Magazin Tipi Şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Magazin Tipi Şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2017 Salı

Bir sır.


Ey sevgili blogdaşlar.

Buraya bir sırrımdan bahsedip acilen elimdeki biberon yazısına dönmem lazım.

Geçenlerde can sıkıntısından yine bir şeyler geveliyorum. Ben tuttum bunu HT Hayat Blog bölümüne gönderdim. Hiçbir çaba ve ayrıcalık gerektirmeyen bir aksiyondu. Yazdım, yolladım. Yazı da öyle ahım şahım değil, normal benim can sıkıntısı çenelerim. Sonra HT sağolsun, çok da saçma bulmamış, yayınlamış. Ben de her Türk genci gibi, aldım bunu şahsi sayfalarımda paylaştım. Ben yazdım ben, koşun diye. Fakat hiç hesaplayamadığım mevzular oldu.

Ne oldu dersen, alt tarafı 'like' aldı derim ama nasıl like.
Bir kere ömründe bana hiç like eylememiş üniversite hocalarım. Cool'luğunu bir saniye bile olsun bozmamış iş dünyasında sevilen tanışlarım. Bunlar filan like etmiş. Heralde HT Hayat'a seçilmiş bir yazar filan zannettiler beni. Başarımı ağır ve cool bir nida ile takdir ettiler. Halbuki canına yandıklarım, başarı değil normal bir blog paylaşımıydı o.

hocam sen de mi yaa?

Kaldı ki yazıyı okusalardı, olayın çingene iç yüzünü öğrenirlerdi. Annelerin hayatını KURTARMAYACAK derecede saçma 7 tavsiyeden bahseden bu yazı, komik bile değildi. Hani boş geyik. Az biraz sempatik, imla hatasız, akarı kokarı olmayan, kendi halinde bir şey. Burada azcık bir mütevazilik gösteriyorsam, ne olayım. Ne olayım? Zaten utandım yeterince. Daha da bir şey olamadım. Onu demek istedim herkese, 'ben daha bir şey olamadım beğenmeyin o kadar'. Diyemedim. Geri çekeyim paylaşımı bari. Birkaç gün daha geçsin.

İlginç kısmı, kaç yıllık aynı listenin yolcusuyuz. Sen bir kez bile bana ait bir şeyle ilgilenme. Like eyleme, yokmuşum gibi şey et. Ama şimdi like koy. Ne alaka? (Normalde beni takip eden arkadaşlarım ayrı tabi. Anladın sen ne kastettiğimi)

Neye like afedersin?

Bu arada biberon yazısına bilgi toplarken, donakaldım. 1800'lü yıllarda aşağıda gördüğün şu tip biberonlar Avrupa'da pek modaymış. Bebeler, kendilerini mis gibi besliyorlar, analarına mutluluk ve rahatlık sağlıyorlarmış. Herkes mutlu mesut yaşarken aniden yüzlerce binlerce bebek ölümü olmuş.


Herkes aynı şeyi sormuş, neden? Nasıl olabilir? Bu bir gizli hastalık mı nedir?
Olay çok sonra netlik kazanmış. Çünkü o hortumun sterilize edilememesi feci bir bakteri üremesine sebep olmuş. Sonra da 'katil biberon' adıyla anılarak, raflardan kaldırılmış.



Çok üzücü.

9 Şubat 2017 Perşembe

Bence biraz böyle şeyler olabilir.



Geçen yazımda hayatın gizli anlamını kavradığımı yazmıştım. O keşifleri yaptığımdan beri sokakta çıplak dans edip, her gün sevişerek, ayakkabımdan şarap içeceğimi zannediyordum ama olaylar farklı gelişti. Her yeni doğan bir günde 182'den randevu alıp fizik tedavilere, dahiliyelere ya da cildiyelere filan gittim. Orada çeşitli dedelerle, teyzelerle sıra beklerken muhabbetler ettim. Doktorlara bana kızmadıkları sürece sorular sordum. Nisan ayında çekilmeyi bekleyen MR'ı tenzih ederek söylüyorum ki; genel anlamda yanaklarından sağlık fışkıran bir insanmışım. Ha pardon yanaklarımdaki allıklar sağlık işareti değil, sorunlu cilt işaretiymiş. Ne olduğunu tam anlayamayan doktor, elime antibiyotikleri ve jelleri tutuşturup eve yolladı. Bunlar sivilce de olabilir, gül hastalığı da dedi. Sıcak çay içme dedi bir de (alakası çok saçma, geçiniz) Elbette antibiyotikleri almadım. Başka türlü deneyeceğim. İlaçlık bir halim yok bence. Beslenme hataları, yetersiz sıvı, yanlış ürün kullanımı teşhislerime güveniyor ve önceliği bunları halletmeye veriyorum.

