Mutlu Eden Nesneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mutlu Eden Nesneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2017 Çarşamba

Baş döndürücü şeyler


Ben büyürken, nasıl şablonlar aldıysam mahalleden, onları hala güncelleyemiyorum. O zamanlar zengin olmak, havalı durmak, baş döndürücü şekilde gizem yaratmak kavramları minik hayal dünyamı çok meşgul eden şeylerdi.

Balkon ve pencerelerine pimapen panjur yaptıranları çok zengin bulurdum. Bizde yoktu. Panjurlu evlere giderken bir heyecanlanırdım. Belki ev sahibi yarım açardı panjuru filan, belki benim açmama izin verirdi. Böyle şeyler.
90'larda bu ucube panjurlar Burak Kut gibiydiler

Haftasonu arabalarıyla memlekete-denize-pikniğe giden aileler başımı döndürürdü gizemden. Öyle bir şaşırırdım ki. Evde kendimi uçan sabri gibi yerlere atarak 'bize de panjur taktırıın noluur taktırın' yalvarmamdan kısa süre sonra, annem beni yeterince ökkeş bulup halime acımış olacak ki, pimapenlerimiz bir tanecik balkon ve salon penceresine takılmıştı. Şırraak diye açar kapardım panjurları yerli yersiz. Bazen tamamen kapatır, nasıl her yer karanlık oldu diye şaşırır- önce birini sonra ikisini açarak, içeriye güneşin girişini seyreder- yine şaşırırdım. O sayede dikizlerdim arabasına binip gidenleri, panjur aralıklarından.  Bagaja yerleştirdikleri sepetleri, tüpleri, kilimleri, kova kürekleri izlerken- çırpınırdı yüreciğim. Bir de denizden dönenlerin bir kokusu olur hani. Güneş kremi ile deniz suyu birleşimi. İşte o koku benim en sevdiğim kokuydu. Duyunca yine kalbim atıverirdi.

O vakitler mahallede herkeste olan beyaz şahin.

Salonunda vitrin olanların aşırı önemli insanlar olduklarını düşünürdüm. Böyle asiller, soylular ve bu eşyalarına kadar yansımış gibi. Yine bir gün evde kendimi yerden yere attım ve bana acıdılar da salona vitrin takımı aldılar. Bu sefer de neden dantel koymuyorsunuz diye acıklı laflar etmiştim.

Zihnimde canlanan 'başkasının' eşyaları


Çok var böyle. Sarı kıvırcık saçlı kadınlara şaşırırdım, nutkum tutulurdu, nasıl bu kadar güzel saçlar olabilir diye. Kendi safinaz karası saçlarımın arasında sarıya kaçan bir tel olabilir mi diye arar dururdum.

Bir de bebekli annelerin yanında hayranlık baş dönmesi yaşardım. Ama konu bebek filan değildi. O kokuydu. Pampers kokusu mu, pudra mı, acaba neydi o koku? Islak mendil türevi bir şey de olabilir. Başım dönerdi o kokunun hoşluğundan. Bana bir şekilde zenginlilik gibi filan gelirdi. Bizim evde temizlik yapılınca ev sadece klorak kokardı. Bir de annemin kremleri güzel kokardı. Ama annem de azcık azcık kullanırdı, bana da dokundurtmazdı.

Dalin efektiydi belki de o koku?


Bu çocukça ve hafif angutluğa varan hayal dünyam elbette şuan beni kibar bir şekilde güldürüyor. Annemin vitrinli ağır salon takımlarından, dantellerden neden nefret ettiğini anlayabiliyorum. Babamın göz problemi yüzünden araba kullanmamasını da öyle. Hatta annemle babamın dev mutsuzluktan aile olamadıklarını, dolayısıyla hafta sonları bizim hiçbir yere gitmeyişimizi de. Ve diğer birçok şeyi de. Anlamak, güncellemeye yetmiyor tabi. Hala o şablonların gelişmiş halleriyle dışarıya baktığımdan şüpheleniyorum.

Nerden aklıma geldi bu çocukluk alemim dersen. Sabah ev çocuğunu okula bırakıp biraz yürü biraz koş, spor yaptım. Yakın bir tarihe kadar, sabah 8-9 sularında dışarıda koşan/yürüyen bir kadın görsem, onu da aşırı havalılık ve zenginlilik görüyordum. Çünkü kaçta koştuğun çok önemli. Eğer emekli değilsen, öğrenci değilsen, tatilde değilsen sabah 8-9 aralığında spor yapıyor olmak, resmen instagram gızlığına girer.

'Bu kadar havalıyken bir tanıdık görsem bari' (temsili)

Dışarıdan kendime bir baktım. Nasıl havalıyım. Sanırsın, işinin patronu- toplantıdan önce hızlı bir sporunu yapıyor. Ardından duşunu alacak, topuklusunu giyecek ve dalacak beyin fırtınalarına. Ya da öyle bir zengin, öyle bir geniş limit kredi kartlı ki.. günün en ideal saatlerinde spor yapabiliyor. Neden? İşe gitme zorunluluğu yok. Çocuk varsa da bakıcısı ilgileniyor.

