Günün Özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günün Özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2017 Cumartesi

Doktorlar, hastane and the terapi.



Bu aralar en sıkı dostlarım tıp camiası. Bir cerrahtan çıkıp, ultrason uzmanına gidiyorum, öteki jinekoloğun bi çayını içip, cildiyecinin yanağından makas alıyorum. Böyle böyle hayat geçiyor. En son idrar yolu enfeksiyonundan ölüyorum heralde derken yine 3,5 saatimi kemiksiz hastanelerde geçirdiğimden bu yana, hayatımdan pek  bir şey değişmedi. Haftaya başka doktorlarda başka işler peşinden koşuyor olacağım.

Şöyle... Benden kan filan alındı. Bu kan alma anında vampir olduğum ortaya çıktı, kahretsin. Çocuk damarıma iğneyi sokmuştu ki 'aa sizin kanınız akmıyor' dedi. Yani bana bu durumu bildiriyor. Gayet olağanmış gibi. 'Evet çocuum ben ölüyüm. You can see dead people'

Ne dememi bekliyor? Belli ki orada bir hata yapan sensin. Kan akmaması diye bir şey mi olur abicim? Olduysa da bunun benle ilgisi ne? Vampirim ben evladım. Zaten kan aldırırken kafasını 'şeytan serilerinin' olmazsa olmazı 'ters' döndürenlerindenim. Bana diretiyor 'ama sizin kanınız akmıyor, böyle bişey yokk yaaa, akmıyor yaa' diye uzatıyor. Dedim burda uzman filan var mı? Demek istediğim 'gencecik veletsin, yok mu daha deneyimli, yaşını almış biri'. Varmış. O geldi, zırt diye aldı. Ve şöyle dedi: 'Sizinle ilgili bir sıkıntı yok hanfendi'. Bakın bu da benim sıkıntım değil. Ben ve biz diğer hastalar, doktorların el bezine vermediği kadar ilgiyi gösterdiği sade vatandaş olarak, sıralarda bekleyerek 'kan aldırma, don çekip çiş verdirme' gibi işlemleri yaparken son derece huysuz hale gelebiliyoruz. Bakalım mikrop kapacak mı, acaba taklaya gelecek mi adrenaliyle hastanelerde maceradan maceraya koşarken, sempatik bir şekilde, acemi bir sağlık görevlisinin şaşkın davranışını 'olağan' karşılamak istemiyorum.

Yine de karşıladım. İçsel söylenmelerle oradan çıktım. Aslında enerjim olsa Bülent Ersoy'a bağlamak isterdim de beni sallayan olur muydu? Tüm bunlar özele para vermemek için kendime yaptığım minik şakacıklar.

Neyse, gelelim kan sonuçlarına. Doktor saliseler içinde ilgilendiği sürede ileri seviyede idrar yolu enfeksiyonu geçirdiğimi söyledi. İlaçlar bitince de üriner sistemde detaylı kontrol yaptırıvermemi söyledi. O da şöyle. Ben sordum. Bakın dedim, durumum bu. Ben kaygılı biriyim ve belli ki burada hastanın kaygılı olmasıyla sizin pek bir ilginiz yok. Yine de söyleyin bana, bu uzun süre fark edilmemiş enfeksiyonun bana başka faturalar kesmesi mümkün mü? Tam böyle demesem de benzer şeyler söyledim. O zaman bir doktorun yapması gerektiği gibi, birkaç cümle daha kurdu bana işte.

Kan tahlili yaptırmayı da teklif eden bendim zaten. Yani bu basbaya tek taraflı bir ilişkiydi. Devlet hastanelerinden şikayet etmeyi burada kesiyorum. Çünkü, chook klishee.

Terapi


Dün terapi günüydü.  O ne terapiydi öyle. O neydi be öyle?
Terapi bittiğinde üçümüz de yıpranmıştık. Hepimizin üzerinden evlilik geçmişti. Doktor, tüm klasörlerimizi tek tek açıp, onların da alt başlıklarına teker teker göz atıp notlar aldı. Bizi tanıma görüşmesiydi, çoğunlukla. Durup bazen bir şeyi açıkladığı ya da tespit yaptığı da oldu tabi.

Tüm bunlar olurken, hem konuya çok odaktım hem de terapistin nasıl terapistlik yaptığını izlemeden de duramadım. Nasıl sorular soruyor, tepkilerini nasıl veriyor, nasıl sıkılmıyor, hassas konularda nasıl duruşu oluyor. İlk kez bir terapideydim. Çok kişisel dertlerimle bu anı kaçıramazdım eejhjesha : ))

Biz kesinlikle terapiden kıymetli şeyler çıkacağına eminiz. Bu yolu gitmek istiyoruz. Ama öyle hızlı bir sihir beklememek lazım, onu gördük. İnsan bireyi zor evladım. Vücudumuz bir sürü hatıradan ve düşünceden oluşuyor. Vücudumuzun yüzde 70'i hatıra. Bugüne, şuana 'önyargısız' bakmak çok zor oluyor haliyle. Ev erkeğinde ve bende farklı düşünce bozuklukları olduğunu söyledi doktor. Konumuz aslında o klasörlerde gizli. Sitcom'ların aptal dünyasında geçen çift terapilerindeki gibi 'hadi şimdi kendinizi birbirinizin yerine koyun' bilimi değil yani. Orası kesin.

Terapi sırasında çok kez güldüğümüz de oldu. Genel olarak açık, dürüst ve hatta eğlenceliydi. Fakat bu bi gerilim filminin girizgahında karakterlerin ve olayların çok geyik olmasına benziyordu. Filmin devamında ne cinayetler, ne psikopatlıklar olacaktı. Bence bizimki de böyle gelişecek. Yavaş yavaş merkeze inicez. Ev erkeğinin annesiyle ilişkisi şimdilik filmin en şüphe çeken kısmı. Bakalım.

Bir de enteresan bir andan bahsedeyim. Doktor, sordu. 'Biz olma' kavramına yüzde kaç verirsiniz, dedi. Ben yüzde 10 derken, ev erkeği yüzde 98 dedi. Sinirlendim. Nasıl 98 yeeaa, ayak mı yapıyosun, diye çıkıştım. Doktor şöyle dedi:


'Demek ki ev erkeğinin 'biz' olmaktan beklediği performansa göre durum yüzde 98'


Vayyy anasını. Bende tüyler diken diken. Bu tam bir gerilim filmi etkisi.
Bu çok şey demek oluyor sayın blog. Çok fazla anlama geliyor.

Hafta sonları genelde dünyanın en tatlı çiftiyiz. Hafta içi nasıl Safiye Soyman ile Faik'e dönüşüveriyoruz, fikrim yok. Dün de öyle çok eğlendik işte. Terapi konulu bir sürü geyik. Yurdum insanı geyikleri bunlar, ayıblamayın evladım.