***

Geçenlerde yine ev çocuğunu kreşten almaya gittim. Onu beklerken diğer çocuklarla lafladığım oluyor. Çocuklarla olan ilişkimde her türlü ökkeşliğe açık bir insanımdır. En saçma komiklikleri bile yapma özgüvenim mevcut. Ama aklınıza Meg Ryan şirinliği gelmesin. Benimki daha çok Kemal Sunal sempatikliği olabilir. Fakat o gün öyle bir şey oldu ki.. Kendimi ilk kez bir çocuğun karşısında tüm cüssemle yetişkin antipatikliğinde buldum. Ev çocuğunu beklerken bir tanesi hızla merdivenleri çıkıyordu. Beni gördü, tam ona gülümseyeceğim, şöyle bağırdı; 'Aaa çirkin anne' Hö? Çirkin? ÇİRKİN? Çirkin ve anne! Hemen arkasından öğretmeni ona kızdı ve 'şşş..' dedi. O an kafamdaki bereden uzanan burnum daha uzun ve sivri, yanaklarım aşağıya sarkık ve irinli sivilceli, vücudum eğri ve obez, dişlerim çürük ve ağzım yeşil salyalıymış gibi hissediyordum. Öyle bir çirkindim ki bir çocuk beni parmağıyla gösterecek kadar fenaydı durumum. O sırada yavrum geldi tüm heyecanıyla elimden tuttu, annesine hayran hayran bakarak. Yavruma bir üzüldüm.. Duygularım sapıklaştı. Onu iyi temsil edemiyormuşum gibi geldi. Utanılacak kadar çirkindim. Gün boyunca bu olayı düşünüp aşırı aşırı üzülmemden daha tuhafı ertesi gün kreşe gayet makyajlı gitmemdir.

Bence aşırı çekiciyim, sence?


***

Ev erkeği yeniden müzik işlerine döndü. Ve fakat bu yazı müzik değil, evliliğimizle ilgili. İlk flört ve uzun ön sevişmeli günlerimizde söz konusu sahneye çıkmak olunca benim dizlerimin bağı çözülüyor, sanki sevdiğimi başka kızlara kaptırıverecekmişim, o bir seks ve erotizm idolü de herkes ona hasta oluyor, binbir şahane kız seçeneği var etrafında gibi geliyordu. Ve çoğunlukla sahne işleri söz konusu olurken sinsi osuran biri gibi içime gizlice somurtuyor, dışarıya da gülümsüyordum.

Şimdi ise.. nasıl desem. Herif stüdyoya giderken neredeyse çoraplarını filan giydireceğim, öyle bir mutluyum. Çünkü o mutlu. Çünkü gerçekten mutlu. Çünkü onu müzikten ayrı düşünemiyorum. Onun şahane bir gitarist olduğunu ve mutlaka sahnede olması gerektiğini biliyorum. Bunda yıllar içinde karşılıklı gelişen bütünlük duygusunun yanı sıra, aşkın vahşi yanının evcilleşmesinin etkisi var. Eskiden ikili neşemizi önemserken, artık onun iç neşesini de fark etmeye başlamamın da payı var. Ne bileyim işte, insan sevdiği kişiyi kendi siparişine göre değil de olduğu gibi paket haliyle istiyor.

Bir de tabü yıllar içinde her türlü ev hallerini göre göre, kendisi gözümde artık bir rock stardan ziyade abbasa dönüşmüş olabilir bilemiyorum mıh mıh mıh.



Şaka şaka hala yağuşuğlu.


4 Aralık 2016 Pazar

Ünlücülük




Annemin doğum günü var bu hafta. Hediyesini erken aldım. Bir oyun bileti... Bugün saat 19:00'da annem oyuna girecek. Bizden çıktı hatta, uğurladık onu kapıdan ev çocuğuyla eğlenceli tiyatrolu akşama.