O saatlerde havalı bir şekilde koşuyorum çünkü işsizim be evladım. Zayıfım ama bir fil kadar da gevşeğim be çocum. Üstüme gelmeyin.

Neyse ne diyordum, çocukluğumun minik hayal dünyasını bazen böyle hatırlamak tatlı geliyor. Şimdi de benzerleri var ama onları böyle rahat anlatamıyorsun işte. Hala tatilden dönen insan kokusu seni cezbedebiliyor, söylemiyorsun örneğin. Ve sarı kıvırcık saç çok güzel görünüyor, ama esmere gitmiyor, bir şey yapamıyorsun.

Kahvem öğleden sonra bugün. Sizin kahveler ne zaman?





13 Mart 2017 Pazartesi

İlişkiler, filmler ve patlamış mısır.





Kaçınılmaz neşenin dört bir yandan sırtımı sıvazladığı mart ayından selamlar. Öyle ki hasta oldum, dinmedi. Ev çocuğu öksürüklerine geri döndü, dinmedi. Ev erkeği ile diyetleri bozduk- yemeleri abarttık, dinmedi. Hayat bütün planları aksattı, yine de bana mısın demedi. Neşe geldi mi bir şey yapamıyorsun. Bir cıvıma bir geyik hali ışıklı halka gibi çepeçevre sarmalıyor. Nedeni de yok. Bahar işte.

Çok tatlı filmler izledik. Avrupa filmleriyle adeta mevzuyu balkondan seyrettik. Sanki aramızda ekran yok. Kanlı canlı diyaloglar, sahici oyunculuklar, anlatmaya çalışmayan ama sizin anladığınız gerçek bir hikaye. Örneğin bir The Misfortunates ya da Dead Mans Shoes . Cumartesi gecesi de Hollywood korkusu patlattık. It Follows, klişelerine rağmen tribe sokmayı başaran bir film çıktı. En çok da ev erkeğinin favori kombini için sevinmiştim: Bir Cumartesi gecesi, iyi korku, patlamış mısır ve bira.

Fakat benim burda bahsedeceğim film başka; While we are young. Henüz iki senelik taze film ve Naomi Watss, Ben Stiller, Adam Driver var oyuncularda.



Film ilişkiler üzerine gibi başlayıp, sonra direksiyonu başka alemlere kırsa da, içinde bol miktarda sosyal medya eleştirisi ve teknolojinin kullanımına dair hoş tespitler barındırıyordu. İçe içe izledim filmi buralarda. İlişkiler diyince, filmdeki bir çift 40'lı yaşlarında birbirlerine söyleyecek yeni sözleri olmayan, hatta aynı evin/yatağın içinde temas etmekten kaçınan olağan türdendi. Yıllar önce birbirine aşk duyan fakat şimdi ekmek kırıntılarıyla idare eden. Doğada ilişkilerin evrimi. Diğer çift ise 20'li yaşlarda, aralarında yoğun tutku ve istek olan hani şu 'genç' tür. Libido ve şiirli günler.

Ben filmi izlerken yer yer dizlerimi döve döve, bazı bazı da dudak kemirerek duygularımı kendi içimde yaşadım. Ev erkeği de tabaktaki mısırları benimle eşit şekilde yiyebilme telaşındaydı. Çünkü o an mısır yemek onun için nasıl önemliyse, benden daha fazla yemiş durumuna düşmemek için çaba harcaması gerekiyordu.

Biz ne 40'lı yaşlardaki çifttik ne de 20'li. Daha çok ama acaip kısa bir süre öncesine kadar 20'lerimizde, konu başlığı aşırı aşk ve tutku olan günlerden henüz yeni geçmiştik. Bana göre sadece çok iyi uyusam ve ev çocuğu biraz daha büyüse, bir de bi bira içsem yeniden öyle olabilecektik. İşin tuhafı belki biraz daha uyusam, ev çocuğu büyüse ve bi bira içsem belki 40'ların o tepkisiz ve düz ilişkisine de dönüşebilirdik. Gerçekten öyle mi bilmiyorum. Çünkü ev çocuğu işin aceleyle söz edilmiş bahanesi. Yavrucuğun 3 yaş sınırından beri beni/ bizi yorduğu filan yoktu. Sadece değişik bir filtre ile hayatımızın piksellerinde işlenen yeni desenler vardı. Konu bu değil, odağını şaşırtma ev gadını. Film boyunca kıyaslamayı sürdürdüm. 40'lara uzaklığımızla 20'lere yakınlığımız matematiksel olarak eşit mesafeydi.

