Kadınsal İşler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadınsal İşler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2017 Cumartesi

En çok kim yoruluyor? Çalışan mı çalışmayan mı?


Konu yine aynı klasmanda: Analık.

Çalışmak ya da çalışmamak. Şimdilik işin bu kısmını bir kenara koyalım ve hep beraber yorgunluk-yorulmak-yorulayazmak-yorgunsamak gibi konulara bir dönüp bakalım.

Beyinde asılı duran 'yorgunluk'

Kendimle yaptığım önceki etütlerde anneliğin meğerse kutsal bir şey olmadığı konusunu işlemiştim. Temamız, sorumluluk almaktı. Doğumdan itibaren uzanan sorumluluklar listesi, o listelerin update edilmesi, her ne kadar eş/kreş/anane-babane gibi kanallara bölünse de kontrol merkezinin 'anne' organında toplanıyor olması, bizim fon rengimiz olsun. Bakınız buraya kadar olan kısımda, çamaşır yıkamaktan, yemek pişirmekten, bok temizlemekten filan bahsetmedim bile. Yani siz sarayınızda yaşayan bir leydi bile olsanız, sorumluluk sahibi olma zorunluluğu sizin kaderiniz.

Yorgunluk loading... Şimdi her şeyi bu fon rengi üzerine çizmeye başlayalım.

Anne ve baba olmanın tüm sorumluluğu Kemalettin Tuğcu öykülerindeki gibi 'doyurmak, sıcak tutmak, yatacak yer bulmak' değil. Anneannemin zamanında da böyle değilmiş. O zaman da 'eğitimli bireyler olsunlar, kendi ayakları üzerinde dursunlar' alt motivasyonu ile kırbaçlıyormuş analar kendilerini. Zira anneannemin 7 kızını o fakirlikte kendi deyimiyle 'meydana çıkarabilmesinin' başka motivasyonla imkanı yok. Fakat tüm bunlar 'sorumluluk almak, kendine borçlanmak, kafada 4 bin tilki gezdirmek' kategorisiyle zihnimize yorgunluk parkesini baştan seriyor zaten. Yorgunluk % 65 loading...

Bakın buraya kadar hala çamaşır yıkamak, yemek pişirmek ve bok temizlemekten bahsetmedim.

Bizim neslin anneleri ise, daha farklı. Uzmanların kırbaçlarıyla hepimizin ödü totosuna karışıyor. Uyku, beslenme, oyun, aile içi iletişim gibi tamamen bize ait alanlarımızı bir sürü uzman quotes'ları doldurmuş, en rahat olmamız ve en çok keyif almamız gereken anlarımızı şüphe/tedirginlik/koltukaltı terlemesiyle bölüşür olmuşuz. Yorgunluk %85 loading...

Şöyle doya doya oğlumla uyumam (yoksa uyku eğitimi yok mu), beraber keyifle bir şeyler yememiz (organik mi o yımırta?), kafamıza göre takılmamız (montessori oyunları lütfeen) anneliğimin anca 3. yılında mümkün oldu. Tabi karşıma 'çok kasıyorsun, ben rahatım o konularda' diyen argadaşlar da çıktı. O rahatlığın da, aslında rahatlık olmadığını anlamak için biraz dikkatli bakmak yeterliydi.

'Ben çok rahadım'

Kafamızda doğrular, yanlışlar, ön yargılar, elti deneyimleri, fenomen görselleri, komşu fikirleri, kayınvalide görüşleri çınlıyorken, nasıl yorgunluğumuzu atacağız?  Çocuk büyütme serüveninde yorgunluğu çalışan-çalışmayan anne yelpazesinde değerlendirmek, çok boş. Bir kere her çalışan anne modeli bir mi?

Sevmediği işte çalışanı var, mutsuz evliliği olanı var, işten eve iki saatte ulaşanı var, çocuğunda sağlık problemi olanı var, kendi sağlık sorunu olanı var, hiçbir aile desteği görmeyeni var. Başka? Bayılarak işe gideni de var, o işteyken çocuğu cillop gibi takılanı, işten eve hop 15 dakikada ulaşanı, hafta sonları free olanı, akşam yemeğine hazır konanı, temizlikçiye bütçe ayıranı.

Her çalışmayan anne bir mi?

Evde çok çocukla yardımsız olanı var, üzerine bir de hasta-yaşlı aile üyesi bakanı var, kocası kendisinden mükellef ev hanımlığı bekleyeni, 4 çeşit yemek alternatifi görmeden sofrada surat ekşiteni var. Başka? Ekonomik sıkıntıda olmayıp, çocuklarla keyifli aksiyonlara girebileni var, tatillere gidebileni, bunları instoşa yükleyeni, çocukları başka aile üyesine emanet edebilip cilt bakımına uçabileni, hatta kreşe gönderip tüm gün evde rahatça işlerini halledebileni var.

'İşkur'a başvurdum janım yaa, çalışmayan hala olmak çok zor'

Milyonlarca farklı konum, mod, ortam. Bir örnek vereyim. Kıbrıs'ta üst katımızda, tek kişilik dairelerde bir aile yaşıyordu. Çocuktan sonra kadın kişi çalışmayı bırakmak zorunda kalmıştı ve durumları pek parlak değildi. Bir gün ben bir şey için(neydi hatırlamıyorum) ev çocuğunu da alıp, evlerine ziyarete gitmiştim. Bizimkinden 1 yaş büyük oğlu var. Yaz sıcağıydı. Abi o Kıbrıs leş sıcağında o evde klima yoktu ve bunun ne demek olduğunu hiç Kıbrıs yazı yaşamamış olana anlatamam ben. Kadın o halde, hamileydi üstelik, o toddler kıvamlı bebesine, tek kişilik dairelerinde bakıyordu. Bu da çalışmayan anne ve 'kim daha çok yoruluyor' sorusuyla incelenecek gibi değildi durumu.