Az önce telefonum çaldı, baktım annem arıyor. Oyunun başlamasına daha var diye oradaki resim sergisini geziyormuş. Bir de bana gıybet eyledi:

'Kahvecim, oyunda Hande Subaşı da varmış. Az önce yanımdan geçti, basit bir kadın, hiçbir özelliği yok'

Bunu ciddi bir haber iletiyormuş gibi söyledi ve iyi akşamlar dileyip kapadı.

Şimdi ne demeli bu gözleme acaba?
Ne olmasını bekliyorduk Hande Subaşı'ndan mesela?
Hande Subaşı da kendisi hakkında aynı şeyi diyor mudur?

'Bir de utanmadan sahneye çıkıyorum. Hiçbir özelliğim yok, basit bir kadınım'

Ahahahdfsd

Aynı şeyi bir arkadaştan dinlemiştim.
Kuliste bir gün Hadise'yi görmüş, şöyle diyordu:

'Hiç de çekici biri değil. Kıyafetiyle bi şeye benziyor işte'

Hatta ve hatta bir arkadaşımın ex manitası bir kez havaalanında Cameron Diaz'ı görmüş. O da şunu demişti:

'Ay bi cildi var, kaçarsın valla'

Aslında daha ağır laflar bile etmiş olabilir.

Daha saçmaları da oldu. Bir kez tanıdığım biri Hande Ataizi'ni görmüş Taksim'de. Boyu onun sandığından kısaymış. Kadını ne aşağılamıştı. İğrenç yaa filan diyordu.

oha
ahagsahgfk

Ünlüden çok ünlücülük.

Bir haftasonunu da yedik çokşüküğ.
Ben ev erkeğinin elinden kahve.

Yakşamlar.






10 Kasım 2016 Perşembe

Sabahın çölünde.


Her sabah aynısı oluyor. Çok erken uyandım sanıyorum, bakıyorum saat 7'yi geçmiş. Bugün de böyle oldu ve içimden sadece buraya uğramak geldi. Dışarısı zifiri karanlık, zihnim de öyle.

Apartmanda bi adam var, aşağı katta yaşıyor. Çocukların dede ile amca demek arasında kalacakları bir yaş aşamasında. Bu adamın o geniş alnının, yontulmamış çenesinin ve iri suratının tam içinde bir Clive Owen yüzü var. Bu benzerliği ilk gördüğümde ev erkeğini 'bak bak Clive Owen' diye dürtmüştüm. Merdivenlerde biraz öne geçince kopmuştu. Koptuğu şey tabi ki bu müthiş benzerlik. Oha nasıl bu kadar benzeyebilir diye. Ve işin kötüsü, adam bunu bilmiyor iyi mi? Herif hayatını Clive Owen'a benzediğini bilmeden öyle böyle yaşıyor işte. Ne yazık.

Galiba bugün babamın doğum günü. Bunu öğrenebileceğim bir mecra yok. Çünkü tek ortak akrabamız annemdi. Annem de babamla ilgili bütün bilgileri arşivden silmiş. Babamın adını duyunca 'tanımlanamıyor' diyor, ruhsuz bir ifadeyle. Mecbur onu arayıp, politik bir dil takınıcam. Mesela, eeee nasılsın bakalım diyebilirim. Ordaki ee'leri uzatırsam, biraz olsun doğum günü olan insan vurgusu yapıp, ağız arayabilirim.

10 Kasım'da ülkenin sayfa çeviren kesiminin yaptığı duygusal ve yoğun alt metin içeren Atatürk paylaşımları bir yana...Trump'ın başa gelmesi ile yine ülkenin sayfa çeviren kesiminin mutsuzluktan kıvranan paylaşımları bu haftanın en ilgi çekici gelişmesiydi. İkisini de merakla takip ettim. 10 Kasım'da ağlamaklı, ötekinde ise şaşkınlıkla. Trump konusu bana yine de bir nebze olsun teselli verdi. Yönünü kaybetmiş, değerlerinden kopmuş insanlar sadece burada yaşamıyor tesellisiydi bu. Bu teselliye çok yakın bir arkadaşımın annesinin bir gün çok yakınımızdaki faşist bir lider için 'adam gibi adam' dediğine şahit olduğum gün çok ihtiyacım vardı. Ve bu kadının iki sene öncesine kadar tam zıttı bir partiye tüm hayatı boyunca, saygıdeğer yüksek rütbeli asker eşiyle oy verdiklerini de hesaba katarsak. Son iki senede işte bu hale gelinmiş. Vefat eden asker eşinin kemikleri sızlıyordur.