İşte baharın sponsorluğunda hayat bu sefer yine aynı soruyu soruyordu. Ama bu kez çok şefkatliydi. Coşkusu ve destekleyiciliği gözden kaçmıyordu.

'Ne olsun istiyorsun ev gadını? Dile benden ne dilersen!'
'Hep böyle olsun işte. Kanepede mısır ve iyi film. Tam bu akşamki gibi, içsel neşe ve kaygısızlık. Bu, mutluluk.'
'Anlaşıldı, bu senin zaten. İstediğin sürece de senin olacak'

Her şey iyiydi hoştu da. Hayat aynı soruyu bana başka zamanlarda da soruyordu tabi ki. Sorun buydu aslında. Çünkü benim cevaplarım hep değişiyordu.

Kahve?

2 Mart 2017 Perşembe

Sizde de bunlar oluyor mu?


Valla bende oluyor.

1- Krem Kullanımında Oynaklık

Çok özenip alınan pahalı bir kremi ilk günlerde kullanırken, cimrilik edip sivilce tanesi miktarında sürmek.



İlk günlerde...




İlerleyen günlerde, mokunu çıkarmak.

İlerleyen günlerde..


2-  Ben Yapınca Olmuyor

Instagram'da görüp bayıldığın bir aktiviteyi evde uygularken, hayal kırıklığı yaşamak.

video


3- Fındık Burun Özlemi

Kemerli burnun bazen fotoğraflarda fındık gibi çıkması. Bir havalara girmek...



4- Görünmezlik İksiri

Metroda arızalı kapının önünde beklediğini gördükleri halde, kimsenin seni uyarmaması...



5- Romantik Tesadüfler

Çok sevdiğin bi arkadaşından hemen o hafta aşırı aşırı ihtiyacın varken böyle şirin bir planner hediye almak. (datlı hatunum Anıluum)



28 Şubat 2017 Salı

Dolabımı Kabullenmek




Japon Kedi'nin harika yazısından sonra kendi dolabımın karanlık yerlerine bir göz atayım dedim.

Çok acıklıydı.

Her şey 2009 senesinde, yoksul İstanbul genci olmamla başlamıştı. İzmir'den bir gazla oraya yerleşmiş, kuru maaşlarla hayat kurmuştum. Coşkulu ve kabıma sığmaz bir haldeydim. Dolabımdaki üç parça giysiler ve botlarımla tam kendi tarzımın kombinlerini yapıyor, farkında olmadan az ve özle kendim olabiliyor ve aynadaki hallerimi beğeniyordum.

Sonra evlilik ve Kıbrıs'ta hayat derken, parayı çoğalttım ama alışverişe hiç vakit ayırmadım. Hep bir bahanem oldu. Ya bana aşırı pahalı gelen Kıbrıs fiyatlarından sızlandım ya da havanın sıcağından. Yine üç parça giysiyle günlerimi, işlerimi, toplantılarımı, serseriliklerimi geçiriyordum. Üstelik ekrana çıkıyordum! Tabi ki sponsorlu giysiler, etiketi üzerinde elbiselerle. Ben yine bilmeden azıcık öz kendi tarzım giysilerimle, hafif hafif yaşıyordum.

Ancak acıklıydı. Çünkü bunu yoksunluk sandım. Giyinmeyi bilmemek sandım. Hep 24 yaşında kalmak sandım. Ben hiç değişemiyorum sandım. Genelde seçimlerim belliydi. Kot. Tişört. Botlar. Mini bir elbise. Botlar. Şort. Tişört. Botlar.

Bir gün daha güzellerini alacağım, çok çeşit dizeceğim, tarzımı geliştireceğim diye o hafif günleri karartmıştım. Geçiştirip, ertelemiştim.

Sonra hamilelik günleri başladı. Dolap iyice tenha oldu. İki parça kıyafetle geçirdim koca hamileliği. Botlar hiç değişmedi. İnsan özenip almaz mıydı kendine bir şeyler?

Bu galiba bendim. Yani aslında üst baş almaktan kaçınan. Çok ufak yaşlarımda 'best friend'ime şöyle demiştim: 'Ben çizgi filmlerdeki gibi hep aynı tişörtü giymek istiyorum, büyüyünce öyle yapıcam' Bunu derken sırf tarz kaygısından söylemiştim tabi. Ne bileyim içimde saklı duran gerçeği. Ben giyinmeyi sevmiyordum. Bunu yakınlarıma, hele de anneme nasıl söyleyebilirdim?