Yaani, çalışan anne-çalışmayan anne yoktur bence. Hayatlar vardır. Bazıları için hayat biraz kolay olabilir; bazıları için daha ağır geçer. İki elimiz kanda olsa alışırız bak hayatımıza, bu da var. Ama yorgunluk? Kim daha çok yoruluyor, bilemem. Ama daha az yorulanı, kesinlikle severek eylemde bulunanlar. İşe severek giden, evde severek kalan... Sevmek, istemek, ihtiyaç hissetmek. Bu durumda, konu hakkında ahkam kesen, çalışırken çalışmayana- çalışmazken çalışana beylik sözler söyleyen gadınlara gadınlarımıza kulak verirken, oradan yalınayak kaçasım geliyor.

Çalışmaya başladığımdan beri hiç yorulmuyorum ben. Yavruma akşam taze enerjimle kavuşuyorum. Şanslıyım ki yemeğimi pişiren bir eşim var. Hatta doğru koordinatları girersem, hafta içi temizliği de halleden. Annem var, yavrum hastayken ona bakan. Şuan inanın tek vazifem, hayatımdan zevk almak. Daha ne olsun?

Kısaca; çalışmazken evde daha çok yoruluyordum. Daha tembel ve eylemsiz olmama rağmen. Çünkü yorgunluk beyinde asılı duran o kaostur (bakınız ilk görsel) Mutfak tezgahı da her an pırıl pırıl olmasın bi zahmet.

Yorgunluk gahvesi evladım



13 Mart 2017 Pazartesi

İlişkiler, filmler ve patlamış mısır.





Kaçınılmaz neşenin dört bir yandan sırtımı sıvazladığı mart ayından selamlar. Öyle ki hasta oldum, dinmedi. Ev çocuğu öksürüklerine geri döndü, dinmedi. Ev erkeği ile diyetleri bozduk- yemeleri abarttık, dinmedi. Hayat bütün planları aksattı, yine de bana mısın demedi. Neşe geldi mi bir şey yapamıyorsun. Bir cıvıma bir geyik hali ışıklı halka gibi çepeçevre sarmalıyor. Nedeni de yok. Bahar işte.

Çok tatlı filmler izledik. Avrupa filmleriyle adeta mevzuyu balkondan seyrettik. Sanki aramızda ekran yok. Kanlı canlı diyaloglar, sahici oyunculuklar, anlatmaya çalışmayan ama sizin anladığınız gerçek bir hikaye. Örneğin bir The Misfortunates ya da Dead Mans Shoes . Cumartesi gecesi de Hollywood korkusu patlattık. It Follows, klişelerine rağmen tribe sokmayı başaran bir film çıktı. En çok da ev erkeğinin favori kombini için sevinmiştim: Bir Cumartesi gecesi, iyi korku, patlamış mısır ve bira.

Fakat benim burda bahsedeceğim film başka; While we are young. Henüz iki senelik taze film ve Naomi Watss, Ben Stiller, Adam Driver var oyuncularda.



Film ilişkiler üzerine gibi başlayıp, sonra direksiyonu başka alemlere kırsa da, içinde bol miktarda sosyal medya eleştirisi ve teknolojinin kullanımına dair hoş tespitler barındırıyordu. İçe içe izledim filmi buralarda. İlişkiler diyince, filmdeki bir çift 40'lı yaşlarında birbirlerine söyleyecek yeni sözleri olmayan, hatta aynı evin/yatağın içinde temas etmekten kaçınan olağan türdendi. Yıllar önce birbirine aşk duyan fakat şimdi ekmek kırıntılarıyla idare eden. Doğada ilişkilerin evrimi. Diğer çift ise 20'li yaşlarda, aralarında yoğun tutku ve istek olan hani şu 'genç' tür. Libido ve şiirli günler.

Ben filmi izlerken yer yer dizlerimi döve döve, bazı bazı da dudak kemirerek duygularımı kendi içimde yaşadım. Ev erkeği de tabaktaki mısırları benimle eşit şekilde yiyebilme telaşındaydı. Çünkü o an mısır yemek onun için nasıl önemliyse, benden daha fazla yemiş durumuna düşmemek için çaba harcaması gerekiyordu.

Biz ne 40'lı yaşlardaki çifttik ne de 20'li. Daha çok ama acaip kısa bir süre öncesine kadar 20'lerimizde, konu başlığı aşırı aşk ve tutku olan günlerden henüz yeni geçmiştik. Bana göre sadece çok iyi uyusam ve ev çocuğu biraz daha büyüse, bir de bi bira içsem yeniden öyle olabilecektik. İşin tuhafı belki biraz daha uyusam, ev çocuğu büyüse ve bi bira içsem belki 40'ların o tepkisiz ve düz ilişkisine de dönüşebilirdik. Gerçekten öyle mi bilmiyorum. Çünkü ev çocuğu işin aceleyle söz edilmiş bahanesi. Yavrucuğun 3 yaş sınırından beri beni/ bizi yorduğu filan yoktu. Sadece değişik bir filtre ile hayatımızın piksellerinde işlenen yeni desenler vardı. Konu bu değil, odağını şaşırtma ev gadını. Film boyunca kıyaslamayı sürdürdüm. 40'lara uzaklığımızla 20'lere yakınlığımız matematiksel olarak eşit mesafeydi.

