir adet soğan filan almak için botumun içine baktığım çok oldu. Bunlar bizde hep official şeyler. Kısacası, üşenmeyin bakın botlara, ayakkabılara. Bulunca adeta bir ressamla metafor dolu aşk yaşamış kadar bohem olacaksınız.



Eski Bir Oyun: Saklambaç

Kaybolan eşyalar tarihinde, en eski oyundur. Bir örtünün, koltuğun, halının, vazonun arkasında saklanmış olan eşyayı görebilmek için sadece evi düzenlemek yeterlidir. Düzenleme işi bittikten sonra cıscıplak karşınıza çıkacak aradığınız eşya. Tıpkı beğendiğin yazardan mektup gelmiş gibi bir his. Evi toptan düzenlemeye bir minicik anahtarı bulmak için çok ağır üşenebilirsiniz tabi. O yüzden siz en iyisi, son maddeye göz atın.



Zaman Makinesi

O gün kaybolan eşyayı bulabilmek için günü başa sarmak en çekici yöntemlerden biridir. Telefonunuz kayıpsa ve olaylar örgüsü hafızanızdan tamamen silinmişse, en başa dönmekte fayda var. Eve girdikten sonra, kahve için mutfağa girdim, dışardan gelen sesi farkedince salonun penceresinden sokağa baktım, derken çişim geldi tuvalete girdim, suyun kaynama sesini duydum ve çıktım. Bir saniye, tuvalet? İşte o an ünlü dansçıyla markette çarpışmışsınız kadar coşku hakkınız.




Öyle ya da böyle eşyalar genelde kaybolmuyor aslında. Şöyle bir derin nefes alıp 'çok fazla uzağa gitmiş olamaz' diyip, mantıklı düşünmekle senaryoyu tahmin etmek kolay. Hızlıca aramak yerine, sakince göz atmak daha verimli. Tabi ki çocuklu evleri saymıyorum. Çünkü yerçekimi toddler'ların nefes alıp verdiği atmosferlerde henüz yok. İcat edilmedi. Ve söylenmek serbest.

16 Mart 2017 Perşembe

'Çocuğum çok şanslı çünkü ben...'




Hali hazırda yarı pijamalı hayatım hala devam ediyor. Ne zaman eğitim / iş görüşmesi için evden çıkmak üzere olsam, ev çocuğunun kaka yapacağı tutuyor. Tek başıma toplu taşıma araçlarına bindiğimde aceleyle telefonumu açıyor ve ev çocuğunun fotoğraflarına baştan sona bakıyorum. Ve evet montumun cebinden en çok ev çocuğunun sümüklü mendilleri çıkıyor.

Kısacası elim bu kadar analık hamuruna bulanmışken, kendimi dışarıdan görebilmek ve değerlendirmek sisli bir hal. Ama olsun, ne demiştim- kendimi annelik maceramda onaylamak ve 'iyisin gızım aferin' demek istiyordum.

Evi Umursamamak
Analık maceraları için böyük adım sanki. Bana aferin çünkü bu evi dirlik ve düzen içinde tutmak uğruna bebemin eğlencelerini bölmüyorum. Gerekirse salonun ortasına büyük bir dağ yapmak için tüm yatak, yorgan, örtü, çarşaf ne varsa yığıyor. Ki benim gibi evdeki düzensizlikte nefes alamayanlar, ne demek istediğimi anladı. Evi kendi deney alanı yapsın, ortam sunuyorum. Buralarda hiç içime içime gıcık kaptığım, tiklendiğim, sivilce çıkardığım olmadı. Tam tersi ondaki iştah bendeki tatmin.

Kriz Anlarında Yumuşak Tepki
Çok gergin-acele-zor anlarda ev çocuğunun bazen saçma tutturmaları oluyor. Öfkeden gözüm dönebilir ya da oturup kahrımdan ağlayabilirim. Fakat ilginç bir şekilde böyle çaresiz anlarda bana aşırı bir gülme geliyor. Öyle bir gülme ki ev çocuğu da şaşırıyor, neden kızmadım acaba diye. Bu benim bir huyum yani garip anlarda gelen cıvıtık bir gülme hali. Delirmiş gibi değil de 'kopmak' gibi daha çok. Ama sanmayın ki zeki bir espiriye güler gibi. Neyse işte o gülme huyumun ben ekmeğini çok yedim. Annelikte en çok verim aldığım huyum diyebilirim. Çocuk inadı kırmaya ve 'vay be annemi eğlendirdim galiba' hissi vermeye birebir.

Ah Ne Varsa Bende Var
Duygu arası geçişlerim iyi. Örneğin ben meşgulken ve çocuk neşeli oynarken, kafasını bir yere çarptığında yetişme ve yatıştırma hızımla, o sırada kızgın olduğum çocuk özür dilediyse onu yeniden hoş görebilme ve kucaklaşma el çabukluğum güzel. Seri bir şekilde biçim alabiliyorum. Elele tutuşup keyifle bir şeyler okurken, uyku saati geldiğinde suiistimal edilemez bir disiplin haline bürünebiliyorum.

Eğlence ve Uyum
Üşenmiyorum. Sabah zıpçıktı gibi kalkıyorsa, ben de zıpçıktı oluyorum. Yorgan altı sohbet modu oluyorsa, ben de yanına kıvrılıyorum. Yağmurda sokak diyorsa, konum alıyorum. Kısacası, onun rüzgarını kovalıyorum. Balina ol diyor, kralı oluyorum- büyükbaba ol diyor, bıyık bırakıyorum, daha ne olsun?

Objektif Tutum
Durumlarla ilgili kişisel fikirlerimi koltukaltıma kakalıyorum. Bel altı yapmıyorum. Benim yıldızımın barışmadığı bir kişi onun ailesi ise, asla keyfime göre yönlendirme yapmıyorum. Bu bebeme saygımdan, onun kendi deneyimlerine heyecanımdan. Onun kulağına bir şeyler fısıldamıyorum yani. Her şeyi sıfır çizgisinde yansız tanıtıyorum. Bence benim gibi koca dünyayı bile kişisel algılayan biri için büyük beceri.

