O Sırada Bizim Evde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
O Sırada Bizim Evde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2018 Perşembe

Kalbindeki Derdine Derman Olmaya Geldim!


Şimdi her şeyin nedenini anlıyorum. Daha dün Başşaq'a demiştim ki, bloğa yazmıyorum çünkü oraya kurduğum konsept artık beni çekmiyor.

Fakat bu sabah asıl sebebi anladım: BEN DARA DÜŞMÜYORDUM!

dara düştüm yanıyorum

Ve uzun zaman sonra bu kadar 'sert' bir sabaha uyanınca, bil bakalım noldu blog? Senin huzurlarına gelip, biraz silkelenmek için önlenemez bir tutku belirdi içimde. Bir kokun olsa, onu da özlerdim. Ancak bir trafiğin vardı, beni çeken. Ne zaman dara düşsem ve buralara yazmaya başlasam, içimde rahatlama trafiği oluyor, yollar açılıyor, E5'ler ferahlıyordu. Hoş, rutin günler yaşarken gün içinde olan sıkıntıları aktarma trafiği de ihtiyaç oluyor. Ancak ev erkeği, annem ve watsap sesli mesajlarla ulaşıverdiğim arkadaşlarım o yangınımı alıyor. Bu sabahki gibi sert başlayan günler ise, bana anneliğimin ilk 3 senesinden tanıdık. Ve inan bu tür anlarda paylaşım yapacak kimseniz olamıyor. Birlikte çocuğun temelini attığın eş kişisi bile yok. Çünkü hepsi uyuyor blog. Anlıyor musun, uyuyor! Hani derler ya... Bi doğarken bir de ölürken yalnızsın. Yanlış! Anne olduğunda, çocuk uyanınca da yalnızsın hacı! İçinde 'sıçtık, baya zor bir gün olacak' fısıltısı, seni kendi ıssız yalnızlığına itiyor ve orada birden kendi gezegenine yerleşmiş, çekyata kurulmuş, başka bir yayın akışına girmiş oluyorsun.
blog beni kendine çekerken

Demek ki bu bloglara beni getiren o gezegenin tabiatıymış. Hayat mercimek çorbası dinginliğinde servis edilirken, buralarda sessizce kahve içip, yazacak bir şey bulamıyor; 'oldu o zamaaan' diyip, bayram ziyaretinden kaçarcasına laptop kapağını indiriyormuşum.

Bunu söylerken, sorgulamadan edemiyorum. İyi şeyler ya da rutinindeki hayat havadis edilmeyecek kadar bize ait, tamamen kişisel görülüyor. Fakat çelişkiler, varoluşsal sorunlar, bireysel kapışmalar, Allah vergisi dertler, sağlık sorunları, kilo verme kaygısı, annelik maceraları gibi çok sesli konular, herkesin olsun istiyoruz değil mi? Dara düşünce koşuyoruz anlatmaya! Bazen çözümü bulduk diye, bazen soruları sorma niyetiyle, kısmen de mevzuyla haşır neşir olma isteğiyle...

Noldu da dara düştün gız, diyorsan. Pek de bir şey olmadı aslında. Ev çocuğu öksürmekten tam uyuyamadı bu gece. Çok da su içti. Sabah 5 gibi, kazara altına kaçırmış azcık bir çiş. Ağlamaklı haber verdi: 'Anneee ben altıma çiş yaptımmmm'




Kalktım, kalan çişini yaptırdım, üst baş temizledim, yatak sildim, veledi bizim yatağa aldım, yastığımı kapıp salona gittim uyumaya. Fakat! Bizimki uyumadı, uyumadığı gibi uyutmadı. Ev erkeği ne de güzel ne de prenses uyuyordu halbuki. OLDIES BUT GOLDIES?! Tıpkı eski günlerdeki gibi... Aylar sonra ilk kez çocuk yüzünden uykumu alamadım (gece 01:00'da yatağa gitmiştim) Hatıralar geçidi mi diyelim, ikinci çocuk olsaydı buna gücüm dayanır mıydı provası mı diyelim, bugünkü halime şükretme dersi mi diyelim, ne diyelim? Bence bugün kahveleri çoğaltırız diyelim. Çünkü ben de uykusuz kalınca, gündüz uykusu yapamayan o kimselerdenim. Bugün zortlar bana, bugün cırtlar bana.


En kötüsü de şuydu: Artık bebenin bir daha uyuyamayacağından ikna olduğum o an, baş ucumda tahin-pekmezli kahvaltı istediğini söylediği sırada, başka bir çarem olmadığını idrak ettiğimde, yavaşça kanepeden doğrulup 'tamam hadi ben hazırlıyım kahvaltını' diye mırıldandığımda, onun tüm enerjisiyle, 'peki bloklarımla oynar mıyız, kule yapar mıyız anneee?' (bence mıyız kısımlarını ayrı söylemedi kesinlikle) sorusunu duymak oldu. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Saat sabahın 05:36'sıydı ve kule yapmakla tasnif ediliyordum.


Tabi ki 'hayır' dedim sjgaagfafgja. Eskiden denmiyordu. Çünkü tüm gelişiminden benim davranışlarım sorumlu baskısı, dolu dolu beni dürtmekteydi. Şimdi gayet rahat 'hadi canım? ne oyunu, uykumu alamadım bile' diyiverdim.



Yine de saat o kadar erkendi ki. Kreşe daha saatler olduğu için, kahvaltıdan sonra, sabahın hala köründe parka gidip biraz oynadık. Söz verdiğim gibi simit de aldım. Tıpkı eski günl.... demiş miydim?



Bu çiş kazası bana bazı şeyleri hatırlattı. Öncelikle yaklaşan yaz tatilinde nasıl bir program yapacağımızı şimdiden düşünmek. Çünkü hem evden çalışıp hem de uzun yaz günlerinde çocuğun bir köşede kuru erik gibi beklemesini istemiyorum. Yeni iş de almayacağım. Eylüle kadar.. Elimdekiler sürdüğü kadar sürsün. Çünkü belli ki yine eski tempo, kurum gibi anne işletmeciliği gerekecek. (Kreşin hikmetinden sual olunmaz)

Ve bir de...

Beni okuyan ve çocukla gece uykuları sebebiyle aklını yitirme seviyelerine gelmekte olan anne varsa (ki var) lütfen bir gün, o günleri hatırlamayacak kadar unutacağınızı bilin. Bitiyor! Bugün kendi eski uykusuz-yorgun-abur cuburlara sığınarak yaşayan halime uzandım ve 'kız bitmiş, bitebilmiş, atlattın, sevin hadi' dedim.


Şimdilerde yaptığım her ne varsa; çalışmak, özenli beslenmek, dizileri-filmleri gömmek, eşimbeygille flörtlü takılmak vs. İşte hepsinin olma nedeni uykumu almak! Düzenli, bana da kalabilen ve annelikten ezilmediğim bir hayat. Bu nedenle ey yeni analar... Şuanda olamıyorsa, zamanı değildir. Merak etme, güzel şeyler olacak.

Not: Evladımın görselleri belli bir amaç için yerleştirilmedi. Bu fotoğraflar çekildiği sırada (geçen aydan kalma) kendisine 'hadi uyku vakti' demiştim. Verdiği tepki bu oldu?!?!


7 Nisan 2018 Cumartesi

Komünizmden Sonra Çalışmayan Diğer Rejim; Mızıkçılık




Günlerden Pazar, evde herkes uyuyor. Ne güzel bir başlangıç, en azından benim için.

Ev çocuğunun ve yaş grubunun davranışlarını seyrediyorum uzun zamandır. Hepsi heyecanlı, anlatırken coşkulu ve hızla agresifleşebilen - mızıklanan canlılar. Bu agresifleşmeyi / mızıkçılığı anlayamıyorum ve dahası tahammül gösteremiyorum. Her şeyi doğru kodlamış olduğumuzu varsayarsak böyle olmaması lazımdı. Bu kadar kolay sinirlenmelerinin sebebini anlamaya çalışıyorum ve cevabı eldeki malzemelerle bulamayacağımı kabul ediyorum. Fakat yine de bir tahminim var. Bence konumuz yaş alışkanlıkları. Bir şeyi isterken önceki gelişim aralığından alıştıkları ses tonunu kullanmaya devam etmeleri. Aslında onu yapmasalar da olur, bunu halledebilirler, ancak sanırım bu davranış oturmuş.

Örnekle anlatırsam;

'Anne ben bi daa çizgi film istiyorum'
'Oğlum az önceki de bi daha istedin diye izlendi. Artık bitti, kapatıyoruz. Hatta al kumandayı sen kapat'
(Boynu yana devrilir, surat kuru üzüm gibi buruşturulur)
'Amaaaa beeeeen (hıçkırıklar hazırlanıyor) bi dahaaaaaa...'
Ve korkunç ağlamalar başlar.

Hadi bu örnek çok aşırı oldu, daha basitine bakalım:

(Çocuk, düğmesini iliklemeye çalışır, ilk ikisini yapar ve üçüncüsünde başarılı olamaz. Ses tonu yassılaşır, hıçkırık playlist'e alınır)

'Anne amaaaaa yaaaaaa anneeeee yapamıyööööm'
(Anne panikle içeri gelir)
'Oğlum, noldu?'
(Çocuk çok rencide olmuş gibi bir ses tonuyla mızıklı bir şekilde sözüne devam eder)
'Düğmemi anne... düğmemi.. anne.. düğme'
'Bi saniye. Bi dur bakayım. Şimdi ses tonunu bir de sakinleştir, ağlamadan söyle bakayım'
(Burada anne çocuğun mızıklanmasını taklit ederek, kendisinin ne kadar komik şekilde derdini anlattığını göstermeye çalışır ve çocuğun hunharca gülmesini de sağlar)
'Anne ben düğmemi iliklemeye çalıştım ama olmadı, yardım eder misin?'
'Tabi ederim canım, ne güzel yapmışsın diğerlerini, bunu da yapabilirsin aslında ama burası baya darmış, ondan olmadı sanırım'

Bu şekilde ev çocuğunun mızıklı anlatımını filtrelemeye, kendisini net ifade etmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bunu bir yerden tavsiye almadık, okumadık (tamamen hatalı da olabilir) İnsan olan bu işi böyle yapar diye düşünerek, oturduk çocuğumuzdan bunu rica ettik. Mızıklanmadan kendini ifade ederse daha mutlu olabileceğini, daha anlaşılır olacağını ve her şeyin yolunda gideceğini de söyledik. Çünkü onu kendi haline bıraktığımda, annesine mi çekti nedir, dramacılık-karamsarlık-hemen kendini koyvermecilik gibi davranışlardan destek alıyor. Ve maalesef, bir ebeveyn olarak bu beni geniş geniş sinirlendiriyor.