İşte baharın sponsorluğunda hayat bu sefer yine aynı soruyu soruyordu. Ama bu kez çok şefkatliydi. Coşkusu ve destekleyiciliği gözden kaçmıyordu.

'Ne olsun istiyorsun ev gadını? Dile benden ne dilersen!'
'Hep böyle olsun işte. Kanepede mısır ve iyi film. Tam bu akşamki gibi, içsel neşe ve kaygısızlık. Bu, mutluluk.'
'Anlaşıldı, bu senin zaten. İstediğin sürece de senin olacak'

Her şey iyiydi hoştu da. Hayat aynı soruyu bana başka zamanlarda da soruyordu tabi ki. Sorun buydu aslında. Çünkü benim cevaplarım hep değişiyordu.

Kahve?

9 Mart 2017 Perşembe

Haklarımız ve memelerimiz


Kadın hakkı, kadın mücadelesi, kadın memesi.

Kadınlıkla ilgili kurulan tüm cümleler ve konu edilen tüm fikirlerden rahatsız oluyorum. Bir başlığa ait olmaktan hoşlanmıyorum. Tavsiye verilmesi gereken bir varlık olarak nitelendirilmekten gocuntu duyuyorum. Korunmak gibi şeylere prezervatif  hariç değer vermiyorum. Sahiplenilmek, dahil edilmek, takdir edilmek fiillerine kıl kıl bakıyorum. Kadın hakları gibi konuların her sene fönlü saçlılar tarafından ezber şekillerde tekrar edilmesine pas vermiyorum. Reklamlarda kadınlarla ilgili bir söz söylemeye çalışan markaları alkışlamaya ihtiyaç duymuyorum. Kendi hakkını başkasından dinleyip sevinenlerle halaya girmiyorum. Pedimi gazeteye sarıp veren bakkala, iyi günler demiyorum. Kadının emekçiliğine vurgu yapan, kadını kutsal gören anlayışlara popomu dönüyorum. Kadın olarak yapabildiklerimi başarı sanıp ıslık çalanlara mal mal bakıyorum. Önceden kadınların ocaktaki yemeğine övgü yağdıranlar, bugün kadınların ocaktaki emeğine şiirler yazıyor, aldırmıyorum. Şiddet gören insanı 'kadın' diye konuşuyorlar, içime atıyorum. Haksızlığa uğramakla kadın kelimesi aynı cümlede kurulmazsa ayıp oluyor, hiç haz etmiyorum. Kadın memesi çok merak ediliyor, öylece bakakalıyorum. Kadın poposu, 'sima' gibi biliniyor, kalakalıyorum. Kadın erkeği yensin diye aforizmalar söyleniyor, horoz dövüşü izler gibi izliyorum. Kadının fendi erkeği yendi, lafından acaip tiksiniyorum. Benden önce eşimin işini soranlara, uçan tekme atıyorum. Eşimden önce bana 'bi su varsa alırım' diyenlere, bomba atıyorum.

Ergenlikte utanıp yeni çıkan memelerimi yok sayardım. Şimdi de tüm kadın söylemlerini yok sayıyorum. Çünkü kadın erkek değil, insan diye tanımlamaya inanıyorum. İsmimi söyleseler yeter, ama boşveriyorum.

1 Mart 2017 Çarşamba

90 Günde Devrialem


Yine boyumdan büyük işlere kalkıştım. Bakalım, halledebilecek miyim.

Önümüzdeki 3 ay süresince başka bir eğitime başlıyorum. Bu eğitim haftada iki gün sürecek, akşamları. Ev erkeği ve ev çocuğu baş başa takılacak o akşamlarda. Bir de üzerine bugün bulaştığım bir kısa süreli proje var. Aniden çıktı. Bu da minik bir ek gelir ama günde iki saatimi alacak aşağı yukarı (evden)

Haliyle tekrar edilmesi gereken bilgiler, çok sevdiğim bloğum, arada yazdığım bir websitesi, günlük ev işleri, evin içinde yaşayanlarla vakitler, hastalıkları atlattığımıza göre başlanması gereken spor halleri.
BOOIIINGMM!!



Kendi üzerime yine bir sürü sorumluluğu atıp kaçtım. İdealar dünyasındaki halim halleder abi, gönder sen dedim. Şimdi nabıcaz be Kamil?

Mutlu Keçi ve Joe mart ayı kararları yapmış. İştah açıcı. Mmm. Şimdi ben Mart bazlı değil de 90 günlük bir maratona girişteyim. Tüm baharımı alıyor hayat benden. Yerine ödevler listesi sunuyor. Hakkıyla verirsem, ortam turuncu. Fakat yetiştiremezsem, çuvallarsam, denkleştiremezsem ortamlar gri!

Maratonun birinci haftası şöyle olmiyim da.


O kitabı bilirsiniz. 80 günde devrialem. Bir İngiliz'in tüm serveti ve itibarı pahasına 80 günde dünyanın çevresini dolanmasını konu alır. Şimdi devrialem sırası bende. Büyük bir meydan muharebesi. Bakalım gızımız 90 günde tüm bu işlerin altından kalkabilecek mi?

