Kadın Erkek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın Erkek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2017 Cumartesi

Doktorlar, hastane and the terapi.



Bu aralar en sıkı dostlarım tıp camiası. Bir cerrahtan çıkıp, ultrason uzmanına gidiyorum, öteki jinekoloğun bi çayını içip, cildiyecinin yanağından makas alıyorum. Böyle böyle hayat geçiyor. En son idrar yolu enfeksiyonundan ölüyorum heralde derken yine 3,5 saatimi kemiksiz hastanelerde geçirdiğimden bu yana, hayatımdan pek  bir şey değişmedi. Haftaya başka doktorlarda başka işler peşinden koşuyor olacağım.

Şöyle... Benden kan filan alındı. Bu kan alma anında vampir olduğum ortaya çıktı, kahretsin. Çocuk damarıma iğneyi sokmuştu ki 'aa sizin kanınız akmıyor' dedi. Yani bana bu durumu bildiriyor. Gayet olağanmış gibi. 'Evet çocuum ben ölüyüm. You can see dead people'

Ne dememi bekliyor? Belli ki orada bir hata yapan sensin. Kan akmaması diye bir şey mi olur abicim? Olduysa da bunun benle ilgisi ne? Vampirim ben evladım. Zaten kan aldırırken kafasını 'şeytan serilerinin' olmazsa olmazı 'ters' döndürenlerindenim. Bana diretiyor 'ama sizin kanınız akmıyor, böyle bişey yokk yaaa, akmıyor yaa' diye uzatıyor. Dedim burda uzman filan var mı? Demek istediğim 'gencecik veletsin, yok mu daha deneyimli, yaşını almış biri'. Varmış. O geldi, zırt diye aldı. Ve şöyle dedi: 'Sizinle ilgili bir sıkıntı yok hanfendi'. Bakın bu da benim sıkıntım değil. Ben ve biz diğer hastalar, doktorların el bezine vermediği kadar ilgiyi gösterdiği sade vatandaş olarak, sıralarda bekleyerek 'kan aldırma, don çekip çiş verdirme' gibi işlemleri yaparken son derece huysuz hale gelebiliyoruz. Bakalım mikrop kapacak mı, acaba taklaya gelecek mi adrenaliyle hastanelerde maceradan maceraya koşarken, sempatik bir şekilde, acemi bir sağlık görevlisinin şaşkın davranışını 'olağan' karşılamak istemiyorum.

Yine de karşıladım. İçsel söylenmelerle oradan çıktım. Aslında enerjim olsa Bülent Ersoy'a bağlamak isterdim de beni sallayan olur muydu? Tüm bunlar özele para vermemek için kendime yaptığım minik şakacıklar.

Neyse, gelelim kan sonuçlarına. Doktor saliseler içinde ilgilendiği sürede ileri seviyede idrar yolu enfeksiyonu geçirdiğimi söyledi. İlaçlar bitince de üriner sistemde detaylı kontrol yaptırıvermemi söyledi. O da şöyle. Ben sordum. Bakın dedim, durumum bu. Ben kaygılı biriyim ve belli ki burada hastanın kaygılı olmasıyla sizin pek bir ilginiz yok. Yine de söyleyin bana, bu uzun süre fark edilmemiş enfeksiyonun bana başka faturalar kesmesi mümkün mü? Tam böyle demesem de benzer şeyler söyledim. O zaman bir doktorun yapması gerektiği gibi, birkaç cümle daha kurdu bana işte.

Kan tahlili yaptırmayı da teklif eden bendim zaten. Yani bu basbaya tek taraflı bir ilişkiydi. Devlet hastanelerinden şikayet etmeyi burada kesiyorum. Çünkü, chook klishee.

Terapi


Dün terapi günüydü.  O ne terapiydi öyle. O neydi be öyle?
Terapi bittiğinde üçümüz de yıpranmıştık. Hepimizin üzerinden evlilik geçmişti. Doktor, tüm klasörlerimizi tek tek açıp, onların da alt başlıklarına teker teker göz atıp notlar aldı. Bizi tanıma görüşmesiydi, çoğunlukla. Durup bazen bir şeyi açıkladığı ya da tespit yaptığı da oldu tabi.

Tüm bunlar olurken, hem konuya çok odaktım hem de terapistin nasıl terapistlik yaptığını izlemeden de duramadım. Nasıl sorular soruyor, tepkilerini nasıl veriyor, nasıl sıkılmıyor, hassas konularda nasıl duruşu oluyor. İlk kez bir terapideydim. Çok kişisel dertlerimle bu anı kaçıramazdım eejhjesha : ))

Biz kesinlikle terapiden kıymetli şeyler çıkacağına eminiz. Bu yolu gitmek istiyoruz. Ama öyle hızlı bir sihir beklememek lazım, onu gördük. İnsan bireyi zor evladım. Vücudumuz bir sürü hatıradan ve düşünceden oluşuyor. Vücudumuzun yüzde 70'i hatıra. Bugüne, şuana 'önyargısız' bakmak çok zor oluyor haliyle. Ev erkeğinde ve bende farklı düşünce bozuklukları olduğunu söyledi doktor. Konumuz aslında o klasörlerde gizli. Sitcom'ların aptal dünyasında geçen çift terapilerindeki gibi 'hadi şimdi kendinizi birbirinizin yerine koyun' bilimi değil yani. Orası kesin.

Terapi sırasında çok kez güldüğümüz de oldu. Genel olarak açık, dürüst ve hatta eğlenceliydi. Fakat bu bi gerilim filminin girizgahında karakterlerin ve olayların çok geyik olmasına benziyordu. Filmin devamında ne cinayetler, ne psikopatlıklar olacaktı. Bence bizimki de böyle gelişecek. Yavaş yavaş merkeze inicez. Ev erkeğinin annesiyle ilişkisi şimdilik filmin en şüphe çeken kısmı. Bakalım.

Bir de enteresan bir andan bahsedeyim. Doktor, sordu. 'Biz olma' kavramına yüzde kaç verirsiniz, dedi. Ben yüzde 10 derken, ev erkeği yüzde 98 dedi. Sinirlendim. Nasıl 98 yeeaa, ayak mı yapıyosun, diye çıkıştım. Doktor şöyle dedi:


'Demek ki ev erkeğinin 'biz' olmaktan beklediği performansa göre durum yüzde 98'


Vayyy anasını. Bende tüyler diken diken. Bu tam bir gerilim filmi etkisi.
Bu çok şey demek oluyor sayın blog. Çok fazla anlama geliyor.

Hafta sonları genelde dünyanın en tatlı çiftiyiz. Hafta içi nasıl Safiye Soyman ile Faik'e dönüşüveriyoruz, fikrim yok. Dün de öyle çok eğlendik işte. Terapi konulu bir sürü geyik. Yurdum insanı geyikleri bunlar, ayıblamayın evladım.



Özetle, ilişkiler bizim kendi benliğimizin doğru çalışıp çalışmadığını ispatlayan mekanizmalar gibi. Yine her şey kendinde yani. Bir yola çıktık, gidiyoruz.

Herkese iyi Pazars.



6 Eylül 2017 Çarşamba

Sabahın cıngırında çene



Dün, ofiste henüz tanıştığım bir gadın insanıyla, ikinci çocuk muhabbeti yaparken buldum kendimi. Kahvemi hazırlarken konu oraya nerden geldi. Biz kapadık dükkanı yeaa, dedim. Biz çocuklu kadınlar ilk tanışma diyaloglarında Cern'de tarihin en efsane projesi için toplanmış olsak bile konuyu buraya getiririz galiba.Yaşımı sordu. 34 dedim. Bana net bir şekilde:

'Sen bence de kapa o dükkanı' dedi. Kuru üzüm gibi hissettim o anda kendimi. Mıyıntı bir sesle:

'Ama o yaştan sonra doğum yapan kadınlar çok'

Duyan olmadı bu imdat çığlığı gibi sesimi. Bozulduğumu yaklaşık 20 dakika sonra, dalağımda yaşadığım belli belirsiz rahatsızlıkla hissettim. Bilgisayarımın başında döndükten sonra oturduğum yerde beni rahatsız eden bir histi. Hımm, sonra fark ettim. Başladım yine kibirli bir insan gibi sosyolojik şekilde söylenmeye. İnsanlar kaba, dedim sinirli sinirli. Ne söylediklerini bilmiyorlar. Ev erkeğine yazdım bunları.

Öğleden sonra kızla yeniden karşılaştık. Konu bu kez meme kontrolüydü. Bakın yine saniyeler içinde iki kadının geldiği yer. Bahaneyle yaşını sordum. 30, dedi. Aradan geçen saatlerde, akşam balkonda meyve yerken birden o rahatsız his kayboldu. Ben kimseye öyle bir diyalogda bulunmayı tercih etmesem bile bana da bundan 4-5 sene önce, 34'ler filan aşırı karmaşık- karanlık görünürdü. Dışımdan söylemesem bile, içimden söyleyebilirdim o lafı. Dert ettiğim 34 yaşımın ta kendisi olabilir miydi? Dert ettiğin şeye bak Kahve, dedim kendime. Hayır dedim, dert etmiyorum, ama başka bir duygu var işte. Bozuldum o anda, 34 yaş halimle. Keşke duygusal kulağım gün içinde beni bu kadar meşgul etmese. Var mı bir yöntemi?

***

İki gündür, yakınımda oturan biri nezle. Ve ofise atılmış bir bomba gibi, her yere 'nezle' fişekleri saçıyor. Hapşırırken başını benden tarafa hafifçe aşağıya eğerek hapşırıyor. İlk bir kaç hapşırıkta, yanlışlıkla olduğunu düşündüm. Ağzını kapamadan hapşırmak gündemimde yer alamaz çünkü. Nezle - grip olmak, anne olduktan sonra benim için alamayacağım büyük risk. Hele ki çalışırken. Çalışan anne olarak her türlü mücadeleye varım. Hasta çalışan anne olarak yokum. Lütfen ağzınızı kapatıp, gün içinde sık sık ellerinizi yıkar mısınız? Diyemedim. Önüne tuvalet kağıdı koydum. Kullanırsan daha iyi olur sanki, dedim. Bunu 'oha yani bunu da yapman lazım aloo' şeklinde değil de 'al cınım belki denk gelirse kullanırsın' gibi söyledim. Hayır, devam etti. Farkında bile değil. Ağzını şapırdatıp yemek yiyen insanların, olaydan aşırı bihaber ifadesi vardı yüzünde.