Bir diğer mevzu da her akşam diş fırçalama + uyku konusunda bizimle yaptığı inatçı çekişme. Bu konuda da aynı netliği ortaya koyduk. Bu rutinler tartışmaya kapalıdır ve eğer bizimle inatlaşırsa, -belki buradan uzmanlar bana kızacak ama- ben de ısrarı kesiyorum, onu kendi haline bırakıyorum. Bu ne demek? Yani kendisiyle ilgilenmiyorum. Seçimini yapacak. Ya bizimle eğlenceli uyku rutinini yapacak ve yatakta masal hakkı kazanacak... ya da 5 dakka daha, 7 dakka daha izin koparmalarında ona eyvallah dememize rağmen, hala sözünü tutmuyorsa, kendi kendine oyalanmaya razı gelecek- ama biz bu arada yatak odamıza çekileceğiz ve günümüzü bitireceğiz (çünkü çok geç oldu, hepimiz yorgunuz). Tabi ki biz gerçekten uyumuyoruz. Sadece onun içeride yalnız kalıp, durum değerlendirmesini yapsın istiyoruz. Bu gibi hallerde çoğunlukla sıkılıyor, pes ediyor, rutinini geri istiyor. Ama nadir de olsa, geçen gece olduğu gibi, kendi kendine oyununa devam ediyor. Ta ki yorgunluktan mahvolana kadar, yani ben onu kucağımda taşıyıp yatağına yatırana kadar. Burada amacımız, bize meydan okumalarına prim vermemek çünkü uyku+diş+giyinme gibi rutinlerimiz hakkında milyonlarca kez konuştuk, bazen oyunlar yaptık ve biz ev erkeğiyle artık çocuğumuzu idare etmek istemiyoruz. Bundan çok sıkıldık. Günü kurtarmak ve o güne özel çözümler bulmakla yol alamıyoruz.

Bunları düşünüyorum işte. Niçin ya niçin. Neden mızıklanma, neden çabucak agresifleşme ve meydan okuma isteği? Çocuğuma zıt giderek, ses yükselterek ya da ona boyun eğerek enerjimi tüketmek istemiyorum. Şeffaf olalım abi. Üçkağıda gerek yok. Benim de duygularım var.

Dışarıda gözlemlediğim bir de agresiflik konusu var. Bizim ev çocuğunda bunu çok yoğun görmüyorum. Ama o yaş grubunda, sanki çocuk değil de büyük adam hiddeti olan çocuklar görüyorum. Bu çocukların evlerinde şiddet, kötü davranış, ilgisiz aileye maruz kaldıklarını da düşünmüyorum şahsen. Bunun kaynağını merak ediyorum. Bir çocuğun boyun damarlarını şişire şişire, yüzü kıpkırmızı kesilinceye kadar sinirlenebilmesinin nedeni ne olabilir ki? Oynuyorsunuz beraber, ortam tatlı, tüm yetişkinler çevrenizde yapıcı, herhangi bir yoksunluğun yok, neden ama neden?

Ev çocuğunun agresifliği de olmuyor değil. Geçen şöyle bir olay yaşadık. Yine günün çizgi film vaktiydi. Bizimki okuldan gelmiş, dinleniyordu. Yemekten önce muz yer misin dedim. Evet dedi. Muzu gömdü, iki dakkada... Ben de yanında oturuyorum. Naptı biliyo musun? Kabuğunu boylu boyunca üzerime serdi. Hemen manevra yaptım, kabuğu aldım 'aaa? bu ne şimdi? kalk meyve tabağına bunu koy bakalım, çöp bu' dedim. Hiç sallamadı beni. Ben de sinirlendim. Mute'a bastım tv'de. Oğlum, kendi çöpünü kalkıp at diye tekrarladım. Mıyıkladı. Okey dedim, sen böyle yapıyorsan ben de tv'yi erkenden kapatıyorum, dedim. Bu kez koltukta kıvranarak ağlamaya başladı. Ben daha da sinirlendim. Tv'yi kapattım, muz kabuğunu koltukta bıraktım ve odadan çıktım.

Tabi çıldırdı vs. Yaptığım şey doğru mu değil mi bilmiyorum. Ama muz kabuğunu kucağıma bırakacak kadar gevşek bir çocuğu da yetiştiren yine benim. Heralde bugüne kadar her şeyi doğru yapmamışım bu durumda.

Neyse baya ağladı. Sakinleşene kadar bekledim. Bekledik diyim, çünkü ev erkeği de bir şekilde dahil oldu konuya. Sonra gittim yanına, tuttum ellerinden. Anlattım. Kendi çöpünü atmasının zor olmadığını, o sırada tembellik ettiğini ama bu evde herkesin kendi çöpünü kendi atması gerektiğini, kabuğu üzerime koymasının çok saçma olduğunu çünkü kendisinin fiziksel olarak gayet güçlü, büyük bir çocuk olduğunu filan anlattım. Çok sakindim, sarıldım ettim. Sonra bir poşet aldık, sehpadaki tüm çöpleri ona toplattık ve kapının yanına koy dedik. O da yaptı. Ve daha da yapacak, çünkü bu çocuğun her haltını ben ya da babası halletmiycez artık. Bence bu konuda cesur adımlar atmanın zamanı geldi. Yatak da toplayabilir, çöplerini de atabilir, oyuncaklarını da düzenleyebilir.

Bence çocuğun saçma davranışlarına günlük çözümler bulmak, sonradan çocukları gayet mutsuz bireyler yapabilir. Bu konuda acaip netim. Agresifmiş, neyinin agresifliği hacı? Yok mızmızmış, sebep? Bir çocuğa yapılabilecek en büyük jest:

  • Kendini etkili, net ya da anlaşılır ifade etmesine ortam sağlamak
  • Duygularını gözden geçirebilme ve isimlendirebilme yeteneği kazandırmak için teşvik etmek
  • Mümkünse de duygusal dalgalanmalarında-öfke patlamalarında ona yalakalık yapmamak

Nasıl yapılır ben de bilmiyorum. Sadece kendimi takip ediyorum.

3 Mart 2018 Cumartesi

Cumartesi Çılgınlığı: Gündüz Vakti Blog Yazmak!


Çocukta yaş 4 olunca, artık öğle uykuları opsiyonel oluyor, zaten uzun zamandır da bunu böyle uyguluyoruz. Diyelim gece uykuya dalışı gecikti ve sabah da had bilmez bir saatte uyandı. O zaman ertesi gün, öğle uykusuna demir atmak, boynunun borcu oluyor. Her ne kadar reddetse de... Çünkü uykusuzluk, aramızdaki en peyami safaları bile, anksiyeteli yapabilir.

Bir giriş bu kadar mı uzatılır? Yani diyeceğim o ki... Günlerden Cumartesi ve öğle saatinde çayımla bilgisayar başına geçebildim. Çünkü ev erkeği ve ev çocuu yan odada, yataktalar. Bu aralar oğlumun ilgisini uzay, meteorlar ya da köpek balıkları gibi 'denişik' konular değil de, başka bir mevzu çekiyor. Hakikaten kafası bu konuyla çok meşgul: Kargocular!

Bir kargocu nedir, nasıl evlere gelir, ne yer ne içer, boyu kaçtır, ne kadar büyürsek kargocu oluruz gibi soruları soruyor. Bugün kaç gündür eve gelmesini beklediğimiz bir portatif blender için kargo şubesine gittik. Sabah, ilk iş... Ve kargocuların çalışma sahasını yakından gözlemlemeye fırsat bulan 4 yaş bireyi, kocaman kutuyu gururla taşıyarak mekandan ayrıldı... İşte 4 yaştan güncellemeler.

Bu blender'da ne zamandır gözüm vardı. Bizim cam sürahili dev blender hem rahat temizlenmiyor hem eşşek gibi ağır. Portatif olanlar arasında Tefal, Arzum ve Vestel seçenekleri arasında kaldım. Vestel'inkiler tip olarak çok şeker ve ucuz! Üçünün özellikleri de aynı hemen hemen...Yorumlar da enteresan şekilde iyiydi- genelde Vestel pek sevilmez çünkü. Yeşil rengini aldım! İlk smoothie'mi yapmak için heycanlı hisler içindeyim. Kargocudan çıkıp marketten instagram gızı malzemeleri seçtim: Avokado, keten tohumu, muz bla bla bla.. Tabi ki sepete yaban mersinini de atmıştım ama bir avucu 12 TL imiş?!?! Halkımıza her sosyoş medyoş kanalından 'yaban mersini yi, bol bol yi' diyen uzmanlar?? Libidonuz mu yüksek, nabıyonuz? Fiyatı duyunca, kalsın dedim. Ev erkeği benden daha cimri olmasına rağmen, kasada 'çok para bu' diye reddettiğim zamanlarda hafiften bi benden utanıyor jasgdjagfsa... Yaban mersinini reddettiğim sırada ev çocuu da 'anne kokliyim kokliyimm' diyince, iyice gariban aile imajı çizdik diye bozulmuştur sanırım ahajgdjg :D

Bu arada ev çocuu dibimde bitti şuan, uyumamış.

Bak ne dicem... Benim şu şeker takıntım var ya. Bu bazen 'ya nolcak arada kurabiye, kek yenir' şeklinde normalleşiyordu. Fakat ne fark ettim? Bizim bebe, kreşte pudingler, pastalar, kurabiyeler yiye yiye damak tadını o yönlü baya geliştirmiş. Yemediğinde unutuyor ama yedikçe de fazlasını istiyor. Bence aynı gün içerisinde hem yaş pasta hem puding hem gündüz yenen beyaz ekmekler ve öğle yemeğinin böreği çok fazla. Hepsi vücutta şeker oluyor, nolur bana 'titiz' deme. Fazla işte, bir çocuk için.

Kreşten çok memnunum. Fakat bu beslenme programları, bana bu açıdan hiç uymuyor. Karşımda iki seçenek var. Hangisini yapayım dersin?

Bir: Uykudan sonraki öğlen atıştırmalıklarına sıra gelmeden, çocuu erkenden okuldan almak. Yani 17:00'da alacağıma 15:00'da almak. Böylece okulda öğlen atıştırmalıkları şeklinde verilen hamur-şeker olaylarından kurtarmak.

Fakat bu sefer de ev erkeği gıcık oluyor. Parasını tam ödediğimiz okuldan neden çocuğu erken alıyoruz ki, çok saçma diyor.

İki: Okulla konuşmak. Bana 'kafayı yemiş veli' sıfatını yapıştırmalarına izin vererek, onlardan çocuklara şekerli hiçbir şey hazırlamamalarını, doğum günlerinde şekerli gıdaları yasaklamalarını rica etmek. Fakat bunu kabul etmeleri gerçekten zor.

Nabıcam bilmiyorum?
Önerisi olan?


2 Şubat 2018 Cuma

Yağmur yağar, egom büyür.


ağız sulanması
Ruhsar mıyım neyim anacım. Yağmurlarla insan arasına karışıyorum. Candan bir şekilde selamlaşıp, direkt gözlerinin içine bakarak hal hatır soruyorum (neşeden) Ruhsar dizisini hatırlayan var mığğ? Beni Hande Ataizi'nin estetiksiz haline çok benzeten olurdu. Eğer Yıldız Tilbe'ye benzetmediyse dabi. Yıldız'la kıyasladığımda elbette çok gururlanıyordum Hande benzetmesine. Ayna karşısına geçip, arıyordum yüzümdeki benzerliği. Çok sonradan anladım ikimiz de asimetrik çeneliyiz. Oymuş mevzu. Yıldız'da da benzer çeneden var bak şuan fark ettim jhsgajhad : ) O yıllarda fanatik bir şekilde her şeye gülen ve güldüren bir velettim. Ama içsel kaynağım melankoliydi. Seçtiğim müzikler, yazarlar, hayata bakış açım... Fare gibi, yer altından kopamazdım. Ama tüm günlük alışkanlıklarım kopmak, gülmek, yarılmak üzerineydi. Kendimi bildim bileli kankam olan arkadaşım M. hatırlattı, kızım olursa adına Gece koyacakmışım mesela. Melankolinin dibi :D
Yıldız'dansa nolur buna benziyim dediğim yıllar agjgd

Yağmurlar demiştim... Yağmura cıvık cıvık düşkünlüğüm de çocukluktan işte... Bugün 2 hafta aradan sonra Ege'de yeniden kara bulutlar belirdi. Ay bende bir Adile Naşit sevinci. Ruhsar kırıtmaları. Ev erkeğini bir çekici bulmalar. Ev çocuuna bi enerji patlamaları... Nedir bu yağmur manyaklığı hacı? Derdim ne benim? Yağmur seven insan olma niteliğimle havalı hissettiğim yaşlarım olmuştu. Bu tip insanların bi giyim tarzı da vardır, bak. Görüşürsek bir gün, gösteririm hagdj : ) Fakat artık yağmur sevgisinin çok da sağlıklı olmadığını düşünüyorum.