Dün youtube' da takılıyordum. Ünlülere kendileri hakkında gelen kötü tweetleri okutuyorlar. Bazılarında küfür var, bazısında ise sağlam zeka eleştirileri. Aynısını Türkiye'de de yapmışlar. Ama orijinali yabancı ünlülerle hazırlanmış tabi. Ben izlerken çok eğlendim, orijinal versiyonu. Herifler kendileriyle daşşak geçen tweet'ler karşısında öyle doğal tepkiler veriyor ki. Masum, sıradan, samimi ve tekrarlıyorum DOĞAL. Fakat Türklerin versiyonda içine içine göt olmuşluğu, hazmedememezliği, ne diyeceğini bilememezliği, bazen espiriyi anlayamamazlığı görüyorsun. Bak burada ORIJINAL VERSİYONU var, burada da TÜRKLER var. Gerçi orijinalinin tüm bölümleri bir arada değil, ben ilkini koydum buraya. Sen de izle boş vaktin olursa. Kültürlerarası farkı anlatan belgesel gibi say. Hem eğlenceli. Türkler'den birkaç kişi doğaldı gerçi. Yusuf Güney mesela..

Kendi yaşamımdaki grafikten midir nedir ama dünyada artık 'anne geyikleri' kadar tiksindiğim başka geyik kalmadı. Annelerin çocukları konusunda gözü dönmüş paylaşımları, anne olmayı kahramanlaştırmak, anneliğin becerileri, anneliğin tam 100 puanlık zorlukları, annelerin çocuklarıyla ilgili yaptığı hırslı planlar, bir Ayşe annenin Fatma anneye ayar vermesi, tavsiyede bulunması, çemkirmesi. Buradan köyün delisi misali kendi kendime ilan ediyorum. Çocuk sahibi olmayı kutsal görmüyorum abicim. Anneliği de... Çocuklu ev, evdir işte. Doğal, normal, gürültü yapmadan yaşayıp gideceğiz işte. Bazen kafamız karışacak, o zaman da uzmanlar söyleyecek, biz uygulayacağız. Nice çocuksuz arkadaşlarım var; çocuklulara göre daha sakin, şefkat dolu, bilge, çevresine ışık, fark yaratan ve iz bırakan. Neyin kafasındayız allaşkına?

Ne anneler gördüm zaten yoktular.


Bugün Cuma. Herkesin elinde bir Cuma planı olması dileğimle.
Kanepede dizi izlemek olsa bile.

Ben Cuma dansı ile kapıyorum

5 Ekim 2016 Çarşamba

Evlilik değil, evcilik.


Son 3 senedir evde televizyon, 3-4 aydır da sosyal medya hesaplarım offline durumda. Gerçi 'kahve_icermiyiz' adına bir instagram hesabım var ama oradaki online olma sürem, devede kulak kiri.
Dolayısıyla, etrafta salgın gibi gezinen geyiklerden çok geç haberim oluyor. En son şunları gördüğümde, meğer bu geyik trenini de çoktan kaçırdığımı farkettim. Instagram'da 'cezmikalorifer' paylaşımlarından aldım hepsini.






Gerçi şu hayatta hiçbir geyik için geç değildir. İlgimi de çekti. Gerçekten var mı bunun aslı diye, merak edip, biraz insta'da dedektifçilik yaptım. Var mı ne demek !!!.. Meğer bu bir akımmış. Pembe manyağı ev hanımlarının sunum çılgınlığı deryası. Bu hesaplar bir zamanlar türeyen Justin Bieber hayranı belieber'lar kadar çoklar. Ya da gizli eşcinseller kadar dayanışma halindeler. Ve ayrıca kedi-severler kadar minnoşlar.

Başka işin mi yok buna neden kafa yordun derseniz, haklısınız. Ancak bu merak, sevgilinin maillerini gizliden kurcalama merakıyla yarışır. Aynı merakı uydudan meteorların açtığı büyük kraterleri seyrederken de hissediyorum. Peki bu sunumcu pemboş hanımlara bu merak, neden? Öncelikle bu tutkularının ardındaki motivasyonu anlamak istiyordum.