***

Ev erkeği ile ruh tamircisine gitmeye karar verdik. Kararı verme kısmı, benimdi. Tamam yeea, gidelim diye kabul etme kısmı, onun. Çok sevdiğim birine sordum. Bana birini önerdi. Sonraki haftasonu huzurlarına çıkıcaz bilimin. İlişkimizi tüp bebek yapar gibi steril bir ortamda uzman üçüncü kişilerin karşısında yeniden doğurmaya çalışıcaz. Çünkü biz yine biziz ama ilişkimiz aramızda değil gibi. İlişkilerin hamurudur tartışma, kavga. Her zaman lezzet katar. İşte o lezzet artık yoksa... Beraber jetlag olmuş gibi hissediyorsan. Neden gıcığız ki şuan? Konu neydi? Ya olayı hatırlamıyorum bile o ama ona öfkeliyim. Neden bütün hafta bana tripliydi? Ha tamam konu ben değilim, morali kendiliğinden bozuk. Niye salata hazırlarken konuyu birbirimize getirdik? Dün de ona kuru fasulye ıslat dediğimde, olaylar sarpa sarmıştı. İşte bu ilişkide jetlag. Zaman ve sorunlar konusuna hakimiyetin bitiyor. Eskiden ikinize iyi gelen şeyleri bilirdin. Kötüleri de. Sen nefes alırdın, o verirdi sanki. Uyum vardı. Şimdi birbirimizin hayatındaki spam gibiyiz. Hadi be bilim. Bizden daha bi 10 yıl çıkar, coşkulu şekilde hem de. Yap bişeyler. Benim yapacak halim yok, bellerim ağrıyo.

***

Sabah 06:36, çiş yaptığım gibi buraya koştum. Şimdi kalkıp hazırlanmalıyım. Yeni bir gün. Günümü dünden daha güzel yapmaya niyetliyim.

Herkese cillop Perşembe.

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Uykudan Önce Son Çıkış


Tutamıyorum zamanı. Vesikalık fotoğrafım giderek benden uzaklaşıyor. Evrenin kara dehlizlerine doğru çekiliyor... onu...yitiriyorum.



Kıbrıs'ta 2011 senesinde çektirmiştim bunu. Daha demin ya.  Ayboluyor, kaç yıl öncesinin fotoğrafı? Doğumdan önce, ulan? Düşün ev çocuğu daha yok. O günden beri, her yerde kullandığım tek fotoğrafım bu oldu. Özgeçmiş, üyelikler, başvurular vs. Fotoğraf ver diyince, hemen aynı klasörde aynı yerde yıllardır değişmeyen yerinden alıp 'al fotoğraf' diye gönderiyorum. Logom gibi bir şey oldu. Since 2011 eklemeliyim altına. Çünkü birkaç seneye fotoğraftaki gencin, ben olduğunu ispatlamam için yerimden doğrulcam gibi.

60 yaşında teyzeler ya da amcalar gencecik hallerini profil fotoğrafı yapar ya. -Pardon siz kimsiniz? -Benim be ya Şengül Teyzen. Başını TC yaptım, ondan mı tanımadın gız?

***
Ebeveynlere hitaben yazılmış psikolojik (ve bence gerilimli) kitaplar okurken, aklıma gelen neden çocuğum ve kendi ilişkim olmuyor? Sürekli kitapta bahsedilen çocuk ben, ebeveyni de annemmiş gibi canlandırıyorum zihnimde. Okuduğum şeylere sinirlenip kendimdeki dangozlukları, anneme bağlayacak bir sebep mutlaka buluyorum.

Kendimde güncellemek istediğim bazı saçma şeyler:

  •  Okuduğum anne-çocuk gerçekleriyle ilgili karamsar tablolarda hemen kendimi de o örnekten sayıyor olmam.
  • Anneme ağır faturalar çıkarmam.
  • Şimdiki olumsuz özelliklerimi hep anneme bağlamam.
  • Artık yetişkinlikten, ihtiyarlığa doğru yol alıyorum ama hala davranışlarımın sorumluluğunu üstlenmemem.
***

Galiba 'herkes bana yazıyooğ yaağğ' hastalığı bana bulaştı. Ya da herkes bana yazıyo. Abi, 20'lerde bile görmediğim ilgiyi son birkaç aydır tüm esnaflardan görüyorum. Bütün amcalar, dişi olmayan nur yüzlü dedeler filan beni kesiyor. Dün bir tanesi, 'sizi bankadan tanıyorum galiba' diye yolda beni durdurdu. 'Hayır sanmam' dedim. 'Orada çalışıyor gibisiniz' dedi dedem. Bir de siz diyor, ve yaşıtız gibi vurguluyor. Özellikle ev çocuğuyla çıktığım zamanlarda daha çok başıma geliyor. Bir de aşırı bakımsız, salak bir haldeysem. Bence bu yeni bir evre. Yani o yaş grubunun kendine uygun gördüğü bir skaladayım artık. Çocuklu orta yaşlı hanfendiiiii, askılı bluzz, yolda tekk, yanında bey yok, vışşş...

Ev erkeğine anlattım, yazık, o kadar iyi niyetli ki, hımm MILF görmüşlerdir seni dedi. Hayır dedim bak bu öyle değil. Bu aşırı varoş bi hareket, böyle tam 'evim var, ineğim var, evlenek' tadında flörte giden bişi dedim. Hımm dedi, sustu.

Amcaların gözünden orta yaş gadını fantezisi


***

Ne kadar organik beslersem besliyim, hindistancevizi sütleri için bankalardan kredi de çeksem, makarnanın en seçkinini bile haşlasam; bir çocuğun ağız tadı Ökkeş ise yapılabilecek bir şey yok efendiler. Dikkat ettim avokado filan yerken yüz burkmuyor ama boş ekmek yeme fırsatı geldi mi zevkten tam bir hanzoya bağlıyor. O ne iştah? Sanki üzerine cigarasını yakacak. Ruhu bu bence. Genlerden aktarım. Boş ekmeği ağzımızda döndürmeye hepimiz aşığız. Bugün parkta boş ekmek dağıttı kadının biri çocuklara (ne iş?) Bu çocuklar da afedersiniz çok ayıp ama aç köpekler gibi kapıştılar ekmeği. Kan döküldü, can verildi o itişmede. Ben arkada 'yok ekmek yemeyelim biz, şimdi öğle yemeğimizi yiycez, hem zaten kabızsın sen bu ara' derken harika bir playback sanatçısı gibi ağzımı oynatmamla kaldım. O kadın kimdi, çocuklara ekmek dağıtmak neyin akımıydı, bu çocuklar bir ekmek için nasıl bu kadar tehlikeli olabildi? Bu sorular havada kaldı.

Çok uykum geldi. Hiç kahve içmedim, hep çay.
İyi uykular evladım.



24 Haziran 2017 Cumartesi

Cumartesi Sabahı Çenesi


dipçik gibi temsili

Cumartesi sabahına giriş. Dışarıda mahalle pazarının harıl hurul kurulmalarını sabah serinliğini pencereden koklaya koklaya dinledim. Şimdi saat 06:55, onlar çay faslına başladı. Çay-keyif-sohbet çağrışımlarından bir bloğum olduğunu bir zahmet hatırladım ve parmak ucunda salona geldim.

Bu roman olmaya aşırı özenmiş giriş cümlelerinden sonra, şuanda nihayet blog yazısına bizzat girmiş sayılıyorum. İşyeri çok yoğun. Yorucu yoğun. Eve döndüğümde mental olarak bitmiş oluyorum. Mantıklı şeyler yaptığım söylenemez. Yarı besleyici yarı laylaylom akşam yemeği, uzanmalı oyunlar, sonra sızış. Olsun İzmir'de kendi işimi yapabildiğim için her tür şükür, zikir, fıkıh vs. Bu arada eğer evde tartışmayı hak eden durumlar varsa, koyveriyorum gitsin. Bu sanki karşı tarafa cool şekilde tavır almışım efekti veriyor. Çok şık. Halbuki tartışmaya bellerim dayanmıyor.

İşten sonra zeka seviyem

Bu ara ev erkeği her şeye atarlı. Onun bazen olur. İki lafın belini kıramazsın. Tıkalıdır yollar. Konu kumanda bile olsa bir ergenin ebeveynleriyle kurduğu diyalogları aratmayan, postmodern tripleri olur. Bu dönemlerimiz bizim şuan hatırlamadığım bilmem kaç yıllık evliliğimizde, hep oldu. 3 ayda bir, bazen dört. Bazen 6 ayda bir. İki gün filan onun o trip sürer, bi iki gün daha benim o triplere karşı spam koruyucu tribim. Sürüyor yani. Böyle zamanlarda hep nefes aldığım yer 'boşanırım gerekirse, defolup kendi hayatımı kurarım, erkekle uğraşamam yaani' noktaları oluyor. Gerçi ben de çok matah sayılmam. Birbirimizi uyuzluk kulvarında tamamladığımızı düşünüyorum. Hatta atarlı-tripli halleri saymazsak severim bile ilişkimizi. Yine de ben yıllardır arada, mutlaka uğrayan bu durduk yere birbirine gıcık olma etkinliğini çözemedim. Belki tampondur, koruyucudur. Meğer gizli katil benimdir. Benim yansımamdır. Geçen beni aradı, çalışıyorum. 'Biz ev çocuğu ile markete gidiyoruz, ne alayım' dedi. Mmm dedim, 'elma ve muz al'. Bir süre sonra marketten beni aradı; Beni bi elma ve muz için mi markete gönderiyorsun?

