Hassas Sözcükler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hassas Sözcükler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2017 Cumartesi

Neydi o bayramlar öyle?


Bayramın ikinci gününde demli bir çay eşliğinde selamlars.

Buralar o kadar bayram değil, öyle anti-bayram bir halde ki, sevmemek elde değil. Tıpkı Joe'nun bahsettiği gibi, bir virüs salgınından sonra şehrin boşalmasıyla, her yer 'bana' bayram şuan. Ve nerde o eski bayramlar. Ay neydi o bayramlar. Her yerde cesetler ve leşine konan insanlar. Kan revan ve çiğ et kokusu. Bahçede olan biteni mutlaka izleyen minik çocuklar. O miniklerden biri de bendim.  O zaman nerdeydin çocuk psikoloğu?

öldüyse hemen pişirip yiyelim

Yannış anlama olmasın, bu benim bayram hatıram. Herkesin bayramı kendine. Kimse bayram genelinde konuştuğumu sanmasın. Benim bayramlarım yetişkinlerin masaya oturup yemelerini konu alıyor. Ve yemeye zorlandırıldığımı. O et kokusu. Böğk! Annem hariç herkesin üzerimde oluşturduğu baskı:

'Ye, yesene, al al, aç ağzını'
Nereye gitsem, aynı baskı. Bu kaçıncı baskı. Neydi o bayramlar öyle?

Akrabalarımızdan da uzaktık. Harçlık öyle pek gelmezdi. Mahalleden arkadaşlar yanımda avuç avuç paralarını sayarken, para torbalarını da uçmasın diye ben tutardım. Neydi o bayramlar öyle? E, ne kaldı o zaman bana güzel bayram hatırası?
binlerce akrabası bulunan Alican bayram harçlığını saymaktan sakallandı 

Şekerle aram pek yoktu. Ki ülkemizde bilirsiniz şeker ikramları genelde 'asil misafirlere' kaliteli çikolata, çoluk çocuğa ise dandik kofti pis cam şeker şeklinde olurdu. Hiç sevmezdim. Şekerlerin çocukların gırtlağından boca edilmesi. Neydi o bayramlar öyle?

pazarın en ucuz şekerinin tadını yine çocuklar çıkardı

Bu yaşa geldim el öpmek hala içimden gelmiyor. Annem hiç elini öptürmedi. Git elini öp teyzenin de demedi. Biz anneannemizin elini de öpmedik. Yanaklarından öptük. O eller her bayram 'öp beni' diye burnuma uzatılırdı. Neydi o bayramlar öyle?

el öpenlerin çoh ossun evladığım

Giydiğim giysiler aşırı rahatsızdı. Leke olmamalı, kırışmamalı. Misafirin karşısına, misafirliğe onlarla çıkılmalı. Saçlar nizami durmalı. Sıkıcı. Neydi o bayramlar öyle?

Bugünün bayramları 'bana' bayram. Muazzam bence. Etrafta görmediğim kan revan için minnettarım. Apartmanda kavurma kokusu bile olmadı, buna daha da minnettarım. Birkaç yerde kan damlası gördüm ama ona da diyecek bir şeyim yok, bizler ceset görmüş nesliz ne de olsa. Geçenlerde önce platonik sevdiği adamı (Vatan Şaşmaz) sonra da kendisini öldüren Filiz Aker'in cesedini gördüm. Kan revan içindeydi. Baya basbaya sansürsüz yayınlamışlar Youtube'da. İnanın, hiç rahatsız olmadım. Bizler öyle bayramların yetiştirdiği çocuklarız işte.

Neyse konuya dönelim. Neydi o bayramlar öyle? Şimdikiler için teşekkür ederim. Sevdiğim komşularımı görünce, günlük temiz ve rahat giysilerimle onlara gülümseyip 'iyi bayramlaaar' demek yeterli geliyor. Teşekkür ederim. Oğluma şeker veren büyüklere, oğlum 'ben yemem' diyor, teşekkür ederim. Eve hiç et girmedi, kimse buzluğuma ceset sokmadı, teşekkür ederim.

10 günlük tatilin verdiği konforla, turist gibi yaşadığım bu bayramda herhangi bir söğüşe maruz kalmadığım için herkese teşekkür ederim.

Yazının çok bilmiş son sözü:

Bayramda sizden ilgi, alaka ve lakırdı bekleyen yakınlarınıza vakit ayırmak, beraber keyifli planlar yapmak bir bakıyorsunuz size de iyi gelmiş. İhtiyacımız olan bence tatlı anılar oluşturmak. Yoksa nasıl adı 'bayram' olabilir ki?





13 Temmuz 2017 Perşembe

Kendimle Randevum ve Sade Yaşam




Evde yalnız olup, kendiyle buluşma fantezisi nedir?
Sabahtan beri, akşam olsa da yalnız kalabilsem bekleyişi içindeydim. Ev erkeği bu akşam takılmacalarda, ev çocuğuna öğle uykusunu yeniden kestiğimden beri yine 20:00 sızış durumlarında. Önce koca çay demledim, güzel bir zeytin ezmeli tam buğday ekmeği, üzerine peynir- domates partisi yaptım. Kendime çıkma teklifi edebilirim, o derece zevk alıyorum bu vakitlerden.

Kitap okumayı planlıyordum ancak şöyle bir bloglara göz atayım önce derken ŞU BLOGU keşfetmek, tüm planlarımı değiştirdi. Bir kere yazım tarzının lezzeti bile tek başına okunmayı hak ediyor. Fakat burada kişinin kendine iç yolculuğu atmosferi ve anlamlı yaşam trick'lerinin iddiasız anlatımı, beni gömdü. Tüm akşamı buraya yatırdım ve kendimi 'açılmış' hissediyorum. Zinde bir his bu.

Nedenini nasıl açıklayabilirim bilemiyorum. Elbette, bloğun iki yazarının da şahane kalemlerinin olması ya da çok şiddetli farkındalık düzeyinde olmaları olayın öznesi olsa da, benim heyecanım başka sebepten. Şöyle anlatayım:

Son günlerde o kadar güzel şeyler biriktirdim ki içimde, zihnimde. Müthiş çıkarımlar ve aydınlanmalar yaşadım. Kendimi bu kadar kararlı, cesur, özgüvenli hissettiğim bir dönemim daha olmamıştı. Güzel adımlar attım, karşılıklar aldım. Hani tam altını çizdiğim satırlarındayım hayatımın, öyle açıklasam iyi olur.

Fakat gel gör ki bu bir şeyi çözmüyor. Aksine karmaşıklaştırıyor. Karmaşık. Doğru ifade oldu bak bu. Belki ne yapmaman gerektiğini biliyorsun, artık kim olmadığını ve neyi istemediğini çözmüşsün, nihayet kendine dürüst olmuşsun. Ama bu sefer de yapmak istediğin, sıraya koyduğun, sana iyi geleceğinden emin olduğun eylemler arasında seçim yaparken (organize ederken) günün-haftan-ayın, kısacası hayatın karman çorman oluyor. Zevk alayım derken yoruluyorsun, fayda bulayım derken zorlanıyorsun, kazanç sağlayım derken başka şeyden zarar ediyorsun.

Tatile ihtiyacın var, nihayet harika bir program yapıyorsun, tüm hazırlıklar tamam ve yola çıkıyorsun diye düşün. İçindeki o harika heyecan. Ve ilk gün, mükemmel olmasına odaklandığın o gün, kararsızlıklar, rehberin yanlış yönlendirmeleri, herkes burada çok eğlenmiş ben de eğlenmeliyim zorlanmaları, yavaşlamak için geldiğin yerde hiçbir şeyi kaçırmamak uğruna hızlı ve derinliksiz plan yapman, nasılsa beleş diye açık büfede tıkınmanın bokunu çıkarman, seni tatilin sonunda dinlendireceğine sadece 'yorgun' hissettiriyor. İşte bu tam doğru bir örnek oldu.

Bu sebeple bazen bir durup anlamak gerekiyor. Ya hacı ben iyi bir yoldayım, doğru yerdeyim, sorun ne, neden hep yorgun ve telaşlıyım? İşte ben de bu akşam diplerine daldığım bu iki kadın yazardan olay bir buluşla çıkıverdim.

Abiii, benim kafamdaki yapılacaklar listesi, 'yapamadıklarım ama mutlaka yapmam gerekenler' listesine dönüştükçe kendimi ökkeş gibi hissediyorum? Ne tamamladığım şeylerden keyif alıyorum ne de sıradaki iş için beklediğim gibi şevk duyuyorum. Hep bi otobüsü kaçırıyormuşum duygusu. Fakat böyle olmaması gerekirdi, isteyerek ve planlayarak başlamıştım, ayrıca benim için bu işi tamamlamanın değeri çok büyüktü.

Yapılamayan işler çoğaldıkça, yapılan işlerin böğrümde beklediğim o gevşeme duygusunu salacağına, beni 'yeterli değilsin dostum, olmadı tam' çimdiklemesiyle rahatsız ettiğini şimdi anlıyorum.

Peki anladım da noldu? Söyliyim. Şuan içimde Mevlanalar dans ediyor. Aybolcak ama sessiz ama derin bir gaz çıkarma eylemine çok benziyor bu rahatlama. Yapılmayanlar listemde beni kırbaçlayan fakat bu akşam itibariyle s.ktir ettiğim görevlerden biri:
-Okunmayı bekleyen dergiler, üzerlerinde katmanla toz yapmış haldeler ve yarın elden çıkarılmak üzere bu evi terk ediyorlar (olay bir rahatlama)

Bunun gibi minik minik bir sürü maddeyle, insan beyninin ne hale gelebileceğini düşünün. Bu maddelerden vazgeçmek tembellik sayılmıyor. Aklın yükünü hafifletmesi ve kendini darağacından kurtarıvermesi oluyor. Bu liste genişletilebilir; Belki veremediğin o 3 kilo senin ideal formundur, kendini zorlamak sadece vakit kaybıdır. Ya da her gün düzenli yoga yapmak tarzın değildir, belki sen bisiklet insanısın, senin hareketin de budur.

Gelin kendimize kıymayak. Yarından itibaren yapılmayanlar çuvalını bir caminin önüne bırakıp kaçak. Gerçekten yapılabilirliği olanlarla kıymetli günlere uyanak.