Haftada iki akşam derslere katılmakta bir şey yok. O dersleri sindirmesi ve amacına uygun kullanması var. Bunu her hafta aynı iştahla yapması var. Günde iki saat ek gelir için çalışmakta bir şey yok. Bunu haftanın her günü, aynı motivasyonla, sızlanmadan yapması var. Tekrar yapmakta bir şey yok, yaparken acele etmemesi var. Bloğa - diğer web sitesine yazmakta bir şey yok, yazacak enerji bulması var. Aileyle zaman geçirmekte bir şey yok, geçirirken ağzı cücük olana kadar esnememesi var. Spora başlamakta bir şey yok, bunu her hafta düzenli yapması var.

Diyorum ki, ben bu kez karar almıyım. 90 günde bir İngiliz hanfendi gibi, her gün yapılacakları hiç sorgulamadan yapayım. Tek kararım bu olsun. 90 günde kendi maratonumu devrialem yapayım. Görevleri tamamlıyım. Bunun için gereken tek şey günü ve o haftayı planlamak. O gaddar. Ve o altın cümleyi fısıldamak:

YAPILACAKSA YAP!

Yani, bana ne iyi gelir, ne yapsam daha verimli olur gibi çeneleri yapmayacağım. Sadece 90 günde yangından mal kaçırır gibi, günümü sağlam bir organize edip, günlerimi- haftalarımı kotaracağım. ÖSS sınavına son 3 ay kalmış gibi yani. Şimdilik hızlandırılmış bir hayat. Çünkü bu üç ay buna odaklanmazsam, bolaracak diz çıkaracak bu davalar. Üç ayda halledilmesi gerekiyor. Devrialem gerekiyor!

Bu 90 günde devrialemime meydan dayağı ya da modern ifadeyle 'challenge' diyebilirim. Beslenme, spor, çalışmalar ve gün içinde koşuşturmalarımı arada '90 Günde Devrialem' başlığıyla burada paylaşabilirim. Belki bu bana ışıltılı motivasyon sağlar. Cuma günü birinci günüm ve Mayısın son günü de maratonum sona eriyor. Dersler ve işin süresi doluyor (aşağı yukarı)

Kendime Xena gücü diliyorum.
Alalililili!
Bi sıcak çayımı içerim gece gece.





28 Şubat 2017 Salı

Dolabımı Kabullenmek




Japon Kedi'nin harika yazısından sonra kendi dolabımın karanlık yerlerine bir göz atayım dedim.

Çok acıklıydı.

Her şey 2009 senesinde, yoksul İstanbul genci olmamla başlamıştı. İzmir'den bir gazla oraya yerleşmiş, kuru maaşlarla hayat kurmuştum. Coşkulu ve kabıma sığmaz bir haldeydim. Dolabımdaki üç parça giysiler ve botlarımla tam kendi tarzımın kombinlerini yapıyor, farkında olmadan az ve özle kendim olabiliyor ve aynadaki hallerimi beğeniyordum.

Sonra evlilik ve Kıbrıs'ta hayat derken, parayı çoğalttım ama alışverişe hiç vakit ayırmadım. Hep bir bahanem oldu. Ya bana aşırı pahalı gelen Kıbrıs fiyatlarından sızlandım ya da havanın sıcağından. Yine üç parça giysiyle günlerimi, işlerimi, toplantılarımı, serseriliklerimi geçiriyordum. Üstelik ekrana çıkıyordum! Tabi ki sponsorlu giysiler, etiketi üzerinde elbiselerle. Ben yine bilmeden azıcık öz kendi tarzım giysilerimle, hafif hafif yaşıyordum.

Ancak acıklıydı. Çünkü bunu yoksunluk sandım. Giyinmeyi bilmemek sandım. Hep 24 yaşında kalmak sandım. Ben hiç değişemiyorum sandım. Genelde seçimlerim belliydi. Kot. Tişört. Botlar. Mini bir elbise. Botlar. Şort. Tişört. Botlar.

Bir gün daha güzellerini alacağım, çok çeşit dizeceğim, tarzımı geliştireceğim diye o hafif günleri karartmıştım. Geçiştirip, ertelemiştim.

Sonra hamilelik günleri başladı. Dolap iyice tenha oldu. İki parça kıyafetle geçirdim koca hamileliği. Botlar hiç değişmedi. İnsan özenip almaz mıydı kendine bir şeyler?

Bu galiba bendim. Yani aslında üst baş almaktan kaçınan. Çok ufak yaşlarımda 'best friend'ime şöyle demiştim: 'Ben çizgi filmlerdeki gibi hep aynı tişörtü giymek istiyorum, büyüyünce öyle yapıcam' Bunu derken sırf tarz kaygısından söylemiştim tabi. Ne bileyim içimde saklı duran gerçeği. Ben giyinmeyi sevmiyordum. Bunu yakınlarıma, hele de anneme nasıl söyleyebilirdim?

Annem tam tersi, en büyük zevki ben bol bol alayım da giyeyim. Ben isteyim, o bana bir şekilde alsın. Gerekirse 9 ay taksit yapsın. Hep kaçtım, yüz ekşittim, alışverişlerde gözlerimi köşedeki lahmacuncuya diktim. Üniversite yıllarında tek tük giysiler, hatta yırtık tişört, rengi atmış pantolonları aşırı erotik bulma çağlarım oldu. Seksi bulduğum şey, kasları belirgin bir göbek, dağınık uzun saçlar, yine botlar ve sıradan giysilerdi. Yaşım 33 (söylemiş miydim :P ) ve hala aynı imajı seksi buluyorum, yine aynı botlara bayılıyorum ya. Fakat yine de dolabımda gereksiz yığınlar olurdu o yaşlarda. Ben o yığınların gereksiz olduğunu bilmiyordum. Onlar olmazsa, hiçbir şeyim olmaz sanıyordum. Ancak yılın 360 günü sadece iki parça deforme olmuş giysilerimle geçirdiğimi kabullenemiyordum.