Belli ki bizimki bir yerlerde yine kurt adama dönüşmüş. Bazen bekliyorum birkaç gün sonra transform gerçekleşip normale dönüyor. Bazen de dayanamayıp ilkeli cumhuriyet kadını gibi haklarımı savunuyorum. Fakat gıcık kampanyalar geliştirip, karşısına en leş diyaloglarımla çıktığım da oluyor tabi.
'yoo gergin felan değilim'
Bilmiyorum gardaşlar. Sarılıp alnı kutsayarak 'geçecek gadınım, her şey iyi olacak' diyen o gıcık adamın prenses muamelesi yaptığı karısı yerinde olmayı hiçbir zaman istemedim ama, karısına nadiren de olsa tripli davranan erkek modeline hiç dayanamıyorum. Birkaç gün bile sürse, tüm diğer iyi günlerimizin üzerine sifon çekebilirim. Şuan. Yarın ne hissederim bilemedim. Çünkü aslında Memet Aslantuğ ve Arzum Onan konforunda ilişkimiz var. Hatta Hülya Avşar ve Kaya Çilingiroğlu'nun boşanmadan önceki halleri kadar da istikrarlıyız. Müh müh müh.

Yine de çıkardığım sonuç şu. Bence bu ara canı sıkkın, bir şeylere. Benimle bunu konuşacak kadar ciddiye almamaya çalışıyor, o canını sıkan şeyi. Ama içeride kaşındırıyor mesele. O da doğal refleks olarak tahammülsüzlük ve memnuniyetsizlik komplikasyonuyla, şahsı kurt adama dönüştürüyor. Normalde gıcık olmadığı şeylere tepki gösteriyor. Sesinde hırıltı baş gösteriyor. Tüy döküyor. Kabızlık oluyor. Kendi türünün devamı olan küçük canlıya espirili yaklaşmıyor: 'atlama, zıplama, kafanı çarpıcaksın, öyle oyun olmaz' gibi düz yaklaşımlarda bulunuyor.
Günü kötü geçmiş ebeveyn için aşırı stres kaynağı (zıplayan çocuk)
Bu gibi durumlarda şahısa 'git sen biraz takıl' gibi komutlar vererek, enerjisini söndürmesi için dış ortama yönlendirmek en iyisi. Ya da uzun zamandır uykusuz kaldıysanız, erkenden sızmak ve evin içinde kendisiyle asgari seviyede görüşmek de hoş. Belki de siz uzaklaşır, bir yerlere gidebilirsiniz. Bu da iyi gelir.
'Hayat karışıksa, patlat bira'

Ancak konu ilişkiniz ya da sizinle ilgili asla değilse, karşı tarafın kendi içinde yaşadığı içsel huzursuzluklar sebepliyse, 'nedenn niçinnn niyeee' diye şahsın üzerine gitmenin hiç faydası yok. Bırakın özgür, agresifliğini kar topu gibi kendi alanında sağa sola çarparak yaşasın. Şuan düşündüm de, aslında ilişkiler-evlilik bu açıdan zor. Sürekli iç dengeni koruma garantisi vermen gerekiyor. Mutsuz olmaya mola yok. Mutsuzsan, karşı taraf kokusunu alıp, bencilce 'nedennnn niçinnn niyeee' diyor. Ben böyle anlatıyorum ama, belki bir tek bizim ilişkimizde bencillik bu kadar hardcore? Belki sizler mutsuz dönemlerinizde, eşlerinize karşı iradeli şekilde makulsünüz; onlar da size makul? Uçan Adam Sabri Sendromu sadece bizde mi var? Hıığ?

Sabri

Aa bu arada geçenlerde Mızmız'ın yazısını okudum. Öyle eş hiç görmedim. Meaşallah evladım.

30 Mayıs 2017 Salı

Bir koca gıybeti de benden.


Madem Başakito, gıybete başlamış, ben neden katılmıyorum? Gerçi onunki eğlenceliydi, benimki fabl tadında.

Bu yazıyı belki imha ederim sonradan bilmiyorum. Çünkü aile olmak demek, asil durmayı da bilmek demek. Gıybet yapmak değil gözlem yapmak demek. Tadında eleştiri, kıvamında yorumlama demek. Sorunları gül satan çingene işveliğinde masaya yatırmak demek. Ancak sabahın şu saatinde evde herkes uyurken, ben sorunları bu bloga bir damacana gibi yatırmak istiyorum. Anlıyor musun blog?

Malum ev bebesi hastaydı. Ağrı acı eşliğinde kıvranan minik canlının kusması oluyor, ilaç verilmesi gerekiyor bilmem ne. Tek kişi bakmak -söz konusu bizimki ise- şahsen zor. Geçen mesela anneannesi, babası ve annesi olarak ben bi damla verelim derken itiştik. Ben ev erkeğini, annem beni, ev erkeği de ev çocuğunu bi tepiştirdi. Koca evde koca salonda minicik bir alanda tepe tepeye çıkıp birbirimizi ittik. Bir sağa bir sola gidip geldik beraber. Neden? Küçük dilden içeri damla girecek çünkü. O damlanın büyük miktarı birinin koluna döküldü.

İşte böyle günlerde ben nedense evdeki Firdevs Yöreoğlu duruşumu bozmak zorunda kalıyorum. (Türk dizilerine 70 sene ara verince aklıma örnek de gelmiyor) Çünkü dibine kadar savaşçılık. Amazon kadınlığı. Hayatta kalma mücadelesi oluyor bizde. Çocuk aniden kusabiliyor, diğeri hop kalkıyor kap/peçete/bez getiriyor. Öteki çocuğu kucağında sakinleştiriyor.

Ev erkeğine kırg(z)ınım çünkü...

Pazar akşamı ben ve ev çocuğu kıvranırken, sadece acıya odaklanmış haldeyken stüdyosunu ertelemeyi düşünmedi. Neyse ki basçı hatun aşırı hastaymış ve stüdyo sahibinin de başka programı çıkmış da bana müjdeyi vermeye geldi:  'Tesadüfe bak görüyor musun, gitmeme gerek kalmadı'

Orda laf soksam neye yarar? Kendi düşünmeli, kendi gönül matematiği buna karar vermeli. Laf söylesem hıdırlaşıcam, latife edemiycem. Çünkü gerginim, espirili havamda değilim. Bana gelip 'çak' der gibi sevinmiyor mu bir de?

Bir başka mesele ise, gerçekten erkeklere koordinatları tam girmeden harekete geçmemeleri... Tamam bunu zaten ilk ergenlik yaşlarımdan beri gözlemlemiş, işletim sistemime yüklemiştim. Alınmıyor, bozulmuyorum. Ama gergin günlerde haliyle sistemde donma yaşıyorum, sayfalarım açılmıyor ve bir yardım gerekiyor.

Örneğin, ateşten yanan çocuğu ılık duşa sokacağız. Çocuk isteksiz. Napmalı? Salonda ekran karşısında ona minik havuz hazırlayalım, eğlenerek girsin. Ben bu öneriyi sunuyorum ve kabul ediliyor; hemen harekete geçiyorum. Salona 'dertsiz örtü' dedikleri örtüden serilecek, leğen getirilecek, su ısıtılacak, su ılıtılacak, çocuğun giysileri çıkarılacak, çizgi film ayarlanacak...

Abi bu işlerin içinde herif sadece çocuğun kilodunu çıkarmaya yardım etmiş oluyor. Ben ter içinde. O sırada aklıma gelmiyor koşmaktan, ona koordinat yüklemek çünkü.

Neyse yavrum sudan çıkınca, havlusuyla koltukta kurulanırken; ortada kalan leğenli ve ıslak görüntüyü kaldırmak aklına bile gelmiyor. Ben çocuğu giydirirken orası öylece bekliyor. İlkinde kibarca 'şurayı sen hallediversene V.' dedim.

İkincisinde baktım yine koltuğa oturmuş, oradan bizi izliyor; bu kez söylendim. 'Bir kez de ben söylemeden halletsen şu ortadakileri?'

İmdat dostlar. İyice klişe kadın tipine dönüyorum. Aynada kendimle karşılaştım da korktum. Kızgın bir teyze vardı. Yakın gelecekte söylenmekten popom leğen gibi büyüyecek, memelerim göbeğime değecek, gıdım dekoltem olacak ve mutsuz mutsuz fasülye pişireceğim sanırım.

Not: Bebe uyanmadan fişşşek hızıyla yazdım. Görsel koyma zamanı yok. Şimdilik içimi kaşıyan bu 'goca' dedikodusunu yaparak rahatlamakla yetiniyorum.


13 Mart 2017 Pazartesi

İlişkiler, filmler ve patlamış mısır.





Kaçınılmaz neşenin dört bir yandan sırtımı sıvazladığı mart ayından selamlar. Öyle ki hasta oldum, dinmedi. Ev çocuğu öksürüklerine geri döndü, dinmedi. Ev erkeği ile diyetleri bozduk- yemeleri abarttık, dinmedi. Hayat bütün planları aksattı, yine de bana mısın demedi. Neşe geldi mi bir şey yapamıyorsun. Bir cıvıma bir geyik hali ışıklı halka gibi çepeçevre sarmalıyor. Nedeni de yok. Bahar işte.

Çok tatlı filmler izledik. Avrupa filmleriyle adeta mevzuyu balkondan seyrettik. Sanki aramızda ekran yok. Kanlı canlı diyaloglar, sahici oyunculuklar, anlatmaya çalışmayan ama sizin anladığınız gerçek bir hikaye. Örneğin bir The Misfortunates ya da Dead Mans Shoes . Cumartesi gecesi de Hollywood korkusu patlattık. It Follows, klişelerine rağmen tribe sokmayı başaran bir film çıktı. En çok da ev erkeğinin favori kombini için sevinmiştim: Bir Cumartesi gecesi, iyi korku, patlamış mısır ve bira.

Fakat benim burda bahsedeceğim film başka; While we are young. Henüz iki senelik taze film ve Naomi Watss, Ben Stiller, Adam Driver var oyuncularda.