Pemboş Hanımların Belirlediğim Özellikleri

Ben de toz pembeyi ve mint yeşilini seviyordum ama onlarınki farklıydı. Şiddeti, boyutu. Ve hepsi birden aynı oranda yaşıyordu bunu. Gizli bir örgüt gibi. Bir tanesinin hesabında (30 tanesini detaylı incelemişimdir), mutfağın metal olan her yerini, boruların üzerini 'Do It Yourself' adı altında, pemboşlara boyadığını gördüm. Bakın, bu gerçek bir fanatizmdir. Çünkü işin içinde tasarım, hayal gücü, yaratıcılık ve estetik değil; sadece bir yerleri pembe ve mint yeşili yapma planı vardı. İnanın, kaka yaptıktan sonra pembeye boyayıp 'musmutlu günler bacılarım, hepinizi çok öpüyorum' yazmaları an meselesiydi. Heyecanlanmaya başlamıştım, bu işin arkasındaki duyguyu iyiden iyiye merak ediyordum.

Gözlemlerime devam ettim... Kocalardan bahsediş ve üslup halleri aynıydı. Hepsinin kocası 'kociş', hepsinin kocayla akşamları tv karşında hazırladığı ciciş tepsişler, içindeki pembiş bardakişler ve çikolatalaşlar aynıydı. Koltuklar, tv üniteleri, halı seçimi ve perdeler. Resmen bir komitenin arması gibiydi. Yeni bir devlet kurulmuştu. Kocişler genelde normal yurdum insanı. İşte normal bildiğiniz bir adam yani, öyle tayt giyen Tan Sağtürk tipli filan değiller ama oturdukları koltuklar simli, yastıklar kurdeleli, yatak örtüleri güllü ve hepsi pembe! Pembe, pembe, pembe. Pembe, hoş dekore edilmiş bir eve yine direnmezdim aslında. Ancak bu evler tıkış tıkış, geleneksel Türk tipi döşenmiş. Her yerde eşya, kalabalık, uyumsuzluk, alakasızlık gördüm. Amaç, eve minnoşlu nesneleri bulup yığmak olmuş. Ayıcıklı mor minnoş bir halının üzerine pembe piti kareli ve altın sarısı efektli bir başka nesne gelebiliyor, örneğin.

Mutfaklar Barbie evlerinin renklerindeydi. Bakınız dekorasyonu demiyorum çünkü barbie'lerin mutfağı normal mutfaktır yine de. Bu tip hanımların mutfakları pembe kaşıklar, tencereler, cicişli örtüler... Soğan doğrama, et dövme tahtası bile pembiş kurdişli. Düşünün bi... Profillerde çoğunlukla çekilen mutfağın değişik açılardan kareleri.. İşte kahvaltı saatleri, akşam yemekleri, kayınvalideş gelicek hazırlık yaparken, teyze kızı gelicek dolma sararken. Maalesef dolmalar soluk yeşil. Pembesi olmadığı için üzgünüm.

Çoğu hemen hemen Bim, A101, English Home' dan ev eşyası alışverişlerini yapıyor. Yeni gelen bir ürünün pembesini mutlaka satın alıyorlar. Pembesi yoksa mint yeşili. Bir de ilginç bir şekilde muhafazakar kesimden, gördüklerimin çoğu. Başörtülü, geleneksel ve dindar. Öyle olmayanlar da var. Örneğin bir tanesi, iyi eğitimli ve modern. Ancak kendisinden 'gelin' diye bahsediyor. Kayınvalidesine hizmet için hırsla hazırlanıyor.

Deli dehşet like topluyorlar. Diyorum ya mini bir devlet.

Aslında bu pembişler örgütünün kullandığı temaları incelerseniz, vintage esintisi hepsi. Cupcake figürleri, İngiliz tipi çaydanlık çizimi, muffinler... Ama onu geleneksel Türkiye'ye adapte etmişler. Bu noktada görsel kullanmam gerekirdi ancak etik değil işte. Yine de size en çok satın alınan ve hemen hemen hepsinin evinde olan parçalardan birkaç örnek vereyim.