Yağmurlu bir evrende, sanki seçenekler azalıyor. Yaşamın neşeli ve renkli yanlarını geçici olarak bırakıyor herkes. Ve baş başa ya da yan yana oluyorsun. Burada bir mecburi kaynaşma hali var. Sanırım bundan hoşlanıyordum ben. Yaşam sadeleşince, ben canlanıyorum. Sinema iptal ediliyor, konser erteleniyor, koşturma bitiyor ve sakinlik sarıyor her yeri. Hayatı erteleme zevki geliyor.  Aniden 'ders boşmuş laa' müjdesi almak gibi. Otellerdeki sinir bozucu ve gürültülü animatör gösterileri, çocuk çığlıkları bitmiş de yerine denizin dalga sesi kalmış gibi.

Nasıl da şiirsel durdu, böyle yazınca. İşte evladım, bu tınıda hayat insana pek de iyi gelmiyor (muş) Yılların gözlemiyle, sesleniyorum şuan. Gelin bu şiirselliğin arkasına gizlenmiş hıdırı açalım. Bu yağmur severlerde, melankoliden beslenme kökleri var. Bu da geniş zamanda 'tembellik' dediğimiz, 'göt kaldırmama' ya da bir yerde 'keyif adamı olma' komplikasyonuyla sonuçlanıyor. Kitapların yanına en kıyak atıştırmalıklar, hava durumuna uygun filmler-diziler, sohbetlerde ön plana çıkma ve ortamların aranan kişisi olma gibi uyuşturucular nedeniyle, bir türlü bitmeyen okulları - yerine getirilmeyen sorumlulukları- toplum tarafından yapılması beklenen ama asi genç kanın yapmak istemediği görevleri-gidilmeyen iş görüşmelerini fark etmeden çoğaltıyorsun. Melankoli seni hayatı karamsar şekilde genelleştirmene ve gençlikle de birleştiğinde hırçın bir şekilde sorgulamana yol açıyor. Çok havalı duruyor tabi. Pencereye şıp şıp değen yağmur, evin içinde kimsenin adını duymadığı grupları açıp dinlemen için seni kışkırtıyor. Burada da 'ego' gelişiyor. Çünkü toplum koştururken, sen duruyorsun. Sana göre dünyanın en anlamlı işini yapıyorsun o anda.
yağmur coşkusu demsilisi
Halbuki! O konsere gitmek, o çocuk çığlıklarında bağıra çağıra sohbetine devam etmek ya da biraz yüzeysel ama kurumsalda çok işe yarayan sohbetleri sürdürmek- modern yaşama odaklanmanı sağlıyor. Odaklanmak kelimesi doğru olmadı. O atmosferden kopmamanı sağlıyor. Ben yağmur yağdığında içeride olduğumu düşünürken aslında, dışında kalıyormuşum. İçeride olmak, devam etmek- sürdürmek- ortamdan kopmamak- kıdem almak- kendi içine dönmemek, kendi dışına taşmak- sessizlikte kalmamak demek! Şimdi böyle düşünüyorum evet! Kurumsala inanmayacaksın ama kurumsalsız da kalmayacaksın.

Bak yine hava yağmurlu, açmışım kibirli bir müzik, akşam için plan yapıyorum. Ev çocuu anneannesinde oyun oynayacak, biz de ev erkeğimle güzel bir yerde kahve içip sohbet edicük. Yağmura kadar aklımda bile yoktu Cumanın tadını çıkarmak. Şuan yine pencereden dışarıya bakarken hayatı çok seviyorum. Egolu bir şekilde: )


şimdi çektim. tipsiz ve egolu (kahveden önce)

Not: Bu arada Coen gardaşların  A Serious Man'ini taze izledim. O ne güzel filmmiş gız? Hala izlemediyseniz, bi el atın, kış bitmeden. Kafa cilalamak ve azcık rahatsız olmak için hoş bir film.



16 Ocak 2018 Salı

Yine yağmurlu...




50 kilo olmuşum... Çüş! Eskiden olsa yüzüm çökük olurdu, şimdi normal görünüyorum. Bence nedeni sıfır abur cubur yiyor olmam. Gerçi yine de sevmem bu kadar zayıflığı. Zayıf kadın bana histerikliği hatırlatıyor. Ben dombulluk severim. Belli bir sıkılıkta. Yine de glütensiz yaşamın verdikleri aldıklarından fazla. Ev erkeği çok beğeniyor evin içinde dolaşan süzülmüş kadın. 'Ay sana ne yakıştı bu süzülmeler'.. Ben de utanıyorum; 'ay sahi miii'.. Beyimgilden iltifat duyunca utanırım, huy. Bünyem iltifattan çok geyiğe alışkın evin içinde. Bu benim ortaokul kilom. Şimdi beni gören bütün yetişkinler yas tutacaklar. Ayhh çok zayıfladın, yapma bu kadar filan diyecekler. Abi, ben bişey yapmadım. Sadece ekmekle makarna yemiyorum, olan bu. Diğer her şeyden çok çok yiyorum. Yine de 52 kilo iyidir ya. Dönmeli o kiloya.

Orta okul dedim de.. Dolores, yani şu cranberries hatunu da aramızdan ayrılmış. Nedeni ne, bilen var mı? İlk aşklı İngilizce şarkı sözlerini ezberlediğim naif grup. Ne piç ettiydim senin şarkılarını be! Neden ölür ki bi insan 46 yaşında? Genç yaş ölümleri duyunca, huzursuzlanıyorum. Beni rahatsız ediyor. Hele işin içinde intihar varsa, iyice huylanıyorum. Kaçırdığımız bişey mi var? Bildiği bişey mi var? Şş alo! Nereye gidiyorsunuz böyle şevkle? Teoride intihar bana çok mantıklı geliyor. Mesela Stefan Zweig, almış hatununu yanına, beraber mutsuz oldukları bu dünyadan elele ayrılmışlar. Çünkü o dönemler kepaze Hitler dönemi. Avrupa ve içinde yaşayanlar bilmiyorlar ama hepsi tükenmişlik sendromunda.. Demiş ki, bizi neşelendirecek bir şey kalmadı, hadi vedalaşalım dünyayla. Bence çok karakterli bir davranış. Hayatta uğruna intihar edecek kadar ciddiye aldığım hiçbir şey yok. O yüzden ben ecelimle ölmeyi beklemeyi tercih ediyorum.

Annem kendisini bildim bileli Michael Jackson hastası. Bizim evde Michael Jackson albümleri marş gibi ezbere bilinir. Bi baktım ne alakaysa ev çocuğu, sohbet aralarında kapmış olacak ki- benden 'maykıl ceysın' çalmamı istiyor. Black or White ile giriş yaptık. Klibi de ilgisini çekti. Hafif dozlarla vermeyi düşünüyorum Michael'dan ona... Yoksa evde biz dinlerken öğrendiği çok fıstık müzikler zaten var. Ama maykıl bir genetik aktarım, o bir aile mirası... Anlıyor musun?

Rüyamda Japon Kedi'yi gördüm. Bana her gün yastık kılıfını mutlaka değiştirdiğini söylüyordu. Ben de bozuldum. Umarım benim her gün değiştirmediğimi anlamaz dedim içimden. Benden tiksineceğini düşündüm. Dün Joe, Öğrenen Anne, GeCe, Mızmız, Bu Nasıl Gebe, Ayşe'nin Kozası, She is the Man'in güncellenmiş yazılarını görünce, işimi de henüz bitirmişken, yanına yeşil çayla okuyuverdim hepsini. Blog işinin çok yavşakça bir keyfi var. Ama şartlı keyif. İşin gücün varken, başına oturunca pek haz vermiyor. Her işin bitmiş olacak. Böyle salına salına sinsice okuyacaksın.

Yazmak için de kaşıntıya ihtiyacın var. Bu aralar bende hiç olmayan. Yazmaktan çok okumak-dinlemek için istek duyduğum günlerdeyim. Belki bir süre uzaktan sizi izlerim sayın blog. Belki de yarınlar yokmuş gibi yazarım yeniden.

Ben çalışayım biraz. Çay da bitti.

9 Ocak 2018 Salı

Bi çay molasında..


Allaam bazen kreşin önünde ebeveyn repliklerinden sıtkım sıyrılıyo. Bu sabah yine anane/babaanne, birinden biri, veledini bırakırken, öğretmenlere doğru seslendi:

'Okul koksun çocuum sıcacık..okul..'

Artık içeriden ne cevap verdiler bilmiyorum. Devamını takip etmedim, utandım kadının lafından. Bizimkinin sınıfından ebeveynlere denk gelmiştim bir kez. Öyleymiş yani, sonradan fark ettim. Ben 'hadi ev çocuu giy kendin ayakkabılarını' diyince, 'aa ev çocuu mu, görebilir miyiz yüzünü bi?' diyen olmuştu içlerinde. Heralde oğlu ya da kızı evde bahsediyor, merak etti. Ev çocuu da dönüp domuz gibi bakmıştı suratlarına. Meraklarından durup incelemek isteyen ebeveynler... tv karşısında beliren o arsız merak gibi. O şekilde inceledilerdi çocuu. 'Hımmm hömm hammm... demek öyle.. onun da saçları dağınık... evet gözünde şişlik var...hımm'

Not verir gibi.

Bazen bu küçük çocuk ebeveynleri harbi naptığını bilmiyor. Neyse olsun, benim saçmalıklarımla yarışamazlar asgjdhjd.

Başak hasta olunca girdiğimiz tripleri yazmış. Bizim de şu var. Aile geleneğimizdir. Biz hasta olunca oturur günde 50 kez 'acaba nerden bulaşmış olabilir' diye düşünür dururuz. Acaba nasıl... markette mi oldu ki? İlk bana mı bulaştı sana mı? Kaç gündür kuluçkadaydı? Hatırla bakayım otobüste biri hapşırmış mıydı? Ben kimlere bulaştırdım? Geçen hafta komple ailecek ev yoğun bakımındaydık. Yüksek ve geçmeyen ateş, ayağa kaldırmayan kas-eklem ağrıları, çivili baş ağrısı, öksürük. Yani domuz gribigillerden biriymiş. Ağır bir grip. Annem bütün hafta nerden bulaştığını merak etti durdu. Bir sabah ev çocuunun başında 'nerden geldi bu başımıza' diye diz çöküyordu. Kovdum kadını odadan, 'ay anne saçmalama allaşkına çocuun yanında acıklı acıklı, hadi sen git işine bak' diye azar eyledim.