Film ilişkiler üzerine gibi başlayıp, sonra direksiyonu başka alemlere kırsa da, içinde bol miktarda sosyal medya eleştirisi ve teknolojinin kullanımına dair hoş tespitler barındırıyordu. İçe içe izledim filmi buralarda. İlişkiler diyince, filmdeki bir çift 40'lı yaşlarında birbirlerine söyleyecek yeni sözleri olmayan, hatta aynı evin/yatağın içinde temas etmekten kaçınan olağan türdendi. Yıllar önce birbirine aşk duyan fakat şimdi ekmek kırıntılarıyla idare eden. Doğada ilişkilerin evrimi. Diğer çift ise 20'li yaşlarda, aralarında yoğun tutku ve istek olan hani şu 'genç' tür. Libido ve şiirli günler.

Ben filmi izlerken yer yer dizlerimi döve döve, bazı bazı da dudak kemirerek duygularımı kendi içimde yaşadım. Ev erkeği de tabaktaki mısırları benimle eşit şekilde yiyebilme telaşındaydı. Çünkü o an mısır yemek onun için nasıl önemliyse, benden daha fazla yemiş durumuna düşmemek için çaba harcaması gerekiyordu.

Biz ne 40'lı yaşlardaki çifttik ne de 20'li. Daha çok ama acaip kısa bir süre öncesine kadar 20'lerimizde, konu başlığı aşırı aşk ve tutku olan günlerden henüz yeni geçmiştik. Bana göre sadece çok iyi uyusam ve ev çocuğu biraz daha büyüse, bir de bi bira içsem yeniden öyle olabilecektik. İşin tuhafı belki biraz daha uyusam, ev çocuğu büyüse ve bi bira içsem belki 40'ların o tepkisiz ve düz ilişkisine de dönüşebilirdik. Gerçekten öyle mi bilmiyorum. Çünkü ev çocuğu işin aceleyle söz edilmiş bahanesi. Yavrucuğun 3 yaş sınırından beri beni/ bizi yorduğu filan yoktu. Sadece değişik bir filtre ile hayatımızın piksellerinde işlenen yeni desenler vardı. Konu bu değil, odağını şaşırtma ev gadını. Film boyunca kıyaslamayı sürdürdüm. 40'lara uzaklığımızla 20'lere yakınlığımız matematiksel olarak eşit mesafeydi.

İşte baharın sponsorluğunda hayat bu sefer yine aynı soruyu soruyordu. Ama bu kez çok şefkatliydi. Coşkusu ve destekleyiciliği gözden kaçmıyordu.

'Ne olsun istiyorsun ev gadını? Dile benden ne dilersen!'
'Hep böyle olsun işte. Kanepede mısır ve iyi film. Tam bu akşamki gibi, içsel neşe ve kaygısızlık. Bu, mutluluk.'
'Anlaşıldı, bu senin zaten. İstediğin sürece de senin olacak'

Her şey iyiydi hoştu da. Hayat aynı soruyu bana başka zamanlarda da soruyordu tabi ki. Sorun buydu aslında. Çünkü benim cevaplarım hep değişiyordu.

Kahve?

27 Şubat 2017 Pazartesi

Bu aralar, durumlar.




Ev çocuğunun bu aralar cımbızla gıda seçip yemesi üzerine, ben de gıdaların iyi tarafına odaklanmayı tercih ettim. Yani hiçbir şey yemesin ama yediği kırıntılar bari bomba etkisinde olsun. Mesela çok pahalı bulup yanaşmadığım hindistancevizi sütünün en minik boyundan aldım. Attım blender'a. İçine muz, avokado, pancar. Acaip şahane lezzette smoothie oldu. Koca kavanoz içti. Yenmeyen kahvaltı ve öğle yemeği yerine geçti. Napayım. Annelikte Pollyannacıyım.

Yumurta yemiyor. Pis bir gıda olmalı içinde ki yesin. Bal, pekmez sıkıldı. Gittim hakkında verip veriştirdiğim normal çilek reçelinden aldım. Hı hıı şekerli olanından. Yaptım güzel bi krep görünümlü omlet. İçine lor, yulaf ve organik olduğu etiket fiyatıyla iddia edilen yumurta. Sonra o krep görüntüsünün üzerine döktüm reçeli. Onu sen bir yedi. Çünkü pis gıdaya hürmetler. Napayım iyi yanına odaklandım. En azından yumurta yedi diye ben bi avun.

Dış dünya izin verdikçe, oğluma pis gıda vermemeye berrak bir niyetle kararlıyım. Bu konuda hiçbir bulanık yanım yok. Örneğin tüm şekerler, meyve suları, hazır gıdalar, sucuklar sosisler. Büyüdüğünde de onu örgütlemeyi düşünüyorum. Bu onun sağlığından fazlasını korumak için. Bu onun zırıl zırıl tüketim kültürüne el ayak kaptırmaması için. Gerekirse reçeli de çikolatayı da mis gibi malzemelerle kendim yaparım. Şeker yerine elma suyu koy reçel olsun, hurma koy çikolata olsun.
Fakat itiş kakış olsun istemiyorum. Kendi de bilsin, içine sinsin, mahrum ediliyormuş gibi hissetmesin, onun normali bu olsun istiyorum.

***



Dizilere ara veriyorum. Film listemizi hazırladık. Haftalık 3-4 film olacak şekilde, uzun zamandır ertelediğimiz ne varsa yığdık dijital depomuza. Geçtiğimiz hafta 'The Revenant, Only Lovers Left Alive ve Stranger Than Fiction" ile olaylara başladık.

Olayın kendisi sinema özlemi. Hikayeler özlemi. Dizilerden şişmek.
Ayrıca Jim Jarmusch'un 'only lovers left alive'ını izledikten sonra, en çok neyi özlediğimi de anladım. Tutkulu yönetmenleri özlemişim. Jim Jarmusch gibi özel bazı tutkuları olan ve bunu resmederek filmlerine boyayan ruhları...
Bir yönetmenin müzik tutkusunu bir vampir filmine nasıl taşıdığını görmek isterseniz, filmi izleyin.
Eğer soundtrack dinlerken zevkten bayılmak isterseniz de aynı yönetmenin 'dead man'ini izleyin.

Burada kuzenim T. ve uni'den arkadaşım G.'yi anmadan geçemiyorum.

***



Son olarak araba öğrenme çalışmaları konusunda bana yorum yapan bazı değerli arkadaşlar... Haklıydınız! Ev erkeğinden ders mers almıyorum artık. Arabayı stop ettirdim diye yanımda Soner Arıca klipleri çekmediği kaldı. Aşırı hayal kırıklığı ve öfkeler duyuyor, hemen tahammülsüzlük yapıyor. Hiç durmadan konuşuyor. Söylediklerini hemen anlıyım istiyor. Başlarım hafta sonları aile aktivitesine. Normal insan gibi ehliyet kursuna gidicem. Otomatik vites filan öğrenicem, düz vitesle uğraşamam.

Hadi olmadı dolmuş saatlerini iyi ezberlerim, napayım.








14 Şubat 2017 Salı

En anlamlı sevgililer günüm.


Yaşım 33. Şöyle bir hesaplayınca hayatımın son 20 senesinden beri sevgililer günü hakkında çeşitli fikirlerim oldu. Bazen istekli taze oldum, bazen eleştiren muhalif, kısmen beklentili ve az oranda umursamaz.Ve son 3 senedir de dış güçler sebebiyle alakasız.

Hayatımın en anlamlı sevgililer gününü görebilmek için ise 30'larımda biraz ilerlemem gerekiyormuş sanırım. Çünkü sistem karşıtı, kapitalizm kinlisi olarak değerlendirdiğim bu sevgililer gününe yazık ediyordum. Kendimce özel bir anlamı sahiden vardı ve onu hiçe sayıyordum.

Öyle ki bir sene ben deli gibi aşık oldum. Ama ne aşk. Böyle kalp yerine içeride bomba var. Mide yerine arı kovanı. Sonra fanatik bir şeyler yapalım dedik. Ama ne yapsaydık? Yağmur altında çırılçıplak koşarak rafet el roman şarkıları mı söyleseydik? Tabi ki yapmadık. Gittik ve çılgınlar gibi 14 Şubat'ta evlenmek için gün aldık. Marta gün verdiler. Yarın evlendirelim deselerdi, okey diyecektik ama belgeler belgeler belgeler. Sonra çıkıp biralar eşliğinde bunu kutladık. Hayatımın en en en en güzel günlerinden biriydi. Çünkü yaşamımla ilgili bu kadar büyük bir kararı alıyordum, gidip icraate koyuyordum ve bunu bilen sadece ikimizdik. Evlenme kısmının heyecanı bunun yanında yüzde 0,5.

Sade, o gün esen, öylesine alınmış bir karardı. Yağmur yağıyordu ve oturduğumuz kafeden çıkıp elele yürümüştük Kadıköy Belediye binasına kadar... Hadi gel evlenelim diyip. O aralar Foo Fighters'ın bir şarkısını çok dinliyorduk, hep aklımda o şarkı var. Yolda da o vardı galiba kulağımızda.

Kısacası sevgi neydi, sevgi bir durumdu. Bir duruştu. Karşı taraftan hediyeler, pahalı hamleler beklememekti. Sevgi ikinizin ortaya koyduğu ortak sembollerdi. Sadece size özeldi. Sevgililer günü ise sıradan bir başlıktı.

Gerçi benim için anlamı var bu günün, kabul ediyorum.
Ve bugünü şarap ve ev erkeğimle kutlamak için sabırsızlanıyorum (ev çocuğu uyuyunca, kıppss)





9 Şubat 2017 Perşembe

Bence biraz böyle şeyler olabilir.