O zaman sıradaki arşiv yazısı sana gelsin. Sade Yaşamak'tan geliyor:

'Peki Siz Hep Böyle mi Yaşıyorsunuz?'

gurban olduğumun kelimesi: 'boş'


23 Nisan 2017 Pazar

Mıy mıy mırıltı





Amerigalılar film yaptığında, eğer hafif Avrupa esintisi, durağan sahneler, yaşamın ta kendisi boşluklar varsa çok heyecanlanıyoruz. Vay iyi filmdi diyoruz. Çünkü artık baktığımız her yönde gerçekliğin anlamsızlığını arıyoruz.

Eskiden böyle değildi. Her şeyin sebebi olmalıydı. Giriş, gelişme ve sonuç. Bombanın patladığı yer, karakterin müthiş değişim geçirmesi ve beklenmedik olaylar. O yaşların hayattan beklentileri gibi. Sonra 30'lar başladı. Ve değiştik.

30'lara geldiğimde, etrafımda akli dengesi yerinde olan çoğu insan boşluklu oldu. Sessizlik, cevapsız kalmak değil bir cevap vermeye dönüştü. Hayat, kafayla beraber şekil aldığına göre yaş aralıkları ayrı birer sinema salonuydu. Şuan yaşadığım 30'lar aşırı Avrupa filmi ihtiyacı içinde, ilginç. Gerçi bazen ev erkeği ile film izlerken ile farklı titreşimlerde oluyoruz. Belki bu da cinsiyet faktöründendir. Örneğin leziz bir filmin içerisindeyken ben -akıştan gayet memnunken-, ondan gelen 'bak şimdi adamı öldürecek kesin' tahminleri, filmin çok dışında olduğunu ispatlıyor. 'Hayır ev erkeği bu öyle bi film değil, o tür şeyler olmayacak' dediğimde, beni ukala buluyor. Filmin dokusunu seçebiliyorum. Diyaloglardan, müziğinden, açılardan, karakterin yürüme hızından bile. Bunlar 30'larda beni bulan şeyler. Gözüm onu arıyor.

Maalasef gündelik yaşama da bulaşıyor bu bakış. Artık eskisi gibi kendimden sihirli değnek değmişçesine sürprizler beklemiyorum. Karınca gibi çalışmak ve verdiğin sözleri tutmak daha manidar geliyor. Olumsuzlar boş durur mu? Onlar da daha koyu geliyor kaynaklarından. Umutsuzluk daha gri, tembellik daha kaygan. Şıp diye değişmiyor hiçbir şey. Bak ben eskiden evde bir sefil gibi koltuğa yapışmış TV'ye saatler gömerken, bir telefon gelirdi. 'Hadi gel Empas'tayız'... ben bi duş almayla yaşama sevinciyle dolan kelebeğe dönüşür, çıkardım yollara. Şimdi, gel de masaya sohbetler akıt. Yok. Ama depresyona daha az meyilli. Çünkü sebep sonucu öğrenmiş yaşamda. Mutlu olmak için squat yapmayı, yoga yapmayı, erken uyumayı ve gluten free beslenme programını filan biliyor yani. İç huzur ve neşe kontrol edilebilir, yöntemleri üzerine çalışılabilir. İşte sana 30'lar.

Dün Manchester By The Sea'yi izledik. Kanırta kanırta akan gerçek bir filmdi. Avrupa vitaminli Amerika eseri. Kavramları ve fikirleri bir bira içme sahnesiyle bile verebilen kısık-ince-leziz film. Boşluklu, durağan, kendi halinde bir hikaye. Tam yaşadığım 30'ların kafası. Neyse ki sanat filmi diyince aklımıza gelen çıplak erkek poposu ve kıllı kadın vücudu klişeleri bitti. Yoksa şuan napardım bilemiyorum. Kendimi anlayamadığım anlarda, beni anlayabilen film sektörüne ihtiyacım var. Anlıyor musun?

Ve bu sabah durduk yere, bundan bahsetme ihtiyacı duydum blog. Üstelik yine aceleyle yazdım. Kahve bile içmedim, çünkü sırada temizlik var. Ev çocuğu desen, 2 haftadır karnına oyuncak sokup 'anne bak ben hamileyim' diyor. Ev erkeğiyle gülüp duruyoruz ama bu oyun da kesin onun gelişimiyle ilgili bize bir şey anlatıyor, anlamıyoruz değil mi? Hey gidi. Bazı günler çok Pazar.


19 Nisan 2017 Çarşamba

İş bulma hikayem. Ya da işin beni bulması.


Yatağa popoyu koymuşçasına, anne dizine kafayı yaymışçasına sana geldim blog.

Ha şimdi (Trabzon zaman zarfı) bitti çamaşır katlama işim. Ondan daha önce de patlayan gider borusunun skandalını temizlemeye çalışıyorduk. Ve aradan çıksın diye klozet-lavabo çiftini cifledim. Olaylar mutfak tezgahına kadar lafı getirdi, hadi orayı da hallettim. Ama çay taze, şuan 'gece yeni başladı' ruhum bundan.

İzmir'de olmayacak şey oldu. İş buldum. Hem de kendi uzmanlık alanımda. O günü hiç unutmamak için buraya not alayım.

Referandum sebebiyle yılık, mayışık halimle büyük yatakta uzanıyordum. Ev çocuğu beni odasına 'gel anne gel arabacılık oynayalım' diye çağırırken, yerimden hiç kalkmak istemediğimi, tavana bakarak 'gel oğlum gel sana burada kitap okuycam' dediğimi hatırlıyorum. Referandum ertesi, sosyal medyada akan paylaşımlardan dolayı gırtlağıma kadar 'boşalmamış enerji' ile kalakalmıştım. Bu enerjinin ismi yok. Bilinçli ya da politik bir hal değil, bak. Göt olmaktır, belki. Bilmiyorum.

O sırada telefonum çaldı. Uykulu sesimle konuştum. Ses, beni mülakata çağırıyordu. Çok gördük biz bu mülakatlardan uyuşukluğumla, alelade bir şekilde yer tarifi istedim. Böyle bir işe başvuru yapmamıştım. Ev erkeği her sabahki centilmenliğiyle yerime başvuru yapmış olmalı, diye düşündüm. İzmir'e geldim geleli nadiren kendi alanımda ilana rastlıyordum. Toplamda 5 görüşme filan yapmışımdır onca sürede. Hepsi de 'editör' ya da 'sosyal medya uzmanı' adı altında grafik tasarımcı arayan çok tatlı ve bilinçli insan kaynakları gızlarıydı. Kurumsal iletişim uzmanı olarak çağrıldığım aşırı plaza bir iş görüşmesinde, kendimden bahsetmemi istemelerinin hemen akabinde, o gaddar tecrübemden bahsettikten sonra 'yani tasarımcı mısınız' demelerini hiç unutamıyorum mesela.

Bunları geçelim. Herkesin hiç ders çıkaramadığı bazı anılar vardır. Parçası olmayan legolar gibi. Bu anılar da böyle.

Görüşmeye gittim. Gitme sebebim inan -sadece- dönüşte tam buğday ekmeği almaktı. Bir de hava alırım, ev çocuğu da anneannesiyle oynar o arada, diye düşünmüştüm. İçeri girince, yine tatlı bazı gızlar bana form uzattılar. Formda annem ve babamın en sevdiği çorbayı sormamıştı sadece. Doldurmadım. Bazen tembellikte çok çalışkanımdır.

İçeriden buyur edildim. Olayların bundan sonraki kısımlarını yıldızlı sticklerlarla süslediğimi varsay.

Genç bir adam, beni karşıladı. Uyuşuk halimi farketmiş sanırım, nasılsınız dedikten sonra, benim mıymıy sesimin arkasından 'mecalim yok diyorsunuz yani' diyip güldü. Bana bu espiri bile Truman Şov'un dışına çıktığımı hissettirdi. Nedense hoşuma gitti bu yaklaşım. Ve sonra tüm öz geçmişimi GERÇEKTEN ama GERÇEKTEN inceledi. Her bir kısmı için sorular sordu, hikayesini merak etti. Bir işveren olarak tecrübelerimi öğrendi. İlgiyle.

Ve işin tuhafı aradıkları şey uzmanlık alanımdı. İlk kez! İzmir'de başka bir şey kakıtmadan, sadece ve sadece kendi alanımda iş tanımı olan bir pozisyon için mülakata girmiştim. Bu işi istiyordum. Şartları, sağı, solu umrumda değildi. Kendimi farklı satmama gerek yoktu. İyi yaptığım şeyi yapmam yeterliydi. Bir insan çalışmak diyince, daha ne istesin ki? Kendi olabildiği, yaparken iyi hissettiği şeyi yapabilme özgürlüğü. Bir nevi kendi sesinden konuşabilme konforu.

Deneme haftasını beklemeden, bir çalışma yapmayı teklif ettim. Hemen ertesi gün de gönderdim. Olumlu dönüş geldi. Pazartesi gerekli evrakları muhasebeye teslim etmem için bilgi verdiler. Özetle bu Pazartesi, başlıyorum.

Lakin, işin ünlemli kısmı, duygularım çok usta bir şekilde gizlenmiş galiba. İş buldum diye çığlık atıp, sıçramadım. Ev erkeğiyle kucaklaşıp öpüşmedim. Çaksana dostum hey diyip arkadaşlarıma müjdelemedim. Bir çiçek yaptırıp annemin kapısını çalmadım.

Fakat ne yaptım biliyor musun. Bugün alışverişe çıktım. Sıradan keyif alışverişi. Yeni cüzdan, takılar, güneş gözlüğü filan... Yeni iş için. Sonra oturdum bir yerde kahve söyledim kendime. Aldıklarıma bakarken benim gözlerden tıpır tıpır bir yaş gel... Birden ne göreyim? Yorgundum ben. Kendimi zor bir mücadeleden çıkmış ve yıpranmış gibi hissediyordum. Aldığım şeyler tipik benim zevkim, hani olduğu gibi ben. Hasret kalmışım gibi kendime. Şöyle sırf tatlı şeyler almayalı ne kadar zaman olmuş. Yeni bir hayat önümde, her şey için heves-heyecan, içimde bitmek bilmeyen fikirler. Tamamen bana ait bir mutluluk anı. İçinde yalnızca ben.

Cüzdanıma baktım, evirdim çevirdim. Kahvemi bitirip kalktım.
Sevinç ağlamasını bile özlemişim.












17 Nisan 2017 Pazartesi

Blogda Yazmak Üzerine...




Hayatın bana bahşettiği özelliklerden biri 'sabırsızlık'.

Bu sıfatla bakacak olursak insan kişisine, 'yazmak' eylemi sabırsız insanlar için oldukça zorlayıcı. Can sıkıcı.