Bir de hemen hepsi evlenmeden öncesinden beri evliliğe gün saymış. Kız isteme, nişan, kına gecesi, çeyiz serme gibi günlerin geri sayımları yapılmış. Bu tarihler gerçekleştikten sonra da o günlere dair paylaşımlar uzun uzun sürmüş. Evlilik tarihlerinin yazılı olduğu kurabiyeler pişiriyor, kına gecelerinin tbt'sini yapıyorlardı. Evlilik öncesi paylaşımlarına da baktım, üşenmedim. Bir kek kalıbı (ya da başka bir ev eşyası) fotoğrafının altına 'Allah'ım sen bana bu kalıbı kullanacağım günleri nasip et' diye dua eden onlarcasını gördüm. Hele bir tanesi yatak odasını paylaşmış 'allahım nasip et' diye. Burda sinsice güldüm ancak, başka bir evlilik tarihi bekleyen hanımın 'evin kapısını' paylaşarak 'evimin kapılarını bile özlüyorum' yazdığını görünce, sersemledim.

Ben Ne Düşündüm?

Ben ilk keşfimde 'ayy ne zevksizlik' diyerek karşılamıştım bu pembişliş minnoşları. Sonra bir noktada, bunun başka bir ruh olduğunu, buna saygı duymam gerektiğini düşündüm. Evet derinlerden gelen bir tutku yani yine konuyu eşcinselliğe getiricem de, mesela gözlemlemişsinizdir siz de... küçükken sınıfta bir erkek arkadaşınızın, davranışlarında feminen detaylar gözünüze çarpmıştır. Belki henüz o bile bilmiyordur içindeki farklılığı ama bellidir, farklıdır diğer hemcinslerinden. Onun doğası, onun özü, gerçeği dişidir aslında. Ve neyse ki büyüdükçe, bulacaktır kendini. İşte bunun gibi geldi bana bir noktadan sonra.. Bu bir eğilimdi.. Bu pembişler, bunu doğalarından çıkan bir engellenemez güçle yapıyor, buna ihtiyaç duyuyorlardı. Issız bir adaya düşseler, pembe taşlardan kendilerine baraka kurar, yapraklardan kurdele dizerlerdi köşelere.

Fakat sonra bu fikirden de vazgeçtim.

Daha dramatik bir şey olduğundan şüphelendim. Çünkü tabloya geriden bakınca, bambaşka bir manzarayla karşılaştım.

O da evcilik oyunuydu. Yarım kalan çocukluk hisleri olabilir. Kaçış olabilir. İçeride tamamlanamayan bir şeyler olabilir. Çünkü bir erkek ve bir kadın, iki yetişkin olarak hayat kurarlar, ancak evler böyle olmaz. Bu evler oyun alanıydı resmen. Misafir ağırlamak, yeni tabaklarını dizmek, şekerli yiyeceklerle akşam eve gelen kocayı (babayı) sevindirmek, onu beslemek (çocuğunu) ve tüm bunları etrafa göstermek. Bu bir evcilik oyunuydu. Bu kadınlar masum masum evcilik oynuyorlardı. Çeyiz diye aldıkları da oyuncaklarıydı.

Bu meseleden irdelenecek çok şey var bence. Toplumda kadının yerinden tutun da, ülkemizde evliliğe bakış açısı ve tüketim kültürüne kadar.

Ancak yine en çok merak ettiğim, erkekler. Her yeri pembe olan ve tamamen küçük bir kız çocuğuna göre düzenlenmiş evlerde yaşamayı neden kabul ediyorlar? Kafanız mı iyi?

Beni aşıyor. En iyisi bir kahve.





23 Eylül 2016 Cuma

Magazin tipi şeylerle karşınızdayım!


Instagram'da tesadüfen bir fotoğraf gördüm. Seçkin Piriler paylaşmış. Bir aile fotoğrafı... Altına da not düşmüş, duygularını. Ben mevzuyu bilmiyordum, annem anlattı. Kaan Tangöze ile durumları yani. Ayrılmışlar. İhanet varmış. Şarkı söyleyen bir kadın sebep olmuş. Google filan yaptım. Hiçbiri umrumda değil de, Seçkin'in o bakışı çok üzücü. Üzüldüm, ne bileyim. Hatta yas tuttum fotoğrafa bakarken, kısa bir süre. Çocuklarının babasına aşık. Kesinlikle öyle. Hala onun için giyiniyor, hazırlanıyor. Bu duruma henüz alışmadığı belli. Her paylaşımıyla, bir şeylere cevap verdiği belli. Hem kendine hem çevreye. Seçkin Piriler bana her zaman piyasada gördüğümüz PR yönü güçlü hırs küpü mankenlerden farklı gelmiştir. Onun acilen acılarından kurtulmasını, kendine odak ve neşeli bir hayata zıplamasını diliyorum.