Seviyorum abi!
Ah ya bir de son olarak, çok seviyorum be! Ama bu sevgi davranışlarıma, bakışlarıma, yemeklerime, giydirmelerime, okumalarıma, oynamalarıma, sohbetime her şeyime taşan bir sevgi. Onu kendi sahiplenici, mülkiyetçi tavrımdan bile koruyan bir sevgi üstelik. Akıllı bina gibi akıllı sevgi diyelim adına. Saldım çayıra, mevlam kayıra değil. Naif duygularım var. Zarif fikirlerim var. Sevgim kadar saygım var.

Böyle madde madde yazınca, birden kendimi kocaman bir balina gibi hissettim gerçekten. Sarsılmaz, yıkılmaz, güvenilir bir ana! Ben bu özelliklerimle yeterim de artarım sanki. Arada yaptığım çömezlikler, acemilikler, salaklıklar da nazar boncuğum olsun.

Not: Bu yazı dünkü 'mim' girişimim üzerine yazıldı. Kendi analık aleminden anlatmak isteyenleri keyifli, bağdaşla, kahveyle dinlerim.

13 Mart 2017 Pazartesi

İlişkiler, filmler ve patlamış mısır.





Kaçınılmaz neşenin dört bir yandan sırtımı sıvazladığı mart ayından selamlar. Öyle ki hasta oldum, dinmedi. Ev çocuğu öksürüklerine geri döndü, dinmedi. Ev erkeği ile diyetleri bozduk- yemeleri abarttık, dinmedi. Hayat bütün planları aksattı, yine de bana mısın demedi. Neşe geldi mi bir şey yapamıyorsun. Bir cıvıma bir geyik hali ışıklı halka gibi çepeçevre sarmalıyor. Nedeni de yok. Bahar işte.

Çok tatlı filmler izledik. Avrupa filmleriyle adeta mevzuyu balkondan seyrettik. Sanki aramızda ekran yok. Kanlı canlı diyaloglar, sahici oyunculuklar, anlatmaya çalışmayan ama sizin anladığınız gerçek bir hikaye. Örneğin bir The Misfortunates ya da Dead Mans Shoes . Cumartesi gecesi de Hollywood korkusu patlattık. It Follows, klişelerine rağmen tribe sokmayı başaran bir film çıktı. En çok da ev erkeğinin favori kombini için sevinmiştim: Bir Cumartesi gecesi, iyi korku, patlamış mısır ve bira.

Fakat benim burda bahsedeceğim film başka; While we are young. Henüz iki senelik taze film ve Naomi Watss, Ben Stiller, Adam Driver var oyuncularda.



Film ilişkiler üzerine gibi başlayıp, sonra direksiyonu başka alemlere kırsa da, içinde bol miktarda sosyal medya eleştirisi ve teknolojinin kullanımına dair hoş tespitler barındırıyordu. İçe içe izledim filmi buralarda. İlişkiler diyince, filmdeki bir çift 40'lı yaşlarında birbirlerine söyleyecek yeni sözleri olmayan, hatta aynı evin/yatağın içinde temas etmekten kaçınan olağan türdendi. Yıllar önce birbirine aşk duyan fakat şimdi ekmek kırıntılarıyla idare eden. Doğada ilişkilerin evrimi. Diğer çift ise 20'li yaşlarda, aralarında yoğun tutku ve istek olan hani şu 'genç' tür. Libido ve şiirli günler.

Ben filmi izlerken yer yer dizlerimi döve döve, bazı bazı da dudak kemirerek duygularımı kendi içimde yaşadım. Ev erkeği de tabaktaki mısırları benimle eşit şekilde yiyebilme telaşındaydı. Çünkü o an mısır yemek onun için nasıl önemliyse, benden daha fazla yemiş durumuna düşmemek için çaba harcaması gerekiyordu.

Biz ne 40'lı yaşlardaki çifttik ne de 20'li. Daha çok ama acaip kısa bir süre öncesine kadar 20'lerimizde, konu başlığı aşırı aşk ve tutku olan günlerden henüz yeni geçmiştik. Bana göre sadece çok iyi uyusam ve ev çocuğu biraz daha büyüse, bir de bi bira içsem yeniden öyle olabilecektik. İşin tuhafı belki biraz daha uyusam, ev çocuğu büyüse ve bi bira içsem belki 40'ların o tepkisiz ve düz ilişkisine de dönüşebilirdik. Gerçekten öyle mi bilmiyorum. Çünkü ev çocuğu işin aceleyle söz edilmiş bahanesi. Yavrucuğun 3 yaş sınırından beri beni/ bizi yorduğu filan yoktu. Sadece değişik bir filtre ile hayatımızın piksellerinde işlenen yeni desenler vardı. Konu bu değil, odağını şaşırtma ev gadını. Film boyunca kıyaslamayı sürdürdüm. 40'lara uzaklığımızla 20'lere yakınlığımız matematiksel olarak eşit mesafeydi.

İşte baharın sponsorluğunda hayat bu sefer yine aynı soruyu soruyordu. Ama bu kez çok şefkatliydi. Coşkusu ve destekleyiciliği gözden kaçmıyordu.

'Ne olsun istiyorsun ev gadını? Dile benden ne dilersen!'
'Hep böyle olsun işte. Kanepede mısır ve iyi film. Tam bu akşamki gibi, içsel neşe ve kaygısızlık. Bu, mutluluk.'
'Anlaşıldı, bu senin zaten. İstediğin sürece de senin olacak'

Her şey iyiydi hoştu da. Hayat aynı soruyu bana başka zamanlarda da soruyordu tabi ki. Sorun buydu aslında. Çünkü benim cevaplarım hep değişiyordu.

Kahve?