İlkokulda üzerime yapışan bir diğer sıfat da 'dikkatsiz' öğrenciydi. Bu da sabırsızlığın kuzeni diğer bir durum işte. Genelde olayları hızlı kavramak ve gerisiyle ilgilenmemekle ilgili. İlkokulda çok hızlıydım. Hızla öğreniyor ve sıkılıyordum. Ancak sınavlarda 100 üzerinden 98 aldığım kağıtlar için bile öğretmenimin anneme 'dikkatsiz' olduğumdan bahsettiğini hatırlıyorum. Bak bu sabırsız ve dikkatsizin bir diğer akrabası da 'acelecilik'.

Blog yazarken en sık yaşadığım sorun bu. Yazıları uçar gibi 20 dakikada ön hazırlıksız ve taslaklarda hiç çalışmadan yazıp, sabırsızca yayınlıyorum. Sonra da kendimi aşırı alakasız yanlış ifade ettiğimi görüyorum. Örneğin geçenlerde ne zorum vardı da çocuk yaptım yazısı üzerine aldığım birkaç olumsuz yorum beni 85. kez bu konuyu düşünmeye itti. Çocuk sahibi olmayla ilgili şikayet ediyormuşum gibi bir tat bırakmış. Bu yorumu 'iyi okuyan' bir aile insanımdan aldım üstelik. Anlatmaya çalıştığım şeyi iyi aktaramıyorum. Net olmuyor, belirsiz havada kalıyor. Çünkü koşarak yazıyorum. Aynı şekilde dün yazdığım yazıda da sanki ev erkeğinden şikayet ediyormuşum, o beni mağdur ediyormuş gibi bir hava oluştu. Bu epeydir var. Konuşmadan önce düşünmek ayran içmekse, yazmadan önce düşünmek kefir içmek değerinde bence. Çok daha kıymetli ve gerekli. Yorumlarda sık sık 'ya aslında ben orada şöyle demeye çalışmıştım...' diyerek savunma veriyorum. Benim bloğumu okuyan insan çok olmasa da aklına, fikrine güvendiğim insanlar. Çoğu -son 3 senemi düşünürsem-benden daha çok okuyor. Hem yazıyorlar da... Bunların hepsi aynı kapıya tıklatıyor; sabırsızca yazıyorum!

Birkaç blogger var bayılarak okuduğum, bazen anlatımlarındaki sabıra hayran kalıyorum. Öyle detayları öyle sıkılmadan ve beni de okurken sıkmayarak veriyorlar ki...

Blog meydanı işte bu yüzden var. Derdi yazmak olanların mutfağı. Yazmayla ilgili egzersiz yeri. Daha önce 6 sene boyunca yazdığım Dukuju bloğumdan 'yanlış anlamalar' yüzünden (tamamen farklı konulardı) uzaklaştığım için, biraz da tecrübeye dayanarak- aynısını burada yaşamak istemediğime karar verdim. En son Japon Kedi'nin yazısında iştah açıcı şekilde bahsettiği yazma eylemi üzerine bazı ipuçlarını okuyunca 'mükemmel zamanda gelen yazı' duygusuna vardım. Ben de uygulamaya ve bu işi daha fazla ciddiye almaya niyetlendim. Artık yazılarım üzerinde işçilik yapacak, biraz daha emek vereceğim. Belki okuyanlar için kayda değer bir değişiklik olmayacak- bilemiyorum ama yazma yöntemim üzerine çalışarak, kendi adıma yol alabilirim sanki.

Yazmayı seviyorum. Yazarak hafifliyorum. Madem öyle, bu işi neden aceleye getiriyorum?

Biraz yavaşla, kahveni yudumla ve dök kelimelerini usulca.




26 Mart 2017 Pazar

Sen bu yazıyı okurken, 1 dakika 20 saniye daha yaşlanacaksın

İnsan bireyi şu üç günlük dünyada en çok neyin peşinden gider? Ekmeğinin mi, manitanın mı, hayatın özünün mü? Hayır gardaşlar, hiçbiri. İnsan bireyi yaşının peşinden gider.

Nasıl mı?

Mevzu bebelikten başlar:

"Mm 2 yaşa göre, iyi konuşuyor / konuşamıyor"
"3 yaşında mı, aa daha kocaman görünüyor, aferiiiin"
"5 yaşında olmasına rağmen altına çiş kaçırıyor"

Daha bebelikten bizimle artmaya başlayan yaş rakamı, etrafımızda çeşitli beklentiler yaratıyor. Sonra sazı eline eğitim hayatı alıyor. Orda da kan revan içinde yaşımıza göre kendimiz ve diğerleriyle kıyaslanıyoruz. Bizden yaşça büyükler ya idolümüz ya 'kötü örneğimiz' olarak kafamızda bir yaş deadline'ı oluşturuyor.

İlhama ihtiyacımız olan yaşlarda kendimizi 'kendi' akvaryumumuzda yüzdürmek yerine; falanca yazar şu yaşında ilk kitabını çıkarmış bile, benim daha bin beş yüz fırın yiyip sonra onları sindirmem lazım, diyor- hayallerimizi az ilerideki çöp kutusuna bırakıveriyoruz. Yazar örneği yerine, müzisyen, oyuncu, küçük yaşında isminden söz ettiren bilim bireyi de olabülür.

Sonra aşk meşk ve ilişkiler konusunda da deadline var, malum. Bu konu artık fısıltı olmaktan çıktı. 30 yaş sonrası hala evlenmemiş tüm kadın ve erkekler üzerlerine doğru koşan 'panikatörler' tarafından taciz edilirler. Bu bazen 'niye evlenmiyon gız' şeklinde patavatsızlıklarla olabilir. İnsan bireyinin nerde ne yapacağı belli olmaz. Çocuk sahibi olmayanlara da aynı mahallenin panikatörleri saldırıda bulunabilir. Ne bileyim mesela anneler gününde bekar kız arkadaşlarına abartı ifadelerle 'illa doğurmaya gerek yok ki, sen çok iyi bir kedi annesisin, anneler günün kutlu olsun be bacım' şeklinde gayet lüzumsuz yakınlaşmalar yapılabilir. 40 yaşında hala çocuk sahibi olmamış bir birey herkesi korkutur. Ya bildiği bir şey varsa? Ya mutluysa? Ya bizden daha iyi durumdaysa? Böyle bir şeyin kabülü olamaz. Herkes kapısının önündeki deadline'a sahip çıkmalı. Tıpkı bebeklikteki gibi. 3 yaşında kakanı hala babanla aynı yere yapamıyorsan ya da 30 yaşında aileler hala tanışmamışsa, etrafındaki panikatörlere hazır ol.

30 yaş üstü, evlenmiş, çocuk sahibi olmuşsanız yine tebrik edemiyoruz. Çünkü iş orada bitmiyor. Bunun ikinci-üçüncü çocuğu var, işsel konular var, mal mülk var, squat'a başlaması-botokslara giriş yapması var. Hepsi için bir deadline var, unutmayın.

Yaş takviminde hepimizin uyması gereken kurallar var, dedik. Özellikle bir kadın asla yaşında göstermeyecek. Bu da bir kural. 35 isen daha yeni 30 olmuş gibi, 30 isen taş çatlasa 25 olmalısın. Ama fake bir şekilde. Bu eğer gerçek olursa panikatörler bunu takdir etmez ki? Şaka mısın? Gerçekten genç gösteriyorsan, kim bunu itiraf etsin. Etrafında sırrını keşfetmek için pusuda beklerler. Ve kuru bir teselli için senin bir tutam botoks ihtimalini severler.

Bu yazı 33 yaş sponsorluğunda yazıldı.
Bazen giydiği gömlek ya da ayakkabıya göre ortamda 'aa yaşını hiç göstermiyorsun' bazen ise 'hmm demek 33'sün, anladım' şeklinde 'tam ortada' tepkilere maruz kalındığı yaştayım. Aslında biraz çabayla belki 31 gösteririm ama genelde yaşımın insanıyım.

Dün ev erkeği gecenin bir vakti, mutfakta sohbet ederken 'ama senin annen harbiden yaşını göstermiyor ya kadın 50 bile göstermiyor' diyince, içimdeki aşırı sevinçli kelebek sabahı zor ediyorsa, bir an evvel annesine bu yorumu iletmek için çıldırıyorsa, bilin ki orada yine bir 'yaş' gerçeği var.

Dünya, 'daha genç göstermek ve her şeyi yaşı gelmeden yapmak' motivasyonuyla dönüyor.

Gündelik yaşamdan bir motivasyon cümlesiyle yazıyı sonlandırıyorum:

'Sen yaşlanmadın hayatım, yaş aldın'


Hadi pazar kahvesi.

Not: Görsel yok, vakit yetmedi, kuru kuru oldu biraz, idare edin dostlar.


22 Mart 2017 Çarşamba

Baş döndürücü şeyler


Ben büyürken, nasıl şablonlar aldıysam mahalleden, onları hala güncelleyemiyorum. O zamanlar zengin olmak, havalı durmak, baş döndürücü şekilde gizem yaratmak kavramları minik hayal dünyamı çok meşgul eden şeylerdi.

Balkon ve pencerelerine pimapen panjur yaptıranları çok zengin bulurdum. Bizde yoktu. Panjurlu evlere giderken bir heyecanlanırdım. Belki ev sahibi yarım açardı panjuru filan, belki benim açmama izin verirdi. Böyle şeyler.
90'larda bu ucube panjurlar Burak Kut gibiydiler

Haftasonu arabalarıyla memlekete-denize-pikniğe giden aileler başımı döndürürdü gizemden. Öyle bir şaşırırdım ki. Evde kendimi uçan sabri gibi yerlere atarak 'bize de panjur taktırıın noluur taktırın' yalvarmamdan kısa süre sonra, annem beni yeterince ökkeş bulup halime acımış olacak ki, pimapenlerimiz bir tanecik balkon ve salon penceresine takılmıştı. Şırraak diye açar kapardım panjurları yerli yersiz. Bazen tamamen kapatır, nasıl her yer karanlık oldu diye şaşırır- önce birini sonra ikisini açarak, içeriye güneşin girişini seyreder- yine şaşırırdım. O sayede dikizlerdim arabasına binip gidenleri, panjur aralıklarından.  Bagaja yerleştirdikleri sepetleri, tüpleri, kilimleri, kova kürekleri izlerken- çırpınırdı yüreciğim. Bir de denizden dönenlerin bir kokusu olur hani. Güneş kremi ile deniz suyu birleşimi. İşte o koku benim en sevdiğim kokuydu. Duyunca yine kalbim atıverirdi.

O vakitler mahallede herkeste olan beyaz şahin.