Özetle, ilişkiler bizim kendi benliğimizin doğru çalışıp çalışmadığını ispatlayan mekanizmalar gibi. Yine her şey kendinde yani. Bir yola çıktık, gidiyoruz.

Herkese iyi Pazars.



14 Eylül 2017 Perşembe

Hayırlısıyla hastayım çocuum


Sabah 4'te uyandım. Uyuyamadım.

Başıma ne işler geldi blog.

Yeni girdiğim işyerinde, sağlık sektörüne yönelik çalışmalar yapılıyor. Ben de işin içerik üretme kısmında olduğumdan bol bol damar hastalıkları, kadın sağlığı, üreme, kanser türleri ile haşır neşir oldum. Tabi, Kahve bu durur mu. Kaygı bozukluğuna zaten eğilimi olan Kahve, hemen yapıştırmış şüpheleri. Bir gün göğsümde leke gördüm. O gün de meme kanserinin sadece kistik oluşumlarla değil, göğüste 'anasını?' dedirtecek cilt değişiklikleriyle de kendini göstereceğini yazıyorum. Tabi ki uzman görüşünü ben popi hale getirmek için derliyorum. Yoksa bilinçli bir yazma değil.

Ev erkeğine sordum. Sence, benim o leke? Ne dersin, dedim. Ev erkeği de tam 'her şeyi abartma lütfen' erkeğidir. O da baktı örneklerdeki fotoğraflara ve benim lekeyle kıyasladı. Bence bir an önce randevu alalım dedi. Koştuk gittik, Alsancak Devlet Hastanesi Genel Cerrahi'den aldık randevuyu.

Ben kanseri geçtim, kanserin hangi evresidir, ölür müyüm yaşar mıyım hesaplarına başlamıştım bile.

Muayene günü, doktor lekemi gördü. Cildiye görsün, dedi. Elle kontrolde ise eline kitle geldi. 'Nasıl fark etmedin bu kitleyi?' dedi. Fakat regl öncesi dönemdeyim demeye kalmadı, konu kapandı. Ultrason muayenesi için 2 hafta kadar beklemem gerekti, çünkü Kurban Bayramı'nın 10 gün 10 gece çılgın tatili.

O ara, bayram tatiline daha tam girmeden... Zafer Bayramı'na da 1 gün kalmışken... Benim alt karnımda epeydir beni baskılayan rahatsızlık hissi artışa geçti. Söylenmeye başladım. 'Başlıcam haa, şu işe girdim gireli, her boktan şüpheleniyorum, al şimdi de şuram ağrıyo' diye anneme gösterdim. Henüz kendisi de kadınsal hastalıklar dalında ciddi bir takip sürecinde, biyopsi sonuçları bekleme günlerinde olduğundan beni gaza getirdi. 'Ay çocuum hemen koş baktır' dedi. Gün o gündü. Sonra uzun tatile giriyordu tüm tıp camiası. Devlet zaten tatildi de, özel poliklinikler açıktı ve gözümde ışıl ışıl parlamaktaydılar.

Koştum gittim. Kendime teşhisimi yolda koymuştum. Bende hastalık hastalığı başlamıştı. Aslında hiçbir şeyim yoktu.

Doktor beni detaylı inceledi. Her türlü ultrasonu yaptı. Hatta batın ultrason dedikleri geniş haritalı incelemeyi bile yaptılar. 'Kızım senin hiçbir şeyin yok evladım' dedi. Sevinçle oradan uçtum. Hatta ig'de şu fotoğrafı paylaştım.

Meme ultrasonu günüm geldi çattı. Kitle meselesinden çok gerilmiştim. İşyerinden aldığım izinle hastaneye koşarken 'anne sen de gel benle' diye dilencilik yapmayı unutmadım. İncelemeyi yapan doktor, 'Kızım senin hiçbir şeyin yok, sen git' dedi. Yine sevinçle oradan uçtum. Muhtemelen o kitle, regl öncesi oluşan bir şeydi bu arada. Aynı gün cildiye de lekemi gördü, mantar dedi.

Fakat sorunlar bitmiyordu. Bir terslik vardı. Aşırı yorgun, halsizdim. Vücudumda tüm kaslar ağrıyordu. Ev erkeği 'yürümekten ağrıyordur' diyince inanıyordum. Bazen de ev çocuğunun kucağıma oturup zıplaması yüzünden ağrım vardır diye kıllandım. İyi kötü zihnim bu durumu yadırgamadı. Baş ağrısı, konsantre bozukluğu derken, ben mutsuzluktan olabilceğini düşünmeye başladım. Sanırım farkında değilim ama çok mutsuzum diyordum.

Derken dünden önceki gün, gece yatarken sol kasık ağrım başlayana kadar. Sabah uyandığımda (yani dün) ağrı artmıştı. Kaburgam ve sol bacağıma yayılmıştı. Bu neydi abi böyle?

Yine Alsancak Devlet Hastanesi'nden randevu aldık. Ertesi güne (yani bugüne). Fakat işyerinde kıvranmaya başlayınca, ben ertesi günü bekleyemeden acile fırladım. Durumu anlattım. Jinekolojik muayenemi yeni olduğumu, o sırada bir sorun görülmediğini söyledim. İşle ilgili yazdığım onca yazıdan öğrendiklerim idrar yolu enfeksiyonu ya da böbrek taşı bu diyordu içten içe. Doktor hemen idrar tahlili istedi.

Tesadüf annem de dersten çıkmıştı. Yanıma geldi. Cerrahi müdahaleyi gerektircek bir şey çıkmasın da... enfeksiyon çıksın nolur. Hadi nolur ya. Böyle dualar ediyordum.

Çişim gelince koştum acilin tuvaletine. Heralde en son Taksim'de girdiğim aşırı izbe barın tuvaleti böyleydi. Mikrop kapmamaya niyet ederek çişimi yaptım.

Sonuç, sahiden de idrar yolu enfeksiyonu çıktı. Ağrıdan artık duramaz hale gelmiştim. Doktorun verdiği ilaçlardan ağrı kesiciyi hemen yuvarladım. Ve? Günlerdir hissettiğim o belli belirsiz rahatsızlık bile kayboldu. Harika bir histi. Antibiyotiğe de başladım. Probiyotik takviyesiyle beraber. Bol su içiyorum tabi.

Fakat şüpheci Kahve durur mu?

Google'da idrar yolu enfeksiyonu hakkında biraz daha okuyayım dedim. O da nesi? Uzun süre fark edilmeyen enfeksiyonlar, çok ciddi hasarlar bırakabiliyormuş. Ve sinsi gibi anlaşılmıyormuş. Benim enfeksiyon tipimde yanma olmuyor. Sistit gibi değil yani. O yüzden ben uzun süre gerçekten anlamadım. Aylardır alt karnımda var benim şikayet. Kendimi hep erteledim, 'bana öyle geliyordur, bir şey yoktur' diye.