Annem tam tersi, en büyük zevki ben bol bol alayım da giyeyim. Ben isteyim, o bana bir şekilde alsın. Gerekirse 9 ay taksit yapsın. Hep kaçtım, yüz ekşittim, alışverişlerde gözlerimi köşedeki lahmacuncuya diktim. Üniversite yıllarında tek tük giysiler, hatta yırtık tişört, rengi atmış pantolonları aşırı erotik bulma çağlarım oldu. Seksi bulduğum şey, kasları belirgin bir göbek, dağınık uzun saçlar, yine botlar ve sıradan giysilerdi. Yaşım 33 (söylemiş miydim :P ) ve hala aynı imajı seksi buluyorum, yine aynı botlara bayılıyorum ya. Fakat yine de dolabımda gereksiz yığınlar olurdu o yaşlarda. Ben o yığınların gereksiz olduğunu bilmiyordum. Onlar olmazsa, hiçbir şeyim olmaz sanıyordum. Ancak yılın 360 günü sadece iki parça deforme olmuş giysilerimle geçirdiğimi kabullenemiyordum.

Her şey İstanbul'a taşındığım 2009 senesinde başladı işte.

Gözümün önünde koca sene dolapta duran 3 parça giysiyle gerçekten iyiydim. Üstelik hoştum. Alımlı, dikkatleri çeken, neyse işte. Fakat şikayet ediyordum. Bunu sahiplenemiyordum. Normali, çok giysiydi. Bu çok sevdiğim tişörtün bissürü rengini almaktı. Neden spor ayakkabıların iki fazlası daha olmasındı? Daha iyi bir hayat, daha çok alabildiğin, dolabına koyabildiğin bir hayattı.

Aslında gayet de alabilirdim. Ya da sık sık ziyarete gelen anneme aldırabilirdim. Ya da Kıbrıs'ta iyi kazanmaya başlayınca dolabımı ballandırabilirdim. Hem yapmıyordum hem de bunu olumsuz bir durum gibi değerlendiriyordum.

Az giysiyle bir hayat yaşama fikrini önemsiz buluyordum sanki. Adını bir türlü koyamadım işte. Elimde sündürdüm durdum, sorun gibi gördüm. Etrafımdaki bütün kadınlar istisnasız çok çeşit giyinirken, benim tornacı gibi az çeşit giyiniyor olmam, bana göre ihmaldi- kusurdu. Halbuki bu tarz benimdi, en sevdiğimdi, sahip çıkamadığımdı. Sadece giysiler mi? Parfümler, montlar, aksesuarlar. Lar lar laar...

Şimdi ise durum iyice vasatlaştı. Nasılsa hep evdeyim diye iyice gidip almamaya başladım. Dolabımda beni mutlu eden birkaç parçam bile yok. Hepsi mutfaktan salona, salondan koridora doğru giyilebilecek şeyler. Bugün annem zorla soktu beni bir mağazaya ve alalım bir şeyler dedi. Gittim kot tulum seçtim kendime. Çünkü tulumu döndüre döndüre milyonlarca kez giyicem. Çünkü onu yeni derim yapıcam. Nihahaha.

Kısacası, evet tüketim kültürü, alışveriş, çok almak hiçbir zaman ruhumda olmadı. Ben buyum. Ama neden bunu kabullenip, minimalist yaşamla ilgili düşünmeye çalışmadım ki? Bunu Japon Kedi'nin yazısında geçen kapsül dolap gibi örneklerle anlamlandırabilirdim. Direkt kapsül dolap olmazdı da o mantıkta başka fikirler olurdu. Kendimi yıllarca bakımsız ve zevksiz, hatta demode sandım durdum. Ne gereksizmiş. Abicim aynaya bakınca mutluydum. Kanlı canlı kendimdim işte. Bunu göremeyince kendime 'kendine özen göstermiyor' etiketi koyunca, geldiğim nokta bu işte.

Çok almaya karşıyım. Ama seni sen yapan tatlı parçaları bulup, yılın her günü kendini pırıl pırıl görmeye komple varım!

Şimdi napıyoruz? Yılın en leziz 3 aylarına girerken- Mart, Nisan ve Mayıs aylarında dolaptaki tüm hüsnü kuruntuları çıkarıyoruz (zaten azlar), yerine bayılarak giyeceğin, belki çizgi film karakterleri gibi sırtında paralanana kadar kullanacağın üç parça giysiyi alıp yerleştiriyoruz. Hem minimalist anlayışın ucundan kıyısından tutuyor- mutlu oluyoruz, aynada kendimizle temas kuruyoruz ve bu tarzımızı 33 yaştan sonra kabulleniyor, bayılarak sürdürüyoruz. Bunu 'geçiştirerek' değil, altını çizerek yapıyoruz. E mi gızım?

Bir de tulumu maalesef hırpalıycam, üzgünüm.
Ve tatlı ojeler de eşlikçi olursa bu baharda çok sevinirim.

Herkese iyi kombinler.

19 Ocak 2017 Perşembe

Ocak 2017'den payıma düşenler?

Merhaba hayat!

Ne zaman çocuk hasta olsa / ben hasta olsam ve bu ikisi aynı haftaya denk gelse, çöp torbasına sıkıştırılmış bir sümüklü tuvalet kağıdına dönüşüyorum. Mekansız, zamansız, fikirsiz ve bilinçsiz. Far görmüş tavşan diyebilmek isterdim. Ama bizim final o kadar dramatik değil. Normal Türkiye'deki hayata devam edebiliyoruz yani. Şaka şaka anormal Türkiye hayatı...