Salonunda vitrin olanların aşırı önemli insanlar olduklarını düşünürdüm. Böyle asiller, soylular ve bu eşyalarına kadar yansımış gibi. Yine bir gün evde kendimi yerden yere attım ve bana acıdılar da salona vitrin takımı aldılar. Bu sefer de neden dantel koymuyorsunuz diye acıklı laflar etmiştim.

Zihnimde canlanan 'başkasının' eşyaları


Çok var böyle. Sarı kıvırcık saçlı kadınlara şaşırırdım, nutkum tutulurdu, nasıl bu kadar güzel saçlar olabilir diye. Kendi safinaz karası saçlarımın arasında sarıya kaçan bir tel olabilir mi diye arar dururdum.

Bir de bebekli annelerin yanında hayranlık baş dönmesi yaşardım. Ama konu bebek filan değildi. O kokuydu. Pampers kokusu mu, pudra mı, acaba neydi o koku? Islak mendil türevi bir şey de olabilir. Başım dönerdi o kokunun hoşluğundan. Bana bir şekilde zenginlilik gibi filan gelirdi. Bizim evde temizlik yapılınca ev sadece klorak kokardı. Bir de annemin kremleri güzel kokardı. Ama annem de azcık azcık kullanırdı, bana da dokundurtmazdı.

Dalin efektiydi belki de o koku?


Bu çocukça ve hafif angutluğa varan hayal dünyam elbette şuan beni kibar bir şekilde güldürüyor. Annemin vitrinli ağır salon takımlarından, dantellerden neden nefret ettiğini anlayabiliyorum. Babamın göz problemi yüzünden araba kullanmamasını da öyle. Hatta annemle babamın dev mutsuzluktan aile olamadıklarını, dolayısıyla hafta sonları bizim hiçbir yere gitmeyişimizi de. Ve diğer birçok şeyi de. Anlamak, güncellemeye yetmiyor tabi. Hala o şablonların gelişmiş halleriyle dışarıya baktığımdan şüpheleniyorum.

Nerden aklıma geldi bu çocukluk alemim dersen. Sabah ev çocuğunu okula bırakıp biraz yürü biraz koş, spor yaptım. Yakın bir tarihe kadar, sabah 8-9 sularında dışarıda koşan/yürüyen bir kadın görsem, onu da aşırı havalılık ve zenginlilik görüyordum. Çünkü kaçta koştuğun çok önemli. Eğer emekli değilsen, öğrenci değilsen, tatilde değilsen sabah 8-9 aralığında spor yapıyor olmak, resmen instagram gızlığına girer.

'Bu kadar havalıyken bir tanıdık görsem bari' (temsili)

Dışarıdan kendime bir baktım. Nasıl havalıyım. Sanırsın, işinin patronu- toplantıdan önce hızlı bir sporunu yapıyor. Ardından duşunu alacak, topuklusunu giyecek ve dalacak beyin fırtınalarına. Ya da öyle bir zengin, öyle bir geniş limit kredi kartlı ki.. günün en ideal saatlerinde spor yapabiliyor. Neden? İşe gitme zorunluluğu yok. Çocuk varsa da bakıcısı ilgileniyor.

O saatlerde havalı bir şekilde koşuyorum çünkü işsizim be evladım. Zayıfım ama bir fil kadar da gevşeğim be çocum. Üstüme gelmeyin.

Neyse ne diyordum, çocukluğumun minik hayal dünyasını bazen böyle hatırlamak tatlı geliyor. Şimdi de benzerleri var ama onları böyle rahat anlatamıyorsun işte. Hala tatilden dönen insan kokusu seni cezbedebiliyor, söylemiyorsun örneğin. Ve sarı kıvırcık saç çok güzel görünüyor, ama esmere gitmiyor, bir şey yapamıyorsun.

Kahvem öğleden sonra bugün. Sizin kahveler ne zaman?





2 Mart 2017 Perşembe

Sizde de bunlar oluyor mu?


Valla bende oluyor.

1- Krem Kullanımında Oynaklık

Çok özenip alınan pahalı bir kremi ilk günlerde kullanırken, cimrilik edip sivilce tanesi miktarında sürmek.



İlk günlerde...




İlerleyen günlerde, mokunu çıkarmak.

İlerleyen günlerde..


2-  Ben Yapınca Olmuyor

Instagram'da görüp bayıldığın bir aktiviteyi evde uygularken, hayal kırıklığı yaşamak.

video


3- Fındık Burun Özlemi

Kemerli burnun bazen fotoğraflarda fındık gibi çıkması. Bir havalara girmek...



4- Görünmezlik İksiri

Metroda arızalı kapının önünde beklediğini gördükleri halde, kimsenin seni uyarmaması...



5- Romantik Tesadüfler

Çok sevdiğin bi arkadaşından hemen o hafta aşırı aşırı ihtiyacın varken böyle şirin bir planner hediye almak. (datlı hatunum Anıluum)



28 Şubat 2017 Salı

Dolabımı Kabullenmek




Japon Kedi'nin harika yazısından sonra kendi dolabımın karanlık yerlerine bir göz atayım dedim.

Çok acıklıydı.

Her şey 2009 senesinde, yoksul İstanbul genci olmamla başlamıştı. İzmir'den bir gazla oraya yerleşmiş, kuru maaşlarla hayat kurmuştum. Coşkulu ve kabıma sığmaz bir haldeydim. Dolabımdaki üç parça giysiler ve botlarımla tam kendi tarzımın kombinlerini yapıyor, farkında olmadan az ve özle kendim olabiliyor ve aynadaki hallerimi beğeniyordum.

Sonra evlilik ve Kıbrıs'ta hayat derken, parayı çoğalttım ama alışverişe hiç vakit ayırmadım. Hep bir bahanem oldu. Ya bana aşırı pahalı gelen Kıbrıs fiyatlarından sızlandım ya da havanın sıcağından. Yine üç parça giysiyle günlerimi, işlerimi, toplantılarımı, serseriliklerimi geçiriyordum. Üstelik ekrana çıkıyordum! Tabi ki sponsorlu giysiler, etiketi üzerinde elbiselerle. Ben yine bilmeden azıcık öz kendi tarzım giysilerimle, hafif hafif yaşıyordum.

Ancak acıklıydı. Çünkü bunu yoksunluk sandım. Giyinmeyi bilmemek sandım. Hep 24 yaşında kalmak sandım. Ben hiç değişemiyorum sandım. Genelde seçimlerim belliydi. Kot. Tişört. Botlar. Mini bir elbise. Botlar. Şort. Tişört. Botlar.

Bir gün daha güzellerini alacağım, çok çeşit dizeceğim, tarzımı geliştireceğim diye o hafif günleri karartmıştım. Geçiştirip, ertelemiştim.

Sonra hamilelik günleri başladı. Dolap iyice tenha oldu. İki parça kıyafetle geçirdim koca hamileliği. Botlar hiç değişmedi. İnsan özenip almaz mıydı kendine bir şeyler?

Bu galiba bendim. Yani aslında üst baş almaktan kaçınan. Çok ufak yaşlarımda 'best friend'ime şöyle demiştim: 'Ben çizgi filmlerdeki gibi hep aynı tişörtü giymek istiyorum, büyüyünce öyle yapıcam' Bunu derken sırf tarz kaygısından söylemiştim tabi. Ne bileyim içimde saklı duran gerçeği. Ben giyinmeyi sevmiyordum. Bunu yakınlarıma, hele de anneme nasıl söyleyebilirdim?

Annem tam tersi, en büyük zevki ben bol bol alayım da giyeyim. Ben isteyim, o bana bir şekilde alsın. Gerekirse 9 ay taksit yapsın. Hep kaçtım, yüz ekşittim, alışverişlerde gözlerimi köşedeki lahmacuncuya diktim. Üniversite yıllarında tek tük giysiler, hatta yırtık tişört, rengi atmış pantolonları aşırı erotik bulma çağlarım oldu. Seksi bulduğum şey, kasları belirgin bir göbek, dağınık uzun saçlar, yine botlar ve sıradan giysilerdi. Yaşım 33 (söylemiş miydim :P ) ve hala aynı imajı seksi buluyorum, yine aynı botlara bayılıyorum ya. Fakat yine de dolabımda gereksiz yığınlar olurdu o yaşlarda. Ben o yığınların gereksiz olduğunu bilmiyordum. Onlar olmazsa, hiçbir şeyim olmaz sanıyordum. Ancak yılın 360 günü sadece iki parça deforme olmuş giysilerimle geçirdiğimi kabullenemiyordum.

Her şey İstanbul'a taşındığım 2009 senesinde başladı işte.

Gözümün önünde koca sene dolapta duran 3 parça giysiyle gerçekten iyiydim. Üstelik hoştum. Alımlı, dikkatleri çeken, neyse işte. Fakat şikayet ediyordum. Bunu sahiplenemiyordum. Normali, çok giysiydi. Bu çok sevdiğim tişörtün bissürü rengini almaktı. Neden spor ayakkabıların iki fazlası daha olmasındı? Daha iyi bir hayat, daha çok alabildiğin, dolabına koyabildiğin bir hayattı.

Aslında gayet de alabilirdim. Ya da sık sık ziyarete gelen anneme aldırabilirdim. Ya da Kıbrıs'ta iyi kazanmaya başlayınca dolabımı ballandırabilirdim. Hem yapmıyordum hem de bunu olumsuz bir durum gibi değerlendiriyordum.

Az giysiyle bir hayat yaşama fikrini önemsiz buluyordum sanki. Adını bir türlü koyamadım işte. Elimde sündürdüm durdum, sorun gibi gördüm. Etrafımdaki bütün kadınlar istisnasız çok çeşit giyinirken, benim tornacı gibi az çeşit giyiniyor olmam, bana göre ihmaldi- kusurdu. Halbuki bu tarz benimdi, en sevdiğimdi, sahip çıkamadığımdı. Sadece giysiler mi? Parfümler, montlar, aksesuarlar. Lar lar laar...

Şimdi ise durum iyice vasatlaştı. Nasılsa hep evdeyim diye iyice gidip almamaya başladım. Dolabımda beni mutlu eden birkaç parçam bile yok. Hepsi mutfaktan salona, salondan koridora doğru giyilebilecek şeyler. Bugün annem zorla soktu beni bir mağazaya ve alalım bir şeyler dedi. Gittim kot tulum seçtim kendime. Çünkü tulumu döndüre döndüre milyonlarca kez giyicem. Çünkü onu yeni derim yapıcam. Nihahaha.