Bugün, dünden aldığım randevuma gidicem işte. Genel cerrahtan almıştık- sol kasık ağrısında öyle yapılıyor diye. Kan tahlili, şu, bu anlaşılır durum. Tüm bu hastalık detaylarını geçersek, beni en çok düşündüren..

Bu kaygı bozukluğuna yatkın halimin kendi kaygılılığına tepki olarak sürekli ertelediği 'gerçek rahatsızlık belirtisi' başıma çorap örecek mi?

Acaba kaygılansak da mı saklasak, yoksa kaygılanmasak da mı saklasak?
Kaygı bir çeşit koruma mekanizması mı yoksa işleri tümden berbat mı ediyor?
Ve söyleyin bana dostlar kendi kaygısının gerçek olmadığından kaygılanıp kendine çelme takmak, nasıl bir kafa?

Son Notlar:
1- Bu arada bende durumlar da ilerledi. İshal, mide bulantısı belirtileri de hortladı. Hepsi enfeksiyon belirtisi. Basit bir idrar yolu enfeksiyonu dersin dimi. Sistemim çürük sanki, berbat bir his.

2- Anneme gelince.. Onun da sonuçları şuan 'kırmızı alarm' seviyesinde değil. Kanser gibi bir tehditle karşı karşıya değil. Gözlem sürecinde. Sağlıklıdır, canım benim. Ama işte kadınsal bazı ameliyatlardan geçebilir, duruma göre.

3- Yarın terapi günü. Gerçekten heyecanlıyım. Kendi kaygı durumumdan da bahsetmeyi planlıyorum.

Bu yazının ana fikri:

Yaşlanmanın bir belirtisi de sağlık sorunlarından iştahla bahsetmektir. Hadi evladım, hayırlısıyla hepimizin bir hastalığı olur işalağ. Ortamların tadı çıkar çocuum.

12 Eylül 2017 Salı

Son derece yayvan bir yazı!




Sezonu 38 üzeri ateşle açtık. Kısmet evladım.

Çocuk ateşli 3. gününü devirdi. Sizin mahallede nasıl oluyor bilmiyorum ama burda doktorlar 3. gün sonunda ateş hala devam ederse, yeniden muayene edip, büyük ihtimal antibiyotik başlayalım oğlusunun annesi diyorlar. Sevgili anne, ne derler bilirsin, antibiyotik kullanmak ya da kullanmamak.

Bizimki hasta gibi değil. Antibiyotikte kalem kırıcağını sanmıyorum sayın doktorun.

***

Yukarıdaki kısmı dün yazıp, sızdım. Bugün iyiydi ev çocuğu.

***
Şu cümleyi de dün bırakmışım. Hem de ne için? Ev erkeğinin balkonda kahve teklifi. Türk kahvesi
qeyfi olan biri değildim. Kuzenim bana 7 karışımlı Urfa kahvesi getirene kadar. Sırf bunun için gittik, kahve pişirme makinesi aldık. Aynı yumurta haşlama makinesi kadar nonoş bir cihaz. Fakat yine de öyle demeyin. Ne yaptıysam kendime kahve pişiremedim. Her seferinde başkasından sana kahve pişirmesini beklemek gavatlık bir yerde. Bana balık verme, balık tutma makinesi al! Böyle özel ve gurme zevklerim varmış gibi yapınca, kendimi aşırı havalı yetişkin buluyorum. Sigaraya da tam bu heyecanla başlamıştım zaten. Şimdi de özellikli bir kahve içiyorum diye sevincimden ölüyorum. Sanki hayatı uzmanlıkla yaşayan biriymişim gibi. Bir anlık... Benzer hisleri ev çocuğunun davranışlarından çok emin olduğumda da hissediyorum. Bir yerlerde vakit geçirirken, çocuk hakkında soru soran biri varsa, benzer bir zevki yakalıyorum yine. Çünkü çok emin olduğum bir konu. Bu sorular genelde, aşırı basit ve dandik şeyler oluyor. Hatta bazen de zottiri. Henüz çocuğu olmayan ama bunun planını yapan kişiler. Ya da çocuğu daha mercimek bebesi olanlar, bazen de hamileler. Mesela, şöyle sorular geliyor: 'Kakasını söylüyo mu?', 'Konuşsam cevap verir mi, konuşuyo mu yaane?', 'Memeyi bıraktı mı?'

Ulan benim velet 4'e yaklaşıyor. Nerdeyse ayrı eve çıkacak be!.. demiyorum tabi. Kurumsal şekilde cevap veriyorum. Bazen bu soruların niteliği daha aktivist gibi dursa da bence zottirikliğinden yine bir şey kaybetmiyor:

'Çevre dostu bezler hakkında ne düşünüyorsun?', 'Sence yabancı dil eğitimine ne zaman başlanmalı, sen başladın mı?', 'Çocuğun sünnet olmama hakkı konusunda neler yapmayı düşündün?'

Hö? Bu soruları soran şiddetli idealist 2 aylık hamile bir tanıdığımdı. Sormuyor, adeta yargılıyordu. Onu zamanın akışına bıraktım.

***
Kendimi son bir yıldır, nasıl zeki hissediyorum anlatamam. Sanki Hulk gücü gelmiş beynime, ne olsa öğrenirim. Kusursuz hallederim. Nerdeyse gidicem üstün zekalılar vakfına kaydımı yapıcam. Öğret, hemen anlarım diyorum mesela bir şeyden bahsediyoruz. İşe giriyorum, hiç bilmediğim mevzularda iş istiyorum. İçimden diyorum 'en fazla ne olabilir ki kıpss'... Bugüne kadar hiç elimde patlamadı ama sanırım zaten çok da zorlayacak işler değildi. Şansıma... Neyse elbette zeka fışkıran beynimi övmek için yazmadım bunları. Zira bu övme şekli, zaten kısaca çürütmeye yeterdi iddiamı agsasdgsad: )