Annemin felaket olmuş duruşundan nefret ediyorum. Hepimiz hastayız ve öldürücü grip değil, bu. Her gün daha iyi olacağız. Neden bu ekşi surat kadın? Ellerime dokundu bir kez hatta, soğuktu ellerim. 'Yoksa hastalığın geriliyor mu' diye bi panik yapışı var. Arkasından bir de 'ne yesek' diye düşünüyorduk, bizimki yine biçare, perişan yüz ifadesiyle 'evde bişey de yok, ne yesek, hiçbir şey de kalmamış, ne yapsak ki' diyip duruyor. O kadar sıkıldım, bunaldım ki onun bu enerjisinden. Kalktım mutfağa girdim, şipşak bişiler pişirip eğlenceli tabaklar hazırladım. Gerçi pok gibi olmuş ama olsun nabayım. Evdeki malzemelerden bir şeyler çıkardım, amaç ilaç içmek ne de olsa. Şu kadının bu kolayca ümitsizleşebilmesinden çok sıkılıyorum.

Doğum yaptığımda bize geldiydi. Ay kadın bulamıyor ne pişiriceğini bi türlü. Sürekli yüzünde çaresiz bi ifade. Baktım sabah akşam pekmez-ekmek yiyip duruyorum ve hep açım. Dedim, dikişli mikişli de olsa yemek işi bende. Yemek mühim ya. Ev orta halli temiz olsun, tuvalet-banyo-mutfak hijyenik olsun ve ocakta mutlaka bi tencere yemeği olsun.

Neyse yine de sağolsun bize baktı kadıncağız. Kendi de az hasta oldu bunun uğruna hatta.

Ev erkeği ile konuşmuyorum, kavgalıyım. Bunu sonra anlatayım. Ama ilk kez yavşaklık yapıp, bir an evvel barışmak için heves etmiycem. Sonuna kadar gidicem bakalım. Kendi gelip, çözülecek mi. Açıklayacak mı bana davranışını? Görücez.

Ev çocuğum eskisi gibi enerjik olsun, içim rahatlasın istiyorum.

Şimdi çalışmam lazım.
Çay?

Aldığm grip ilaçlarını temsilen...

27 Aralık 2017 Çarşamba

Son bi Çarşamba?


Çocuum hasta. O hastayken normal yaşama adapte olmak, uçak türbülansını sallamadan yanındaki yolcuyla kibar konuşmalar yapabilmeye benziyor.

Olmuyo yani, abi. Uykusunda öksüren, ateşlenen çocuk söz konusuysa kendimi bir iki telkin edip şöyle bi rahat oturmak saniyeler sürüyor. Sonra yine tilki gibi tepesine dikiliyorum, nasıl diye kontrol ediyorum. Öksüren çocuğa napabilicem teoride değil mi? Zencefilli karışım içir, odasına soğan koy, kara turp-bal, havayı nemle... Tamam, bunların dışında her öksürük sesine doğru odaklanmış şekilde yürümemin herhangi bir mantıklı açıklaması olamaz. Ateş için yapabileceklerim de bir elin parmaklarını geçmez. Ateştir yani neticede. Düşürmek için birkaç numara var, ana olarak onları yapıverirsin. Hipnotize olmuş gibi, çakılmazsın yatağın baş ucuna. 

'yanıyo çocuk' duruşu

 Ev çocuğu uyanıkken pek sallamıyorum. Çünkü çocuklar uyanık oldukları her bir saniyeyi, şiddetli şekilde oyun oynayarak mutlaka coşkuyla kullandıkları için, haklarında evhamlanacak bir malzemen olmuyor. Çocuğun pozitif enerjisi, evdeki yetişkinleri sakinleştiriyor çoğşükür. Bazen sırf bu yüzden ev çocuğunun hastayken geceleri uykudan uyanması, kurtuluşum oluyor. Gözünü açar açmaz, hemen oracıkta oyun ihtimallerini değerlendiriyor. Ben de hemen güç bulup, götü kalkık ebeveyn otoritesini geri kazanıp, geri uykuya döndürüyorum evladımı. Uykusundayken neden bu kadar tırsaklaşıyorum, analığın bu kısımlarını daha henüz anlayamadım. Sanki uyku uzun ince bir yol, git git gidiyor da en ilerisine gidince, gözden kayboluyor. Oralarda olası hastalık hallerine ben yetişemeyeceğim, müdahale edemeyeceğim ve işler sarpa saracak. Bu yüzden mesela, sıpanın hasta olduğu gecelerde asla evde bira içiliyorsa, katılmam. Yine aynı his. Sanki işler sarpa saracak ve ben yetişemiycem. Galba ikinci veledi düşünmeyenlerin çoğu bundan düşünmüyor. Birinciyi fazlaca düşünmekten ahgashgd : D

Gluten ve şekersiz beslenmede ayı bitiriyorum. Ay böyle diyince çok instagram kızı seçimi gibi duruyor. Sanki seçkin bir derneğin üyeleriymişiz gibi. Halbuki her şey kaka yapma sıkıntımla başlamıştı. Kakalarla başım dertteydi. Ve bir insanın başının dertte olmasını isteyeceği en son şey kakaları yani bağırsaklarıdır. Bunu belledim. Tüm o sıkıntılarım bir çırpıda bitti, sihirli değnek değmiş gibi. Ne desem ki bu konuda? Yani ne desem, çok modern şehirli ve anksiyeteli kadın gibi duracak. Halbuki konumuz sadece dötoş mevzular. Ama öz mevzular. Bakın glütensiz beslenmek altında pembe tayt, elinde yarımşar kiloluk ağırlıklar ve avokadolarla fotoğraf çektiren kadın görüntüsünü çağrıştırıyor, biliyorum. Halbuki işin gerçeği çok başka sevgili sayın blog. Şimdi örneğin, bugün annem-ben ve ev çocuğu, İzmir'de glütensiz-şekersiz ürünler satan çok tatlış bir cafe'ye gittik. Bayılana kadar yedik ve harbi bayıldık o tatlara... Fiyatlar da uygundu. Ancak şurası tam oturmuyordu. Mekan bize bir yaşam tarzından bahsediyordu. Sessiz bir seçicilik içindeydi. Orda takılan kişiler, çalan müzikler, dekorasyon... Halbuki konumuz rahat kaka yapmaktı hani ?
o arkada duran şekersiz-glütensiz brownie <3

şekersiz-glütensiz LEZİZ muffin, kurabiye ve velet kolu

Kısacası glütenle ilgili ciddi bir sorunum var. Net bir tercih de yapmış bulunuyorum. Hayatıma onsuz devam ediyorum. Fakat çok uygulanabilir görünmüyor. Şimdilik instagram gızlığı manzarasında duruyor... Yani sosyalleşirken tabi. Kendi evimde hiç sorun değil. Ocak'ta oğlumla birkaç ziyaret yapacağız. Yakınlarımın evlerinde kalacağız. Eminim yeni beslenme tarzım yüzünden, çok uzun açıklamalar yapmak zorunda kalacağım. Konumuz kaka, ordan uzaklaşmayalım derim. Bu konu biz insanlar için trend olamayacak kadar totomuzla ilgili yanisi. Bir eczacı adamla dertleşmiştik geçen ay. Yıllardır bağırsak sorunu varmış. İlaçlara bel bağlamış. Adam nasıl çaresiz ama... Ben de o sırada probiyotiklerimi alıyordum ondan. Bugün, yani haftalar sonra- ev çocuuna diş macunu almak için özellikle onun mekana gittim. Heyecanla kendisine anlattım. Dedim glüteni kestim.. kefirleri içtim..  şikayetlerim bitti, kurtuldum.. süper geldi, über oldu, doğal beslenme, mırı mırı, vırı vırı.

Baktım adama beni dinlemiyor, biliyor musun? Ona nasıl saçma geldiyse. Anksiyeteli kadın sohbeti gibi geldi bence ajsgdsjg :D Kendimce adama müthiş bir sır açıklıyordum. Onun hayatını kurtaracak formülü heyecanla ve dikkatle ona ulaştırmıştım. Adam 'hı, hı doğrudur' çekti bana ya.

Gluten hakkında okuduysan, aslında konunun kakadan başlayarak daha nelerle ilgili olabileceğini biliyorsundur. Onlara da buralarda değincem elbette. Şimdilik fanatiklik yapmıyım diyorum sadece. Zamana yayıyorum. (Buraya geçmez denilen rosalar ve diğer neler neler gelecek)

Yarın yavrum iyi olursa ve okuluna giderse, ev erkeğinin yıl sonu izin gününü kullanıcaz. Gündüz sineması, dışarlarda takılmacılık filan yapıcaz. Cuma da ben böyük ev temizliği eylerim. Hafta sonu da ailecek yuvarlanmayla geçer. Ve Ocak ayının ilk günü olan Pazartesi itibariyle beni 3 haftalık yoğun bir evden çalışma süreci bekler.

Yılın son çarşambasından iyi uykular.




22 Aralık 2017 Cuma

Kime hediye gönderdiğine dikkat et!




Bu bebelerin en büyük fobisi, büyükler benden gizli bi pok yiyor mu şeklinde. Başları dönüyor valla bu korkudan. Bu sabah ev erkeği ile bizim kampüse gidip, hem doğru düzgün bir kefir mayası alacaktık hem de diş hastanesine uğrayacaktık. Haliyle, evdeki farklı hareketliliği hissedip, okula gitmeye yine taş koydu. Ho hoyyt. Artık deneyimli anayız, bu pislik çıkarmaların kokusunu hemen alıp, olası bir isyana fırsat vermeden, veledi okula postaladım. Akşam baş başayız, anne-oğul gecesi yapıyoruz diye de söz kestik. Mutlu mutlu ayrıldık.

Ay karı koca konu kefir mayası bile almak olsa, beraber hafta içi sabahı aylak aylak kampüse gitmek ne hoşmuş gız. Yağmur da vardı. İsyankar kefircinin 'diğer mayalar bi işe yaramıyo, en güzeli bizim mayalar, ama valla 5 tane getirebiliyoz, onu da sabahın 6'sında sıraya giren kapıyo' şeklinde tutkulu ve lüzumsuz açıklamasından sonra, 'hı hı doğrudur' diyerek devam ettik yağmurda yürümeye. Ne romantik... Hele ev erkeğine sıra no aldıktan sonra beraber koridorda bekleyişimiz. Ya röntgen sırası? Ya okul cafe'sinde içtiğimiz o çaylar... Şaka maka, ben en çok böyle anlarda aşk işlerini seviyorum. Bir görev için yollardasın, çocuksuzsun, sürpriz bekleme anları, çay - kahve içme zorunlulukları çıkmış, havadan sudan geyik muhabbetler, çok seviyorum. Fakat biz bugün baş başa bir yerlere gidelim deseydik, hiç tadı olmayacaktı, yavan gelecekti. Biliyorum.

Ay ben bu yağmurun yanaklarını cimciririm. Geçen sene İzmir'e uğramayan yağmur, bu sene hiç vazgeçmeden yağıyor. Yaşasın be!