Her şey İstanbul'a taşındığım 2009 senesinde başladı işte.

Gözümün önünde koca sene dolapta duran 3 parça giysiyle gerçekten iyiydim. Üstelik hoştum. Alımlı, dikkatleri çeken, neyse işte. Fakat şikayet ediyordum. Bunu sahiplenemiyordum. Normali, çok giysiydi. Bu çok sevdiğim tişörtün bissürü rengini almaktı. Neden spor ayakkabıların iki fazlası daha olmasındı? Daha iyi bir hayat, daha çok alabildiğin, dolabına koyabildiğin bir hayattı.

Aslında gayet de alabilirdim. Ya da sık sık ziyarete gelen anneme aldırabilirdim. Ya da Kıbrıs'ta iyi kazanmaya başlayınca dolabımı ballandırabilirdim. Hem yapmıyordum hem de bunu olumsuz bir durum gibi değerlendiriyordum.

Az giysiyle bir hayat yaşama fikrini önemsiz buluyordum sanki. Adını bir türlü koyamadım işte. Elimde sündürdüm durdum, sorun gibi gördüm. Etrafımdaki bütün kadınlar istisnasız çok çeşit giyinirken, benim tornacı gibi az çeşit giyiniyor olmam, bana göre ihmaldi- kusurdu. Halbuki bu tarz benimdi, en sevdiğimdi, sahip çıkamadığımdı. Sadece giysiler mi? Parfümler, montlar, aksesuarlar. Lar lar laar...

Şimdi ise durum iyice vasatlaştı. Nasılsa hep evdeyim diye iyice gidip almamaya başladım. Dolabımda beni mutlu eden birkaç parçam bile yok. Hepsi mutfaktan salona, salondan koridora doğru giyilebilecek şeyler. Bugün annem zorla soktu beni bir mağazaya ve alalım bir şeyler dedi. Gittim kot tulum seçtim kendime. Çünkü tulumu döndüre döndüre milyonlarca kez giyicem. Çünkü onu yeni derim yapıcam. Nihahaha.

Kısacası, evet tüketim kültürü, alışveriş, çok almak hiçbir zaman ruhumda olmadı. Ben buyum. Ama neden bunu kabullenip, minimalist yaşamla ilgili düşünmeye çalışmadım ki? Bunu Japon Kedi'nin yazısında geçen kapsül dolap gibi örneklerle anlamlandırabilirdim. Direkt kapsül dolap olmazdı da o mantıkta başka fikirler olurdu. Kendimi yıllarca bakımsız ve zevksiz, hatta demode sandım durdum. Ne gereksizmiş. Abicim aynaya bakınca mutluydum. Kanlı canlı kendimdim işte. Bunu göremeyince kendime 'kendine özen göstermiyor' etiketi koyunca, geldiğim nokta bu işte.

Çok almaya karşıyım. Ama seni sen yapan tatlı parçaları bulup, yılın her günü kendini pırıl pırıl görmeye komple varım!

Şimdi napıyoruz? Yılın en leziz 3 aylarına girerken- Mart, Nisan ve Mayıs aylarında dolaptaki tüm hüsnü kuruntuları çıkarıyoruz (zaten azlar), yerine bayılarak giyeceğin, belki çizgi film karakterleri gibi sırtında paralanana kadar kullanacağın üç parça giysiyi alıp yerleştiriyoruz. Hem minimalist anlayışın ucundan kıyısından tutuyor- mutlu oluyoruz, aynada kendimizle temas kuruyoruz ve bu tarzımızı 33 yaştan sonra kabulleniyor, bayılarak sürdürüyoruz. Bunu 'geçiştirerek' değil, altını çizerek yapıyoruz. E mi gızım?

Bir de tulumu maalesef hırpalıycam, üzgünüm.
Ve tatlı ojeler de eşlikçi olursa bu baharda çok sevinirim.

Herkese iyi kombinler.

9 Şubat 2017 Perşembe

Bence biraz böyle şeyler olabilir.



Geçen yazımda hayatın gizli anlamını kavradığımı yazmıştım. O keşifleri yaptığımdan beri sokakta çıplak dans edip, her gün sevişerek, ayakkabımdan şarap içeceğimi zannediyordum ama olaylar farklı gelişti. Her yeni doğan bir günde 182'den randevu alıp fizik tedavilere, dahiliyelere ya da cildiyelere filan gittim. Orada çeşitli dedelerle, teyzelerle sıra beklerken muhabbetler ettim. Doktorlara bana kızmadıkları sürece sorular sordum. Nisan ayında çekilmeyi bekleyen MR'ı tenzih ederek söylüyorum ki; genel anlamda yanaklarından sağlık fışkıran bir insanmışım. Ha pardon yanaklarımdaki allıklar sağlık işareti değil, sorunlu cilt işaretiymiş. Ne olduğunu tam anlayamayan doktor, elime antibiyotikleri ve jelleri tutuşturup eve yolladı. Bunlar sivilce de olabilir, gül hastalığı da dedi. Sıcak çay içme dedi bir de (alakası çok saçma, geçiniz) Elbette antibiyotikleri almadım. Başka türlü deneyeceğim. İlaçlık bir halim yok bence. Beslenme hataları, yetersiz sıvı, yanlış ürün kullanımı teşhislerime güveniyor ve önceliği bunları halletmeye veriyorum.