22 Şubat 2017 Çarşamba

'Biz Sizi Arayacağız' diyene inanmak



İzmir'de iş bulmak, kebapçıda avokado salatası bulmak gibiymiş. Çıbanlardan çıban beğeniyorum. Bazen, çok nadiren bazı fırsatlar yakalıyorum. Onda da her şey uygun gibi görünüyor ya da ben çok inanıyorum, söz konusu işler için neler yaparım, kariyer hedefim ne olur gibi düşünmeye başlıyorum ki; ya mekan iflas ediyor, ya hiç açılmıyor, sırra kadem basılıyor, uzaylılar kaçırıyor.

Her şeye rağmen İzmir'de 9 ayda bir çölde serap misali görünen iş fırsatımsıları olduğunda şu kalbim heyecanlanıyor be sevgili blog.
Çünkü İzmir'de iş bulmak.
Bu şehirde 'biz sizi arayacağız' diyebilen iş imkanları bile, sene içinde gerçekleşen ay tutulmasından daha nadirdir.

Buyrun konuyla ilgili heyecanımı çektiğim minicik bir videom.
Haydi kahve.



Not: İlham Kedisi'nin ön ayak olduğu challenge'a ilerleyen bölümlerde devam edeceğim.

20 Şubat 2017 Pazartesi

Delikli Taytla Spor


Evde kimsenin hasta olmadığı, mızmızlık krizinin çıkmadığı, benim havaya girdiğim, yorgunluktan kanepeye yığılmadığım bir gün vardı. O gün sanıyorum geçen haftaydı.

O gün Fitness Blender ile güzel bir terlemiştim. Yanımda beni taklit eden ev çocuğunun gayretli çabaları ile kopmamaya çalışarak, gururla spor yapmıştım. Mutlu anne mutlu çocuktu, ay her şey ne kadar da hoştu. Tamam dedim, oldu bu iş. Ben de kendi yeşil elma temalı hayatımı kurdum işte. Tayt bile giydim. Gerçi bu taytın baldırla popo arasında kalan bi noktasında minicik bir delik vardı ama olsun.



Sporumu yaptıktan sonra bunu her gün yapan biri el çabukluğunda koca suyumu da dikmiştim. Bu esnada tişörtüm hafif bi ıslanmıştı. Konuya profesyonellik katmıştım işte.

Duşa girecekken, dandik kombi suyu yeterince ısıtmadığı için çaydanlıkta ve ketılda su ısıtıp, kovaya doldurmak zorunda kalsam ve ev çocuğunun maşrapasıyla döküne döküne kendimi yıkasam da hevesim kaçmamıştı. Instagram'ın before after kızlarından olmaya ne kalmıştı ki?

Spor ve duştan sonra giydiğim bolarmış eşofmanı da bi yere kadar kaldırabilmiştim. Hala sporcu ve taytlı halim zihnimde parlıyordu.

Tüm bu ideal hayat sadece 1 gün sürmüştü.
Ertesi gün zımba gibi grip oldum.
Hırkalarımla ve sümüklü mendillerimle yılbaşı ağacı gibiydim.
Sağlık ocağına ilaç yazdırmaya gittiğim o öğleden sonrasında markete girip, simit ve bisküvi alarak Instagram gızlığına yeniden elveda diyecektim.




31 Ocak 2017 Salı

Zaman. Şuan.




Şu yukarıdakini inkilizca olarak ig'de görmüştüm. Meğer genel bir geyikmiş. İlk gördüğümde 'harbisi mi?' diyip, mantıklı bulmuştum bile. Hani sonuçta yeni seneye dair kararlar alınıyor, bunların alışkanlığa dönüşme süreci var. Fakat ne bileyim, bu bir 'loser' /üşengeç mottosuymuş ehe möhö ihi.

Ben hiç üşengeç değildim bu Ocak ayında aslında a dostlar. Gayet tatlı bir ay geçirdim. Ancak aynı ay içinde iki kez hasta oldum. İşin tuhafı bu hastalıklar, bir çeşit soğuk algınlığı gibi görünse de, sanırım farklı bir şey. Bizde grip değilsen kesin kansersindir. Etrafındakiler fazladan endişelenir, stres yapar. Omega 3 kullan der biri, öteki sıkı sıkı giyiniyor musun diye sorgular, bir başkası kafaya çok takıyorsun diye eleştirir. Sıkı giyinmeyle neleri bağdaştırmıyor ki insanoğlu.

Durumum şöyle.. Bir gün önceden bir belirtisi olmuyor genelde. Sabah uyanıyorum ve tüm vücudum korkunç ağrı içinde. Hani şu grip olduğunda olan ağrıdan. Eklem ağrısı ve ciltte hassasiyet. Popoyu klozete koyarken bile canın yanar hani.. Ya da üzerini değiştirirken, giysinin cildine değdiği yerler bile acır. Buraya kadar his çok tanıdık. Ancak devamı ilginç. Hiçbir şekilde ateş, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı yok. Bazen baş dönmesi ve mide bulantısı eşlik ediyor. Bunun dışında yoğun ve acılı bir vücut ağrısı. Böyle bir grip, soğuk algınlığı filan yok bildiğim kadarıyla. Devlet hastanesinden gün aldım. Ayın 6'sında dahiliyeye gidiyorum. Şuanda iyileştim örneğin, muhtemelen o gün iyi olacağım ama bu işi araştırmak lazım sanki.

Onun ardından diğer sorunlar, bel ve bacak ağrıları, cilt sorunları ve dişçi ziyareti gibi süper aktivitelerle kendimi bi bakımdan geçirmeyi planlıyorum.