Geçen yazımda hayatın gizli anlamını kavradığımı yazmıştım. O keşifleri yaptığımdan beri sokakta çıplak dans edip, her gün sevişerek, ayakkabımdan şarap içeceğimi zannediyordum ama olaylar farklı gelişti. Her yeni doğan bir günde 182'den randevu alıp fizik tedavilere, dahiliyelere ya da cildiyelere filan gittim. Orada çeşitli dedelerle, teyzelerle sıra beklerken muhabbetler ettim. Doktorlara bana kızmadıkları sürece sorular sordum. Nisan ayında çekilmeyi bekleyen MR'ı tenzih ederek söylüyorum ki; genel anlamda yanaklarından sağlık fışkıran bir insanmışım. Ha pardon yanaklarımdaki allıklar sağlık işareti değil, sorunlu cilt işaretiymiş. Ne olduğunu tam anlayamayan doktor, elime antibiyotikleri ve jelleri tutuşturup eve yolladı. Bunlar sivilce de olabilir, gül hastalığı da dedi. Sıcak çay içme dedi bir de (alakası çok saçma, geçiniz) Elbette antibiyotikleri almadım. Başka türlü deneyeceğim. İlaçlık bir halim yok bence. Beslenme hataları, yetersiz sıvı, yanlış ürün kullanımı teşhislerime güveniyor ve önceliği bunları halletmeye veriyorum.

***

Geçenlerde yine ev çocuğunu kreşten almaya gittim. Onu beklerken diğer çocuklarla lafladığım oluyor. Çocuklarla olan ilişkimde her türlü ökkeşliğe açık bir insanımdır. En saçma komiklikleri bile yapma özgüvenim mevcut. Ama aklınıza Meg Ryan şirinliği gelmesin. Benimki daha çok Kemal Sunal sempatikliği olabilir. Fakat o gün öyle bir şey oldu ki.. Kendimi ilk kez bir çocuğun karşısında tüm cüssemle yetişkin antipatikliğinde buldum. Ev çocuğunu beklerken bir tanesi hızla merdivenleri çıkıyordu. Beni gördü, tam ona gülümseyeceğim, şöyle bağırdı; 'Aaa çirkin anne' Hö? Çirkin? ÇİRKİN? Çirkin ve anne! Hemen arkasından öğretmeni ona kızdı ve 'şşş..' dedi. O an kafamdaki bereden uzanan burnum daha uzun ve sivri, yanaklarım aşağıya sarkık ve irinli sivilceli, vücudum eğri ve obez, dişlerim çürük ve ağzım yeşil salyalıymış gibi hissediyordum. Öyle bir çirkindim ki bir çocuk beni parmağıyla gösterecek kadar fenaydı durumum. O sırada yavrum geldi tüm heyecanıyla elimden tuttu, annesine hayran hayran bakarak. Yavruma bir üzüldüm.. Duygularım sapıklaştı. Onu iyi temsil edemiyormuşum gibi geldi. Utanılacak kadar çirkindim. Gün boyunca bu olayı düşünüp aşırı aşırı üzülmemden daha tuhafı ertesi gün kreşe gayet makyajlı gitmemdir.

Bence aşırı çekiciyim, sence?


***

Ev erkeği yeniden müzik işlerine döndü. Ve fakat bu yazı müzik değil, evliliğimizle ilgili. İlk flört ve uzun ön sevişmeli günlerimizde söz konusu sahneye çıkmak olunca benim dizlerimin bağı çözülüyor, sanki sevdiğimi başka kızlara kaptırıverecekmişim, o bir seks ve erotizm idolü de herkes ona hasta oluyor, binbir şahane kız seçeneği var etrafında gibi geliyordu. Ve çoğunlukla sahne işleri söz konusu olurken sinsi osuran biri gibi içime gizlice somurtuyor, dışarıya da gülümsüyordum.

Şimdi ise.. nasıl desem. Herif stüdyoya giderken neredeyse çoraplarını filan giydireceğim, öyle bir mutluyum. Çünkü o mutlu. Çünkü gerçekten mutlu. Çünkü onu müzikten ayrı düşünemiyorum. Onun şahane bir gitarist olduğunu ve mutlaka sahnede olması gerektiğini biliyorum. Bunda yıllar içinde karşılıklı gelişen bütünlük duygusunun yanı sıra, aşkın vahşi yanının evcilleşmesinin etkisi var. Eskiden ikili neşemizi önemserken, artık onun iç neşesini de fark etmeye başlamamın da payı var. Ne bileyim işte, insan sevdiği kişiyi kendi siparişine göre değil de olduğu gibi paket haliyle istiyor.

Bir de tabü yıllar içinde her türlü ev hallerini göre göre, kendisi gözümde artık bir rock stardan ziyade abbasa dönüşmüş olabilir bilemiyorum mıh mıh mıh.



Şaka şaka hala yağuşuğlu.


8 Ocak 2017 Pazar

Yeni bir yola doğru...




Pazar kahvaltısından kaptığım çay bardağımla çöktüm laptop başına. Bazen düşünceler salça oluyor, hemen bi boşaltım yapmak icap ediyor.

Ev erkeğine bu hafta tam üç gün trip attım. Salı başlayan bu trip kampanyası Cuma gününe kadar sürdü. Cuma akşamı güya West World izleyelim diye bir araya geldiğimiz kanepede, diziyi sallayıp, konuştuk biraz. Eskiden böyle konuşurduk, içim hafiflerdi. Birbirimize anlatmak için sabırsız olurduk. Şimdi ikimiz de çabada az, anlamda çok laflar ediyoruz. Konuyu kimse anlamıyor. Aslında ben ona hak veriyorum; o da bana. Kesin benim hatam vardır, ben de az değilimdir düşüncesi hep aklımda. O da kendi sivri köşelerinin farkında. Ama şuanda eskiden farklı olarak; bu negatif yönlerimiz birbirimize karşı mahcubiyet yaratmıyor. 'Napalım malzeme bu', 'ben böyleyim sorry' gıcıklığına dönüşüyor.

Dedik ki acaba boşanmak? Yok o kadar da değil. Çünkü sevgi gibi değişmeyen kumaşlar var. Bir de ev çocuğu, ben ve o olarak paylaştığımız anlar çok kıymetli. O zaman bi aile danışmanı, terapist filan? Olabilir dedik. Tabi seçeneklerden bize uygun olanını bulmak lazım. Bir de haftada bir görmek isterse, özel muayene ücretlerinin kabarıklığını da düşünürsek, altından kalkabilir miyiz? Haftada bir görüşelim derse 'çok hastayım doktor, bu haftayı pas geçsek' diye ayak yaparım belki filan diye düşünürken ben, bir de devlet imkanlı olanlara bakarız ya, buluruz hallederiz diyerek günü kapadım.

Sabah kahvaltıda aramızdaki tüm gerginlik bitmişti. İçimdeki laf sokan canavar kayıp. İyiyiz yani. Ev erkeğinden başka bir öneri geldi: 'Bak Kahvecim, düşündüm de acaba aile terapisti yerine seni yogaya mı göndersek?

Al işte dedim, çözümden ne kadar uzaksın. Şimdi de faturayı bana kestin. Yani tüm bu aramızdaki iletişimsizlik, benim kendi içimde çözemediğim şeylerden, kendimi iyileştirmeliyim öyle mi? diye çıngarımı koydum. Hatta bir de laf sokan canavar uğradı 'noldu psikoloğa girmekten daha mı ucuzmuş yoga' bile dedim. Neyse, ev erkeği PowerPoint sunumuna benzer bir şekilde açıkladı bana. Benim gerginlik takvimimi, ve kendisine karşı uyuz olma tarihlerimi belirlemiş. Hepsi, hayatımda beklentiye girdiğim bir konuda döte gelme anlarıma tekabül ediyormuş. Sürekli hayatın kontrol edemediğim kısımlarıyla yarışıyormuşum. Hayat böyle aktı, ben de bu akıntıdan alabileceklerime bakayım demiyormuşum. Değiştiremeyeceğim koşullara takılıp kalmışım. Kendi potansiyelimi böyle çöpe atıyormuşum. Yani, sorun büyük ölçüde bendeymiş. Kendisinin de hataları şuymuş buymuş. Günde beş dakika meditasyon yapıyormuş, o bile nasıl iyi geliyormuş. Yoga benim beynime iyi gelecekmiş. Meditasyona da bu şekilde ilgi duyabilirmişim.

Bir şey demedim ama aslında çoktan ikna olmuştum. Yogayla ilgili oturdum ve ilk kez bel ağrılarımı iyileştiren spesifik hareketlerinden farklı olarak, genel bir araştırma yaptım.

Akşam bulduk bir yoga merkezi. Pazartesi başlamak üzere anlaştık. Yıllarca kaçtığım yoga ve meditasyon trenine ben de bir vagonunda dahil olacağım işte. Yıllarca kaçtığım kısmına daşşak geçtiğim dersek daha dürüst olur. Belki yoga bana gereken 'sakinlik' becerisini verecektir, bilmiyorum. Belki hayatımın yeni heyecanı olacak ya da hiçbir şey ifade etmeyecek.

Fakat bir şey var ki anladığım, eğer hayatımın şu anında mutlu olamıyorsam, eksikliğini duyduğum şeyler gerçek olduğunda da mutlu olamayacağım. Bugün mutlu olamayacaksam ne zaman olacağım? Hayatımda iyi giden şeyler zaten hep iyi gidecek yanılgısına kapılıp, kötü giden şeyler için yas tutarsam; bir gün başıma beni sahiden zorlayacak bir şey geldiğinde başa çıkabilme gücünü nerden bulacağım? Bugün öylece geçip giderken, hangi günü bekliyorum böyle sabırsız? Mutluluktan anladığım ne?

Bu soruların sadece cevabını değil, uygulamasını da istiyorum blog.
Kahve zamanı.


3 Ocak 2017 Salı

Bakarken ardından gitme kal, Yiyemedim.

Kış haince bastırdığında en sevdiğim şey, akşamları hoş aktiviteler yaparken 'tıkınmak'. Bu yaklaşık son 30 senedir böyle. Yaşım 33, düşün artık. Güzel meyveler olur, kurabiye olur. Bana lunaparka gitmek kadar mutluluk veriyor. Yanında da taze demli çay olacak tabi ki.