***

Geçenlerde yine ev çocuğunu kreşten almaya gittim. Onu beklerken diğer çocuklarla lafladığım oluyor. Çocuklarla olan ilişkimde her türlü ökkeşliğe açık bir insanımdır. En saçma komiklikleri bile yapma özgüvenim mevcut. Ama aklınıza Meg Ryan şirinliği gelmesin. Benimki daha çok Kemal Sunal sempatikliği olabilir. Fakat o gün öyle bir şey oldu ki.. Kendimi ilk kez bir çocuğun karşısında tüm cüssemle yetişkin antipatikliğinde buldum. Ev çocuğunu beklerken bir tanesi hızla merdivenleri çıkıyordu. Beni gördü, tam ona gülümseyeceğim, şöyle bağırdı; 'Aaa çirkin anne' Hö? Çirkin? ÇİRKİN? Çirkin ve anne! Hemen arkasından öğretmeni ona kızdı ve 'şşş..' dedi. O an kafamdaki bereden uzanan burnum daha uzun ve sivri, yanaklarım aşağıya sarkık ve irinli sivilceli, vücudum eğri ve obez, dişlerim çürük ve ağzım yeşil salyalıymış gibi hissediyordum. Öyle bir çirkindim ki bir çocuk beni parmağıyla gösterecek kadar fenaydı durumum. O sırada yavrum geldi tüm heyecanıyla elimden tuttu, annesine hayran hayran bakarak. Yavruma bir üzüldüm.. Duygularım sapıklaştı. Onu iyi temsil edemiyormuşum gibi geldi. Utanılacak kadar çirkindim. Gün boyunca bu olayı düşünüp aşırı aşırı üzülmemden daha tuhafı ertesi gün kreşe gayet makyajlı gitmemdir.

Bence aşırı çekiciyim, sence?


***

Ev erkeği yeniden müzik işlerine döndü. Ve fakat bu yazı müzik değil, evliliğimizle ilgili. İlk flört ve uzun ön sevişmeli günlerimizde söz konusu sahneye çıkmak olunca benim dizlerimin bağı çözülüyor, sanki sevdiğimi başka kızlara kaptırıverecekmişim, o bir seks ve erotizm idolü de herkes ona hasta oluyor, binbir şahane kız seçeneği var etrafında gibi geliyordu. Ve çoğunlukla sahne işleri söz konusu olurken sinsi osuran biri gibi içime gizlice somurtuyor, dışarıya da gülümsüyordum.

Şimdi ise.. nasıl desem. Herif stüdyoya giderken neredeyse çoraplarını filan giydireceğim, öyle bir mutluyum. Çünkü o mutlu. Çünkü gerçekten mutlu. Çünkü onu müzikten ayrı düşünemiyorum. Onun şahane bir gitarist olduğunu ve mutlaka sahnede olması gerektiğini biliyorum. Bunda yıllar içinde karşılıklı gelişen bütünlük duygusunun yanı sıra, aşkın vahşi yanının evcilleşmesinin etkisi var. Eskiden ikili neşemizi önemserken, artık onun iç neşesini de fark etmeye başlamamın da payı var. Ne bileyim işte, insan sevdiği kişiyi kendi siparişine göre değil de olduğu gibi paket haliyle istiyor.

Bir de tabü yıllar içinde her türlü ev hallerini göre göre, kendisi gözümde artık bir rock stardan ziyade abbasa dönüşmüş olabilir bilemiyorum mıh mıh mıh.



Şaka şaka hala yağuşuğlu.


18 Aralık 2016 Pazar

Hevesli ve gıcıklı.


Bu bloğu açma amacım, içerikte hafif fontta ağır yazılarla kafamı dalgalandırmaktı. Bakıyorum son yazılarda yine topuğuma sıkmışım. Tamam o halde. Yeniden içeriği 0.00 MB'lık yazılarıma geri dönüyor, ve hemen başlıyorum.

Ev erkeği ile ilk cilveleşmeleri yaşadığım ön flört döneminde, birbirimize hitabet denemeleri yapıyorduk. Bir süre 'kuzum' dendi, tutmadı- sonra 'canım', o da uygun değildi. Sırayla her şeyi denedik. Aramızda bunu hiç konuşmadan tabi. Hevesli ve gıcıktık. Yani etrafımızda olsan o dönem, bize gıcık kapabilirdin.

Çünkü aşk, öyle bir şey.


'elele tutuşmazsak öleceğiz' günleri.. ilk günler.

Öyle böyle derken, 'aşkım' demeye başladık sonunda. Farkında olmadan kararımız bu yönde olmuştu. Her cümleye birkaç 'aşkım' serpiştiriyor ve mutlaka temas yapıyorduk. Ya kol kola değiyor, dirsek atıyor ya da kafa kafaya veriyorduk. O vakitlerde Facebook'a yazdığım bir ileti şöyleydi hatta:

'Biz bütün sevgililerin adı aşkım'

Bir durumla hem daşşak geçmek hem de bile isteye onu yapmak?
Aşk ve aşkın ritüellerini böyle açıklayabiliriz.