***
Nedense son haftalarda aşırı bir 'carpe diem' insanına dönüştüm. Birden geldi. Yataktan kalktım ve hiç giymediğim, hep daha güzel günlere giyeyim diye ertelediğim bir şeyler seçip giydim. Saç taradım, hafif makyaj yaptım. O gün bugündür bende bir heyecan anlatamam. Libido artışı hakim. Erteleme olayına tahammülüm sıfır seviyesinde. Ev erkeğini sabahları evden kovuyorum nerdeyse, sabah koşusu için. Mutlaka her gün yapmayı gelecekte istediğim birkaç şeyin ön hazırlığına vakit ayırıyorum. Ev çocuğuyla olayları abarttım. Uykuyu beraber istiyorsa, alıyorum koynuma- bırakıyorum kendimi huzura. Yediklerime hassasiyet gösteriyorum, güzel besinler seçiyorum. Çok müzik dinliyorum. Yolları yorgunlukları göze alıp sevdiğim insanlarla eğlenceli planlar yapıyorum. Yıllardır ertelediğim direksiyon eğitimine başladım. İnanamıyorum ilk kez bu pazar ben karınca hızında bile olsa araba kullandım. Kitap okumak mesela.. Çok okumam lazım, uzun süre okumam lazım diye diye ertelediğim tüm o okumaları sittir ettim. 3 sayfa bile olsa o kitaplara daldım. Hiç 3 sayfa kitap okumanın hazzı mı olur? Oluyor bence. Bir olayın ağırlığına takılıp kalmak yerine, etrafından dolanmayı seçtim. Çünkü değiştiremeyeceğim şeyler var. Fakat şu salondaki eşyaları yeniden düzenleyebilirim, dedim. Kendime daha sıcak bir oda yaptım. Zor da olsa geceleri aç kaldım. Çünkü kendini iyi hissetmek için şuandan başka bir zaman yok, çalışacağın. Kendime aynada baktım. İzin verdim 25 yaşıma, rahat bıraktım onu. Gel dedim 33 yaş, seni bu halinle seviyorum. Bilmiyorum dostlar... İçim bi kıpır kıpır.

Bugün değilse ne zaman sevişeceğim?
Ne zaman çocuğumla doya doya güleceğim?
Ne zaman koşacağım, terleyeceğim?
Ne zaman okuyacağım, derinlere dalacağım?
Ne zaman kıymetli yeteneklerimle bir şeyler üreteceğim?
Ne zaman kendimi seveceğim?

Belki kafam iyidir bu ara. Hastalık, stresli bazı durumlar yüzünden sarhoş olmuş, kendime böyle bir çıkış yolu bulmuşumdur. Acilen ne içtiysem, hep bundan içmek istiyorum.

Kayla Itsines, sözün sahibi.


8 Ocak 2017 Pazar

Yeni bir yola doğru...




Pazar kahvaltısından kaptığım çay bardağımla çöktüm laptop başına. Bazen düşünceler salça oluyor, hemen bi boşaltım yapmak icap ediyor.

Ev erkeğine bu hafta tam üç gün trip attım. Salı başlayan bu trip kampanyası Cuma gününe kadar sürdü. Cuma akşamı güya West World izleyelim diye bir araya geldiğimiz kanepede, diziyi sallayıp, konuştuk biraz. Eskiden böyle konuşurduk, içim hafiflerdi. Birbirimize anlatmak için sabırsız olurduk. Şimdi ikimiz de çabada az, anlamda çok laflar ediyoruz. Konuyu kimse anlamıyor. Aslında ben ona hak veriyorum; o da bana. Kesin benim hatam vardır, ben de az değilimdir düşüncesi hep aklımda. O da kendi sivri köşelerinin farkında. Ama şuanda eskiden farklı olarak; bu negatif yönlerimiz birbirimize karşı mahcubiyet yaratmıyor. 'Napalım malzeme bu', 'ben böyleyim sorry' gıcıklığına dönüşüyor.

Dedik ki acaba boşanmak? Yok o kadar da değil. Çünkü sevgi gibi değişmeyen kumaşlar var. Bir de ev çocuğu, ben ve o olarak paylaştığımız anlar çok kıymetli. O zaman bi aile danışmanı, terapist filan? Olabilir dedik. Tabi seçeneklerden bize uygun olanını bulmak lazım. Bir de haftada bir görmek isterse, özel muayene ücretlerinin kabarıklığını da düşünürsek, altından kalkabilir miyiz? Haftada bir görüşelim derse 'çok hastayım doktor, bu haftayı pas geçsek' diye ayak yaparım belki filan diye düşünürken ben, bir de devlet imkanlı olanlara bakarız ya, buluruz hallederiz diyerek günü kapadım.

Sabah kahvaltıda aramızdaki tüm gerginlik bitmişti. İçimdeki laf sokan canavar kayıp. İyiyiz yani. Ev erkeğinden başka bir öneri geldi: 'Bak Kahvecim, düşündüm de acaba aile terapisti yerine seni yogaya mı göndersek?

Al işte dedim, çözümden ne kadar uzaksın. Şimdi de faturayı bana kestin. Yani tüm bu aramızdaki iletişimsizlik, benim kendi içimde çözemediğim şeylerden, kendimi iyileştirmeliyim öyle mi? diye çıngarımı koydum. Hatta bir de laf sokan canavar uğradı 'noldu psikoloğa girmekten daha mı ucuzmuş yoga' bile dedim. Neyse, ev erkeği PowerPoint sunumuna benzer bir şekilde açıkladı bana. Benim gerginlik takvimimi, ve kendisine karşı uyuz olma tarihlerimi belirlemiş. Hepsi, hayatımda beklentiye girdiğim bir konuda döte gelme anlarıma tekabül ediyormuş. Sürekli hayatın kontrol edemediğim kısımlarıyla yarışıyormuşum. Hayat böyle aktı, ben de bu akıntıdan alabileceklerime bakayım demiyormuşum. Değiştiremeyeceğim koşullara takılıp kalmışım. Kendi potansiyelimi böyle çöpe atıyormuşum. Yani, sorun büyük ölçüde bendeymiş. Kendisinin de hataları şuymuş buymuş. Günde beş dakika meditasyon yapıyormuş, o bile nasıl iyi geliyormuş. Yoga benim beynime iyi gelecekmiş. Meditasyona da bu şekilde ilgi duyabilirmişim.

Bir şey demedim ama aslında çoktan ikna olmuştum. Yogayla ilgili oturdum ve ilk kez bel ağrılarımı iyileştiren spesifik hareketlerinden farklı olarak, genel bir araştırma yaptım.