Bu da fotoğrafın notu:


Hayatta yaşanabilecek en yüce duygudur annelik. Birlik, beraberlik, sevgi ve güven içinde beraber büyümek çocuklarınla. Bugün en güzel günümün 6. tekrarı. Hakan'ın doğumgünü. İsterdim ki hayatta hiç ayrılık, hüzün, acı, gözyaşı görmesin-göstermesinler. Ama işte hayat bu. Şimdi artık tek beklentim sağlıklı ve uzun bir ömrü olması. Gerisini ben ne kadar sağlamaya çalışsam da hayat izin vermeyecek belli ki. Herşeye rağmen yaşanabilcek en güzel şeye oğluma sahip olduğum için her koşul altında sanırım ben hep en mutlu insan olacağım.

***

Gelelim Brad ve Angelina ayrılığına. O ikisi o kadar kusursuzdu ki, sırf bu yüzden çekicilikleri kaybolmuştu. Fakat yine de ayrılıkları benim için 'güvendiğim dağlara kar yağdı' etkisi yarattı. Çünkü Brad giderek S. enişteme, Angelina da F. teyzeme benzemeye başlamıştı benim için. Brad eve dönerken 'ezine mi alayım tulum mu' diye Angelina'ya danışıyor; Angelina da 'son kullanma tarihine bakmadan alma' diyormuş havası veriyordu. Bu ayrılık Angelina'yı biraz silkeler diye umuyorum. Biz onu aksiyonlu halleriyle tanıdık, sevdik. Çıkar üzerinden o döpiyesi be kadın. Bi kot pantolon, bi tişörtle çık sokağa. Gençsin hala. Ne bu 60 yaş üstü duruşları? Her ne kadar ayrılıkları beni üzer gibi yapsa da, Angelina için olumlu etkileri olacağını düşünmekteyim. Öğrendiğim kadarıyla Brad'in çocuklarla iletişiminden şikayetçiymiş. Bilmiyorum arkadaşlar... Brad'in ne hali varsa görsün diyorum. Her türlü kurar ortamını, bakar başının çaresine diyorum. Boşanınca sefil olan erkekler genelde memur kesim, malum. Brad'in parası da var şöhreti de var. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar, üstüme gelmeyin.


***



Sıradaki magazin konumuz ise Kalben. Uzun zamandır sözü Türkçe olan şarkılar dinlemiyordum. Bu konuda titizlik yaptığım için değil. Böbreklerime kadar beni ele geçirecek bir müzik bulamayışımdan. Neyse bayram haftasında bir yerlerden kulağıma sızıntı yaptı Kalben. (Şu şarkı ve bu şarkı) Ay ben bi tutuldum. Yalnız da pek kalamamıştım o günlerde. Fırsat kolluyorum, dinlemek için. Bu durum da gizem kattı tabi olaya. Neyse, daha da peşine düşeyim bu işin diyip Kalben'i bi Google yaptım. Ve gördüm ki aslında okuma yazma eğitiminin herkese verilmesi ne kadar da yanlış bir şeymiş. Abicim, ne zikko beyinli insanlarla aynı internet erişimini kullanıyoruz. Kalben hakkında sözlüklerde yazan şeyleri görünce, görmiyim diyip, okumayı kestim. Sadece müzik yapan, iddiasız, kendi halinde bir genç kadın için 'çirkin, estetikçilere gitsin, tipini düzetsin' gibi dev varoşluk içeren yorumlar..

İnsan kakasını yaptığında özenle sifonu çekiyor, kötü kokmasın diye. Bu yorumlar kakadan bile büyük bir çevre kirliliği bana göre. Kadın hem çirkin değil. Sadece kendini pazarlarken 'kadın' olduğunun altını çizme gayretine girmemiş. Olduğu gibi kalmış. Ayrıca çok da şirin bir tip.

Bundan sonra can sıkıntısı anlarında, magazin tipi şeylerle de karşınızda oluciim. Kahveleri unutmayalım.

Kreş Öncesi Silahlanmak

Günlük not düşmelerimin sonuna geldim bence. Bundan gayrı ara ara uğrarım bu topraklara, ey halagızları. Pazartesi, iş dolayısıyla ke...