Dün ev çocuğunun kreşte yılbaşı çekilişi yapıldı. Ne alsak- gündemimizde o var. Elbette okulun talebi, ekonomik harcamalar, kitap ya da yapboz. Aklıma yine şu olay geldi hemen. Yıllar evvelden böğrüme daş gibi oturan bir yılbaşı çekilişi hatırası... Çocuğumun babasıyla ortaokuldan arkadaşız. İki sene kadar bizim okuldaydı, hırslı ve uyuz (ama gizliden yakışıklı bulduğum) bir öğrenciydi gendisi. Ve çekilişte ben ona çıkmışım. Bana da M. diye bir erkek arkadaşımız çıkmıştı. Orta 1 filandık sanırım. Annemle çıkıp, özenerek çok datlı bulduğum bir hediye seçmiştik ona. Benim adımı kimin çektiğini hiç bilmiyorum tabi. Heyecanlıyım, beklentiliyim yahu!

Evet hediyeleri teslim etme günü geldi. Beni çeken bu arkadaş (ev erkeği), bana hediye almayı unutmuş ve sabah evden çıkarken kitaplıktaki eski püskü bir kitabı, üstelik yazarı Kemalettin Tuğcu olan- öylesine alıp bana hediye etmişti (annesinin yönlendirmesiyle) Eve geldiğimde çok üzgündüm. Annem zaten o yazarın kitaplarını bana okutmazdı. Sordu. Üzüldün mü dedi, evet dedim. Tam neye bozuldum bilmiyorum. Hediye almayı unutmasına mı, getirdiği kötü kitaba mı?


Bu olay aramızda flört başladığından beri (yaklaşık 14 sene sonra) daşşak konumuz oldu, afedersin. Ben yeterince Kemalettin Tuğcu espirisi yaptım kendisine. Fakat ilginç olan kısmı şu. Ev erkeği şimdi düşünüyor da, ailem ne kadar oralı değilmiş, aslında bu onların hatası, ben ne bileyim o yaşta diyor. Annemin kimseye hediye alıp verdiğini bilmem, kendisine hediye edilen şeyleri ona buna dağıtırdı diyor. Acaba o kadın yıllar evvel, gelecekteki gelinine hediye göndereceğini bilseydi, bir yerlerden birileri fısıldasaydı, bana ne gönderirdi, çok merak ediyorum ahsgjd. Çeyrek altın filan yollayabilirdi bizimki, onda o performans var bak skhakjfg. Ya da 'iyi gelin olmanın 10 altın yolu' gibi bir kitap... Yün yorgan da yollayabilir, şimdiden sakla bunu, diyebilirdi.

Yani burdan ne ders çıkıyor. Çocuğunuzun yılbaşı çekilişinde kime, ne hediye gönderdiğinizi iyi bilin! Ona göre jagjadg : ) Gerçi yapılan bir çalışma dünyada yaşayan çoğu insanın 14 yaşına gelene kadar evleneceği kişiyi çoktan tanıdığını söylüyormuş. Böyle bir istatistik yapılmış. Bana pek mantıklı gelmedi gerçi. Ne alaka hatta? Olsun.

Neyse, bugün dönüş yolunda aktara uğrayıp maya aldık. Yağmur pıtı pıtı devam ediyordu. Ev erkeği, apartmana yaklaşınca, şöyle dedi:

'Bu sene hepimiz birbirimize hediye alalım. Ben de artık öğreneyim şu işleri'

Olur, dedim. O da olur. Hı, hı doğrudur, dedim hatta.

kahve?

18 Aralık 2017 Pazartesi

Yeni seneye 'zottirik' kararlar.


Yeni seneye ne gadar da az kaldı. Her sene bu vakitler totom tutuşarak kararlar alır, yılın son günlerinin bokunu çıkarayım diye yaptığım şeyleri iyice abartırdım. Bu sene ilk kez karar almıyorum, vay halasını. Bokunu çıkarmak eylemine değinirsek; tabi ki çoğunluğu kötü beslenme, hareketsiz yaşam ve tüm pijama bolartan alışkanlıkları doya doya yapmak işte. Sanki yeni gelen senede hepsi birdenbire bitecek. Ben ve yeni 'iyi' alışkanlıklarım ortalığın mına goyicaz.

Her seferinde döt oldum. Hiçbir zaman o kararlara sadık kalamadım. Meh meh meh. Şimdi uyanıklık edip, yeni seneye gelmeden kararları aldım jsgjhfa. Ve işin tuhafı uyguluyorum da. Yani yeni seneyle hiçbir hesabım kalmadı. O gece, yani 31 Aralık gecesi, elimde gül şarabımla boş beleş geyikler yapmak niyetindeyim. Yeni seneye hiçbir anlam yüklemeden ve son yılın son gecesi 'allaaaaa' diyip, sonsuzca tıkınmaya abanmadan, normal normal takılıcam. Yeni bir ajanda bile almayı düşünmüyorum. Elimdeki harita metod defterim hala bitmedi.

Elbette yeni seneye dair sinsi planlar yapmayacak olmam, şu yakınlarda değiştirmek isteyeceğim mevzularım olmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin!

Abi her gün yemek yapmak ve yemek planı oluşturmak fikri beni çileden çıkarıyor. Buna çözüm arıyordum, arıyordum ve buldum! Al sana zottirik görünse de aslında basbaya yeni yıl kararı. Hemen bu hafta uygulamak istedim tabi. Fakat ev erkeğinin uçak yolculuğu sonrası başlayan yoğun diş ağrısı sebebiyle bu hafta sonu cortladık. Evde duramadık pek. Ne ev temizledik, ne bişey. İşler iyice birikti. Bu kez de buna taktım. Hımm, bu ev işlerine de bi el atmak lazım. Olmuyor böyle düzensiz. Yaz kızım, yeni yıl kararı iki. Ev işlerinde sıkıntı var, buna da bir hal çare düşün.

Ev işi derken sanmayın ki yalnızca yer temizliği, cam siliciliği. Daha fena detaylar var. Örneğin, çay kavanozunda çay bitmiş. Yerine konmamış. Tam sabah koşturmasında çay demleyecekken, o kavanozda çay olmaması nasıl ayağa çelme takıyor var ya! Yağlıklarda yağ kalmamış. Kim bunu huniyle dolduracaktı? Oyff otur bununla uğraş şimdi. Eyvah akşam yemeği için evde salça da bitmiş. Kefir ve yoğurt mayalanmamış. Çamaşırlar hala kurumamış. Neee? Laptop mu bozuldu? Hass. Allaşkına şeytan işi detaylar yüzünden, bir hafta içi sabahı gereksiz şekilde işte böyle uzayabiliyor. Al sana yeni yıl kararı 3, boş geçme arkadaş! Bir şeyler bitiyor gibiyse, hemen el at.

Geniş resme bakarsak, bu aksaklıkların tek bir adı var. Dersi derste öğrenmemek. Yani zamanında bu işleri yapmamış olmak. Hazırlıksız bir şekilde haftaya başlamak. Bak yeni yıl kararı 4, hazırlık yap kardeşim! Haftalık planlamalarını sen yap! Olmuyor böyle aaa.

Ee hani yeni seneye elimi kolumu sallaya sallaya giriyordum? Yine olmuyor işte gördüğün gibi. Zottirik de olsa, bu basit başlıklar gün içinde hızımızı kesiyor. Dün akşam ev erkeği durup durup soruyor 'neyin var ya, suratın asık?'.. 'Bişeyim yok yaa' diyip duruyorum. Sonradan çaktım. Ulan pazar akşamı ve evi pok götürüyor diye gizli bir melankoli yapmışım! Ben de o insanlardanım işte. Kendimi ev için heder etmek istemiyorum ama evimde o düzeni görmeden de kendimi 'kıyak' hissedemiyorum.

Haftalık yemek hazırlığı konusunda şu yazıdan güzel ilham aldım. Benim açımdan uygulanması çok kolay, belki senin de işine yarar. Bence koca hafta sızlanmam artık.

Ev konusuna gelince de.. o kadar konmariler yaparak evi sadeleştirmiş biri olarak, daha nasıl kurnaz bir yol bulurum hiç bilemiyorum. Hayır biz neden eve bu kadar hizmet ediyoruz ki? O bize hizmet etmeli. Doğrusu budur. Fakat bakıyorum da hepimiz delirmiş gibi hayat boyunca, evlerimizin karşısında hizmetçilik yapıp duruyoruz.Yok mu bunun bir kolayı?

Bu konuyu çözcem. Fakat o vakte kadar azcık qeyff. Kahve?





22 Ekim 2017 Pazar

Pazar akşamı, salon masasında


Bu sefer salondayım. Fırtına gibi ev çocuğunu yıkadım, ödül olarak tivi keyfi hediye ettim, o arada saçını kuruttum, günün son atıştırmalığını tıkıştırdım (fıstık, armut), tivi sonrası bugün 37. kez birlikte yapmayı talep ettiği pazzılına sanki yerlerini hiç ezberlememiş gibi her seferinde alkışlayarak eşlik ettim, uyku vakti geldi ve işte burdayım. Bu arada kısa bir boyun egzersizi ve duş olayına girdim. Volkan'ın stüdyosu da tam evin şaşalı saatlerini buluyor ya, neyse. Şimdi baktım, mayaladığı yoğurt tutmuş, dolaba kaldırdım.

Hayatımda bu derece ruh halimi anlatamayacağım kadar 'kayıktaymışım gibi' bir gün hatırlamıyorum. Bir yandan gün içinde durup zehir gibi acı çekiyorum, bir yandan günlük koşuşturmaların içinde sakinliyorum. Midem bulanıyor, başım dönüyor. İştahım yok ve kokular öğürtüyor. Acı çekiyorum- korkuyorum, ikisini farklı anlarda yaşıyorum.

O cool kadın, meddah ruh, annemin gözdesi, çocukluğumun kökleri, tabiatımın başlangıcı, bilinçaltımın kalesi, damak tadımdan tut temizlik alışkanlıklarıma kadar birçok davranışımın gizli öznesi, oğlumun 'nenesi' ve tüm arkadaşlarıma anlata anlata bitiremediğim, benim için bir çeşit kahraman olan canım anneannem; yani onun asla yıkılmaz sarsılmaz bedeni, bugün çocukları tarafından toprağa verildi. Tüm çocukları; sekizi de ordaydı. Tıpkı istediği gibi memleketi Trabzon'da, biricik köyünde cenazesi yapıldı.

Anneannemin ölümüyle ilgili yazasım, paylaşasım pek yok. İçimde tutmaya ihtiyacım var. Yas tutmak istiyorum. Anlayış göstermek istemiyorum. Canım ne kadar isterse o kadar sürdüreceğim. Yaşlılık, hastalıklar, çok acı çekiyordu-rahatladı gibi telkinler beni ilgilendirmiyor. Kişisel bir konu.

Bu kadar yeterli.

Bu arada blog, ben hiç iyi değilim. Sanırım ömrümde ilk kez anksiyete yaşıyorum. Bu hafta 3 defa oldu. İlki işyerindeydi. Tuvalete kapanıp, ağladım. Sonra kafama saplanan bir düşünce yüzünden ciddi tribe girdim. Aşırı korktum, ellerim soğudu ve aynı anda terledim. Birkaç telefon görüşmesi yapıp, korktuğum şeyin olasılığını sordum.

İkincisi de anneannemle ilgili haberi aldığım günün gecesiydi. Salondaydık ev erkeğiyle. Ev sessizdi. Birden aynı korku geldi ve midem korkunç bulanmaya başladı. Çok aşırı ağlamıştım gündüz, başım da çok ağrıyordu. Kalkıp egzersiz yaparak vücudumu sakinleştirmeye çalıştım, tüm kaslarım gerilmişti.