Akşam bulduk bir yoga merkezi. Pazartesi başlamak üzere anlaştık. Yıllarca kaçtığım yoga ve meditasyon trenine ben de bir vagonunda dahil olacağım işte. Yıllarca kaçtığım kısmına daşşak geçtiğim dersek daha dürüst olur. Belki yoga bana gereken 'sakinlik' becerisini verecektir, bilmiyorum. Belki hayatımın yeni heyecanı olacak ya da hiçbir şey ifade etmeyecek.

Fakat bir şey var ki anladığım, eğer hayatımın şu anında mutlu olamıyorsam, eksikliğini duyduğum şeyler gerçek olduğunda da mutlu olamayacağım. Bugün mutlu olamayacaksam ne zaman olacağım? Hayatımda iyi giden şeyler zaten hep iyi gidecek yanılgısına kapılıp, kötü giden şeyler için yas tutarsam; bir gün başıma beni sahiden zorlayacak bir şey geldiğinde başa çıkabilme gücünü nerden bulacağım? Bugün öylece geçip giderken, hangi günü bekliyorum böyle sabırsız? Mutluluktan anladığım ne?

Bu soruların sadece cevabını değil, uygulamasını da istiyorum blog.
Kahve zamanı.


3 Ocak 2017 Salı

Bakarken ardından gitme kal, Yiyemedim.

Kış haince bastırdığında en sevdiğim şey, akşamları hoş aktiviteler yaparken 'tıkınmak'. Bu yaklaşık son 30 senedir böyle. Yaşım 33, düşün artık. Güzel meyveler olur, kurabiye olur. Bana lunaparka gitmek kadar mutluluk veriyor. Yanında da taze demli çay olacak tabi ki.

Mesela bu aralar ayva ve kahve kombinini seviyorum.
Geçenlerde cevizli kek ve çay kombininde zevkten ölüyordum örneğin.

2017'ye girince bırakayım yeniden bu akşam tıkınmalarını dedim. Çünkü daha önce epey uzun süre bırakmışlığım vardı. Bende acaip şık şeyler olmuştu:

1- Hiç kasmadığım halde kilo vermiştim
2- Kilo vermeyle beraber söz konusu bel ağrım ve halsizliğim bitmişti.
3- Kendimi beğenip duruyordum.

Dün 5 sonrası dükkanı kapamada ilk günümdü. Tahmin et noldu? Sivirvo'lar akşam oturmasına bize geldiler. Ellerinde ev yapımı ve süperötesişahane görünen pastayla. Yemedim tabi. Herkes yedi, ben etrafında dolandım. Kalanı da ertesi gün tadayım diye kaldırmayı planlıyordum.

Kısmet değilmiş. Ev erkeği, misafir varken çekinip yiyemediği (çocuklar yesin kibarlığı) kalan pastayı, herkes gidince ökküz gibi yemiş. Hayır daha gıcık olan kısmı bu değildi.

Niye bana azcık bir şey bırakmadın diye sordum. Şöyle dedi;

'E yürüyüşe çıktın, akşam 5'ten sonra bir şey yiyemem dedin, rejim AYAKLARI yapıyorsun ya'

Ayak dedi ya?



Bu ilişkide bir yerde bi yanlışlık yaptık ama?
Ev çocuğunun tabiriyle: 'hatalık'

Neyse, bugün kahveleriniz ruhunuzu da ısıtsın.

Not: Her ne kadar kimliğimi gizlemesem de bu blogda yer alan tüm karakterleri takma isimle anmaya devam edeceğim.

2 Ocak 2017 Pazartesi

Terketmiyorum Ülen Burayı!




Geçen yazdım ama sonra sildim.

Gidiyordum buralardan. Bir hain gibi kaçıyordum. Onca çene çalmışlığım onca kahve içmişliğime rağmen.. Aslında buradaki yazıları, eski yuvama yani Dukuju bloğuma aktarayım dedim. Hatta Acemi Demirci hemen imdadıma yetişti ve bunun yöntemini bana öğretti.

Fakat bu kararım içime bir türlü sinmiyordu.

Dukuju bloğumu neden terk etmiştim 6 senelik birlikteliğimizden sonra? Neden kahve içmeye ve boş çene çalmaya buraya sığınmıştım?

Bunları hatırladım.

Dukuju'ya çene çalmak artık istemiyordum. Çünkü 6 sene önce o bloğu açan kız ben değildim. Değişip dönüşüyordum, yüzümdeki ifade bile buna eşlik ediyordu. Ama o blog mıh gibi kıpırdamadan orada duruyordu. O yazıları sunmak istemedim daha fazla. Özellikle İzmir'e taşındığım ilk aylarda yayınladığım yazılar bana huzursuzluk veriyordu. Çok zorlayan günlerdi. Görmek istemedim.

Fakat Dukuju tamamen terk edebileceğim bir şey değil. O benim bir parçam. Bu yüzden ona yeniden dönmek istedim, belki yeniden beraber yapabiliriz dedim- ancak hem burası hem orası, nasıl yürüyecek emin olamadım. Kahveci bloğumu kapatıp, oradan devam edeyim dedim. Olmadı, olduramadım.

Burada boş çene çalmak ve kahve içmeye çok alıştım çünkü. Burası benim gıybet ve rahatlama yerim! Vazgeçemem.

Dukuju'ya ise bazen çok bilmiş laflar döndürdüğüm, maddelerle kurumsallaştırdığım, hatta İzmir'deki hayatımı renklendirmek için yazmaya başlayacağım yeni içerikler için vakit ayırayım dedim. Yeni kararım bu yönde oldu ve içime acaip sindi. Dukuju' daki 6 senelik yazılarımı da yayından kaldırdım. Silmedim ancak taslağa aldım. Bu da iyi geldi bana.

İlk yazım YENİ YIL RUHU, YENİ YIL KARARLARI 'nı ve ZOR HAFTA: YILIN İLK HAFTASI' nı yayınladım bile. Masaüstünden bu siteyi açanlar, sol üst köşede Dukuju' nun bağlantı linkini de görebilirler.