Mesela bu aralar ayva ve kahve kombinini seviyorum.
Geçenlerde cevizli kek ve çay kombininde zevkten ölüyordum örneğin.

2017'ye girince bırakayım yeniden bu akşam tıkınmalarını dedim. Çünkü daha önce epey uzun süre bırakmışlığım vardı. Bende acaip şık şeyler olmuştu:

1- Hiç kasmadığım halde kilo vermiştim
2- Kilo vermeyle beraber söz konusu bel ağrım ve halsizliğim bitmişti.
3- Kendimi beğenip duruyordum.

Dün 5 sonrası dükkanı kapamada ilk günümdü. Tahmin et noldu? Sivirvo'lar akşam oturmasına bize geldiler. Ellerinde ev yapımı ve süperötesişahane görünen pastayla. Yemedim tabi. Herkes yedi, ben etrafında dolandım. Kalanı da ertesi gün tadayım diye kaldırmayı planlıyordum.

Kısmet değilmiş. Ev erkeği, misafir varken çekinip yiyemediği (çocuklar yesin kibarlığı) kalan pastayı, herkes gidince ökküz gibi yemiş. Hayır daha gıcık olan kısmı bu değildi.

Niye bana azcık bir şey bırakmadın diye sordum. Şöyle dedi;

'E yürüyüşe çıktın, akşam 5'ten sonra bir şey yiyemem dedin, rejim AYAKLARI yapıyorsun ya'

Ayak dedi ya?



Bu ilişkide bir yerde bi yanlışlık yaptık ama?
Ev çocuğunun tabiriyle: 'hatalık'

Neyse, bugün kahveleriniz ruhunuzu da ısıtsın.

Not: Her ne kadar kimliğimi gizlemesem de bu blogda yer alan tüm karakterleri takma isimle anmaya devam edeceğim.

6 Kasım 2016 Pazar

Boşanmak ya da boşalmak


Bir önceki postumda kadehleri tokuşturma ve batı efektli 'çiyırs wikend' görselim hakkında şunu söylemek isterim. Tokuşturduğum tek şey göt göte uyuduğum ev çocuğunun poposu, kafası filan oldu. Çünkü sonbahar sepiası tadında ilerleyen orta halli nezlesi aniden deride 'çatır çutur' sesler çıkaran korkunç ateşe döndü.

Bir kez daha anladım. Hastalık filan sorun değil. Davranış sorun. Ev çocuğunun sadece 38 derece ateşte bile kendini koyvermesi, sümükleşmesi, boynumdaki fuların içine yerleşip yaşaması ve asla tedavi kabul etmemesi. Tedavi dediğim de cerrahi müdahale değil. Suyla kompres, belki duş, üzerindekileri çıkarmak gibi dandik işler.

Ev çocuğunun dinmeyen burnu (demsili)


Ev erkeğinin başımda hakem gibi her boka gergin müdahale etmesi, beni kendi paniği yüzünden panik olmakla suçlaması, külkedisinin üvey kardeşi tarzı geçimsizliği ve hiçbir işe yaramaması.

Neyse böyle korkunç iki geceden sonra, bu sabah gün ayar aymaz ev çocuğunun da ateşinin dinmesiyle, koştum annemin evine sığındım. Bir koltuğa yerleştim ve önüme gelip giden meyveleri, çayları içerek yaşam enerjimi yeniden depoladım. Bu arada ev çocuğunun duymadığı vakitlerde, ev erkeğini evire çevire kötüledim. Evet anasının evine gidip kocasını çekiştiren o kadın benim!

Abicim bir evliliğin karakteri olur. Ya kötü gider ya iyi. Bu ne ya? Her şey yolundayken, güneşli günlerde dibine kadar kankalık, seksli ortamlar, muhabbet sohbet, espiri üzerine espiri.. Ama azcık rüzgar esse, kriz ortamı olsa, çocuk hastalansa olay Seren Serengil - Gülben Ergen nefretine dönsün. Tamam yeni jenerasyon için Demet Akalın - Hande Yener nefreti diyelim. Okey, popüler magazin takip etmeyenler için Nietzche ve Wagner nefretini örnek verebilirim (yoo şekil yapmıyorum)

O kadar nefret yüklüydüm ki ya boşanacaktım ya buraya boşalacaktım.
Sen başlıktan erotik bi şey anladıysan, o da benim yazıya toplumun ilgisini kazandırmak için kullandığım müthiş stratejim.

Şaka ya şaka, çocuk rahat uyudu. Moralim iyi. Yazmadan zıbarmıyım dedim.
Neşeli, sağlıklı hafta dilerim.

'Seni hatırlatan her şeyi Fahri Abi'ye verdim bebek'

26 Ekim 2016 Çarşamba

Horluyormuymuyumuşum?

Gece gece trip yedim.

Ev erkeği yatakta doğruldu, 'noldu ya' dedim. Uykumdan, bölünüp.

'Horluyorsun yine, başka yerde yatıcam' dedi, tripli tripli.
'Şimdi mi söylüyosun horlama huyum olduğunu?'

O kadar gıcık oldum ki ey klavye komşularım.

Şimdi bana orda 'yine horlamak' dendiğine göre, demek ki sık horluyorum. Tutup bana bunu makul saatlerde söylemiyor da, gece uykumun arasında trip atıyor.

Sabah sırıtarak yanıma geldi.

'Gıcıksın bana sanırım'
'Evet gece trip yedim uykumda' dedim.

Şöyleymiş.

Eğer benden sonra uyursa, uyuyabiliyormuş. Fakat henüz dalamadıysa, benim horlamam yüzünden rahatsız olduğu oluyormuş. Ağzımdan korkunç horlamıyormuşum. Boğazımdan tıslayarak horluyormuşum. O kadar da önemli değilmiş.

O an kıvırdı ama gece nasıl azar kıvamında söylendiğini unutmuyorum.

Uyurken böyle göründüğümü hayal ederdim

Böyle göründüğümü bilmiyordum



Ben de ona geri çirkeflik yaptım.

'Gün içinde kütük gibi yoruluyorum. Sen prenses gibi bir sağa bir sola dönüp, uyumak için koyun sayarken ben ayyaş gibi sızıyorum. Aramızdaki fark bu. Çünkü gün içinde nefes almadan at gibi koşturuyorum, yorgunum'

Burada dişi çirkefin yine konuyu 'evde en çok işi kim yapıyor' temasına getirdiğini görüyoruz. Tamam, bu belden aşağıydı.

O değil de aklıma takıldı.

Horluyormuşum filan. Zaten evde çok da alımlı çalımlı gezdiğim yok. İki Hıdır gibi yatağa giriyoruz ev erkeğiyle.

Soğuyo mudur bu benden?

Kahve alayım.

Ev erkeği ve ben (neredeyse)





18 Ekim 2016 Salı

Zamanı gelen sorular.


Bugünlerde bazı sorular üşüştü zihnime. Hayatı mikro yaşadığım günlerden bir soruyla başlayalım.

Öğle Uykuları

Önceliği ev çocuğuna vereyim.

3 yaşına birkaç ayı kalmış bir çocuğun gündüz uykusunu bırakması sizce makul müdür? Zamanı gelmiş midir? Çünkü öğle uykularına bir türlü dalamayışı, dalsa bile bu kez de gece uykusuna dalamayışı bana küçük fısıltılar eşliğinde aynı şeyi söylüyor. Öğle uykusunu kaldır! Çünkü o gün öğle uykusunu kaldırdığımda, gece yatağına girip mışıl mışıl uyuyabiliyor. Bu konuyu daha önce Başakito ile konuşmuştum. O da 'zamanı gelmiş olabilir' demişti. Fakat hazırlıksız yakalanmıştım. Öğlenleri uyuyan çocuk sayesinde hallettiğim nice işlerim vardı. Tamamen kendi ekmeğimi yağladığım bu hareketimi bencilce bulmaya başladım. Acaba diyorum? Artık bu durumla yüzleşsem mi? Odaklanmam gereken şey sadece ev çocuğunun sorunsuz bir şekilde uykuya dalması ise, o halde kesinlikle kalkmalı gündüz uykuları. Ancak bu onu uzun vadede zorlar mı? Bazı günler gündüz uykusu bazı günler es geç mi yapmalı? Bu kez de rutin diye bir şeyi kalmaz. Çünkü gündüzleri uyuduğunda, akşam 8 de asla yatağında sızamıyor. gece 10'a kadar kıvranıyor.

Örnek:

Dün öğlen saat 11:45 gibi uyudu. 13:05 uyandı.
Akşam yatağa 20:30 gidildi, daldığında saat 22:45'ti.
Bu arada bebe uyumaya çalışırken, onu uyarıcı hiçbir unsur yok etrafta. Her şey her zamanki uyuduğu, alışkın olduğu koşullarda.

'3 saat sonra dalabildi' bakışı.


***
Hayata makro baktığım günlerden bazı sorularla devam edelim.

İkinci Çocuk

Şu yazıma gelen yorumlara bakınca... Biraz da etrafımdaki çok çocuklu arkadaşlarımın hayatlarına bakınca. Hatta ikinci-üçüncü çocuklarını yapan herkesin söylemlerine bakınca, o fikir bende de dalgalanıyor: 'İkinci çocuk' fikri. Cinsiyetçilik gibi duracak ama ev çocuğunun bir kız kardeşi olması fikri hele... O fikir beni iyice büyülüyor. Ben tek çocuk olduğumdan bahsetmiştim. Aslında benim tek olmamın nedeni anne ve babamın mutsuzluğu idi. Bunu da biliyordum o yaşta. Ve karanlık yanım şunu diyordu; 'Seni sevmediler ki bir tane daha yapsınlar senin gibi...' Beni Kemalettin Tuğcu romanlarından bir karakter gibi görmenizi istemem ama bizimkiler boşanmadan önce gerçekten buz gibi soğuk, sevgisiz bir hayatım vardı. Sonradan toparladık işte.