Üçüncüsü de bugün bir mağazada oldu. Her yer üstüme geldi ve yine aynı düşünce geldi, aynı korku ile. Bu arada 3 olayda da yaşadığım korku aynı. Hastalık anksiyetesi bu. Ev erkeği ve ev çocuğuna haber verip hemen tuvalete koştum. Yüzümü yıkadım, tuvalete girip biraz ağladım, çıktım. Sonra açık havaya çıktık, marketten cevizli pestil almıştık. Onu yerken geçti, rahatladım.

Terapiste sordum, ilaçsa ilaç, terapiyse terapi. Bu konuya odaklanalım, dedi. Benzer durumda bir arkadaşım var. O kullanıyor epeydir ilaç. L ile başlayan bir ilaç, biliyorsundur belki. Onu aradım. Çok memnun ilaçlı tedaviden. Bana kesinlikle öneriyor. Halbuki doktorsitesi'nde okuduklarım içimi kararttı. Kullananlar hep kullanıyor, canımı sıktı. Hala kararsızım.

İçimde bir ses, eğer bende o korktuğum hastalıktan yoksa, bu korkuları bir daha yaşamam diyor. O sebeple önce bende organik bir şekilde o hastalık var mı yok mu onu öğreneyim, gerisi kolay - diyor. Diğer ses ise, kendini kandırma evladım, sen kaygı konusunda boyut atlamışsın, şu sıra gelişmelerle tetiklendi de ortaya çıktı, yarın da başka şeyden tribe girersin, git tedavi ol diyor.

Alternatif yanım ise, boşver ilacı, düzenli spor yap, iyi beslen, korktuğun mevzuda kontrol yaptır ve bol bol yaz, toparlayacaksın diye aklımı çeliyor.

Ev erkeği ise, bu davranışların benim karakterim olmadığını öğrendi öğreneli çok mutlu. Neyse ki aklınla zorun varmış, oh ya, çözeriz biz onu diyor.

Anneannemin gidişi, annesini kaybeden annemin büyük acısına şahit olmam, üzerine bu ay sonu olacağı ciddi ameliyat, benim bitmeyen tetkiklerim... afalladım.

Kayıktayım sanki. Midem bulanıyor blog.

14 Eylül 2017 Perşembe

Hayırlısıyla hastayım çocuum


Sabah 4'te uyandım. Uyuyamadım.

Başıma ne işler geldi blog.

Yeni girdiğim işyerinde, sağlık sektörüne yönelik çalışmalar yapılıyor. Ben de işin içerik üretme kısmında olduğumdan bol bol damar hastalıkları, kadın sağlığı, üreme, kanser türleri ile haşır neşir oldum. Tabi, Kahve bu durur mu. Kaygı bozukluğuna zaten eğilimi olan Kahve, hemen yapıştırmış şüpheleri. Bir gün göğsümde leke gördüm. O gün de meme kanserinin sadece kistik oluşumlarla değil, göğüste 'anasını?' dedirtecek cilt değişiklikleriyle de kendini göstereceğini yazıyorum. Tabi ki uzman görüşünü ben popi hale getirmek için derliyorum. Yoksa bilinçli bir yazma değil.

Ev erkeğine sordum. Sence, benim o leke? Ne dersin, dedim. Ev erkeği de tam 'her şeyi abartma lütfen' erkeğidir. O da baktı örneklerdeki fotoğraflara ve benim lekeyle kıyasladı. Bence bir an önce randevu alalım dedi. Koştuk gittik, Alsancak Devlet Hastanesi Genel Cerrahi'den aldık randevuyu.

Ben kanseri geçtim, kanserin hangi evresidir, ölür müyüm yaşar mıyım hesaplarına başlamıştım bile.

Muayene günü, doktor lekemi gördü. Cildiye görsün, dedi. Elle kontrolde ise eline kitle geldi. 'Nasıl fark etmedin bu kitleyi?' dedi. Fakat regl öncesi dönemdeyim demeye kalmadı, konu kapandı. Ultrason muayenesi için 2 hafta kadar beklemem gerekti, çünkü Kurban Bayramı'nın 10 gün 10 gece çılgın tatili.

O ara, bayram tatiline daha tam girmeden... Zafer Bayramı'na da 1 gün kalmışken... Benim alt karnımda epeydir beni baskılayan rahatsızlık hissi artışa geçti. Söylenmeye başladım. 'Başlıcam haa, şu işe girdim gireli, her boktan şüpheleniyorum, al şimdi de şuram ağrıyo' diye anneme gösterdim. Henüz kendisi de kadınsal hastalıklar dalında ciddi bir takip sürecinde, biyopsi sonuçları bekleme günlerinde olduğundan beni gaza getirdi. 'Ay çocuum hemen koş baktır' dedi. Gün o gündü. Sonra uzun tatile giriyordu tüm tıp camiası. Devlet zaten tatildi de, özel poliklinikler açıktı ve gözümde ışıl ışıl parlamaktaydılar.

Koştum gittim. Kendime teşhisimi yolda koymuştum. Bende hastalık hastalığı başlamıştı. Aslında hiçbir şeyim yoktu.

Doktor beni detaylı inceledi. Her türlü ultrasonu yaptı. Hatta batın ultrason dedikleri geniş haritalı incelemeyi bile yaptılar. 'Kızım senin hiçbir şeyin yok evladım' dedi. Sevinçle oradan uçtum. Hatta ig'de şu fotoğrafı paylaştım.

Meme ultrasonu günüm geldi çattı. Kitle meselesinden çok gerilmiştim. İşyerinden aldığım izinle hastaneye koşarken 'anne sen de gel benle' diye dilencilik yapmayı unutmadım. İncelemeyi yapan doktor, 'Kızım senin hiçbir şeyin yok, sen git' dedi. Yine sevinçle oradan uçtum. Muhtemelen o kitle, regl öncesi oluşan bir şeydi bu arada. Aynı gün cildiye de lekemi gördü, mantar dedi.

Fakat sorunlar bitmiyordu. Bir terslik vardı. Aşırı yorgun, halsizdim. Vücudumda tüm kaslar ağrıyordu. Ev erkeği 'yürümekten ağrıyordur' diyince inanıyordum. Bazen de ev çocuğunun kucağıma oturup zıplaması yüzünden ağrım vardır diye kıllandım. İyi kötü zihnim bu durumu yadırgamadı. Baş ağrısı, konsantre bozukluğu derken, ben mutsuzluktan olabilceğini düşünmeye başladım. Sanırım farkında değilim ama çok mutsuzum diyordum.

Derken dünden önceki gün, gece yatarken sol kasık ağrım başlayana kadar. Sabah uyandığımda (yani dün) ağrı artmıştı. Kaburgam ve sol bacağıma yayılmıştı. Bu neydi abi böyle?

Yine Alsancak Devlet Hastanesi'nden randevu aldık. Ertesi güne (yani bugüne). Fakat işyerinde kıvranmaya başlayınca, ben ertesi günü bekleyemeden acile fırladım. Durumu anlattım. Jinekolojik muayenemi yeni olduğumu, o sırada bir sorun görülmediğini söyledim. İşle ilgili yazdığım onca yazıdan öğrendiklerim idrar yolu enfeksiyonu ya da böbrek taşı bu diyordu içten içe. Doktor hemen idrar tahlili istedi.

Tesadüf annem de dersten çıkmıştı. Yanıma geldi. Cerrahi müdahaleyi gerektircek bir şey çıkmasın da... enfeksiyon çıksın nolur. Hadi nolur ya. Böyle dualar ediyordum.

Çişim gelince koştum acilin tuvaletine. Heralde en son Taksim'de girdiğim aşırı izbe barın tuvaleti böyleydi. Mikrop kapmamaya niyet ederek çişimi yaptım.

Sonuç, sahiden de idrar yolu enfeksiyonu çıktı. Ağrıdan artık duramaz hale gelmiştim. Doktorun verdiği ilaçlardan ağrı kesiciyi hemen yuvarladım. Ve? Günlerdir hissettiğim o belli belirsiz rahatsızlık bile kayboldu. Harika bir histi. Antibiyotiğe de başladım. Probiyotik takviyesiyle beraber. Bol su içiyorum tabi.

Fakat şüpheci Kahve durur mu?

Google'da idrar yolu enfeksiyonu hakkında biraz daha okuyayım dedim. O da nesi? Uzun süre fark edilmeyen enfeksiyonlar, çok ciddi hasarlar bırakabiliyormuş. Ve sinsi gibi anlaşılmıyormuş. Benim enfeksiyon tipimde yanma olmuyor. Sistit gibi değil yani. O yüzden ben uzun süre gerçekten anlamadım. Aylardır alt karnımda var benim şikayet. Kendimi hep erteledim, 'bana öyle geliyordur, bir şey yoktur' diye.

Bugün, dünden aldığım randevuma gidicem işte. Genel cerrahtan almıştık- sol kasık ağrısında öyle yapılıyor diye. Kan tahlili, şu, bu anlaşılır durum. Tüm bu hastalık detaylarını geçersek, beni en çok düşündüren..

Bu kaygı bozukluğuna yatkın halimin kendi kaygılılığına tepki olarak sürekli ertelediği 'gerçek rahatsızlık belirtisi' başıma çorap örecek mi?

Acaba kaygılansak da mı saklasak, yoksa kaygılanmasak da mı saklasak?
Kaygı bir çeşit koruma mekanizması mı yoksa işleri tümden berbat mı ediyor?
Ve söyleyin bana dostlar kendi kaygısının gerçek olmadığından kaygılanıp kendine çelme takmak, nasıl bir kafa?

Son Notlar:
1- Bu arada bende durumlar da ilerledi. İshal, mide bulantısı belirtileri de hortladı. Hepsi enfeksiyon belirtisi. Basit bir idrar yolu enfeksiyonu dersin dimi. Sistemim çürük sanki, berbat bir his.

2- Anneme gelince.. Onun da sonuçları şuan 'kırmızı alarm' seviyesinde değil. Kanser gibi bir tehditle karşı karşıya değil. Gözlem sürecinde. Sağlıklıdır, canım benim. Ama işte kadınsal bazı ameliyatlardan geçebilir, duruma göre.

3- Yarın terapi günü. Gerçekten heyecanlıyım. Kendi kaygı durumumdan da bahsetmeyi planlıyorum.

Bu yazının ana fikri:

Yaşlanmanın bir belirtisi de sağlık sorunlarından iştahla bahsetmektir. Hadi evladım, hayırlısıyla hepimizin bir hastalığı olur işalağ. Ortamların tadı çıkar çocuum.

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Kafamı Dillendiriyorum





Bir keşif.

Canını sıktığın bir şeyi ele al. Toplam kaç saat sürüyor, genelde?
Benim ortalama 15 saat filan aktif sürüyor. Bir şeye canımı sıkma sürem.

Sonunda geldiğim final hep şöyle: 'Amaan koy dötüne gitsin'.

Madem geldiğim adres hep aynı, saatlerle oynayamıyor muyuz? Daha erken gelsem şu rahatlama noktasına. Neden bütün günümü yedim? 40 dakika canımı sıksam ve belli teknikler olsa o anda, hemen 'ana bakış açısını' kavrayabilsem ve 'aman koyveer' diyiversem 14 saat daha erken. Tasarruf etsem.