Evet, kahve isteyen?

Yazmak, içerden ısınmaksa- yazmaya devam. Çünkü hayat buz gibi bu aralar.





18 Aralık 2016 Pazar

Hevesli ve gıcıklı.


Bu bloğu açma amacım, içerikte hafif fontta ağır yazılarla kafamı dalgalandırmaktı. Bakıyorum son yazılarda yine topuğuma sıkmışım. Tamam o halde. Yeniden içeriği 0.00 MB'lık yazılarıma geri dönüyor, ve hemen başlıyorum.

Ev erkeği ile ilk cilveleşmeleri yaşadığım ön flört döneminde, birbirimize hitabet denemeleri yapıyorduk. Bir süre 'kuzum' dendi, tutmadı- sonra 'canım', o da uygun değildi. Sırayla her şeyi denedik. Aramızda bunu hiç konuşmadan tabi. Hevesli ve gıcıktık. Yani etrafımızda olsan o dönem, bize gıcık kapabilirdin.

Çünkü aşk, öyle bir şey.


'elele tutuşmazsak öleceğiz' günleri.. ilk günler.

Öyle böyle derken, 'aşkım' demeye başladık sonunda. Farkında olmadan kararımız bu yönde olmuştu. Her cümleye birkaç 'aşkım' serpiştiriyor ve mutlaka temas yapıyorduk. Ya kol kola değiyor, dirsek atıyor ya da kafa kafaya veriyorduk. O vakitlerde Facebook'a yazdığım bir ileti şöyleydi hatta:

'Biz bütün sevgililerin adı aşkım'

Bir durumla hem daşşak geçmek hem de bile isteye onu yapmak?
Aşk ve aşkın ritüellerini böyle açıklayabiliriz.

Yıllar sonra aynı şeyleri çocuk sahibi olma kavramıyla ilgili de yaşayacaktım.
Hem bana aşırı klişe gelen şeyleri yapmaktan geri kalmıyor hem de mevzuyu kendi içimde çekiştiriyordum. (Bknz: Çocuğu uykusunda izlemek, yemeyen çocuğun üzerine kaşıkla yürümek, çocuğa karşı tutarsızlıkların kralını yapmak)

Çünkü Türk analığı öyle bir şey.

Klişe diilim ben tağam mı?

Şimdi benzer heveslilik ve gıcıklığı 3 yaş ev çocuğunda gözlemliyorum.
Kendisi son zamanlarda bazı şeyleri 3 senelik ömründe ilk kez keşfetti ve dışkısını (zariflik) çıkarıyor. Ellerini cebine sokmayı öğrendi. Karşımda elleri cebine atmış 'hayır anne burnumu hıhlamıycaaam' diyor mesela sık sık. Sırf o elini cebine sokma hareketinin 'umursamaz ve her şeyi reddeden' bir eylem olduğunu düşündüğü için, gün içinde bunu 36 kez filan yapıyor. Başlarda sevimli geliyordu bana. Şimdi derin nefes al-ver telkinleriyle içime susuyorum.

Bir diğer özentilik de yorgan içinde saklanma oyunu. Hava hafiften kararmaya başladığında yanıma koşuyor ve bana müjdeliyor:

'Anne hava karardı hava karardıı'
'Evet oğlum akşam olmaya başladı'
'Anne uyumalıyız, hadi anne'

Odasına yürüyor ve yorganın altına saklanıp onu bulmamızı bekliyor. Bu oyun hava karardıktan sonra yaklaşık 47 kez daha oynanıyor. Bazen kendisini bazen de bizi saklıyor.

Çünkü 3 yaş çocuğu olmak öyle bir şey.

Bugün neye özeneceğime tam karar veremedim

Bugün Pazar, evde kahve filtresi bitti. Ev erkeğini dürteyim de markete gitsin. Aşkım diyim, markete git diyim, bi kol kola değeyim.

İyi Pazarlar




2 Aralık 2016 Cuma

10 sene öncesine dönebiliyor(muş)uz meğer.


'Immf gerii'


Şöyle bir soru sormuştum:

'Eğer bundan 10 sene öncesine dönseydin, neyi değiştirirdin? Ne yapmak isterdin?'

Bu soru, bir kurgu ile sorulmuştu. Aklıma evde sabah saatlerinde vileda yaparken gelmişti. Ev çocuğu henüz günde 3 tur uyuduğu miniklik dönemlerindeydi. Ben de çok sevdiğim o radyo programını dinliyordum. Programı yapan hatun, benim gibi yengeç burcuydu. Hayatında değiştiremediği şeylerden bahsediyor, pişmanlıklarını köpürterek anlatıyordu. Benden de tam 10 yaş büyüktü. Kendisini tanımasam da sesinin titreşimlerinden bazı alıngan kısımları anlayabiliyordum. Simli bilim buna yengeç burcu kadını dese de, hala bundan emin değiliz. Fakat bir ortaklığımız vardı.

Genelde sormayı severim o soruyu. Geçmişe dönsen neyi değiştirirsin? Özellikle benden büyüklere. Anneme filan... Belki gelecekten şimdiki zamana bir işaret bekliyorumdur. Fakat o sabah kendim için sormamıştım. Onun içindi o soru. Çünkü vileda yaparken, çoğumuz müthiş cevaplar bulmuyor muyuz? O sabah onun için bir cevap bulmuştum sanki.

'10 seneyi boşver, 10 dakka öncesine dönmek isterdim'

Telefon açmadım, twitterdan sormayı tercih ettim.

O da yayında cevapladı. Çok da oralı olmadı aslında. Şöyle demişti;

'Daha çok resim yapardım. Bana en çok bunun iyi geldiğini bilir, başka şeylerin peşine düşmezdim'

Az sonra onun için bulduğum cevabı vermeye sıra gelmişti.