Asıl kıllandığım konu başka oldu. Laaağn! dedim.. Yoksa, lan? Evet şüphelenmekte haklıydım. Hani kafan iyiyken, detayları daha az görürsün, daha bi kendinden emin olursun ya. Cesaret gelir. O cesaret aslında, ayrıntıları daha az fark edebildiğinden. Bulanıklıktan. İşte bende de o varr! Hem de bayadır. Algılarımda daralma sorunu yaşıyorum ve her şey bana basit geliyor. Bunun adı bildiğin cahil cesareti be! Annelikle başladı sanıyorum. Her şeyi tostoparlak, 'olduğu kadar' yapıvermeye alışmaktan her şey gözüme 'mümkün' görünüyor. İncelikleri önemsemeyip, dağınık da olsa yamuk yılık da olsa o şeyi yapabilme kahramanlığı, yeni huyum oldu. Şikayetçi miyim? Hayır. Ben ki kendimi bildim bileli, yeterli olduğum konularda bile 'yetersizmişim gibi' görünmeyi kibarlık zannettim. Sanki kendimi yeterli bulduğumu söylersem, kabalık olurmuş gibi, o övgüyü ben değil başkası yapsın diye, bana iltifat edildiğinde bile konuyu değiştiren bendim. Şimdi gayet kaşar bir şekilde 'hallederim, halledemeyeceğim bir şey yok' duruşum var. Gönder, öğreneyim. Nasılsa üstün güçlerim var, siz normal insanlar için zor ama benim için kolay, fişuuiişiiiuyt!
O iş bende

Şapşallıkla dahiliğin akraba evliliğinden olma 'yarım akıllı' çocuğu gibiyim.
Fakat inanın bana, hayat tam bir odaklanmayla çok 'akıllı' olmayı gerektirecek kadar ciddi değil. Aksi bile olsa, valla artık bilmiyorum. Yarım akıllıyım ve her şey çok basit görünüyor. Matematik bile!

Haftayı ortaladık nerdeyse. Son derece yayvan şeyler yazdım. Tuvalette düşünür gibi. Herkese hoş günler.








2 Eylül 2017 Cumartesi

Neydi o bayramlar öyle?


Bayramın ikinci gününde demli bir çay eşliğinde selamlars.

Buralar o kadar bayram değil, öyle anti-bayram bir halde ki, sevmemek elde değil. Tıpkı Joe'nun bahsettiği gibi, bir virüs salgınından sonra şehrin boşalmasıyla, her yer 'bana' bayram şuan. Ve nerde o eski bayramlar. Ay neydi o bayramlar. Her yerde cesetler ve leşine konan insanlar. Kan revan ve çiğ et kokusu. Bahçede olan biteni mutlaka izleyen minik çocuklar. O miniklerden biri de bendim.  O zaman nerdeydin çocuk psikoloğu?

öldüyse hemen pişirip yiyelim

Yannış anlama olmasın, bu benim bayram hatıram. Herkesin bayramı kendine. Kimse bayram genelinde konuştuğumu sanmasın. Benim bayramlarım yetişkinlerin masaya oturup yemelerini konu alıyor. Ve yemeye zorlandırıldığımı. O et kokusu. Böğk! Annem hariç herkesin üzerimde oluşturduğu baskı:

'Ye, yesene, al al, aç ağzını'
Nereye gitsem, aynı baskı. Bu kaçıncı baskı. Neydi o bayramlar öyle?

Akrabalarımızdan da uzaktık. Harçlık öyle pek gelmezdi. Mahalleden arkadaşlar yanımda avuç avuç paralarını sayarken, para torbalarını da uçmasın diye ben tutardım. Neydi o bayramlar öyle? E, ne kaldı o zaman bana güzel bayram hatırası?
binlerce akrabası bulunan Alican bayram harçlığını saymaktan sakallandı 

Şekerle aram pek yoktu. Ki ülkemizde bilirsiniz şeker ikramları genelde 'asil misafirlere' kaliteli çikolata, çoluk çocuğa ise dandik kofti pis cam şeker şeklinde olurdu. Hiç sevmezdim. Şekerlerin çocukların gırtlağından boca edilmesi. Neydi o bayramlar öyle?

pazarın en ucuz şekerinin tadını yine çocuklar çıkardı

Bu yaşa geldim el öpmek hala içimden gelmiyor. Annem hiç elini öptürmedi. Git elini öp teyzenin de demedi. Biz anneannemizin elini de öpmedik. Yanaklarından öptük. O eller her bayram 'öp beni' diye burnuma uzatılırdı. Neydi o bayramlar öyle?

el öpenlerin çoh ossun evladığım

Giydiğim giysiler aşırı rahatsızdı. Leke olmamalı, kırışmamalı. Misafirin karşısına, misafirliğe onlarla çıkılmalı. Saçlar nizami durmalı. Sıkıcı. Neydi o bayramlar öyle?

Bugünün bayramları 'bana' bayram. Muazzam bence. Etrafta görmediğim kan revan için minnettarım. Apartmanda kavurma kokusu bile olmadı, buna daha da minnettarım. Birkaç yerde kan damlası gördüm ama ona da diyecek bir şeyim yok, bizler ceset görmüş nesliz ne de olsa. Geçenlerde önce platonik sevdiği adamı (Vatan Şaşmaz) sonra da kendisini öldüren Filiz Aker'in cesedini gördüm. Kan revan içindeydi. Baya basbaya sansürsüz yayınlamışlar Youtube'da. İnanın, hiç rahatsız olmadım. Bizler öyle bayramların yetiştirdiği çocuklarız işte.

Neyse konuya dönelim. Neydi o bayramlar öyle? Şimdikiler için teşekkür ederim. Sevdiğim komşularımı görünce, günlük temiz ve rahat giysilerimle onlara gülümseyip 'iyi bayramlaaar' demek yeterli geliyor. Teşekkür ederim. Oğluma şeker veren büyüklere, oğlum 'ben yemem' diyor, teşekkür ederim. Eve hiç et girmedi, kimse buzluğuma ceset sokmadı, teşekkür ederim.

10 günlük tatilin verdiği konforla, turist gibi yaşadığım bu bayramda herhangi bir söğüşe maruz kalmadığım için herkese teşekkür ederim.

Yazının çok bilmiş son sözü:

Bayramda sizden ilgi, alaka ve lakırdı bekleyen yakınlarınıza vakit ayırmak, beraber keyifli planlar yapmak bir bakıyorsunuz size de iyi gelmiş. İhtiyacımız olan bence tatlı anılar oluşturmak. Yoksa nasıl adı 'bayram' olabilir ki?