***

Bir ortamda genel çabam, akıcı muhabbet yönünde. Bu yüzden hep çok soru sorarım. Bu benim imdat çığlıklarımdır. Çünkü belli ki o muhabbet gitmiyor. Konuşturmaya çalışıyorum karşıyı. Etrafı incele, incele nereye kadar. Karşımdakinin telefonda mesajlaşmasını bekle bekle nereye kadar. Biraların etiketleri yol yol nereye kadar. Hayır cinsellikle sorunum yok. Muhabbette boşalamamakla sorunum var. Sohbet orgazmı hepimizi terapilerden kurtarır. Haksızsam haksızsın de.

***

Çocuğumu bu aralar it gibi seviyorum. Sarılsam kollarım o kadar uzun değil. Öpsem yetmez. Hayır bir de kaçıyor sıpa. Kafasını ellerimle kavrayıp, gözlerine yaklaşıp 'seni çoook seviyorum çok, anlıyor musun beni hı, duyuyor musun' diyorum. Bir şeyle ilgileniyor genelde ve 'ben de seviyorum anne' diyor. Kısa kes vurgulu. Günlük her işimi bir köşeye bırakıp, oturup oğlumu sevmek istiyorum. Öyle bir sevmeyle meşgulüm ki, onunla oyun oynayacak halde değilim, o derece. Sevmekten vakit bulamıyorum. İşte bu benim regl öncesi halimdi.

Geçen yıkıycam yavruyu, duşa çağırdım, koş kilodunu çıkar hadiii, dedim. Çıkarıp atmış salonun bir köşesine. Günler sonra gördüm onu köşede kıvrılmış. İnsan o kilodun çıkarılmış haline bile mi sempati besler regl öncesiyken.
Bu arada kilot mu külot mu?

***

Bazen bana şöyle diyen oluyor:
'Aa sen evli miydin bir de?'
Bu sorunun tınısında hafif daşak geçme var, hissedilir şekilde. Evet, evliyim çocuk da var, diyorum. Öheh koptum diyolar?
Pardon genç gösteriyorsun değil bakın.
Bu farklı.
Genelde evlenmeye değer verdiği belli olan hatun gızlarımızdan alıyorum bu yorumu bak. Hadi canım şu halinle onu mu başardın gibisinden.
Abartma deme, yemin ederim.
Bu başıma çok geldi.

***

Yazıları seslendiriyoruz Joe ile artık. Başladık ufaktan. Benim iki önceki yazımda, ilk linki var. Onun da son yazısında ilk linki var.
İlgilenen uğrasın.
Biz devam etmek istiyoruz.

***

Yatiyim bari. Klima altında etlerimi soğutayım.
İyi gece's.

Klimalı odada uyurken ben

Yazının sesini dinlemek için BURAYA tıkla.

22 Temmuz 2017 Cumartesi

İki lafın beli



Birine bütün para uzattığında, karşındaki para üstünü vermeden önce, parayı tutup ufuk hizasına getirerek kontrol ederken yaşanan o sessizlik var ya... İşte o kısa gerilim anı, acaip dürüst bir an. Orada tatava yok. Orada stratejik, politik, ailevi, yalakalık, çıkarcılık, genç gösterme, iltifat etme gibi silahlanmalardan epey uzak, neredeyse meditatif bir doku var. Net, direkt, bödöv diye 'senle ilgisi yok halagızım, sahte mi değil mi görmek bilmek bizim işimiz' rahatlığı, apaçıklığı var. Kimse kimseden kıllanmıyor. İlişkiler de apaçık böyle olsa nasıl olurdu? Belki böyle böyle alınganlığın kökünü kazırdık.


Çocukken yaşadığım en büyük hayal kırıklıklarından biri, çok sevdiğim dizide bir karakterin oyuncusunun değişmesiydi. Bağlandığın biri bu, gidiyor, yerine başka biri geliyor, oymuş gibi yapıyor. Bunu bir çocuğun hoş görmesi çok zor. Sonra büyüdükçe, ilişkilerin de buna benzediğini gördüm. Aslında yaşanan senaryo filan aynı. İlişkiyi sen yaşıyorsun, nasıl farklı olabilir ki? Yeni ilişkide bir önceki oyuncunun adını yanlışlıkla kaç kez söylemişsindir. Bana da başka kız isimleri söylendi. Makul. Çünkü hepimiz aynıyız. Biz bütün sevgililerin adı 'aşkım'. Sen aynı sen oldukça, ilişkinin sorunları, gittiği yer, bazen bitiş şekli bile aynı. Gerçi evliliği ilk kez deneyimliyorum. Oldu ki bir gün taraflara bir soğuma gelir de ayrılırsak ve sonra başkalarıyla yuvalar kurarsak, aynı geç uyanmalara gıcık olacağım garanti.


Anneannem ben bildim bileli çaldırıyor. Tüm tanıdığı herkesi, konuşmak için önce çaldırıyor. Sonra o kişiler anneanneme dönüyor. Ona öyle tembihlemişler. Sen arama anne, biz seni ararız. Ben seni ararım teyze. Anneanne, çaldırdığında ararım ben seni. Bu kadın bir kerecik bile arayamayacak mı? Nolur izin verin, bir kez de o birini arasın. Kefenin cebi yok ki, TeLe'ler de onunla gitsin. Bu kadın istediği an birini niye arayamıyor? Kendince bana kibarlık yapmak isteyen bazı tanışlarım da onları aradığımda beni meşgule atıp, saniyesinde bana geri dönmek gibi anksiyeteli davranışlar yaparlar. Burada ana fikir, sana girmesin yazık. Ben seni arıyorsam, bunu göze alıp arıyorum. Sen dönüp beni ararsan, lafımı kısa kesmek gibi ıkıntılara giriyorum. Çok zor. Benim telefonumu açarsa, o ay yiyecek ekmek bulamayacağım zannediyor olabilir. Şuan telefonumda 499 dakikam var. Bedava. İsteyeni arayabilirim.


Dün gece uyurken klimayı açmaya gerek olmaması sabah yaşam enerjisiyle uyanmama sebep oldu. Bazı bazı terlediğim olmuştu çünkü. Klimanın yaydığı sağlıksız hava, deri yüzeyini donduran rahatsız hissi ve her saat başı faturayı biraz daha şişirmesi gibi nedenlerin hepsi, benim için mutsuzluk. Klima aşırı sıcak havalarda sonsuzca değil, kısım kısım açılmalı. Yataktan ev çocuğunun kibar davetiyle (kulağıma bağırdı) light şekilde kalkıp da salona doğru seğirtince, böğrüme bir serinlik esti. Salonda fil görsem bu kadar şaşırmazdım. Klima açık kalmıştı. Ev erkeği yatmadan önce salondaki klimayı kapatmayı unutmuş. Birden yüreğimi çok derin bir acı kapladı. Yere bağdaş kurup 'ev bütçesini konu alan türkü' bulmaya çalıştım, çığırmak için. Bulamadım.


Şimdi kalkıp çamaşırları toplayıp, dereotlu poğaça hazırlamam lazım. Bugün halk plajında kimbilir ne maceralar yaşayacağum.

Önce bi kahve ile bu post'u paylaşayım dabi.


12 Temmuz 2017 Çarşamba

Uykudan Önce Son Çıkış


Tutamıyorum zamanı. Vesikalık fotoğrafım giderek benden uzaklaşıyor. Evrenin kara dehlizlerine doğru çekiliyor... onu...yitiriyorum.



Kıbrıs'ta 2011 senesinde çektirmiştim bunu. Daha demin ya.  Ayboluyor, kaç yıl öncesinin fotoğrafı? Doğumdan önce, ulan? Düşün ev çocuğu daha yok. O günden beri, her yerde kullandığım tek fotoğrafım bu oldu. Özgeçmiş, üyelikler, başvurular vs. Fotoğraf ver diyince, hemen aynı klasörde aynı yerde yıllardır değişmeyen yerinden alıp 'al fotoğraf' diye gönderiyorum. Logom gibi bir şey oldu. Since 2011 eklemeliyim altına. Çünkü birkaç seneye fotoğraftaki gencin, ben olduğunu ispatlamam için yerimden doğrulcam gibi.

60 yaşında teyzeler ya da amcalar gencecik hallerini profil fotoğrafı yapar ya. -Pardon siz kimsiniz? -Benim be ya Şengül Teyzen. Başını TC yaptım, ondan mı tanımadın gız?

***
Ebeveynlere hitaben yazılmış psikolojik (ve bence gerilimli) kitaplar okurken, aklıma gelen neden çocuğum ve kendi ilişkim olmuyor? Sürekli kitapta bahsedilen çocuk ben, ebeveyni de annemmiş gibi canlandırıyorum zihnimde. Okuduğum şeylere sinirlenip kendimdeki dangozlukları, anneme bağlayacak bir sebep mutlaka buluyorum.

Kendimde güncellemek istediğim bazı saçma şeyler:

  •  Okuduğum anne-çocuk gerçekleriyle ilgili karamsar tablolarda hemen kendimi de o örnekten sayıyor olmam.
  • Anneme ağır faturalar çıkarmam.
  • Şimdiki olumsuz özelliklerimi hep anneme bağlamam.
  • Artık yetişkinlikten, ihtiyarlığa doğru yol alıyorum ama hala davranışlarımın sorumluluğunu üstlenmemem.
***

Galiba 'herkes bana yazıyooğ yaağğ' hastalığı bana bulaştı. Ya da herkes bana yazıyo. Abi, 20'lerde bile görmediğim ilgiyi son birkaç aydır tüm esnaflardan görüyorum. Bütün amcalar, dişi olmayan nur yüzlü dedeler filan beni kesiyor. Dün bir tanesi, 'sizi bankadan tanıyorum galiba' diye yolda beni durdurdu. 'Hayır sanmam' dedim. 'Orada çalışıyor gibisiniz' dedi dedem. Bir de siz diyor, ve yaşıtız gibi vurguluyor. Özellikle ev çocuğuyla çıktığım zamanlarda daha çok başıma geliyor. Bir de aşırı bakımsız, salak bir haldeysem. Bence bu yeni bir evre. Yani o yaş grubunun kendine uygun gördüğü bir skaladayım artık. Çocuklu orta yaşlı hanfendiiiii, askılı bluzz, yolda tekk, yanında bey yok, vışşş...

Ev erkeğine anlattım, yazık, o kadar iyi niyetli ki, hımm MILF görmüşlerdir seni dedi. Hayır dedim bak bu öyle değil. Bu aşırı varoş bi hareket, böyle tam 'evim var, ineğim var, evlenek' tadında flörte giden bişi dedim. Hımm dedi, sustu.