Ev çocuğunun hasta olması organik gelişti ancak benimki gayet el yordamıyla, zoraki oldu. Nasıl mı?

Kafaya taktım. Ama çok fena taktım. Neyi olduğunun bir önemi yok. Şimdi buraya yazıp bağdaş kurmama hiç gerek yok. Odak noktam neye aşırı kafamı taktığımdan çok, kafamı taktığım şeyin sabahında bütün kemiklerim ve etlerimin lime lime acıması, beni hasta etmesi. Düşünce gücüyle ev yapımı hasta olma rehberi gibiyim. Nasıl bir canım yandıysa, buna şaşırmaktan kafama taktığım şeyi bir kenara bırakabildim. Zaten aniden gelişen bir olaya, beynimin ön lobuyla verdiğim hızlı bir tepkiydi 'kafaya takmak'.

Bunun dışında 2017 önüme hoş keşifler sunmaktan çekinmiyor. Keşif diyorsam, yeni bir gezegen ya da örgü modeli gibi iddialı şeyler gelmesin aklınıza. Belki hepinizin çoktan bildiği şeyler. Black Mirror dizisi yeni bitmişti ki ev erkeği başka bir dizi önerisiyle çıkageldi. Ben de epey ıkındım, bahane ürettim ama bu diziye başlamaktan bir türlü kaçamadım. İyi ki de öyle olmuş. Çünkü bazen önyargılar, anlık üşenmeler WESTWORLD gibi şahane dizileri izlememize engel olabilir. Bilim kurgu severlerin ağzını sulandırabilir, ancak sevmeyenlerin de kayıtsız kalmaları imkansız. Oyuncu kadrosunda Anthony Hopkins gibi bir detay var misal (ve daha neler)! Ana tema olarak yapay zeka ve insan tabiatının çekişmesi bizlere sunulsa da.. ah dostlar.. insan neresinden yaralıysa orasından izliyor her şeyi. Buraya ne yazsam spoiler olacak. Geç. İsterseniz spoiler'sız bir ön inceleme için şu videoya bakabilirsiniz.

Başka bir keşfim de, spotify oldu. Evet ben bir teyzeyim. Maalesef yeni el attım bu güzelliğe. İlk bir ayın ücretsiz olmasından faydanalarak, yardırıyorum. Eğer biraz vitesli kullanılırsa, internet tarihinin en faydalı müzik sitesi olabilir kendisi. Açgözlülük yapıp, onu dinliyim bunu da dinliyim denilmedikçe, müziğin en vitaminli kısımları size ulaşabiliyor. Henüz çok bi liste filan yapamadım ben gerçi, henüz keşifteyim.

Ve son olarak yeni bir blog keşfim oldu. JAPONKEDİ. Aranızda çoktan kendisini takibe alanlar vardır. Uzun zamandır yazıyor. Nasıl olduysa, gözden kaçırmışım. Ben genelde beslenme, spor, kişisel gelişim ve iş maceraları yazılarını sömürdüm. Ama her ne hakkında yazıyorsa, çok dolduruyor. Okkalı. Özellikle son yazılarından İZİN İSTEMEYİN beni epey baştan çıkardı diyebilirim.

Yeni seneye gireli henüz 20 gün olmuş, Ocak ayından bana düşenlerden biraz aktarayım dedim. Daha uzatırsam, son bi kontrol amaçlı okumaktan ben bile sıkılacağım.

Sizin yeni sene nasıl geçmekte?
Yoksa?



Görsel için A. Ç. D. ye teşekkürler.

5 Ocak 2017 Perşembe

Kahveyle iyi giden blog listem.





Merhaba kahve sever dostlar.

Benim diğer Dukuju blog'da günlük olarak her güncellediğini havada kaparak okuduğum blog listem vardı. Sonra o liste çoğaldı, hepsini hemen havada kapamasam da 'kahveyle sakin sakin okumak istediğim' bir listeye dönüştü; ama bir türlü güncelleyememiştim. Dağınık dağınık hafızam el verdiğince okuyordum. Şimdi o listeyi buraya taşıdım ve bir de yeni keşfettiklerimle çeşitlendirdim. Şimdi hiçbir yazdığınızı kaçırmıycam nihaha mıh mıh mıh.

Sen nasıl takip ediyorsun yeni yazıları bilmiyorum ama ben blogspot'un kendi menüsünde hazırda olan 'okuma listem' kısmına hiç pas vermiyorum. Çünkü her yazdığını hemen okumak istediğim blog'lar listesi ayrı bir olay benim için.