22 Ağustos 2017 Salı

Ben geldim blog!


günaydın. alkol?
Kızım Kahve, ne bu senin erkenciliğin? Gece yaşlanma belirtilerine karşı savaşanlar için gayet geç bir saatte yatarken, sabah da 'amk' akımını benimsemiş gençlere göre 'sabahın kör dibinde' uyanıyorsun. Özel farklı ne bileyim öyle kimsede olmayan bir enerji bir çılgınlık ve mükemmellik örneğisin sen ya. A ha ha cunum benüm. Ne derdin var kendinle anlamıyorum kız çılgın? Belanı mı arıyorsun? 9 yaşından beri sabahın köründe dikilip, napıyorsun ki. Yoga meditasyona elini sürmezsin, sabahlar o kısmın müfredatına giriyor. İnsanlar uykuyla sevişir sen sadece yapaydan şöyle bir alt dudak alıp kaçıyorsun.

tam yemeklik soğan doğrama saati

Höm. Her sabah erkenden kalkıp, günün akşam yemeğini hazırlıyorum. Yetmiyor, ofise götürülecek öğlen yemeğini ve finalde de az sonra yiyeceğim kahvaltımı detaylandırıyorum. Bu mükemmellik burada bitmiyor, bir de heybeme (tam olarak şurada geçen heybe) günün daze meyveleri ve daze kuruyemişlerini atıyorum. Ardından bir duş alıyorum. Ev çocuğunu uyandırıyorum. Uyanıyor. Ama insan gibi. Zor uyanıyor. Benim gibi gözü kapalı bekliyormuş gibi değil. Ay düşündüm de galiba benim en mutlu olduğum zaman, anneliğimin ilk yılında, uykusuz annelerin arasına sızdığım, herkesin erkenden uyandırıldığı, her an iletişim kurulabilen, güne başka ülkedeymişim gibi başlamadığım o zaman. Ay bütün dünya bizde yatıya kalmış gibi bi histi.

Bugünün yemeği ev erkeğinden. Biraz vaktim oldu, özlediğim bloğuma oturmaya geleyim dedim. Bir şeyi nasıl yapıyorsan, genel duruşun öyle olurmuş ya hani. Bir yerde okudum ama nerde. Mesela atıyorum, nasıl dolap düzenliyorsan, çanta hazırlıyorsan, çalışma masan nasılsa, diğer işlerinde de öyleymişsin. Günlerden bir gün, bir kadın tanımıştım. Hayatımda gördüğüm en alakasız konulara daldan dala sıçrayan, aralarında sebep-sonuç ilişkisi asla olmayan başlıklarla sohbeti gürültüye çeviren, karşısındakini hiç dinlemeyen, hep kendi anlatan ve genelde seçtiği duygusu 'tartışmak, öfkelenmek, isyan etmek' olan biriydi. Bize kalmaya gelmişti. Bavulunu bir açtı. Beyninin içini görebildim resmen. Beyin görüntüsünü atmış oraya. Yanında getirdiği erzaklar düzgün paketlenmediği için dağılmış! Kıyafetler tostop yapılıp konduğu için, her şey karışmış! Poşetlerden ıvır zıvırlar çıkmış, dökülmüş! Sonra o bavulu bir güzel odanın ortasını yığdı. Her yer dağınık oldu tabi, orasını geçtim, fakat işin gıcığı, bavuldan dökülen bir toz gıdanın boyası-yağı zemine öyle bir yapıştı ki, onu oradan çıkarmak için baya zehirli temizleyiciler kullanmıştım. O sırada balkondan boş bavulunu ters yüz etmiş, insanların yaşadığı alana çırptığını gördüğüm bu misafir, bir yandan ter içindeydi. Yorulmuştu, beni yormuştu, ev batmıştı, dahası komşuların suçu neydi?

Canım sıkkınken ben (farzı misal)

Ben daha bu bilgiden habersiz, anlamıştım. O bavul o kadının beyniydi. Bir şeyi nasıl yapıyorsan, diğer şeyleri de aynı yapıyorsun işte. Benim uyku konusu da öyle. Hayatta genel duruşum nasılsa uyku alışkanlığım da aynı. Rahat biri değilim, her an tetikteyim, hayatımın hiçbir döneminde keyifçi biri olamadım ve bıdı bıdı. Aslında çok kısa dönemlerde keyifçi oldum tabi ki. Şuan genelliyorum. Bilmiyorum, buna yakın bir şeyler işte. Buralardan bir fikir çıkabilir, biraz düşünsem.

Bu aralar en komiğime giden şey, metroda insanların kalkarken, koltuklarına kimi oturtacaklarını seçmeleri. Sanki tacını teslim eder gibi. Kalabalığa bakıp birini seçip, kolunu dürtüyor; 'teyze sen gel otur' diyor. Teyze de nasıl duygulanmış, minnet şükran, hemen ona özel bir konuşma hazırlıyor, izleyenleri selamlıyor. Bir kez bana da yapıldı. Elim kolum doluydu. Adamın biri, 'bağyanlara saygı' kategorisinde ödül vermek üzere beni seçti. Alkışlar hemen tabi. Çekim yapıldı ayaküstü. Çiçekler verildi.

:P
tacını teslim etmeden hemen önce

Kalkmam lazım blog. Biraz yatakta derin uyuyan ev çocuğu tatlısından koklamam lazım. Sonra da duş filan. Gelemedim sana. Akşamları fırsat olmadı. İşyerinde de zaten değil blog açmak, şöyle iki instoş bile yapamıyorum. Fakat bu konuda sana bir ara yazayım. Şu gocaman ömrümde ilk kez patron soluğu olmadan, harıl harıl çalışan bir ekibin içindeyim. Elektriksiz çalışan bulaşık makinesi görsem bu kadar şaşırmazdım. Seviyorum ortamı. Herkeste yapıcılık, komün bir ruh seziyorum. Patron da dahil. Dur fazla sevinmiyim. Daha gireli azcık oldu.

Fakat işin bomba kısmı, ofisin arkasında ormansı yürüyüş yolu var. Her öğlen 40 dakika orada yürüyorum. 20 dakikasında da tıkınıyorum. Birileri, hoşuma giden işi yapayım diye bana mekan açmış, öğlenleri de sporumu yaptırıyor gibi oldu böyle. Allah tamamına erdirsin evladım, ne diyim. Henüz birinci ay, çok da halay çekmemek lazım.

Ev çocuğu konusunu da not edeyim de öyle kaçayım. Bizim sıpa, okulunu hiç yabancılamadı. Babasının mekanı gibi, gevşek gevşek girip çıkıyor. Bana fake mi atıyor diye kıllanıyorum bazen. Aşırı da sevilmez ki hemen iki günde? Sanki ben rahat olayım diye, bana pozitif çocuu oynuyor. Kıllanıyorum bazen. Bu çocukta o ayak var bazen çünkü.

Geleyim haftada 2 en azından blog. Bana iyi geliyorsun.
Kahveye daha çok var benim. Öğlen 11 gibi anca.

Hadi iyi Çarşamba.



27 Temmuz 2017 Perşembe

Laf.


Kesin bir dille açıklıyorum.

Bir şeyi yapmak değil, yapar görünmek de çok tatlı. Muzun olgun hali gibi. Tadı var. Mesela basketbol oyuncusu değilsin ama niyetin var. 'Ben basketbol öğrenicem' diye ortamlarda resmi duyurunu yapıyorsun. O ne tatlı histir, yaşadın mı? Mesela en son ben davul öğrenicem dedim, bir arkadaşa. Kolaymış ya, ev erkeğiyle stüdyoya gidicez, bana temel şeyleri göstericek, dedim. Öyle konuşmuştuk üç gün önce. Ben alacalı bulacalı sevinmiştim. Şimdi bu plan gayet 'unutulanlar listesine' girdi bile. Fakat ben bateri çalıcam diye hayalimde kurgulamış, tatminimi olmuşum zaten. Şu kısacık ömürde, daha nasıl kar edeyim?