Kısacası, evet tüketim kültürü, alışveriş, çok almak hiçbir zaman ruhumda olmadı. Ben buyum. Ama neden bunu kabullenip, minimalist yaşamla ilgili düşünmeye çalışmadım ki? Bunu Japon Kedi'nin yazısında geçen kapsül dolap gibi örneklerle anlamlandırabilirdim. Direkt kapsül dolap olmazdı da o mantıkta başka fikirler olurdu. Kendimi yıllarca bakımsız ve zevksiz, hatta demode sandım durdum. Ne gereksizmiş. Abicim aynaya bakınca mutluydum. Kanlı canlı kendimdim işte. Bunu göremeyince kendime 'kendine özen göstermiyor' etiketi koyunca, geldiğim nokta bu işte.

Çok almaya karşıyım. Ama seni sen yapan tatlı parçaları bulup, yılın her günü kendini pırıl pırıl görmeye komple varım!

Şimdi napıyoruz? Yılın en leziz 3 aylarına girerken- Mart, Nisan ve Mayıs aylarında dolaptaki tüm hüsnü kuruntuları çıkarıyoruz (zaten azlar), yerine bayılarak giyeceğin, belki çizgi film karakterleri gibi sırtında paralanana kadar kullanacağın üç parça giysiyi alıp yerleştiriyoruz. Hem minimalist anlayışın ucundan kıyısından tutuyor- mutlu oluyoruz, aynada kendimizle temas kuruyoruz ve bu tarzımızı 33 yaştan sonra kabulleniyor, bayılarak sürdürüyoruz. Bunu 'geçiştirerek' değil, altını çizerek yapıyoruz. E mi gızım?

Bir de tulumu maalesef hırpalıycam, üzgünüm.
Ve tatlı ojeler de eşlikçi olursa bu baharda çok sevinirim.

Herkese iyi kombinler.

20 Şubat 2017 Pazartesi

Delikli Taytla Spor


Evde kimsenin hasta olmadığı, mızmızlık krizinin çıkmadığı, benim havaya girdiğim, yorgunluktan kanepeye yığılmadığım bir gün vardı. O gün sanıyorum geçen haftaydı.

O gün Fitness Blender ile güzel bir terlemiştim. Yanımda beni taklit eden ev çocuğunun gayretli çabaları ile kopmamaya çalışarak, gururla spor yapmıştım. Mutlu anne mutlu çocuktu, ay her şey ne kadar da hoştu. Tamam dedim, oldu bu iş. Ben de kendi yeşil elma temalı hayatımı kurdum işte. Tayt bile giydim. Gerçi bu taytın baldırla popo arasında kalan bi noktasında minicik bir delik vardı ama olsun.



Sporumu yaptıktan sonra bunu her gün yapan biri el çabukluğunda koca suyumu da dikmiştim. Bu esnada tişörtüm hafif bi ıslanmıştı. Konuya profesyonellik katmıştım işte.

Duşa girecekken, dandik kombi suyu yeterince ısıtmadığı için çaydanlıkta ve ketılda su ısıtıp, kovaya doldurmak zorunda kalsam ve ev çocuğunun maşrapasıyla döküne döküne kendimi yıkasam da hevesim kaçmamıştı. Instagram'ın before after kızlarından olmaya ne kalmıştı ki?

Spor ve duştan sonra giydiğim bolarmış eşofmanı da bi yere kadar kaldırabilmiştim. Hala sporcu ve taytlı halim zihnimde parlıyordu.

Tüm bu ideal hayat sadece 1 gün sürmüştü.
Ertesi gün zımba gibi grip oldum.
Hırkalarımla ve sümüklü mendillerimle yılbaşı ağacı gibiydim.
Sağlık ocağına ilaç yazdırmaya gittiğim o öğleden sonrasında markete girip, simit ve bisküvi alarak Instagram gızlığına yeniden elveda diyecektim.




12 Şubat 2017 Pazar

Trafik Korkusu?!


Bugün ev erkeği, ben ve ev çocuğu şoförlük eğitimim için dışarlardaydık. Sanmayın ki yollarda acemi şoförlük yapıyorum. Daha o aşamaya çok var! Kapalı ve trafikle temasta olmayan sahalarda dur-kalk çalışıyor, direksiyon hakimiyeti için debeleniyorum.

Ev erkeğinin işi baya zor çünkü -o öğrettiği için-  ben sadece acemi değil, aynı zamanda trafik fobiliyim. Trafik fobisi olan insan başka da tanımıyorum. Kelebek fobisi olan bile görmüşüm üstelik. Trafikten korkan biriyle nasıl karşılaşmadım, ilginç.

Çok ucundan biraz araştırayım dedim. Okuduğum, trafik korkusunu travmatik olaylara bağlamışlar. Ppf... Çok yaratıcı gerçekten. Bir de bunun uzun uzun makaleleri yayınlanmış. Trafikte kötü ve üzücü olaylar yaşayanlar korkarmış. Bu analiz bir vakitler L-Manyak'ta okumaya doyamadığım Dedektif Sanlı hikayelerine benziyor. Onda da olaylar şöyle gelişirdi. Herif kendisine pandik atan bir lahmacuncu yüzünden travma yaşar, hayatını bütün lahmacuncuları öldürmeye adardı. Hunharca gülüyorum bak yeniden haushsaudauh : ))

Dedektif Sanlı


Haftada bir gün çalışıyoruz, çok acele etmiyoruz. Bugün önceki iki haftaya göre, daha az tökezleyerek minicik hızda dur kalk yapıp, arabayı kullanabildim. Müthiş bir histi! Havaya girip, fonda çalan Shine Down'un sesini açıp, gerdan kırma hareketini bile yaptım. Buraya kadar her şey hoş bir Pazar öğleni.

 
hadi işalağ evladım ne diyim
Sonra işlerimizi halletmek için yola çıktık. Elbette direksiyonda artık ev erkeği var. Ben onun yanında.  İzliyorum, hareketlerini takip ediyorum. Etrafta arabalar. Biri yanımızdan aşırı hız yapıp geçiyor. Sürtünüp geçmeye ramak kalmış! Bakıyorum ev erkeğinin suratına, o hiç öyle bir gerginlik yaşamışız gibi değil. Bana öyle gelmiş. Sonra... Yanından geçtiğimiz tır çok büyük görünüyor. Bizi ezip yutacakmış gibi. Hafif içeriden karıncalanma yapıyor bunlar bana. Ellerim soğuyor bir anlık. İşte bendeki trafik fobisi.

Travmam yok, neyimi deşeyim de düzlüğe çıkayım bilmiyorum. Kontrolcüyüm belki? Tetikleniyor araba içinde giderken. Ne bileyim? Kimbilir hangi duygu ve düşünce birliğimde aksaklık var da bana bunu ediyor. Belki ev erkeği dünyanın en kusursuz sürücüsü olduğunu, tüm diğer sürücülerin devamlı ölümcül hatalar yapıp durduğunu, o çok dikkatli olmasa taklaya geleceğimizi ima eden el kol ve zaman zaman küfür hareketleri yaptığı için böyleyimdir. Ya da reenkarnasyon varsa, belki önceki hayatımda direksiyonda can vermişimdir. Mmm.. ya da böcek-temizlik-karanlık takıntısının perde arkasındaki aşırı garip gerçekler gibi trafik korkusunun da berisinde irinli bilinçaltı vardır.

Fekat yeneceğim seni fobia trafiko! Zihinsel kaslarımı minik minik çalıştırıp güçlendiricem. Sürüş reflekslerimden six pack'ler yapaciim. Hazırlanıcam, çalışıcam, direksiyon mekikleri çekicem.
Yutucam seni!
Kahve keyfiyle taçlandırıcam üstelik.

sürmekse sürmek. en kötü böyle.


9 Şubat 2017 Perşembe

Bence biraz böyle şeyler olabilir.



Geçen yazımda hayatın gizli anlamını kavradığımı yazmıştım. O keşifleri yaptığımdan beri sokakta çıplak dans edip, her gün sevişerek, ayakkabımdan şarap içeceğimi zannediyordum ama olaylar farklı gelişti. Her yeni doğan bir günde 182'den randevu alıp fizik tedavilere, dahiliyelere ya da cildiyelere filan gittim. Orada çeşitli dedelerle, teyzelerle sıra beklerken muhabbetler ettim. Doktorlara bana kızmadıkları sürece sorular sordum. Nisan ayında çekilmeyi bekleyen MR'ı tenzih ederek söylüyorum ki; genel anlamda yanaklarından sağlık fışkıran bir insanmışım. Ha pardon yanaklarımdaki allıklar sağlık işareti değil, sorunlu cilt işaretiymiş. Ne olduğunu tam anlayamayan doktor, elime antibiyotikleri ve jelleri tutuşturup eve yolladı. Bunlar sivilce de olabilir, gül hastalığı da dedi. Sıcak çay içme dedi bir de (alakası çok saçma, geçiniz) Elbette antibiyotikleri almadım. Başka türlü deneyeceğim. İlaçlık bir halim yok bence. Beslenme hataları, yetersiz sıvı, yanlış ürün kullanımı teşhislerime güveniyor ve önceliği bunları halletmeye veriyorum.

***

Geçenlerde yine ev çocuğunu kreşten almaya gittim. Onu beklerken diğer çocuklarla lafladığım oluyor. Çocuklarla olan ilişkimde her türlü ökkeşliğe açık bir insanımdır. En saçma komiklikleri bile yapma özgüvenim mevcut. Ama aklınıza Meg Ryan şirinliği gelmesin. Benimki daha çok Kemal Sunal sempatikliği olabilir. Fakat o gün öyle bir şey oldu ki.. Kendimi ilk kez bir çocuğun karşısında tüm cüssemle yetişkin antipatikliğinde buldum. Ev çocuğunu beklerken bir tanesi hızla merdivenleri çıkıyordu. Beni gördü, tam ona gülümseyeceğim, şöyle bağırdı; 'Aaa çirkin anne' Hö? Çirkin? ÇİRKİN? Çirkin ve anne! Hemen arkasından öğretmeni ona kızdı ve 'şşş..' dedi. O an kafamdaki bereden uzanan burnum daha uzun ve sivri, yanaklarım aşağıya sarkık ve irinli sivilceli, vücudum eğri ve obez, dişlerim çürük ve ağzım yeşil salyalıymış gibi hissediyordum. Öyle bir çirkindim ki bir çocuk beni parmağıyla gösterecek kadar fenaydı durumum. O sırada yavrum geldi tüm heyecanıyla elimden tuttu, annesine hayran hayran bakarak. Yavruma bir üzüldüm.. Duygularım sapıklaştı. Onu iyi temsil edemiyormuşum gibi geldi. Utanılacak kadar çirkindim. Gün boyunca bu olayı düşünüp aşırı aşırı üzülmemden daha tuhafı ertesi gün kreşe gayet makyajlı gitmemdir.