Bu liste epey uzun oldu, ama zaten herkes sık güncelleme yapmıyor. Haftada şöyle iştahla okuduğum blog yazıları sayısı 10'u geçmiyor. O yüzden benim için yorucu olmuyor bu kadar uzun bir liste. Bir de listede aylardır bir satır dahi yazmamış olan, ama hadi geçmişin hatrına hala listeden çıkaramadıklarım var. Hatta okurken 'neyse bunu da düzenli okumiyim ya çok kişi oldu' diyip, sonra merakımdan okumaya devam ettiklerim de var.

Lakin bu kadar dağınık bir hafızayla unuttuğum 'kahveyle iyi giden bir blog' kaldı mı, onu düşünüyorum. Var mı aranızda sık sık yorumlarımla boğduğum ama yandaki 'Kahveyle İyi Giden Bloglar' listesinde olmayan biri acaba?

Varsa yorumlarda ses et nolur, eklerim hemen listeme.

Bu arada.. Bloğun masaüstü görünümünde çıkıyor liste. Benim telefonda mobil sürümünde çıkmıyor yani. Menüde 10 kişi var; ancak 'tümünü göster' dersen hepsi görünür.

Bi kahve yapayım da, ev çocuğunu okuldan almadan önce şu gıcır gıcır yeni güncellenmiş listeme bi göz atayım. Sen de bak listeme ayol, belki yeni bir blog keşfi günündür bugün.

Mutlu Perşembe.






10 Ağustos 2016 Çarşamba

Günden Potpori

İlk 50 öpücük filmindeki gibi, her sabah telefonuma telefon olduğunu hatırlatmaktan bıktım. Yandaki açılma düğmesine defalarca basıyorum, şans eseri bana cevap veriyor, şarj kabul ediyor ve görevlerini yapıyordu. Bu sabah tamamen istifa etti. Ev erkeğinin eski telefonunu aldım, geçici olarak. Watsap filan yok. İnternette dolanma yok. Hoşuma gitti sanki. Hatta diyorum, artık hep bunla takılayım. Kendimi acaip iyi hissettim, elimde internet alemi olmayınca. Sanki bu telefon bana bir sürü kitap okutacakmış gibi geldi. Du bakalım...

***

Yoğun tempolu olduğum günlerde- hele ki bu işler yazma çizme işleri ise-bi huzur geliyor bana. Yıllar önce benden 6 yaş büyük kuzenim, ihanete uğradığında doktor ona P... ile başlayan o ruh iyileştirme ilacından vermişti. Bana tam olarak şöyle demişti ilaç hakkında:

"Kendimi harika hissediyorum Kahve. Hiçbir şey hissetmiyorum. Canım acımıyor. Günü yaşıyorum"

İşte ben de aynı böyleyim. İlaç yerine kafa yoran işler koyduğumda, ne kendimi yokluyorum, ne zorluyorum ne kurcalıyorum. Etrafımdakilerin davranışlarında gıcık olduğum şeyler yerine, onlarla geyik modunda oluyorum. Günün sonunda, yapılması gereken şeyleri yapmış olmanın huzuruyla sızıyorum. Yapamadığım ve hırsla yapacaklarım için yatakta bir sağa bir sola dönmüyorum.

***
Karar aldım. Evdeki kitaplar bitmeden yenilerini almıycam. Ama bu evdekiler bitince alacağım kitapların hayalini kurmama engel değil.

İlki şimdiden belli.

Hu huuu duydunuz mu bizim cool yönetmen David Cronenberg, "Tükenmiş" isminde bir roman yazdı. Türkçe çevirisiyle satışı da başladı.

Heyecan, heves.

***

Bugün temizlik günü. Şimdi bu masadan kalkıyor, evdeki işleri seri halde tamamlıyor, kahvemi hazırlıyor ve birkaç gündür okumadığım cağnım bloglarımı okumak için yeniden buralara geliyorum. Sonrası ise yine koşturma, fırtına ve curcuna.

Herkese Latte tadında gün diler, uçarım





4 Ağustos 2016 Perşembe

Rengarenk

Fotonun üzerine tıklayıp, notu okur musunuz? Çok ilham verici bence.

Bu gördüğünüz hıncahınç sosyal medya fenomeni, FullyRawKristina..

Kristina'yı son 3-4 senedir uzaktan kıs kıs gözlerle takip ediyorum. Takipçisi rockstar olmaya izin verecek kadar da çok. Bu tip yeme uzmanları, yaşam tarzı satıcıları içinde bana en gerçek gelen, hatta beni olumlu yönde motive eden biri, o.

İçindeki enerjiye, dünyaya yayılan sevgiye, hayvanlar-evren-insanoğlunun bütünlüğüne olan inancını takdir ediyorum. Ne yersen, o'sun söyleminin, kalben örneği diyorum. Çünkü Kristina'nın daha seksi ve çekici görünme, mutluluğu sıkı bir kalçada bulan mizacı yok. Daha çok bir fikrin öncüsü gibi.