'İnsanlar bugün geçmişte neyi değiştirmek istiyorlarsa, gelecekte de bugün için aynı şeyi değiştirmek isterlermiş'

Sonuna -miş ekleyince, bu bir bilimsel veriymiş gibi durduğu için şanslıydım. Çünkü radyocu yengeç kadın bu veriyi okuduğunda aşırı heyecanlanıp, sevindi. Birden ona kaybolan yıllarını vermişim gibi sevindi. Çünkü düşünsene, bugün hala değiştiremediğin şeyler için üzülmeyi seçersen, 10 sene sonra yaşayacağın pişmanlığın adı yine aynı olacak. Fakat bugün ne istediğini bulur ve hemen değiştirirsen, 10 sene sonra öyle bir pişmanlıktan eser kalmayacak.

Ben buna zaman makinesinde yolculuk demiştim. İçimde 10 sene geriye gidip bir şeyleri değiştirebileceğime dair bir inanç gelmişti. Çünkü bugün gelecekteki 10 senenin, geçmişindeydik. Bugün gelecekteki bazı zaferler için 'geçmiş zaman'. 

Yengeç radyocu kadının bu veri karşısında gösterdiği coşkulu tepki yine dönüp dolaşıp bana gelecekten bir işaret olmuştu aslında. Viledalı temizlik yine bana çalışmıştı anlayacağın.

Hadi, kahve?




9 Kasım 2016 Çarşamba

Bu nasıl bir iyileşme?


Uzun yıllardır düzenli olarak soğuk algınlığı yaşıyorum. Hiç uzatmıyor, derim hemen hassaslaşıyor. Beynim içinde yüklük varmışçasına ağır geliyor. Beden dilim büzüşük oluyor ve moral bakımından çöküyorum.

Ben daha küçükken, sigara içtiğim yıllarda şu his olurdu. Hasta olurdum, sonra günde 3 öğün içtiğim ilaçların arkasından bir saat kadar kafam açılırdı ve 'allaaa tutmayın beni' diyerek sigara üstüne sigara içer, muhabbet ortamlarına kaldığım yerden devam ederdim. Etkisi geçince yeniden büzüşürdüm.

Bunun o dönem yazılan soğuk algınlığı semptomlarını giderici ilaçlarla ilgisi vardı. Belli ki iyi uyuşturuyor, insanı ereksiyona geçmiş bir pipi gibi canlandırıyordu. Bu his burda beklesin şimdi bi.

Yıllar geçti. Sanırım ev erkeğine aşık olmanın verdiği böyük hormon ziyafetiyle ben 26 yaş sonrası hasta olmadım. 29'da hamilelik, 30'da doğum ve çocukla geçen ilk 2 senede de HİÇ hasta olmadım. Ve İzmir'e taşındık.

Yaş 32 olmuştu. En son soğuk algınlığı yaşayalı şuan bile hesap edemediğim kadar yıl olmuş. Geçen sene kıştan bahsediyorum. Ben dur durak bilmeden hasta oldum. Bi odadan öteki odaya geçerken bile hasta olabiliyordum. Neyse başta o kadar takmadım, belli belirsiz bunun altından kalkabilecek ilaçlar vardı, hatırlıyordum. Doktora gittim, yazdı. Soğuk algınlığı ilacı işte, klasik hani. Önceden kullandıklarım gibi.

Abi, bana mısın demiyor. Hiçbiri bırak derimdeki kıyım kıyım ağrıyı geçirmeyi, baş ağrıma dönüp yüz vermiyor. Kıvrandım durdum. Burayı anneannem gibi uzatmak istiyorum, duyguyu vermek için:

'Kıvrandım durdum, kıvrandım durdum, kıvrandım durdum'

Düşündüm, neler oluyor? Acaba enfeksiyon mu var, antibiyotik mi lazım? Doktora koştum. Her şeyden kıl kapan uyuz hasta yerine konduğumu hissetmiş bile olsam, oradaydım. Doktor, ihtiyacın yok dedi. Bol sıvı, dedi.

Kaç sıvılar içmedim ki. Neredeyse tüm mahalle pazarını sıkıp içtim. Bitki çaylarından havuz hazırladım, içinde yüzdüm. Limonu ağacıyla demledim. Her şeyin abartısını yaptım demeye çalışıyorum, sen anla.

Sonra başka şey düşündüm. Acaba bu annelik temposu. Gece uyandırılmalar, sabah erkenden kalkmalar, gün içinde aşırı koşturmalar, ev işleri, taşınmanın stresi filan mı beni böyle bir türlü iyileştirmeyen? Olabilir bak bu dedim. Öyle öyle diyerek, o kışı bitirdim.

Geldi bu yeni kış. Dedim, yok. Bu yıl öyle hastalık yok. Varrr, dedi. Hem de ön sıralardan var. Ev çocuğu hasta olunca, peşinden ben de oldum. Fakat hayatın şakası yok. Bir şeyler yapmak zorundayım çünkü iyi işler aldığım dolu bir hafta. Kıvrak zeka, enerjik beden ve gülümseyen surat lazım. Çocuklu hayatımda ilk kez çocuğu bırakıp şehir dışına gidicem iş için.. Çocuğun da tam bana titreyerek bağımlı olduğu bi hafta.. Bana güç, sabır ve gitmeden çocukla tam performans ilgilencek pil lazım. Ev işleri zaten geniş zaman. Onlar hep var canım sağolsunlar. Kısacası koltukta oturup derimin içinde solucanların dansını izleyemem. Beynimin içinde acılı et döner çevrilmesine şahitlik edemem. Bu ilaçlarla yola devam edemem (geçen yıldan bu yana 5 farklı marka denemişim)
Etkisiz ilacın hastalıkla mücadele etme performansı 1
Etkisiz ilacın hastalıkla mücadele etme performansı 2

Etkisiz ilacın hastalıkla mücadele etme performansı 3


Derken annemin dolaba baktım. 90'lardan beri annemin dolabında değişmeyen şey; buzdolabının üst raf kısmında duran yarım limon ve B harfi ile başlayan bir soğuk algınlığı ilacı. Pek oralı olmadım. Dolabı kapattım. Annem bu anı görmüş, arkamdan girerken.