Neyse konuyu dağıttım. Ben bu yüzden bir kardeşim olmadığını biliyordum. Ben büyüyünce annemin bana 'babandan bir çocuk daha istemedim' demesiyle de onaylanmıştı. Şimdi benim de ikinci çocuk yapmalı mı, yapmamalı mı sorusunu soracağım zamana geldik. Gerçekten geldi mi? Evet zamanı geldi. Çünkü bugün eğer o kararı alırsam, anca ayarlamalar, ön hazırlık, çeki düzen, sağlıksal toparlanmalar filan gibi basamakları hazırlamam gerekir. Geçenlerde ev erkeğine konuyu açtım.

Bu konuda netleşelim, karara varalım. Ben şimdiden takvimlerimi hazırlamak, yol almak istiyorum- dedim. Fakat bir de ne göreyim. Ev erkeği bu konuyu objektif tartışacak kadar bile ikinci çocuk düşünmüyordu. Bana böyle söylemedi tabi. Konuya şöyle girdi (bir pazarlamacı gibi) :

'Ben de aynı senin gibi kararsızım aslında. Bazen çok istekliyim, bazen de çok zor görünüyor. Ama sevgili Kahvecim, gerçekçi olalım'

'Evet gerçekçi olalım?'

'Mesleksel hedeflerin var. E benim de var. Güzel sağlıklı bir çocuğumuz zaten var. Yaşımız nerdeyse 35 olacak. Bence gerek yok'


İkinciyi istemeyen ebeveynin 'bebek'le ilgili hatırladığı..


İkinciyi isteyenin hatırladığı...

Ev erkeğinin gerçekçiliği buydu.
İlla ikinci çocuk olsun diye asla düşünmeyen ben bir an kazıklanıyormuşum gibi hissettim. Çünkü bu gerçekçilik sebepleri bana kolaycılık koktu daha çok. Daha yeni 33 olan yaşımı da 35 yapıverdi eşek insan. Yine de iyi oldu bunları duymam çünkü ev erkeğinin ikinci çocuğu hiç istemediğini net anlamış oldum.

Benim de kendi gerçekçi sebeplerime ilk sıradan girdi bu madde.

Bir. Ev erkeği istemiyor.
İki. Olası aksiliklerden tırsıyorum. Hamilelik ve doğumla ilgili olabileceklerden. Çocukla ilgili olabileceklerden. Komplikasyonlar, sendromlar, dikişler, emzirmeler.
Üç. Ağzımın sularını akıtan işsel hayallerim var. Bunun için tek çocuğumdan zaman ve fırsat kalsın diye geri sayım yapıyorum.
Dört. Türkiye'de sosyal hak yok. Eğitim, sağlık devlet eliyle olursa çok vasat. Kendi seçtiklerin ise pahalı. Bu pahalıyı karşılayacak yeterli kazanç ben kendimi bir işe adamadıkça yok.
Beş. Yaşım ilerliyor. Şimdi şuan ikinci çocuk kararı alsam bile her şey hemen olmuyor. Biyolojiye 'deadline' sökmüyor. Kısacası zaman düşer, ellerimden yere oluyor.
Altı. Her ne kadar ev erkeğini çok sevsem de, iyi baba olduğunu düşündüğüm vakitler çok olsa da- onunla bu sorumluluğa beraber girmek konusunda kararsızım. Çünkü kriz anlarında beni çok yoruyor, sakin değil. İkinci bebekle beraber paslaşılması gereken iş bölümünde ona tam güvenmiyorum.

Bunlar da benim gerçekçi sebeplerimdi. Ancak ev erkeği o gün 'zamanı geldi konuşmanın' dediğimde, bana deseydi ki..

'Kız Kahve, ne zor anlar yaşadık. Ama şimdi hepsi tatlı birer hatıra oldu. Hem deneyimliyiz de artık. Biz bu işi kıvırırız. Gel yapalım bir tane daha. Büyüsün ailemiz..'

Ya da buna benzer şeyler sıralasaydı, eminim etkilenirdim. Fakat herif de istemiyor ve onu anlıyorum. Bizim ev erkeği ile zamanında içine düştüğümüz aşk formu, çok keyifçi ve geyikti. Biz onun ekmeğini yedik durduk. O, yeniden bu kez de ev çocuğu ile beraber o günleri yaşayacağımızın hayalinde. O sebeple ev çocuğu bir an evvel bi 4 olsun da şunları da yapalım, bu tip şeyleri de yaşayalım planları kuruyor. İkinci çocuk demek, yeniden başa sarmak demek ona göre. 3 kişilik aileyle iyi yaşam kuralım, fazlasını istemeyelim diyor.

Halbuki bence yaşam dediğin acaip biçim değiştiren, renkten renge giren ve öyle de uyumlu olabilen bir platform. Eğer kaygılarımızı dinlemezsek tabi. Ben ev erkeğine katılıyorum, hak veriyorum- hatta genel odağım da o yönde. Yine de sesime kulak vermek, kendimi köşeye sıkıştırmak, bu meseleyi açık seçik konuşmak istiyorum. Çünkü bazen çok kuvvetli bir istek, beni çağırıyor. Bunun üzerini örtemem. Bu sebeple bence konuşmanın zamanı geldi.

Ya da susmanın zamanı mı geldi? Biz susalım da hayat aksın mı? Kararı gelecekteki 'şimdi' mi versin? Bi tüyo alsaydım bari. Ona göre kendimi ayarlasaydım gardaş. Ev erkeğine de güven olmaz ki. Yarın öbür gün çıkıp tutkuyla ikinciyi isteyebilir. Ya o zaman benim doğru zamanım olmazsa?

İnsan hiç olmamış bir şeyi şimdi nasıl durduk yere isteyebilir ki? Olduğunda çok isteyeceğini bilse bile.

Şuan bu sorgulamalarım, gelecekte ikinci çocuğunu yapmış benim; 'iyi ki üzerine gitmişim bu duygunun' demesine sebep olacak- gibi hissediyorum.
Aynı şekilde gelecekte ikinciyi yapmamış ben de iyi ki üzerine gitmişim, içimde hiç soru kalmadı diyor. O da yolunda rahat ilerliyor.

O yüzden biraz içimdeki duygu biçimlerini tanımaya çalışacağım. Evirip çevireceğim.

'Gördün mü Figen, ikinciyi yapsaydık şu pozu veremezdim şimdi'




26 Ağustos 2016 Cuma

Yüklenme Sendromu

Bir tek bizim evde mi var? Şu mutlu olana yüklenme sendromu... Nasıl olur açıklıyım.

Örneğin biri o dönem çok mutlu. Kıyak günler yaşıyor. Stres-savar bir ruh hali içinde. Esprilere daha yüksek tondan gülüyor, normalde kıllık yaratacağı mevzularda alttan alma ve hoşgörü içinde. Akşamdan evdeki diğer kişinin telefonunu şarja koyma nezaketi bile var. Ona daha önce anlatıldığında domuz gibi tıslayarak dinlediği temaları şimdi 'Ya senin ne güzel ilgi alanların var' gibi neşeli şekillerde karşılıyor. Spora bile başlamış olabilir mutluluğundan. Sabahları kahvaltı hazırlarken ıslık tüttürüyor. Evdeki çocuk kişisiyle kendini kaptırarak oyunlar oynuyor. Tartıştığınızda, seni susturma odaklı değil; senin kelimelerinden şirinlik çıkartma odaklı davranıyor. Tartışamıyorsun bile. Çünkü stres-savar haliyle, zaten tartışılan konunun özünü önemsiz bulup, o anın-o akşamın-o sabahın tadını çıkarmaya davet etme halinde.

Şimdi evin içinde böyle biri olunca, bizim ailede bu kişiye yüklenme sendromu uygulanır. He madem bu kadar mutlu, o zaman bulaşıkları o yerleştirsin eşşoolusu psikolojisi gizlidir bu sendromda. Bu sendrom bizlere genetik kodlarla aktarılmıştır. Aynı yüklenme sendromunu çocukken anne ve babanla yaşadığın evden üzerine giydirmişlerdir. Aaa ne tesadüf, aşık olup evlendiğin insanda da aynı kod olmasın mı?

Vahşi doğada yaşayabilmek için mutsuz taklidi yapan evli çift

İşte kendi halinde Cuma sevinci yaşayan tüm tebessümü güzel dostlar..
Bizim evde böyle atsan atılmaz, satsan satılmaz bir sendrom hali var. Bunun hem farkındayız hem etkisi altındayız. Ben bir tık mutluluk aleminde olsam, ev erkeği her zamankinden daha rahat hödüklük yapabiliyor. Ve aynı şekilde onun o dönem kıyaklı halleri üzerindeyse, ben ona geniş geniş uyuzluk yapabiliyorum. Bunu hak görüyoruz sanki kendimizde.

Örnek içinde kullanayım:

"Hımm ev erkeği bu ara kilo verdi. Çalışma odasına da bu ay bir sürü yeni malzeme aldı, şu şey hakkındaki projesi için. Ne bu ya devamlı neşeli evin içinde? Dur ona bunun bedelini ödetmeli. Bu akşam ev çocuğunu derhal ona kitlemeli ve biraz keyfime bakmalıyım"

İşte bu benim iç sesimdi.

Şimdi ev erkeğinin iç sesine kulak verelim:

"Nee? Ev gadını bu hafta 3 kez arkadaşlarıyla dışarı çıktı. Bir kez de ev çocuğunu gece uyutup, dışarda barlı alkollü takılma yaşadı. Bloğuna da güzel yorumlar almış bu aralar. Deep diye bir blog yazarı da onu tavsiye etmiş okuyucularına. Morali baya iyi. Dur o zaman bu haftasonu iyice geç uyanırım, hiç bişey diyemez. Hem zaten bu ara hep o keyif yaptı, azcık da ben yapayım dimi?"


"Yeminle ben gülmedim"


Kısacası tebessümü bırakıp Cuma dansı yapan dostlar, evlilikte sloganım; 'Bir tek dileğim var, mutlu ol yeter, ni-ha-ha-ha' olarak özetlenmektedir.