Diyetisyen, kendi arazisinde milyon çeşit sebze-meyve üretimi yapıyor, sadece çiğ besleniyor ve koyu fanatik bir vegan. Ben beslenme anlayışına komple sıcak bakmasam da ağırlıklı olarak beslenme-sağlık-dünyaya gelme amacımız-mutluluk-hayatı yaşama sanatı mevzularını çözmüş olduğuna inanıyorum.

Kristina'nın sebzelerle flört eden, meyvelerle orgazm olan tutkulu yaşama sevincini görmek isteyenler bir yana, yaşamın bir başka kulvarına dair yeni fikirler edinmek isteyenler, boyruuun hatunun youtube kanalına.

Kristina kahve içmiyor bu arada. Bu olmadı işte Kristina.

**

Bugün her yazısını havada kaparak okuduğum blogger Joe'nun ilk çevirdiği kitap var elimde. Kitap  aslında teenage yaş grubuna hitap ediyor, ama kime ne? Bence yanında çekirdeksiz sarı üzüm tabağımın eşlik edeceği leziz bir yaz tatili kitabı bu. 




Herkese rengarenk bir Perşembe. Benimki öyle.




3 Ağustos 2016 Çarşamba

Değişime küçük sineklerden başlamak

Minik şeyler, sandığımızdan da büyükler.

Alt tarafı gittiğim hastaneye 'biyometrik kimlik doğrulama' cihazının yanına elleri dezenfekte edebilmemiz için basit bir solüsyon koymuşlar. Fakat neye göre basit? Bana göre muhteşem bir hizmet. Ne zaman ellerimi o cihaza oturtsam, dokusunda bariz yağlılıkla kendini hissettiren insan kiriyle elele tutuşurum. Her zaman da yanımda ıslak mendil olmuyor. Küçük bir detay beni o an nasıl rahatlattı size anlatamam. Görevliye 'sağol kıııız' diyip öpesim geldi.

İkinci sinek ise.. Kan vermem gerekti. Sağlık görevlisi kanımı aldıktan sonra 'pamukla sertçe bastır' dedi ve elime şu minik yara bantlarından sıkıştırdı. Bir müddet sonra da onu koycakmışım. Aman allaaa !!! Size bu küçük yara bantlarının bu tip durumlarda ne kadar mühim bir şey olduğunu, ev çocuğunun aşısı için her gittiğimizde fellik fellik bunlardan aradığımı gözyaşlarıyla anlatabilirim. Minik minicik bir yara bandının sırada bekleyen işlemlerim için bana nasıl kolaylık sağladığını tahmin edemezsiniz. Tahmin de etmeyin zaten, siz benim gibi yapmayın, işinizi riske atmayın, eve o bantlardan alın.

Ve sonuncu küçük sineğe gelelim. Bugün bana yapılan tüm testlerin sonuçlarını telefonla alabiliyorum. Tamam, bu yeni bir hizmet değil. Ama ilaç yazılması gerekirse bana telefondan şifre vermeleri yeterli oluyor !!! Bu bana o kadar çok zaman, yol parası ve moral kazandırdı ki.. Basit bir şifre işte. Küçücük bir detay değil mi? O basit şifrenin harfleri sayesinde hem hastanedeki lüzumsuz kalabalık yığılması bir nebze hafifleyecek, hem ben daha hızlı bir gün yaşayabileceğim.



Kendimi iyi hissettim. Ben de kendi küçük sineklerimi gözden geçireyim. Küçük müçük demiyor, mide bulandırıyor.

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Tuhaf Diyalog

'Yabancıların götürdüğü yere git' sloganıyla yaşayan oğlumun, sağlıklı sosyal gelişimi için bir kreşte istihdam edilme vakti geldi (tanımadığı herkesin peşinden kendini adarcasına gidiyor) Etrafta bunca gürültü yapan, otobüslerde / uçaklarda kafanızı şişiren, alışveriş merkezlerinde 'köküne kibrit suyu' dedirten ve çocuk sahibi olma konusunda sizi kabızlığa sürükleyen monster'lar gündüzleri napıyor, hiç merak ettiniz mi?

Bir çoğu kreşe gidiyor. Orada narkozla uyutulup, ağızları bantlanıyor. Dünya böylece biraz rahat ediyor. Şaka. Kreşte çocuklar okul öncesi yoğun bakım hizmeti görmekteler. Oyun, iletişim, ihtiraslar, ego gibi işlere daha yakından bakmakta, büyümekteler.

Bizimkinin de zamanı geldi. Hem ev erkeği evden çalışsın (kabus), hem ben evden part time işler yapayım, hem bebe evde olsun. Bizim ev cennet mahallesi, bizim ev cinnet malikanesi. Başladım görüşmelere. İlk görüştüğüm yerde tuhaf bir diyalog oldu.

'Televizyon izliyorlar mı' diye sordum. O sorunun yüce meali 'bebeleri ekrana kitliyo musunuz' aslında.