➞Dövme yaptırıcam, na bak şuraya, şöyle bişi.. demek de tatmin yaratıyor.
➞Tatil için fiyat sormak iyi geliyor.
➞Alışveriş sitelerine girip favoriye almak da fena bir his değil.
➞Zengin olduğunda o parayla neler yapacağını bir bir hesaplamak ve hatta bazen o paradan akrabalara verip vermemek konusunda kararsız kalmak bile çok eğlenceli.
çok para halays


***

Türklerin tatil anlayışını inceledim. Zaten İskoçların inceleyecek değilim. Etrafımda malzeme neyse, o. Kendilerine müthiş akraba-tatil lokasyonu belirliyorlar. Babamlar tatile çıkmış. Tam 6 ayrı nokta, hepsinde de kalacak bir akraba bulmuşlar anasını satayım. Hayır koskoca instagram çağında gızları var, bu kız nerden beslenecek. Şaka şaka, tabi ki de akrabalar harikadır. Hele sabah kahvaltı hazırlanırken erkeklerin gündemi tartışması, kadınların sofrayı kurması, evin gençlerinin de uykudan yeni kalkmış halde koltukta saygılı ama mayışık şekilde oturması var ya, işte o denizden sonra tüm akrabaların duş sırası için koridorda beklemesinin hazzıyla yarışır.
1+1 yazlığa sığmaya çalışan akrabaların yaz sevinci


***

Derledi ya 21 gün. Sonra dediler 40 gün. Bir alışkanlıktan kurtulmak ya da birine alışmak için gereken süre. Onu sonra düzelttiler. Google'da 'facts about habits' diye aratınca, en bilimsel sürenin 66 gün olduğu söyleniyor. Her alışkanlık için farklı bir süre varmış. Örneğin yalancılık huyun var diyelim, 122 gün filan sürebiliyormuş ondan kurtulması. Ya da çalışırken antep fıstığı yeme bağımlılığın var (örneklerimin sınırları zorlaması), o da 38 gün filan sürebilirmiş. Fakat genel bir ortalamasını almışlar, 66 gün çıkmış ortaya. İngilizcesi olan varsa ya da ingilizce bilen akrabası olan, hemen baksın. Akraba mühim.
Bismil atmışaltı güne..


***

Bu bloğu günlük notlar düşmek için açmıştım. Taslaklar bölümünde çalıştığım uzun yazılarla ilgim olmasın diye. Zaten bende uzun yazma, uzun okuma sabrı yok. Bu konuda gerçek bir kıroyum. Düşündüm, her gün böyle not almanın bende yarattığı hoş bir his oluyor. Günlük kahve keyfini böyle aradan çıkarıyorum. Dilerim ki Pazartesi başlayacak olan iş tempomla da aralarda notlarımı düşeyim. Sesli de ekliyim, okumayan- benim gibi üşenen ordan takip etsin. Tabi bunlar hep neye niyet, neye kısmet evladım.




22 Temmuz 2017 Cumartesi

İki lafın beli



Birine bütün para uzattığında, karşındaki para üstünü vermeden önce, parayı tutup ufuk hizasına getirerek kontrol ederken yaşanan o sessizlik var ya... İşte o kısa gerilim anı, acaip dürüst bir an. Orada tatava yok. Orada stratejik, politik, ailevi, yalakalık, çıkarcılık, genç gösterme, iltifat etme gibi silahlanmalardan epey uzak, neredeyse meditatif bir doku var. Net, direkt, bödöv diye 'senle ilgisi yok halagızım, sahte mi değil mi görmek bilmek bizim işimiz' rahatlığı, apaçıklığı var. Kimse kimseden kıllanmıyor. İlişkiler de apaçık böyle olsa nasıl olurdu? Belki böyle böyle alınganlığın kökünü kazırdık.


Çocukken yaşadığım en büyük hayal kırıklıklarından biri, çok sevdiğim dizide bir karakterin oyuncusunun değişmesiydi. Bağlandığın biri bu, gidiyor, yerine başka biri geliyor, oymuş gibi yapıyor. Bunu bir çocuğun hoş görmesi çok zor. Sonra büyüdükçe, ilişkilerin de buna benzediğini gördüm. Aslında yaşanan senaryo filan aynı. İlişkiyi sen yaşıyorsun, nasıl farklı olabilir ki? Yeni ilişkide bir önceki oyuncunun adını yanlışlıkla kaç kez söylemişsindir. Bana da başka kız isimleri söylendi. Makul. Çünkü hepimiz aynıyız. Biz bütün sevgililerin adı 'aşkım'. Sen aynı sen oldukça, ilişkinin sorunları, gittiği yer, bazen bitiş şekli bile aynı. Gerçi evliliği ilk kez deneyimliyorum. Oldu ki bir gün taraflara bir soğuma gelir de ayrılırsak ve sonra başkalarıyla yuvalar kurarsak, aynı geç uyanmalara gıcık olacağım garanti.


Anneannem ben bildim bileli çaldırıyor. Tüm tanıdığı herkesi, konuşmak için önce çaldırıyor. Sonra o kişiler anneanneme dönüyor. Ona öyle tembihlemişler. Sen arama anne, biz seni ararız. Ben seni ararım teyze. Anneanne, çaldırdığında ararım ben seni. Bu kadın bir kerecik bile arayamayacak mı? Nolur izin verin, bir kez de o birini arasın. Kefenin cebi yok ki, TeLe'ler de onunla gitsin. Bu kadın istediği an birini niye arayamıyor? Kendince bana kibarlık yapmak isteyen bazı tanışlarım da onları aradığımda beni meşgule atıp, saniyesinde bana geri dönmek gibi anksiyeteli davranışlar yaparlar. Burada ana fikir, sana girmesin yazık. Ben seni arıyorsam, bunu göze alıp arıyorum. Sen dönüp beni ararsan, lafımı kısa kesmek gibi ıkıntılara giriyorum. Çok zor. Benim telefonumu açarsa, o ay yiyecek ekmek bulamayacağım zannediyor olabilir. Şuan telefonumda 499 dakikam var. Bedava. İsteyeni arayabilirim.