Yıllar sonra aynı şeyleri çocuk sahibi olma kavramıyla ilgili de yaşayacaktım.
Hem bana aşırı klişe gelen şeyleri yapmaktan geri kalmıyor hem de mevzuyu kendi içimde çekiştiriyordum. (Bknz: Çocuğu uykusunda izlemek, yemeyen çocuğun üzerine kaşıkla yürümek, çocuğa karşı tutarsızlıkların kralını yapmak)

Çünkü Türk analığı öyle bir şey.

Klişe diilim ben tağam mı?

Şimdi benzer heveslilik ve gıcıklığı 3 yaş ev çocuğunda gözlemliyorum.
Kendisi son zamanlarda bazı şeyleri 3 senelik ömründe ilk kez keşfetti ve dışkısını (zariflik) çıkarıyor. Ellerini cebine sokmayı öğrendi. Karşımda elleri cebine atmış 'hayır anne burnumu hıhlamıycaaam' diyor mesela sık sık. Sırf o elini cebine sokma hareketinin 'umursamaz ve her şeyi reddeden' bir eylem olduğunu düşündüğü için, gün içinde bunu 36 kez filan yapıyor. Başlarda sevimli geliyordu bana. Şimdi derin nefes al-ver telkinleriyle içime susuyorum.

Bir diğer özentilik de yorgan içinde saklanma oyunu. Hava hafiften kararmaya başladığında yanıma koşuyor ve bana müjdeliyor:

'Anne hava karardı hava karardıı'
'Evet oğlum akşam olmaya başladı'
'Anne uyumalıyız, hadi anne'

Odasına yürüyor ve yorganın altına saklanıp onu bulmamızı bekliyor. Bu oyun hava karardıktan sonra yaklaşık 47 kez daha oynanıyor. Bazen kendisini bazen de bizi saklıyor.

Çünkü 3 yaş çocuğu olmak öyle bir şey.

Bugün neye özeneceğime tam karar veremedim

Bugün Pazar, evde kahve filtresi bitti. Ev erkeğini dürteyim de markete gitsin. Aşkım diyim, markete git diyim, bi kol kola değeyim.

İyi Pazarlar




11 Eylül 2016 Pazar

Ay ne gördüm?!


Bugün ev çocuğu ile hızlı bir kahvaltıdan sonra, sokaklara aktık. Tam fırının yanındaki parka seğirticez, karşıdan gelen manzarayla donduk kaldık. Yaşlı amcalar bize doğru koşuyordu. Bir grup ihtiyar, canını kurtarırcasına koşmaktaydı. Koşan adamlar bunlar.

Beynim bir süre karşımda gördüğüm manzarayı cümleler içinde kullandı. Ve sonra kafamı hafifçe sağa çevirmemle, başka bir şey gördüm:
Büyük bir dana, kahverengi rengi olan, ayaklarından toz duman çıkaran hızlı bir şekilde koşuyor. Dananın biri koşuyor. Aha kurbanlık dana kaçıyor. Amcalar onu yakalamaya çalışıyor.

Şaka mısınız amcalar? Nasıl yakalayacaksınız o danayı acaba? Dana, danalar gibi hızlı. Kaç durak geçti. Neyse ben de, ev çocuğuna konuyu açıklıyorum:


'Laan kavurma laan'
'Oğlum gördün mü, bak büyük inek geçti yanımızdan. Amcalar onu yakalamaya çalışıyor'



Ev çocuğu, sokakta bağdaş kurmuş uzaylı görse bile şaşırmayacak. Çünkü her şey yeni ona. Dolayısıyla bu dana ve amcalar aksiyon filmine benim kadar şaşırmadı. Ay düşünsene. Şuan karşısında Acun'u bile görse dikkatini çekmez. Negzel. Neyse ben şehrin göbeğinde bu danayı kaçarken görünce,  çok duygulandım. O heyecanla ne yapacağımı karıştırıp dilek tuttum. Bu dilek taa ilkokuldan beri ezberlediğim yıldız kaymasında kullanacağım acil durum dileği idi. Maalesef güncel değildi, çünkü o anadolu lisesi sınavını kazanmıştım. Saçmaladığımı hissettim. Yanılmıyorsam bir ara danayla göz göze geldim. Bakışlarında 'hay skerim böyle işi, şu uğraştığım işlere bak' ifadesi var gibiydi. Yalanım olmasın. Tam emin değilim.

Amcalar en sonunda arkadan onlara yetişen bir arabaya bindiler. Camdan sarkıttıkları kafalarıyla köşeyi dönüp, gözden kayboldular.

***

Saçlarımı kısacık küt kestirdim. Ancak hiç hayal ettiğim gibi olmadı. Daha kestireli 3 saat olmuşken gugıldan 'hızlı saç uzatma yöntemleri' diye çoktan araştırmıştım bile.
Bir saçın olabilecek en gıcık aşamasındayım şuan.
Toplanmıyor, eğrilmiyor, bükülmüyor, hizaya girmiyor.

Şimdi düşünüyorum. Bunları biraz yeşil renkle şenlendirsem de azcık tarz mı yaratsam? Yoksa uzaması için gün mü saysam?

Yüzüm ablak yüzüm. Kısa saç yakışmıyor. Halbuki bu tarzı çok sevmiştim. Böhühü.

Kahve ?

28 Temmuz 2016 Perşembe

Ruj


Ruj yapımında domuzların sinir hücreleri ve ezilmiş kırmızböceği kullandıklarını biliyor muydunuz?