Al bak bir de B'yi iç bakalım, belki o iyi gelir sana dedi. O gün de tüm o ilaçlara olan umudumu kesmiş, hiçbir şey içmemiştim. 3 saat sonra da önemli bir görüşmeye gidecektim.

Ben bu B'yi içtim. Ardından bi 40 dakika geçti. Bana o his yeniden gelmesin mi.. Parti yapma hissi. Ay ben bi kıvrak, bi dansöz, bi iş bitirici. Zeka ve enerji fışkırmasın mı o hasta fil halim bitip? Ev çocuğu ile eve döndük. Hemen bi duş, yemekler, ev temizliği, ev çocuğunu yıkamalar, kısa bi oyun, giyinme-hazırlanma, toplantıya gitme, şıkır şıkır konuşma, eve dönme.

Mis gibi temiz bi ayılma hali! Bu ereksiyonlu halim toplamda 4-5 saat kadar sürmüş. Sonra yine gelsin ağrılar, büzüşmeler.

Artık sorumun cevabını almıştım. Fark, ilaç farkıydı. Aslında benle ilgili bir değişiklik yoktu. Bu ilaç reçeteyle yazılan ve içinde etkili maddeler olan bir örnek. Neden bana doktor yazmadı o ilacı bilemiyorum. Çünkü herkesin kolayca alabildiği bir ilaç. Demek ki benim geçmiş senelerde hastayken kullandığım ilaç da buydu. Ya da bunun muadili. Vaay be dedim içimden, demek olay buymuş. Bu keşfimin değeri çok büyük.

Hastayken kabus gibi korkum, günlük işlerimi yapamamak. Çocukla verimli ilgilenememek, imambayıldı pişirememek, pilates kursuna gidememek ya da bir şirketin CEO'su performansında çalışamamaktan bahsetmiyorum. Normal hani işte bi mail atmak, çocuk kucağıma atlıcak diye korkmamak, klozete otururken popomun acımaması, kendi yemeğimi yerken boynumun kopacak gibi ağrımaması gibi şeylerden bahsediyorum.

Değil iyi hissetmek, ağda bile yapabilirdim

Soğuk algınlığına okey ama soğuk dalgınlığı ile geçiremem kışları diyorum.
Kısacası dostum...
Ben o minik mutluluk haplarından istiyorum.


4 Kasım 2016 Cuma

Cuma mırıltıları


Kuş pisliği hakkında yazıyorum sabah sabah. Dışarıdan görenler ciddi bir şeyler hakkında kafa yorduğumu zannedebilir. Öyle de zannetsinler diye kaşlarımı ortada buluşturdum. Aslında etrafımda kimse yok. Sadece bi ara eve termostat taktırmak istediğimiz için bir teknik bey geldi. Beni çalışırken görünce, saygıyla selam etti. Halbuki kuş boku hakkında bir makale yazıyordum. Kuş pisliğine maruz kalmak şans getirir, rüyada kuş pisliği görmek de şans getirir- bakalım hakkında yazmak da şans getirecek mi. Neyse ki bu işten para kazanıyorum. Yoksa zor dayanılır. Gündemle de bağım yok. Yine Türkiye'de olanlar olmuş. Cirit atıyor tüm politik oyunlar, hesaplı hikayeler, şunlar bunlar.

Jıııuuujjt!

Hayat kaygan bir efektle gerçekleşirken, neler oldu?

Ev çocuğu kreşin üçüncü günü hasta oldu. Bunu zaten bekliyordum. Ama işin cilveli komik yanı bu hastalığı kreşten kapmaması, kendi çabasıyla olması. Ha nerden anladın, mikropların gözlerinin içine baktın da mı anladın derseniz, orda tam bir şey ispat edemem. Nedense 'tuh ya keşke kreşten kapmış olsaydı' diye de içimden geçirdim. Bu şey gibi... Bedava kek dağıtan otobüs firmasına, para verip kendi kekinle gitmek gibi. İçime oturdu. Cııvk.

***

Geçenlerde salondaki masaya şöyle bir baktım. Masanın üzerinde ev çocuğunun birkaç kitabı, benim not defterim ve bir tükenmez kalem, tuzluk, laptop, ıslak mendil, meyve tabağı, elma çöpü ve kahve bardağı vardı. Masanın etrafındaki sandalyelerin üzerine de yeni yıkanmış (kurumaya bırakılmış) ev çocuğunun çorapları ile benim sutyenler asılmıştı. Sondaki sandalyede ise polar bir örtü kuruyordu. Masanın altına gözleri kaydırınca da bir takım kek kırıntıları ile birkaç bezelye tanesi gördüm. Masanın ayaklarında ise gülen surat sticker'ları kalmıştı, bir oyundan. İşte ya dedim, hayat bu. Bir eşyanın kalbi atar mı, midesi guruldar mı, ses çıkarır mı. Evet. Yaşayan bir nesneydi bizim bu salondaki masa. Evin dördüncü karakteri olabilirdi. Adı da Veysel gibi.

***

 Bugün yeşil soğan yıkarken, soğanın bacak arasını açıp orda biriken kumları temizleyince kendimi bir konuda aşırı profesyonelmiş gibi hissedip havaya girdim. Bu bilgiyi yeni nesille paylaşmak için sabırsızım. Ev çocuğuna kendimi bu tip şeylerle 'bilge ana' olarak satmayı planlıyorum.


Gingkolu yeşil çay içiyorum. Tatmin edici bir çay. Kokusu, lezzeti ve etkileri ile hoş. Akşama da Cuma birası olacak.

Herkese cillop haftasonu.



Arkadaşıma Mektup: Bebe Büyürken Ben Ne Okudum?

Bebe olaylarında çok yeniysen, hamilelik sana astronotluk kadar yabancıysa, çocuk kitaplarından anladığın sadece Ökkeş serisi ise, o halde,...