Dün gece uyurken klimayı açmaya gerek olmaması sabah yaşam enerjisiyle uyanmama sebep oldu. Bazı bazı terlediğim olmuştu çünkü. Klimanın yaydığı sağlıksız hava, deri yüzeyini donduran rahatsız hissi ve her saat başı faturayı biraz daha şişirmesi gibi nedenlerin hepsi, benim için mutsuzluk. Klima aşırı sıcak havalarda sonsuzca değil, kısım kısım açılmalı. Yataktan ev çocuğunun kibar davetiyle (kulağıma bağırdı) light şekilde kalkıp da salona doğru seğirtince, böğrüme bir serinlik esti. Salonda fil görsem bu kadar şaşırmazdım. Klima açık kalmıştı. Ev erkeği yatmadan önce salondaki klimayı kapatmayı unutmuş. Birden yüreğimi çok derin bir acı kapladı. Yere bağdaş kurup 'ev bütçesini konu alan türkü' bulmaya çalıştım, çığırmak için. Bulamadım.


Şimdi kalkıp çamaşırları toplayıp, dereotlu poğaça hazırlamam lazım. Bugün halk plajında kimbilir ne maceralar yaşayacağum.

Önce bi kahve ile bu post'u paylaşayım dabi.


31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir çarşamba biterken


Nihayet en büyük derdimin katlanmamış çamaşırlar olduğu günlere geri döndük. Şuan bebe içeride mışıl mışıl uyuyor. Acısı dinsin, onu oyalasın diye günde 445 saat çizgi film izlediği için, bu akşam ekransız- yarı oyun- yarı sarılmalı, tatlı bir gün finali yaptık. Hatta instoşdan takiplediğim pastoral beslenen hatunlar duysa, kederlerinden kusarlar ama eve pizza söyledik, hasta çocuğa yedirdik. Çünkü acılarından sonra bebemin iştahla bir şeyler yemesi hepimizin boynunun borcu. İki dilimi sevinçle coşkuyla yedi. Bir dilim ısırıp, salonun ortasında yerli dansı yaparak kutladı pizzasını.

Çocuklu hayattan sonra iş yaşamında kazandığım üstün güçler konusunda, hala aynı fikirdeyim. İşin garip yanı, evdeki kaos (belki kafamdaki?) beni nasıl dövüyorduysa, o kadar stresli/yoğun ve patronların 'bugün halletsek çok iyi olur G. hanım' dediği bir ofis ortamı bana kısırlı börekli piknik gibi rahatlatıcı geliyor. Bellerimin ağrısı, omuzlarımın sertliği geçti. Akşam evde buluştuğum ailemle raks eder oldum. Hele bir de bebenin gündüzlerini tam da idealimdeki gibi bir düzene geçiriyorken şu aralar, yeniden aynalarda cildime bakıp kafaya takabilirim. Öyle bir sorunsuzum, öyle bi serseriyim. Mutluluk bu olsa gerek. Cildindeki gözenekleri dert edinmek. Batıklarına ağlamak. Ya da her gün çorap değiştirmekten sıkılmak.

Çalışırken hissettiğim


?


Dünyanın aslında küre olmadığını iddia eden, flat earth muhabbetlerine ne diyorsun? Valla biz başta totomuzla tısladık ama sonradan bizi bu konu bir sardı? NASA'ya verip veriştiriyor, aya adım atmanın fake olduğunu geçtim, evren diye bir şeyin bile belki de var olmadığını gonuşuyorlar gız! Hatta o kafayla izlediğimiz tüm klasik uzay filmlerine dönüp bakınca (Gravity, Interstellar vs.), hepsinin dünyayı kurtarmayı konu edinerek tıpkı Hristiyan propagandası yapan Hollywood filmleri gibi NASA alkışçıları olduğundan dedikodu ediyorlar.

Sen de mi ayaksın yoksa
astronot sektörü?
Şeytan çıkarma filmlerinde konuyu hep Hristiyan dindarlarıyla çözerler ve finalde tanrıya 1, şeytana 0 puan derler ya. Onun gibi. NASA da sanki toplumlara, kitlelere, nesillere forwardlanan bir kült kurum gibi sanki. Dinin uyuşturması gibi, uzay bilgisiyle de bizi sakinleştirerek uyuşturmuşlar gibimsi. Tabi bunları konuş konuş, elinde patlıyor. Gel de üstele. Nasıl kanıtlayacaksın, kime kanıtlatacaksın? Anca birkaç kuzen, eş, dost ortamında sabahlarken iyi malzeme çıkar. Sonrası yine pazartesi sendromu. Dünyanın yuvarlak olmadığını öğrenmeye hazır mıyım bilmiyorum. Bu bence dünya tarihinin en büyük magazin haberi olurdu.

Hangisi beni korkutur düşünüyorum. Koskoca bir evrende herhangi bir gezegenin herhangi bir canlısı olmak mı... Yoksa yalnızca bir kara parçasındaki tek evren olmak mı? Gökyüzü bile sınırlı. Tıpkı Truman Show gibi.


Bundan gayrı her gün notlar almak isterim hafiften şuralara. Gün sonu raporu gibi. İşalağ evladım.

21 Mayıs 2017 Pazar

Laf lafı cimciriyor.


Şuan ev çocuğu öğlen uykusunda, ev erkeği de 'kaşlarımı dinlendiriyorum' diye güya bana ayak yapıyor. Basbaya dalmak üzere. Evlilikte, ten uyumundan ziyade uyku uyumunun önemini yazmıştım, daha önce. Sabahçı bi insansanız, erken uyanmadan 'uyanmış' gibi hissedemiyorsanız, sabah en geç 09:00'da çayı demliyorsanız, öğlenci biriyle evlilik sizi uzun vadede yıpratabilir. Neticede insan kahvaltı sofrasını paylaşamıyorsa, neden evlensin qi? Bu uykucu eşlerin bir de nereye döşünü serse, uyuklama davranışları oluyor. Bu da hayat yıldıran başlıklardan biri benim için.

**
Eve ikinci klimayı aldık. Geçen sene aldığımız aşırı yakışıklı, erotik bir şeydi. Aman teeanrım, çimdikleyen yaz sıcaklarında, o ne serinletmeydi be? Orgazmın yeni formu. Şimdi de yatak odasına ikinciyi aldık. Nazar boncuğu asalım diyoruz üzerine. Kurban kesmeyi düşünüyoruz. Halaylara doyamadık çünkü. Zevkten biri ölecekse, o benim bu yaz.