Not: Çaktırmadan Deep Tone'a gizli teşekkürlerimi sunarım. Mahçup eylediniz beni fakat.

7 Ağustos 2016 Pazar

Önemli ekleme

Hem yoruma hem de maile önceki yazımla ilgili şaşırma refleksli yüzlerce soru gelince, yazayım dedim. Şaka şaka sadece birkaç yorum. Ben de yazıda çok belirsiz olmuş diye üşenmedim, klavyeye davrandım.



Evet dün ev erkeği o süre boyunca sadece uyudu ve yol için CD hazırladı. Ben de hiç durmadan çalıştım. Bir ara aynaya baktığımda Tom Cruise'un Vanilla Sky filminde kaza sonrası haline dönmüştüm, çalışmaktan.



CD' yi hazırlarken rahatsız edilmek istemediğine dair birtakım mimikler yaptı ve uzun uzun konsantre oldu. Ve sonra da hazırladığı CD'yi evde unuttu. Onu da ben aldım, hatırlayıp. (yazıda bu bilgiyi de güncelledim sonradan) Akşam da gelince birasını 'yorgunluk' birası diye diye içti.

Bugün ev temizliğini bütünüyle ev erkeğine kakıttım. Sıra sende... Irgat herif, nihahau ! Çalış, çalııış.

Henüz denemeyenler için:

Evlilik birbirinin yerine yorulma kurumudur. Eğer karşı tarafa saygınız olur, onu özgür bırakırsanız- genelde siz yorulursunuz. Halbuki biraz onu dürtün de o yorulsun. Dikkat edin evlendikten sonra taraflar hep yorgunluk yüzünden kavga ederler. Yok ben daha çok yorgunum, abov sen daha az yorgunsun, gibi. Bazen hızını alamazlar, çocuklara da 'çokyorgunum' şovunu yapabilirler. Çiftler saatlerce kim daha çok yorgun ispatı uğruna şiirsel dinleti hazırlayabilir, edebi metinler sunabilirler. Hatta bazen romantik anlarda, birbirlerine iltifat amaçlı; 'Canım ne kadar da yorgunsun' derler. Unutmamak lazım; sevdiğinizi rahat bırakmayın, yorulursa sizindir. Yorulmazsa hiç sizin olmamıştır.


27 Temmuz 2016 Çarşamba

Kanunname yazdım



Kahvemin sonundan selamlar...

Bizim evde; ev, evlilik ve ebeveynlik için kanunname hazırladım. Tüm maddeleri değil ama bazılarını ibret olsun diye paylaşıyorum.

İbret alın gençler... Bir evlilikte sessiz sözsüz gönülden olması gereken işleri, kanunlarla zorla yaptıracak hale getiren hormonumuza yazıklar olsun!


***



4.     Ev çocuğuna tutulmayacak söz verilemez.



5.      Ev çocuğunun yanında ebeveynlerin çocuksu agresiflikler, trip atmalar ve suçlayıcı ilkelliğe varan davranışlar yapma hakları yoktur. Geçmiş olsun, ebeveyn olduktan sonra öyle bir zaaflık gösterilemez. Olgun, kale gibi sağlam olmaya çalışılmalıdır ve hatta olunmalıdır.



6.      Ebeveynler, profesyonel çocuk yetiştiricisi değildir. Belirsiz, karışık, usandırıcı ve akıl karıştırıcı anlar yaşanabilir. Hiçbir ebeveyn ötekine topu atmamalı, yargılamamalıdır. Çocukla olan iletişimde tarafların rahatsız olduğu bir şey olduğunda, açık seçik konuşulmalıdır. Bak senin yetiştirdiğin çocuk, sayende şımardı… gibi suçlamalar sadece aradaki güveni ve sevgi alanını yıpratır.





7.      Bu evde temizlik atlanamaz. Temiz olmayan evde oyun oynanmaz, sağlıklı yemek pişmez, güzel uykular uyunmaz, evin bereketi ve neşesi olmaz. Haftanın 1 günü genel temizliği ev erkeği ve ev gadını yapacak. Hafta içi ekstra işleri ev gadını halledecek. (iş hayatı başlayana kadar) Hafta içi ev erkeğinden ev işi desteği istenmeyecek. Fakat erkeğin hafta içi evin düzenine aktif katılımcı olması gerekiyor. Yatak toplama, çöp atma, rutin bulaşık işlerinin aksamaması, çalışma ortamının derli toplu bırakılması gibi işler, önemlidir. Ev erkeği, ailesi için yaptığı görevlerde, örneğin araba kullanmak gibi- söylenmemelidir. Bu, ortak yaşamda, aile olmanın gereğidir. Herkes biri için bir şeyleri gönülden yapmalıdır.



8.      Bu evde israf yapılmayacak. Her şey ihtiyaç kadarıyla alınıp, verimli bir şekilde kullanılacak. Sadece gıdalar değil; ev eşyaları, giysiler, kozmetik ürünler, makineler ve oyuncaklar. Hepsinin düzenli bakımı yapılacak ve uzun ömürlü kullanım hedeflenecek.



9.      Pazar alışverişine ağırlık verilecek. Sağlık temalı besinler, lezzet ve ekonomi aynı potada eritilecek.



10.  Ev erkeği ve ev kadını birbirlerinin yükü değildir. Bu hayat ortak yaşanıyor çünkü beraberken her şey daha anlamlı ve eğlenceli diye düşünülüyor. Bu unutulmayacak. Yan yana gülme-eğlenme-anlaşılma ve mutlu olma sayımız, birbirimize gıcık olma sayımızdan binlerce kat fazladır. Bunun altı çizilecek. 



           14.  Kişilerin genel agresiflik hali, kendilerinin sorunudur. Kimse kimsenin hızlı sinirlenme paspası olamaz. Sinirli, mutsuz, iç huzuru olmayan kişiler, sakinleşene kadar uzaklaşacak. 



15.  Herkes birbirine kazandırmaya, sevgi, eğlence ve güzellik getirmeye odaklanacak.



16.  Zor günlerde, birbirine destek olunacak. Eleştirmek, reflekslerden silinecek. Onun yerine tamamlama ve sarılma yerleştirilecek.



 ***

 Bu kanunnameyi karşı taraf kabul etmedi. Kabul etmediği gibi bir de daşşak geçti. Böyle kanunname olurmuymuş. Cuma akşamı oturup, daha somutlaştırarak yazıcaz, karşılıklı isteklerimizi.

Öpüşerek başlamıştı her şey halbuki. Bu kadar karışık değildi.

26 Temmuz 2016 Salı

Öldürmedi, güçlendirdi.


Seni geliştiren, kişiliğini olumlu etkileyen insanlarla beraber ol, derler ya. Galiba ben çokacaipmükemmel ve olağanüstü bir evlilik yaşıyorum.

Çünkü ev erkeğinin hızlı sıkılan, sabırsız ve tahammül eşiği sığ tarzı; benim ulvi şekilde olgun, tahammüllü ve hoşgörülü olmamı sağlıyor. Ev çocuğunun sinir ataklarına gösterdiği, lise çocuğu davranışları yüzünden (elleri cebinde oflamak, öfkeye karşı öfke göstermek, trip atmak) ben, anneannemden 3 tane yemişim gibi sonsuz sabırlı ve sakin biri oldum. Teşekkürler ev erkeği.. O kadar yapıcı değilsin ki bazen, sayende sınırlarımı aşıyorum ve başka birine dönüşmek zorunda kalıyorum. Güçleniyorum. Sürüne sürüne hem de.

Gerçekten buna inanıyorum. Demek ki oğlumun babası çok sabırlı, sonsuz tahammül ve hoşgörü sahibi biri olsaydı, ben önceden olduğum aceleci ve sıkılgan kişi olmaya devam edicektim. Bu ebeveynlik macerasında, o uçurumun kenarında dolaştığım günlerde, ev erkeği tarafından göt edilip yalnız bırakılmasaydım, bu kadar geniş ve renkli bir anne olmayacaktım.

Samimiyetle teşekkürler.
Ve bir bardak soğuk su. Hayır bugün daha fazla kahve istemiyorum.


20 Temmuz 2016 Çarşamba

Kahkahalar


Bu aralar ev erkeğinin annesiyle arası iyi. Arıyor, hal hatır soruyor, uzun sohbet ediyor, günlük hayatına onu dahil ediyor. Hoşuma gidiyor. Annesinin olumsuz davranışlarını artık kendine dert etmiyor. Onu olduğu gibi kabullendi, değiştiremeyeceğini biliyor. Vefa ve hoşgörü duyguları üzerinde staj yapıyor, diyelim.

Her gün telefonda uzun uzun konuşmaları da şirin bir olay.
Hadi buraya kadar sempati besliyorum.

Fakat, hiç kankası olmayan gocamın, annesiyle sıklaştırdığı telefon görüşmelerinde katıla katıla gülmesi?
Yobaz kayınvalidemle, ev erkeğinin bir çeşit kankalık yapmaya başlaması?
Ortak espiri anlayışında buluşmaları?
Kahkahalar kahkahalar kahkahalar !!!

Haaaayııııııır.


20 Haziran 2016 Pazartesi

Vaktim olsaydı..

Davullar çalıyor geceleri. Ramazan ayları, malum.

Sabah olunca ev erkeğine anlatıyorum. Dinliyor, şikayetimi. Nasıl uyandığımı. Ev çocuğu uyanmasın diye uykulu halimle nasıl pencere örtbas ettiğimi.

'Ben de duydum' diyor.
Seviniyorum. Beraber bir şeyler hakkında sızlanacağız.

'Davulcu acaip yetenekliydi, müthiş aksak ritmleri vardı, hasta kaldım' diyor.

Bozuluyorum.
Vaktim olsaydı diyorum, aşık olabilirdim böyle bir yoruma ve adama. Fakat, çok işim var. Uğraşamam.

Emmece, gömmece...

Rüyamda lisedeydim. Sık sık o dönemlerde senaryosu geçen garip rüyalar görmeye alışkınım. Okul bahçesi geniş ve orman gibi bir yermiş. E...