Bence aşırı çekiciyim, sence?


***

Ev erkeği yeniden müzik işlerine döndü. Ve fakat bu yazı müzik değil, evliliğimizle ilgili. İlk flört ve uzun ön sevişmeli günlerimizde söz konusu sahneye çıkmak olunca benim dizlerimin bağı çözülüyor, sanki sevdiğimi başka kızlara kaptırıverecekmişim, o bir seks ve erotizm idolü de herkes ona hasta oluyor, binbir şahane kız seçeneği var etrafında gibi geliyordu. Ve çoğunlukla sahne işleri söz konusu olurken sinsi osuran biri gibi içime gizlice somurtuyor, dışarıya da gülümsüyordum.

Şimdi ise.. nasıl desem. Herif stüdyoya giderken neredeyse çoraplarını filan giydireceğim, öyle bir mutluyum. Çünkü o mutlu. Çünkü gerçekten mutlu. Çünkü onu müzikten ayrı düşünemiyorum. Onun şahane bir gitarist olduğunu ve mutlaka sahnede olması gerektiğini biliyorum. Bunda yıllar içinde karşılıklı gelişen bütünlük duygusunun yanı sıra, aşkın vahşi yanının evcilleşmesinin etkisi var. Eskiden ikili neşemizi önemserken, artık onun iç neşesini de fark etmeye başlamamın da payı var. Ne bileyim işte, insan sevdiği kişiyi kendi siparişine göre değil de olduğu gibi paket haliyle istiyor.

Bir de tabü yıllar içinde her türlü ev hallerini göre göre, kendisi gözümde artık bir rock stardan ziyade abbasa dönüşmüş olabilir bilemiyorum mıh mıh mıh.



Şaka şaka hala yağuşuğlu.


31 Ocak 2017 Salı

Zaman. Şuan.




Şu yukarıdakini inkilizca olarak ig'de görmüştüm. Meğer genel bir geyikmiş. İlk gördüğümde 'harbisi mi?' diyip, mantıklı bulmuştum bile. Hani sonuçta yeni seneye dair kararlar alınıyor, bunların alışkanlığa dönüşme süreci var. Fakat ne bileyim, bu bir 'loser' /üşengeç mottosuymuş ehe möhö ihi.

Ben hiç üşengeç değildim bu Ocak ayında aslında a dostlar. Gayet tatlı bir ay geçirdim. Ancak aynı ay içinde iki kez hasta oldum. İşin tuhafı bu hastalıklar, bir çeşit soğuk algınlığı gibi görünse de, sanırım farklı bir şey. Bizde grip değilsen kesin kansersindir. Etrafındakiler fazladan endişelenir, stres yapar. Omega 3 kullan der biri, öteki sıkı sıkı giyiniyor musun diye sorgular, bir başkası kafaya çok takıyorsun diye eleştirir. Sıkı giyinmeyle neleri bağdaştırmıyor ki insanoğlu.

Durumum şöyle.. Bir gün önceden bir belirtisi olmuyor genelde. Sabah uyanıyorum ve tüm vücudum korkunç ağrı içinde. Hani şu grip olduğunda olan ağrıdan. Eklem ağrısı ve ciltte hassasiyet. Popoyu klozete koyarken bile canın yanar hani.. Ya da üzerini değiştirirken, giysinin cildine değdiği yerler bile acır. Buraya kadar his çok tanıdık. Ancak devamı ilginç. Hiçbir şekilde ateş, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı yok. Bazen baş dönmesi ve mide bulantısı eşlik ediyor. Bunun dışında yoğun ve acılı bir vücut ağrısı. Böyle bir grip, soğuk algınlığı filan yok bildiğim kadarıyla. Devlet hastanesinden gün aldım. Ayın 6'sında dahiliyeye gidiyorum. Şuanda iyileştim örneğin, muhtemelen o gün iyi olacağım ama bu işi araştırmak lazım sanki.

Onun ardından diğer sorunlar, bel ve bacak ağrıları, cilt sorunları ve dişçi ziyareti gibi süper aktivitelerle kendimi bi bakımdan geçirmeyi planlıyorum.

***
Nedense son haftalarda aşırı bir 'carpe diem' insanına dönüştüm. Birden geldi. Yataktan kalktım ve hiç giymediğim, hep daha güzel günlere giyeyim diye ertelediğim bir şeyler seçip giydim. Saç taradım, hafif makyaj yaptım. O gün bugündür bende bir heyecan anlatamam. Libido artışı hakim. Erteleme olayına tahammülüm sıfır seviyesinde. Ev erkeğini sabahları evden kovuyorum nerdeyse, sabah koşusu için. Mutlaka her gün yapmayı gelecekte istediğim birkaç şeyin ön hazırlığına vakit ayırıyorum. Ev çocuğuyla olayları abarttım. Uykuyu beraber istiyorsa, alıyorum koynuma- bırakıyorum kendimi huzura. Yediklerime hassasiyet gösteriyorum, güzel besinler seçiyorum. Çok müzik dinliyorum. Yolları yorgunlukları göze alıp sevdiğim insanlarla eğlenceli planlar yapıyorum. Yıllardır ertelediğim direksiyon eğitimine başladım. İnanamıyorum ilk kez bu pazar ben karınca hızında bile olsa araba kullandım. Kitap okumak mesela.. Çok okumam lazım, uzun süre okumam lazım diye diye ertelediğim tüm o okumaları sittir ettim. 3 sayfa bile olsa o kitaplara daldım. Hiç 3 sayfa kitap okumanın hazzı mı olur? Oluyor bence. Bir olayın ağırlığına takılıp kalmak yerine, etrafından dolanmayı seçtim. Çünkü değiştiremeyeceğim şeyler var. Fakat şu salondaki eşyaları yeniden düzenleyebilirim, dedim. Kendime daha sıcak bir oda yaptım. Zor da olsa geceleri aç kaldım. Çünkü kendini iyi hissetmek için şuandan başka bir zaman yok, çalışacağın. Kendime aynada baktım. İzin verdim 25 yaşıma, rahat bıraktım onu. Gel dedim 33 yaş, seni bu halinle seviyorum. Bilmiyorum dostlar... İçim bi kıpır kıpır.

Bugün değilse ne zaman sevişeceğim?
Ne zaman çocuğumla doya doya güleceğim?
Ne zaman koşacağım, terleyeceğim?
Ne zaman okuyacağım, derinlere dalacağım?
Ne zaman kıymetli yeteneklerimle bir şeyler üreteceğim?
Ne zaman kendimi seveceğim?

Belki kafam iyidir bu ara. Hastalık, stresli bazı durumlar yüzünden sarhoş olmuş, kendime böyle bir çıkış yolu bulmuşumdur. Acilen ne içtiysem, hep bundan içmek istiyorum.

Kayla Itsines, sözün sahibi.


8 Ocak 2017 Pazar

Yeni bir yola doğru...




Pazar kahvaltısından kaptığım çay bardağımla çöktüm laptop başına. Bazen düşünceler salça oluyor, hemen bi boşaltım yapmak icap ediyor.

Ev erkeğine bu hafta tam üç gün trip attım. Salı başlayan bu trip kampanyası Cuma gününe kadar sürdü. Cuma akşamı güya West World izleyelim diye bir araya geldiğimiz kanepede, diziyi sallayıp, konuştuk biraz. Eskiden böyle konuşurduk, içim hafiflerdi. Birbirimize anlatmak için sabırsız olurduk. Şimdi ikimiz de çabada az, anlamda çok laflar ediyoruz. Konuyu kimse anlamıyor. Aslında ben ona hak veriyorum; o da bana. Kesin benim hatam vardır, ben de az değilimdir düşüncesi hep aklımda. O da kendi sivri köşelerinin farkında. Ama şuanda eskiden farklı olarak; bu negatif yönlerimiz birbirimize karşı mahcubiyet yaratmıyor. 'Napalım malzeme bu', 'ben böyleyim sorry' gıcıklığına dönüşüyor.

Dedik ki acaba boşanmak? Yok o kadar da değil. Çünkü sevgi gibi değişmeyen kumaşlar var. Bir de ev çocuğu, ben ve o olarak paylaştığımız anlar çok kıymetli. O zaman bi aile danışmanı, terapist filan? Olabilir dedik. Tabi seçeneklerden bize uygun olanını bulmak lazım. Bir de haftada bir görmek isterse, özel muayene ücretlerinin kabarıklığını da düşünürsek, altından kalkabilir miyiz? Haftada bir görüşelim derse 'çok hastayım doktor, bu haftayı pas geçsek' diye ayak yaparım belki filan diye düşünürken ben, bir de devlet imkanlı olanlara bakarız ya, buluruz hallederiz diyerek günü kapadım.

Sabah kahvaltıda aramızdaki tüm gerginlik bitmişti. İçimdeki laf sokan canavar kayıp. İyiyiz yani. Ev erkeğinden başka bir öneri geldi: 'Bak Kahvecim, düşündüm de acaba aile terapisti yerine seni yogaya mı göndersek?

Al işte dedim, çözümden ne kadar uzaksın. Şimdi de faturayı bana kestin. Yani tüm bu aramızdaki iletişimsizlik, benim kendi içimde çözemediğim şeylerden, kendimi iyileştirmeliyim öyle mi? diye çıngarımı koydum. Hatta bir de laf sokan canavar uğradı 'noldu psikoloğa girmekten daha mı ucuzmuş yoga' bile dedim. Neyse, ev erkeği PowerPoint sunumuna benzer bir şekilde açıkladı bana. Benim gerginlik takvimimi, ve kendisine karşı uyuz olma tarihlerimi belirlemiş. Hepsi, hayatımda beklentiye girdiğim bir konuda döte gelme anlarıma tekabül ediyormuş. Sürekli hayatın kontrol edemediğim kısımlarıyla yarışıyormuşum. Hayat böyle aktı, ben de bu akıntıdan alabileceklerime bakayım demiyormuşum. Değiştiremeyeceğim koşullara takılıp kalmışım. Kendi potansiyelimi böyle çöpe atıyormuşum. Yani, sorun büyük ölçüde bendeymiş. Kendisinin de hataları şuymuş buymuş. Günde beş dakika meditasyon yapıyormuş, o bile nasıl iyi geliyormuş. Yoga benim beynime iyi gelecekmiş. Meditasyona da bu şekilde ilgi duyabilirmişim.