Onca yıllık ruj sürücüsüyüm, ben şuan öğrendim. Akşama da çocukluk arkadaşım evleniyor üstelik. Topuklular ve dar elbise giyicem. Kokoş çanta takıcam, saçları fönleticem. Kırmızı rujla da son noktayı koyucaktım. Halaylara katılmayı kibarca reddedecek, slow müzikte ev erkeğiyle dansederken, omuz hizasından etraftakilerin dedikodusunu yapacaktım.

Bu bilgiyi öğrenene kadar planım buydu. Şimdi güzellik uğruna bu vahşeti yapacak mıyım, onu düşünüyorum. Çünkü vahşice o kırmızı ruju sürebilecek biriysem, düğünde kimbilir başka neler yaparım.

Bu sırrı taşıyabilecek miyim, emin değilim.
Kahve yapmalıyım.


26 Temmuz 2016 Salı

Eva Green bakışları...



Ev erkeğinin ağbeysi, Eva Green hastası. Bakışları çok asilmiş?!? Bunun ne demek olduğunu anlayamamıştım, ilk duyduğumda. Aslında ağbeysinin eşisi de o tarz bi hatun. O kategoride kadınlara benziyor. Bak o kategori kadınlarından bir örnek de Demet Evgar, mesela.

Gözlerde ve yüz iskeletinde olan bir benzerlik. Hoş gadınlar, allah yollarınıaçıketsin evladım.

Geçen caddede yürürken, baktım bir kuaför Evalı bir saç boyası reklamı kullanıyor vitrinde. Kocaman Eva posteri.. Bakışları sert.. Hiç öyle saçlarıma kına yaktım, çok güzeller, bakışı değil.



Şimdi Penny Dreadful'u izliyoruz, 3. sezon. Orda da inceliyorum, sert bakıyor. Net, ukala, cool, ne istediğini bilir, halden anlar, kara gün dostu ve asla ilk geceden sex yapmaz havası var.

Penny Dreadful'daki hali

Sonra jeton düştü. Ya bu kadın aslında, kendini kadın portföyünde pazarlamıyor. Bu kadın güzel bir kadın değil, güzel bir insan kulvarında. Umrunda değil dişi görünmek ya da seksilik. Resmen hatun kendi merkezinde, kendine ait orijinal bir tarzın temsilciliğinde. Güzel görünüp görünmediğine takılmadan oyunculuk yapan o güzel oyunculardan yani.

Demet Evgar da onun şubesi burdaki diyelim. Bi hatun daha var çok benzeyen bu kategori kadınlarına.. Ama onun adını veremem. Ev erkeğinin eski grup arkadaşı ve şimdilerde çok tutulan bir hatun dj. Eva dışında saydıklarım, güzel görünmeye takılıyorlar ama bak.


Allahhepsininyolunuaçıketsinevladım. Bi kahve?

İmza: Çimçir çiyan bakışlı hatun.

22 Temmuz 2016 Cuma

Ağdacı

Tam güzel bir güne başlıycam, yüzümde davetkar bir gülümseme.

Hop. Yine asabi cevriye oldum.

Bu sabah ağdacıdaydım. Kızlar, kahvaltı yapıyordu iç kısımda. Bekledim. Salatalık kokusu, çay kaşığı sesi geldi. Duymak bile mutlu ediyor değil mi? Başkasının kahvaltı sesleri bile, cıvıldıyor insanda. Sabahın çok erkeninde başlar benim günüm. Ben çoktan birinci iş, ikinci iş- iş listemin üzerini karalamaya başlarken, dünya yeni uyanır. Hoşuma gidiyor.

Neyse dönelim cevriyelik hikayeme.

Abi, kızlardan biri nezle olmuş. İçeriden kulakla anladım ben onu. Ses tonu kırıktı. Yanındaki diğerine sordu. Sen nezle misin. O da hıı hııı dedi. Ama bana ağdayı yapacak olan ötekisi nasılsa. Ben kıllanmadım.

Sonra kız beni ağda mağarasına çağırdı bütün östrojen sesiyle. Hass... Kız, o kız. Nezleli kız. Ve hatun, yirmi dakika boyunca üzerime hapşırdı. Hapşş... öks... tıkss... O hapşırdıkça ben tokat yer gibi, başımı bi oraya bi yana savuruyorum.

"Hayııır..yapma...acı bana...durrr"

Şaka. Tabi ki uyuz bi insana döndüm hemen.Kapıyı açık bıraksak mı, dedim. Okey, dedi. Ağzını kapamadan hapşırması, eliyle bazen burnunu yoklaması, sonra o elin üzerimde dolanması.. Tamam bunlar gayet eşşek davranışlar ama benim bundan bu seviyede kıllanmam da ayrı eşşeklik. İş bitmeden, kalktım ben. Yeterli, çok sağol, eline sağlık, geçmiş olsun repliklerimi savurup, paramı ödeyip fırladım.

Eve geldim, duş aldım, bitki çayı hazırladım. Ay hasta olmıyım, allahrızasıiçin hasta olmıyım, ya gıcık kız nasıl hapşırdı ağzını kapamadan, diye söylene söylene içiyorum çayımı.

Bu kadar kıl bi insan olduğum için kendimin dedikodusunu yapıyorum.

Cevriye.. mutsuz ekşi takıntılı kadın.. kıza nasıl geçmiş olsun dedi ağzının ucuyla.. zaten ülke de ne alemde, bu ne alemde.. pis.

Bu da kuaför sehpası..





Pazar akşamı, mutfak masasında.

Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, d...