Amcaların gözünden orta yaş gadını fantezisi


***

Ne kadar organik beslersem besliyim, hindistancevizi sütleri için bankalardan kredi de çeksem, makarnanın en seçkinini bile haşlasam; bir çocuğun ağız tadı Ökkeş ise yapılabilecek bir şey yok efendiler. Dikkat ettim avokado filan yerken yüz burkmuyor ama boş ekmek yeme fırsatı geldi mi zevkten tam bir hanzoya bağlıyor. O ne iştah? Sanki üzerine cigarasını yakacak. Ruhu bu bence. Genlerden aktarım. Boş ekmeği ağzımızda döndürmeye hepimiz aşığız. Bugün parkta boş ekmek dağıttı kadının biri çocuklara (ne iş?) Bu çocuklar da afedersiniz çok ayıp ama aç köpekler gibi kapıştılar ekmeği. Kan döküldü, can verildi o itişmede. Ben arkada 'yok ekmek yemeyelim biz, şimdi öğle yemeğimizi yiycez, hem zaten kabızsın sen bu ara' derken harika bir playback sanatçısı gibi ağzımı oynatmamla kaldım. O kadın kimdi, çocuklara ekmek dağıtmak neyin akımıydı, bu çocuklar bir ekmek için nasıl bu kadar tehlikeli olabildi? Bu sorular havada kaldı.

Çok uykum geldi. Hiç kahve içmedim, hep çay.
İyi uykular evladım.



24 Haziran 2017 Cumartesi

Cumartesi Sabahı Çenesi


dipçik gibi temsili

Cumartesi sabahına giriş. Dışarıda mahalle pazarının harıl hurul kurulmalarını sabah serinliğini pencereden koklaya koklaya dinledim. Şimdi saat 06:55, onlar çay faslına başladı. Çay-keyif-sohbet çağrışımlarından bir bloğum olduğunu bir zahmet hatırladım ve parmak ucunda salona geldim.

Bu roman olmaya aşırı özenmiş giriş cümlelerinden sonra, şuanda nihayet blog yazısına bizzat girmiş sayılıyorum. İşyeri çok yoğun. Yorucu yoğun. Eve döndüğümde mental olarak bitmiş oluyorum. Mantıklı şeyler yaptığım söylenemez. Yarı besleyici yarı laylaylom akşam yemeği, uzanmalı oyunlar, sonra sızış. Olsun İzmir'de kendi işimi yapabildiğim için her tür şükür, zikir, fıkıh vs. Bu arada eğer evde tartışmayı hak eden durumlar varsa, koyveriyorum gitsin. Bu sanki karşı tarafa cool şekilde tavır almışım efekti veriyor. Çok şık. Halbuki tartışmaya bellerim dayanmıyor.

İşten sonra zeka seviyem

Bu ara ev erkeği her şeye atarlı. Onun bazen olur. İki lafın belini kıramazsın. Tıkalıdır yollar. Konu kumanda bile olsa bir ergenin ebeveynleriyle kurduğu diyalogları aratmayan, postmodern tripleri olur. Bu dönemlerimiz bizim şuan hatırlamadığım bilmem kaç yıllık evliliğimizde, hep oldu. 3 ayda bir, bazen dört. Bazen 6 ayda bir. İki gün filan onun o trip sürer, bi iki gün daha benim o triplere karşı spam koruyucu tribim. Sürüyor yani. Böyle zamanlarda hep nefes aldığım yer 'boşanırım gerekirse, defolup kendi hayatımı kurarım, erkekle uğraşamam yaani' noktaları oluyor. Gerçi ben de çok matah sayılmam. Birbirimizi uyuzluk kulvarında tamamladığımızı düşünüyorum. Hatta atarlı-tripli halleri saymazsak severim bile ilişkimizi. Yine de ben yıllardır arada, mutlaka uğrayan bu durduk yere birbirine gıcık olma etkinliğini çözemedim. Belki tampondur, koruyucudur. Meğer gizli katil benimdir. Benim yansımamdır. Geçen beni aradı, çalışıyorum. 'Biz ev çocuğu ile markete gidiyoruz, ne alayım' dedi. Mmm dedim, 'elma ve muz al'. Bir süre sonra marketten beni aradı; Beni bi elma ve muz için mi markete gönderiyorsun?

Belli ki bizimki bir yerlerde yine kurt adama dönüşmüş. Bazen bekliyorum birkaç gün sonra transform gerçekleşip normale dönüyor. Bazen de dayanamayıp ilkeli cumhuriyet kadını gibi haklarımı savunuyorum. Fakat gıcık kampanyalar geliştirip, karşısına en leş diyaloglarımla çıktığım da oluyor tabi.
'yoo gergin felan değilim'
Bilmiyorum gardaşlar. Sarılıp alnı kutsayarak 'geçecek gadınım, her şey iyi olacak' diyen o gıcık adamın prenses muamelesi yaptığı karısı yerinde olmayı hiçbir zaman istemedim ama, karısına nadiren de olsa tripli davranan erkek modeline hiç dayanamıyorum. Birkaç gün bile sürse, tüm diğer iyi günlerimizin üzerine sifon çekebilirim. Şuan. Yarın ne hissederim bilemedim. Çünkü aslında Memet Aslantuğ ve Arzum Onan konforunda ilişkimiz var. Hatta Hülya Avşar ve Kaya Çilingiroğlu'nun boşanmadan önceki halleri kadar da istikrarlıyız. Müh müh müh.

Yine de çıkardığım sonuç şu. Bence bu ara canı sıkkın, bir şeylere. Benimle bunu konuşacak kadar ciddiye almamaya çalışıyor, o canını sıkan şeyi. Ama içeride kaşındırıyor mesele. O da doğal refleks olarak tahammülsüzlük ve memnuniyetsizlik komplikasyonuyla, şahsı kurt adama dönüştürüyor. Normalde gıcık olmadığı şeylere tepki gösteriyor. Sesinde hırıltı baş gösteriyor. Tüy döküyor. Kabızlık oluyor. Kendi türünün devamı olan küçük canlıya espirili yaklaşmıyor: 'atlama, zıplama, kafanı çarpıcaksın, öyle oyun olmaz' gibi düz yaklaşımlarda bulunuyor.
Günü kötü geçmiş ebeveyn için aşırı stres kaynağı (zıplayan çocuk)
Bu gibi durumlarda şahısa 'git sen biraz takıl' gibi komutlar vererek, enerjisini söndürmesi için dış ortama yönlendirmek en iyisi. Ya da uzun zamandır uykusuz kaldıysanız, erkenden sızmak ve evin içinde kendisiyle asgari seviyede görüşmek de hoş. Belki de siz uzaklaşır, bir yerlere gidebilirsiniz. Bu da iyi gelir.
'Hayat karışıksa, patlat bira'

Ancak konu ilişkiniz ya da sizinle ilgili asla değilse, karşı tarafın kendi içinde yaşadığı içsel huzursuzluklar sebepliyse, 'nedenn niçinnn niyeee' diye şahsın üzerine gitmenin hiç faydası yok. Bırakın özgür, agresifliğini kar topu gibi kendi alanında sağa sola çarparak yaşasın. Şuan düşündüm de, aslında ilişkiler-evlilik bu açıdan zor. Sürekli iç dengeni koruma garantisi vermen gerekiyor. Mutsuz olmaya mola yok. Mutsuzsan, karşı taraf kokusunu alıp, bencilce 'nedennnn niçinnn niyeee' diyor. Ben böyle anlatıyorum ama, belki bir tek bizim ilişkimizde bencillik bu kadar hardcore? Belki sizler mutsuz dönemlerinizde, eşlerinize karşı iradeli şekilde makulsünüz; onlar da size makul? Uçan Adam Sabri Sendromu sadece bizde mi var? Hıığ?

Sabri

Aa bu arada geçenlerde Mızmız'ın yazısını okudum. Öyle eş hiç görmedim. Meaşallah evladım.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir çarşamba biterken


Nihayet en büyük derdimin katlanmamış çamaşırlar olduğu günlere geri döndük. Şuan bebe içeride mışıl mışıl uyuyor. Acısı dinsin, onu oyalasın diye günde 445 saat çizgi film izlediği için, bu akşam ekransız- yarı oyun- yarı sarılmalı, tatlı bir gün finali yaptık. Hatta instoşdan takiplediğim pastoral beslenen hatunlar duysa, kederlerinden kusarlar ama eve pizza söyledik, hasta çocuğa yedirdik. Çünkü acılarından sonra bebemin iştahla bir şeyler yemesi hepimizin boynunun borcu. İki dilimi sevinçle coşkuyla yedi. Bir dilim ısırıp, salonun ortasında yerli dansı yaparak kutladı pizzasını.

Çocuklu hayattan sonra iş yaşamında kazandığım üstün güçler konusunda, hala aynı fikirdeyim. İşin garip yanı, evdeki kaos (belki kafamdaki?) beni nasıl dövüyorduysa, o kadar stresli/yoğun ve patronların 'bugün halletsek çok iyi olur G. hanım' dediği bir ofis ortamı bana kısırlı börekli piknik gibi rahatlatıcı geliyor. Bellerimin ağrısı, omuzlarımın sertliği geçti. Akşam evde buluştuğum ailemle raks eder oldum. Hele bir de bebenin gündüzlerini tam da idealimdeki gibi bir düzene geçiriyorken şu aralar, yeniden aynalarda cildime bakıp kafaya takabilirim. Öyle bir sorunsuzum, öyle bi serseriyim. Mutluluk bu olsa gerek. Cildindeki gözenekleri dert edinmek. Batıklarına ağlamak. Ya da her gün çorap değiştirmekten sıkılmak.

Çalışırken hissettiğim


?


Dünyanın aslında küre olmadığını iddia eden, flat earth muhabbetlerine ne diyorsun? Valla biz başta totomuzla tısladık ama sonradan bizi bu konu bir sardı? NASA'ya verip veriştiriyor, aya adım atmanın fake olduğunu geçtim, evren diye bir şeyin bile belki de var olmadığını gonuşuyorlar gız! Hatta o kafayla izlediğimiz tüm klasik uzay filmlerine dönüp bakınca (Gravity, Interstellar vs.), hepsinin dünyayı kurtarmayı konu edinerek tıpkı Hristiyan propagandası yapan Hollywood filmleri gibi NASA alkışçıları olduğundan dedikodu ediyorlar.

Sen de mi ayaksın yoksa
astronot sektörü?
Şeytan çıkarma filmlerinde konuyu hep Hristiyan dindarlarıyla çözerler ve finalde tanrıya 1, şeytana 0 puan derler ya. Onun gibi. NASA da sanki toplumlara, kitlelere, nesillere forwardlanan bir kült kurum gibi sanki. Dinin uyuşturması gibi, uzay bilgisiyle de bizi sakinleştirerek uyuşturmuşlar gibimsi. Tabi bunları konuş konuş, elinde patlıyor. Gel de üstele. Nasıl kanıtlayacaksın, kime kanıtlatacaksın? Anca birkaç kuzen, eş, dost ortamında sabahlarken iyi malzeme çıkar. Sonrası yine pazartesi sendromu. Dünyanın yuvarlak olmadığını öğrenmeye hazır mıyım bilmiyorum. Bu bence dünya tarihinin en büyük magazin haberi olurdu.

Hangisi beni korkutur düşünüyorum. Koskoca bir evrende herhangi bir gezegenin herhangi bir canlısı olmak mı... Yoksa yalnızca bir kara parçasındaki tek evren olmak mı? Gökyüzü bile sınırlı. Tıpkı Truman Show gibi.


Bundan gayrı her gün notlar almak isterim hafiften şuralara. Gün sonu raporu gibi. İşalağ evladım.

Kalbindeki Derdine Derman Olmaya Geldim!

Şimdi her şeyin nedenini anlıyorum. Daha dün Başşaq'a demiştim ki, bloğa yazmıyorum çünkü oraya kurduğum konsept artık beni çekmiyo...