Bir şey demedim ama aslında çoktan ikna olmuştum. Yogayla ilgili oturdum ve ilk kez bel ağrılarımı iyileştiren spesifik hareketlerinden farklı olarak, genel bir araştırma yaptım.

Akşam bulduk bir yoga merkezi. Pazartesi başlamak üzere anlaştık. Yıllarca kaçtığım yoga ve meditasyon trenine ben de bir vagonunda dahil olacağım işte. Yıllarca kaçtığım kısmına daşşak geçtiğim dersek daha dürüst olur. Belki yoga bana gereken 'sakinlik' becerisini verecektir, bilmiyorum. Belki hayatımın yeni heyecanı olacak ya da hiçbir şey ifade etmeyecek.

Fakat bir şey var ki anladığım, eğer hayatımın şu anında mutlu olamıyorsam, eksikliğini duyduğum şeyler gerçek olduğunda da mutlu olamayacağım. Bugün mutlu olamayacaksam ne zaman olacağım? Hayatımda iyi giden şeyler zaten hep iyi gidecek yanılgısına kapılıp, kötü giden şeyler için yas tutarsam; bir gün başıma beni sahiden zorlayacak bir şey geldiğinde başa çıkabilme gücünü nerden bulacağım? Bugün öylece geçip giderken, hangi günü bekliyorum böyle sabırsız? Mutluluktan anladığım ne?

Bu soruların sadece cevabını değil, uygulamasını da istiyorum blog.
Kahve zamanı.


2 Ocak 2017 Pazartesi

Terketmiyorum Ülen Burayı!




Geçen yazdım ama sonra sildim.

Gidiyordum buralardan. Bir hain gibi kaçıyordum. Onca çene çalmışlığım onca kahve içmişliğime rağmen.. Aslında buradaki yazıları, eski yuvama yani Dukuju bloğuma aktarayım dedim. Hatta Acemi Demirci hemen imdadıma yetişti ve bunun yöntemini bana öğretti.

Fakat bu kararım içime bir türlü sinmiyordu.

Dukuju bloğumu neden terk etmiştim 6 senelik birlikteliğimizden sonra? Neden kahve içmeye ve boş çene çalmaya buraya sığınmıştım?

Bunları hatırladım.

Dukuju'ya çene çalmak artık istemiyordum. Çünkü 6 sene önce o bloğu açan kız ben değildim. Değişip dönüşüyordum, yüzümdeki ifade bile buna eşlik ediyordu. Ama o blog mıh gibi kıpırdamadan orada duruyordu. O yazıları sunmak istemedim daha fazla. Özellikle İzmir'e taşındığım ilk aylarda yayınladığım yazılar bana huzursuzluk veriyordu. Çok zorlayan günlerdi. Görmek istemedim.

Fakat Dukuju tamamen terk edebileceğim bir şey değil. O benim bir parçam. Bu yüzden ona yeniden dönmek istedim, belki yeniden beraber yapabiliriz dedim- ancak hem burası hem orası, nasıl yürüyecek emin olamadım. Kahveci bloğumu kapatıp, oradan devam edeyim dedim. Olmadı, olduramadım.

Burada boş çene çalmak ve kahve içmeye çok alıştım çünkü. Burası benim gıybet ve rahatlama yerim! Vazgeçemem.

Dukuju'ya ise bazen çok bilmiş laflar döndürdüğüm, maddelerle kurumsallaştırdığım, hatta İzmir'deki hayatımı renklendirmek için yazmaya başlayacağım yeni içerikler için vakit ayırayım dedim. Yeni kararım bu yönde oldu ve içime acaip sindi. Dukuju' daki 6 senelik yazılarımı da yayından kaldırdım. Silmedim ancak taslağa aldım. Bu da iyi geldi bana.

İlk yazım YENİ YIL RUHU, YENİ YIL KARARLARI 'nı ve ZOR HAFTA: YILIN İLK HAFTASI' nı yayınladım bile. Masaüstünden bu siteyi açanlar, sol üst köşede Dukuju' nun bağlantı linkini de görebilirler.

Evet, kahve isteyen?

Yazmak, içerden ısınmaksa- yazmaya devam. Çünkü hayat buz gibi bu aralar.





2 Aralık 2016 Cuma

10 sene öncesine dönebiliyor(muş)uz meğer.


'Immf gerii'


Şöyle bir soru sormuştum:

'Eğer bundan 10 sene öncesine dönseydin, neyi değiştirirdin? Ne yapmak isterdin?'

Bu soru, bir kurgu ile sorulmuştu. Aklıma evde sabah saatlerinde vileda yaparken gelmişti. Ev çocuğu henüz günde 3 tur uyuduğu miniklik dönemlerindeydi. Ben de çok sevdiğim o radyo programını dinliyordum. Programı yapan hatun, benim gibi yengeç burcuydu. Hayatında değiştiremediği şeylerden bahsediyor, pişmanlıklarını köpürterek anlatıyordu. Benden de tam 10 yaş büyüktü. Kendisini tanımasam da sesinin titreşimlerinden bazı alıngan kısımları anlayabiliyordum. Simli bilim buna yengeç burcu kadını dese de, hala bundan emin değiliz. Fakat bir ortaklığımız vardı.

Genelde sormayı severim o soruyu. Geçmişe dönsen neyi değiştirirsin? Özellikle benden büyüklere. Anneme filan... Belki gelecekten şimdiki zamana bir işaret bekliyorumdur. Fakat o sabah kendim için sormamıştım. Onun içindi o soru. Çünkü vileda yaparken, çoğumuz müthiş cevaplar bulmuyor muyuz? O sabah onun için bir cevap bulmuştum sanki.

'10 seneyi boşver, 10 dakka öncesine dönmek isterdim'

Telefon açmadım, twitterdan sormayı tercih ettim.

O da yayında cevapladı. Çok da oralı olmadı aslında. Şöyle demişti;

'Daha çok resim yapardım. Bana en çok bunun iyi geldiğini bilir, başka şeylerin peşine düşmezdim'

Az sonra onun için bulduğum cevabı vermeye sıra gelmişti.

'İnsanlar bugün geçmişte neyi değiştirmek istiyorlarsa, gelecekte de bugün için aynı şeyi değiştirmek isterlermiş'

Sonuna -miş ekleyince, bu bir bilimsel veriymiş gibi durduğu için şanslıydım. Çünkü radyocu yengeç kadın bu veriyi okuduğunda aşırı heyecanlanıp, sevindi. Birden ona kaybolan yıllarını vermişim gibi sevindi. Çünkü düşünsene, bugün hala değiştiremediğin şeyler için üzülmeyi seçersen, 10 sene sonra yaşayacağın pişmanlığın adı yine aynı olacak. Fakat bugün ne istediğini bulur ve hemen değiştirirsen, 10 sene sonra öyle bir pişmanlıktan eser kalmayacak.

Ben buna zaman makinesinde yolculuk demiştim. İçimde 10 sene geriye gidip bir şeyleri değiştirebileceğime dair bir inanç gelmişti. Çünkü bugün gelecekteki 10 senenin, geçmişindeydik. Bugün gelecekteki bazı zaferler için 'geçmiş zaman'. 

Yengeç radyocu kadının bu veri karşısında gösterdiği coşkulu tepki yine dönüp dolaşıp bana gelecekten bir işaret olmuştu aslında. Viledalı temizlik yine bana çalışmıştı anlayacağın.

Hadi, kahve?




10 Kasım 2016 Perşembe

Sabahın çölünde.


Her sabah aynısı oluyor. Çok erken uyandım sanıyorum, bakıyorum saat 7'yi geçmiş. Bugün de böyle oldu ve içimden sadece buraya uğramak geldi. Dışarısı zifiri karanlık, zihnim de öyle.

Apartmanda bi adam var, aşağı katta yaşıyor. Çocukların dede ile amca demek arasında kalacakları bir yaş aşamasında. Bu adamın o geniş alnının, yontulmamış çenesinin ve iri suratının tam içinde bir Clive Owen yüzü var. Bu benzerliği ilk gördüğümde ev erkeğini 'bak bak Clive Owen' diye dürtmüştüm. Merdivenlerde biraz öne geçince kopmuştu. Koptuğu şey tabi ki bu müthiş benzerlik. Oha nasıl bu kadar benzeyebilir diye. Ve işin kötüsü, adam bunu bilmiyor iyi mi? Herif hayatını Clive Owen'a benzediğini bilmeden öyle böyle yaşıyor işte. Ne yazık.

Galiba bugün babamın doğum günü. Bunu öğrenebileceğim bir mecra yok. Çünkü tek ortak akrabamız annemdi. Annem de babamla ilgili bütün bilgileri arşivden silmiş. Babamın adını duyunca 'tanımlanamıyor' diyor, ruhsuz bir ifadeyle. Mecbur onu arayıp, politik bir dil takınıcam. Mesela, eeee nasılsın bakalım diyebilirim. Ordaki ee'leri uzatırsam, biraz olsun doğum günü olan insan vurgusu yapıp, ağız arayabilirim.

10 Kasım'da ülkenin sayfa çeviren kesiminin yaptığı duygusal ve yoğun alt metin içeren Atatürk paylaşımları bir yana...Trump'ın başa gelmesi ile yine ülkenin sayfa çeviren kesiminin mutsuzluktan kıvranan paylaşımları bu haftanın en ilgi çekici gelişmesiydi. İkisini de merakla takip ettim. 10 Kasım'da ağlamaklı, ötekinde ise şaşkınlıkla. Trump konusu bana yine de bir nebze olsun teselli verdi. Yönünü kaybetmiş, değerlerinden kopmuş insanlar sadece burada yaşamıyor tesellisiydi bu. Bu teselliye çok yakın bir arkadaşımın annesinin bir gün çok yakınımızdaki faşist bir lider için 'adam gibi adam' dediğine şahit olduğum gün çok ihtiyacım vardı. Ve bu kadının iki sene öncesine kadar tam zıttı bir partiye tüm hayatı boyunca, saygıdeğer yüksek rütbeli asker eşiyle oy verdiklerini de hesaba katarsak. Son iki senede işte bu hale gelinmiş. Vefat eden asker eşinin kemikleri sızlıyordur.