Kadın kendinden emin, gülümsedi yüzüme.

'Kesinlikle televizyon açmıyoruz. Yalnızca çizgifilm ve bazen de bilmeceler anlatan programlar. Hepsi de eğitici.'

Hulki Cevizoğlu izlettirmedikleri için sevinçten havalara mı zıplamalıydım yani?
Gıcık bir veli izlenimi verdim, farkındayım.

'Ama o da ekran. Bizimki 3-4 saatliğine gelecek. O sürede hiç ekranla oyalanmasa çok mutlu olurdum' dedim.

Uygun seçeneği bulana kadar, evde hamura abanmaya devam.



Totodan zottiri hikayeler uydurmaya, kastırmaya devam.




Hiçbir amacı olmayan, saçma oyunlar kurmaya devam (imdat).




Bir de ev erkeğini gündüzleri kreşe yollama şansım olaydı.

Heyecanlı not: Ben bunu yazarken, çok çok çok sevdiğim birinden bana posta geldi. İçinde kitap! İçimde renkler, kelebekler, taklalar. Hem de kendi el ve zihin emeğinden bir paylaşım bu. Detaylar, sonra.






30 Temmuz 2016 Cumartesi

Yazları havaya girmek.

Özellikle kış mevsiminde evde konaklayıp, sıcak içecekler içme şenliği diye bir şey var. Çeşitli kahveler, çaylar, kupa bardaklar, kalın çoraplar filan hep bu sektörün ürünleri. Erkekleri bilmem de gadın milleti teenage'liğe adım atar atmaz, bu sektörün en gözü dönmüş kurbanları olarak yetişirler. Bir şekilde havaya giriyorsun; film izlerken, okurken, yazarken, çalışırken, geyik yaparken, ayrılık konuşması yaparken ve tırnaklara koyu renk oje sürerken.

Yaz mevsimine gelince, onun öne çıkan temaları farklı. Yazları evde kendimi havaya sokmak için kullandığım birtakım içecek eşlikçileri şöyle:

Dev Ikea pipetleri.. Çok renk, değişik renk.


Koca cam bardaklar.. Smoothiler, meyve suları veya buzlu kahveler için.



Biranın eşlikçileri, bardak altlıkları. Mümkünse tatlı matlı olsun.



Yazın espresso, kısa ve öz kahveleri seviyorum. Sıcak içecekler söz konusuysa kocaman, iç iç bitmeyen bardaklar bana göre değil. Ufak boy mug'lar..


Balkon takılmalarına hizmet eden tepsiler. Yine bir Ikea seçmesi.


Çeşitli boyda ve ebatta cam şişeler, kavanozlar. Evde hazırladığım soğuk içecekleri kıymetlimss gibi saklamak için.



Tabi evde 2,5 yaş çocuğu olunca, bu keyfi anları yani bir şeyler içme şenliğini, genelde uyku saatlerine denk getiriyorum. Çünkü dediğim gibi, havaya girmek için bir şeyler içiyorum ben. Okumak, yazmak, izlemek, boş boş bakınmak, hayal kurmak gibi.

2,5 yaş çocuğu diyince 'o nasıl bişe ola ki' diyenleri şu örnekle başbaşa bırakıp, basıp gidiyorum.

2,5 yaş çocuğu; ağlamaktan akarsu olmuş burnunu sildiğinizde, sildiğiniz sümükleri geri yerine koymanız için ikinci dehşet ağlamasını yapandır. O sümükleri mendilden ayrıştırıp yeniden burnunun içine yerleştirmek, sizin hayal gücünüze kalmıştır.






17 Temmuz 2016 Pazar

Heybeler


Heybe, katırlara takılırmış. Ata, eşeğe filan...  Erzak, araç gereç koymak için. Köy yaşamının herhangi bir eşyası. Katırın eşyası mı olur, aynası allığı mı olur da heybesi olsun. Sonra.. çok yıllar sonra, insanoğluna ne olmuş olabilir ki, heybeyi katırdan alıp kendine takmış? Ve böylece genç gızlar arasında heybe modası başlamış?

Benim gibi hunhar bir tip, heybe modasına kapılmasın da napsın? Heybeler güzeldir. Rüzgarda salınır, özgürlüğe yakışır, dağınıktır ama birlik içindedir. Tarzı vardır. Kişiye özeldir.

Heybeleri seviyorum.

Bu heybeyi, çocukluk arkadaşım doğum günümde hediye etti. İçine başka şeyler de katıştırmış, rengarenk bir hediye hazırlamış.



Sizce de heybeler yollarda olmayı ve gezginliği çağrıştırmıyor mu? Ve hayır bir katırın heybesinde ne olmazsa benimkinde de o yok. Bir allık yok mesela.

O zaman ben bi kahve alırım.



Pazar akşamı, mutfak masasında.

Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, d...