Dün youtube' da takılıyordum. Ünlülere kendileri hakkında gelen kötü tweetleri okutuyorlar. Bazılarında küfür var, bazısında ise sağlam zeka eleştirileri. Aynısını Türkiye'de de yapmışlar. Ama orijinali yabancı ünlülerle hazırlanmış tabi. Ben izlerken çok eğlendim, orijinal versiyonu. Herifler kendileriyle daşşak geçen tweet'ler karşısında öyle doğal tepkiler veriyor ki. Masum, sıradan, samimi ve tekrarlıyorum DOĞAL. Fakat Türklerin versiyonda içine içine göt olmuşluğu, hazmedememezliği, ne diyeceğini bilememezliği, bazen espiriyi anlayamamazlığı görüyorsun. Bak burada ORIJINAL VERSİYONU var, burada da TÜRKLER var. Gerçi orijinalinin tüm bölümleri bir arada değil, ben ilkini koydum buraya. Sen de izle boş vaktin olursa. Kültürlerarası farkı anlatan belgesel gibi say. Hem eğlenceli. Türkler'den birkaç kişi doğaldı gerçi. Yusuf Güney mesela..

Kendi yaşamımdaki grafikten midir nedir ama dünyada artık 'anne geyikleri' kadar tiksindiğim başka geyik kalmadı. Annelerin çocukları konusunda gözü dönmüş paylaşımları, anne olmayı kahramanlaştırmak, anneliğin becerileri, anneliğin tam 100 puanlık zorlukları, annelerin çocuklarıyla ilgili yaptığı hırslı planlar, bir Ayşe annenin Fatma anneye ayar vermesi, tavsiyede bulunması, çemkirmesi. Buradan köyün delisi misali kendi kendime ilan ediyorum. Çocuk sahibi olmayı kutsal görmüyorum abicim. Anneliği de... Çocuklu ev, evdir işte. Doğal, normal, gürültü yapmadan yaşayıp gideceğiz işte. Bazen kafamız karışacak, o zaman da uzmanlar söyleyecek, biz uygulayacağız. Nice çocuksuz arkadaşlarım var; çocuklulara göre daha sakin, şefkat dolu, bilge, çevresine ışık, fark yaratan ve iz bırakan. Neyin kafasındayız allaşkına?

Ne anneler gördüm zaten yoktular.


Bugün Cuma. Herkesin elinde bir Cuma planı olması dileğimle.
Kanepede dizi izlemek olsa bile.

Ben Cuma dansı ile kapıyorum

31 Ekim 2016 Pazartesi

Ve olan oldu...

Ev çocuğu bugün kreşe başladı.

Resmen öteledim elimle, alın dedim. Bu çocuğu baba testislerindeki spermli kalabalığından sonra, yeni bir kalabalığa koyma, doğasına kavuşturma vaktidir dedim. Evdeki tekil hayattan alacağını aldı, çoğul hayata güncellensin dedim.

Sonra çıktım kreşten. Eve yürürken başladım ağlamaya. Bir tavuk gıdaklamasını andıran hıçkırığımla eve girdim. Ev erkeği ağladığımı görünce 'Oyy canım' gibi şeyler dediği için daha da gaza geldim. Onun göreceği bir açıdan kendimi yatağa yuvarlayıp, ağlamamın şiddetini artırdım. Ev erkeği gereken ilgiyi gösterdikçe, beynim puştluk moduna girdi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan kahvaltıda ne hazırlasam kendime diye düşünüyordum. Çocuksuz bir evde, istediğim tarz keyfi bir kahvaltıyla laptop başına geçip, 'eskisi' gibi takılmak. Yani normalde buna vaktim yine yok, çünkü çalışmak icap eder. Ancak bugünlük bir istisna? Hıı?

Yavrumun çıkmasına son bir saat kaldı. Heyecanım tavan. Çalışamam ben bugün. En iyisi bir kahve ve geri sayım.



Not: Akşama da Kasım ayı yazısı için yine burlardayım.








17 Ekim 2016 Pazartesi

Cart Kırmızı Pazartesi

Uydurduğum bi hikaye var bizim ev çocuğuna.

Şöyle..

Bir çocuk varmış. Annesiyle beraber parka gitmeyi, salıncakta sallanmayı çok severmiş. Bir gün annesi onu öyle bir sallamış ki; taa bulutlara kadar uçmuş. Eyvah, bulutlardaymış şimdi. Annesine seslenmiş; 'Anne ben yukardayııım'
(Yukarıdayım-aşağıdayım olayını yapmayı sevdiği için abartıyorum burayı)

Annesi de geri seslenmiş; 'Aaa ben aşağıdayııım'

Bir süre sonra ev çocuğu aşağıya inemeyeceğini anlamış ve annesine 'anne beni kurtaaar' demiş. (Bizimki 'beni al' demiyor, 'kurtar' diyor) Annesi de nasıl kurtarabilirim diye düşünmüş ve bulutlara merdivenle çıkmaya karar vermiş. Bir merdiven bulmuş. Başlamış çıkmaya.



Birinci basamak, ikinci basamak, üçüncü basamak, dördüncü basamak, beşinci basamak, altıncı basamak, yedinci basamak, sekizinci basamak, dokuzuncu basamak ve onuncu basamak. (buralarda aksiyonlu adımlar atıyorum)

Ve işte annesi gelmiiiiş. Sarılmışlar. Annesi, ev çocuğuna demiş ki; 'Ben yukardayıııım', çocuk da annesine cevap vermiş; 'anne ben yukardayıııım'.

Az sonra anneyle çocuk aşağıya inmeye karar vermiş ama bi bakmışlar ki merdiven yok. Aaa merdiven yok! Napabilirler? Tamam hadi babasına haber versinler. Başlamışlar babaya seslenmeye. En sonunda baba onları duymuş ve onları nasıl kurtarabilirim diye düşünmüş. Ve onları uçurtmayla kurtarmaya karar vermiş. Bu öyle büyük bir uçurtmaymış ki, yükselmiş yükselmiş ve anneyle çocuğunu kanatlarına alıp, aşağıya indirmiş.



Ve aşağıda kavuşan anne, baba ve çocuk sarılmışlar. Falanlar filanlar.
Buraları tabi süslüyorum. Aksiyon ve espiriler koyuyorum anlatırken hikayenin genelini.

Fakat bugün.. Çocuğa hikayeyi 'Selvi Boylum Al Yazmalım' tınılarında anlattım. Üstüne bir de bi duygulandım. Gözlerim doldu. İçim tuhaf oldu. Kucakladım çocuğu. Kavradım bedenimle. Çocuk kurtulmaya çalıştı. İmdat dercesine kaçtı. Babasıyla karşılaştım koridorda, uzun uzun sarıldım. Rahatsız oldu, acelesi varmış. Yere çömeldim, başımı duvara dayadım. Trajiktim, isyanım vardı, acıklılık benimleydi. Evdekiler de bi benle bağdaş kurup sazıma söz, sözüme dans, isyanıma gaz olmuyordu.

Gel gör beni regl neyledi.

Regl psiklolojim.

6 Ekim 2016 Perşembe

Tadilatta, 12 hafta




Bu haftasonu itibariyle hayatımda yeni bir 'tab' açılıyor.

Bugüne kadar iş hayatımın bana verdiği yetkilere dayanarak, üzerine bazı yeni cilalar atmaya karar verdim. Daha doğrusu sonunda teslim oldum, diyelim. Çünkü elimdeki tecrübe izleri günümüzde bana pek bir yön veremiyor. Üredikten sonra hayatı bir bebenin poposu etrafında yaşayan birçok anne gibi ben de mesleğimle ilgili trendleri kaçırdığımı sonunda kabul ettim. Bunun son 5 senedir Türkiye'de olmayışım, bulunduğumuz yerin, çağın oldukça gerilerinden iş hayatını sürdürmesinden kaynaklı olduğu da ortada. Halbuki Türkiye'de 5 sene önce yaptığım iş geçerliydi, titrim ve hünerlerim yeterliydi. Şimdi yeni çarklar dönüyor ve bence ben bu çarkların hiç de uzağında değilim. Aman ya bir şekilde öğreniriz, tuzağından kurtulmam gerekiyordu. Aslında iş hayatına topu topu 3 sene ara verdim ve aranın büyük çoğunluğunda evden çalışmaya devam ettim. Ancak dediğim gibi, piyasada şartlar değişmiş, dinamikler (ah bu kelime) imaj değiştirmiş ve apaçık ben GERİSİNDE KALMIŞIM.

Haftaya tazesinden bir sertifika programına başlıyorum. Arada kaçırdığım sürede, yeni bazı teknik bilgiler, programlar ve vizyon gelip yerleşmiş. Paket halinde onları çekeceğim beynime. Ancak bütün bu işlerin temelinde yatan ilham kudreti her zaman aynıdır. O da kısaca 'kelimeler' olarak özetlenebilir. Aslında bütün işi kelimeler yapıyor ama 2016 işverenleri, buna ek olarak; teknik eklentiler, yeni aplikasyonlu çalışanlar istiyor.

Sorun değil, halledeceğim. Yüzleşmek zoruydu, zaten.

Bebem büyüyor. Artık kendimi onun 7 / 24 askeri gibi hissetmiyorum. Beraber takılıyoruz, bana yardımcı oluyor, espirileri paylaşıyor, yüzümü okşuyor ve hatta benimle dertleşiyor. Kısacası bir bebe büyütmenin 'kırmızı alarm' günlerini geride bırakıyoruz. Artık kafamı gömdüğüm yerden çıkarıp, kendi adıma neleri kaçırdım, dürüst bir şekilde anlama zamanım gelmişti. Daha farklı bünyelerde buna uyanma olayı, daha erken olabilir veya daha da uzayabilir. Herkese göre 'doğru zaman' değişim gösterir.

Şimdi de kolları sıvama zamanı. Önümdeki 12 hafta boyunca beni yoğun bir 'under construction' süreci bekliyor. Mesleğimin yeni evlatları olan teknik bilgileri öğrenmek için gidilecek kurs, kullanılmamaktan beli bükülmüş bir köşede süzük gibi duran İngilizcem, okumalarım, takip ettiğim mesleki siteler ve tabi ki bol egzersiz hali.


Bir de bunlara fiziksel egzersiz / spor takvimini de eklediğimi düşünürsek- bu mevzudan sonra bahsederim- kelimenin gerçek anlamıyla 'under construction' durumundayım. Hem bilişsel hem de bedensel olarak... Bu 12 haftanın sonu da bil bakalım hangi güne ışınlanıyor? 2016'nın son gününe... Tamı tamına yani.

Şimdiden yeni sene için, yeni bir şeyler sipariş etmişim bile.
O zaman sıradaki ilk kahve bunun şerefine gelsin.








Emmece, gömmece...

Rüyamda lisedeydim. Sık sık o dönemlerde senaryosu geçen garip rüyalar görmeye alışkınım. Okul bahçesi geniş ve orman gibi bir yermiş. E...