**
Ev çocuğu parmağa geri döndü. Yeniden başlayınca bir daha bırakmak zor olacak onun için sanki. Yine de ses etmiyorum. Çünkü kendi kendine çelişkide kalmayı azcık hak ediyor. Geçen tuttum bunu aldım, kuaföre götürdüm. Her gören 'prenses naber' diyince, siniri bozuluyordu. Bir kere ben de öyle sinirlendim ki 'hayır prens' diyiverdim. Prens ne hacı? Tepkim prenses diye çocuğun etrafını çevreleyen teyzelereydi. Neyse kuaförde, benim yavru bir usluydu. Sanki nişanına saç yaptırıyor, sonuna kadar ses çıkarmadan bekledi. Görenler çıldırdı şaşkınlığından. Ben de 'çünkü onun benim gibi bir annesi var' duruşumu aldım. Aslında bana da sürpriz oldu. Yanımda çocuğu zaptetmek için çantama tıkıştırdığım abur cubur ve önceden hazırlanmış çizgi filmlerin olduğu çantayı hiç açığa çıkarmadım elbette. Saçlar kötü oldu gerçi. Kısa kadın saçı gibi oldu. Prenseslik bitti ama kraliçelik geldi. Çok rahatsız edici. 30 TL çöp oldu gibi hissediyorum çünkü görüntü olarak harbiden emekli kadın saçını andırdığı yetmiyor gibi, çocuğu daha da rahatsız ediyor bu saç. Önceki toplanıyordu en azından. Parmaktan konu nerelere geldi. Kısacası bu çocuğum, parmağa geri döndüyse vardır bi bildiği. Bırakır yine. Çünkü herif azcık laftan anlıyor, uslu, süzgecinden geçiriyor. Aslında şuan tamamen saçmalıyorum, şimdi fark ettim. Çünkü basbaya bokum ödüme karışıyor. Neden yeniden başladı ki? Sordum birkaç kez, kafasını çevirdi başka yöne. Yine de susmalıyım.

Bahsettiğim kraliçe saçı bu


**
Chris Cornell'in ölümü beni çok pis göt etti. 52 yaş umrumda değil, herif bence gencecik delikanlıydı. Onun müzikleri daha yolun başındaydı. Ev erkeğine aşık olma günlerim, Kıbrıs hayatım, hamileliğim, bebemin ilk 3 senesi hep onun sesinden. Müzikten Chris'i alın, geri neyi kalır ki? Bir de Kurt Cobainli atıflara aşırı kılım. Kusura bakılmasın ama Kurt kim Chris kim? Kurt müzik dehası filan değildi ki. Chris ölünce konu neden yine Kurt' geliyor. İkisi de grunge başlığı altındalar diye, olayları birbirine bağlamak, içinde çiğ et var diye sushi ve çiköfteyi aynı masada servis etmeye benziyor.
**

Saçımın önündeki yeşiller akınca, gittim mor-maviye boyattım. Nasıl klişe bir kadınmışım, yeni anlıyorum. Kuaförden çıkınca, aşırı uçarı pozitif olmalar, oğlumla abartı sarmaş dolaş haller, ev erkeğine liseli sataşmalar filan. Klişenin dibiyim. Ne oluyorsa bilmiyorum, o kuaför aynasından kendime bakarken, fiziksel olarak kendimde dert ettiğim yönlerim birden 'aman yaa ben de ne büyütmüşüm' seviyesine geliyor. Dal gibi, fıstık gibi, manken gibi gadınım diye kıro laflar dönüyor kafamda. Sonra eve gelince yine dizilerdeki esas kızın frijit halası gibi görüyorum kendimi aynada. Hayat çocuum.

**
İş hayatım tüm hızıyla sürüyor. Hala tam rayına oturtamayarak. Ev çocuğu ile zerre kaliteli zaman geçiremeyerek. Anca öpüş kokuş, hızlı kitap okumalar, beraber geyik çevirmeler. Öyle oyun oynıyım, bir şeyler keşfedelim, yeni aksiyonlara girelim diye bir şey yok. Haftasonu full ona ayırayım, göz göze olalım diyorum ama yüzey tozu almak gerekiyor, banyo ovmak gerekiyor. Birkaç kez hafta içinden yapayım dedim, onda da yorgunluktan beynim aktı. Baktım sinirli bi insana dönüyorum. Sonunda şu fikri geliştirdim. Ev erkeği cumadan yerleri hallediyor. Ben de haftasonu banyoya ek olarak bir de neresi acilse orayı yapıyorum. Bu hafta yatak odası komple temizledik örneğin. Bebemi de kattım göreve. Fakat diğer mevzular? Örneğin bir filmi 3 geceye bölüp izlediğimiz oldu. Dizilere elveda ettim bir süreliğine. Kitap mı, paragraf okuyabiliyorum anca. Blogları metrolarda, asansör beklemelerinde vs. Arkadaş görüşmeleri? Her mevsime birini serpiştirsem, yılda 4 fena değil. Kısacası alışmaya çalışıyorum- çalışmaya alışıyorum.

**
Zamanı kullanmak ve hayat hakkında düşünüyordum. Tesadüfen karşıma çıkan önce Nil Karaibrahimgil'in, sonra GeCe'nin yazılarını okuyunca, birden kendimde bir duygu elime geldi. Aslında iki yazı birbirinden farklı görünse de, biri işin teori diğeri de uygulama kısmı, bana göre. Elime gelen bu duygu şuydu: Gerçekten yaşadığımı hissetmek, o günü 'olmuş' saymak için, bazı şartlara ihtiyacım var. Çalıştırılmış bir beyin, konu her ne olursa olsun- bir şey üzerinde emek vermek. Mutlu edilmiş, sevilmiş, güldürülmüş bir çocuk. Yorulmuş bir beden. Ve günün sonunda küt diye dalınan o uyku.

Galiba bu aralar böyle bir hayatın bağımlısıyım.

Yarın yeni hafta başlıyor. Çok tatlı olsun. Kahveler, tam zamanında dolsun.



13 Mayıs 2017 Cumartesi

G.Ö.T.




UYARI!
BU YAZI FAZLA GÖT KELİMESİ İÇERMEKTEDİR.

Modern yaşam insan bireyinin alt üst olma eşiğini iyice vasat yerlere çekmiş durumda. Yürüyen merdivenlerin baş döndürücü performansına ne kadar alışsak da yolda yürürken gördüğümüz bir göt hepimizi alaşağı edebiliyor.

Dün de öyle oldu işte. Ev erkeği ile akşam bira-kahve yapmış, eve dönüyorduk. Derken o manzarayı gördüm. İlk gören bendim. Paylaşmakta tereddüt ettim. Ev erkeğine göstersem... tepkisinden, yavşakça bir söylemden, ya da en fenası benim gibi sersemleyip, derin boşluğa düşmesinden çekiniyordum. İnsan bireyinin görmezden geledurduğu ancak başına geldiğinde asla geçiştiremeyeceği ve hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağı 'şeyler' vardı. Bu şeylerden biri de buydu işte. Bir göt.

Tanımlamaya çalışayım. Önümüzde sarmaş dolaş yürüyen bir çift... İkisi de ne obez ne zayıf ama dombili diyebileceğimiz bir klasmanda. Çakır keyiflik ve henüz çiftin arasında bir dargınlığın son bulduğunu ispatlayan tarz yakınlık vardı aralarında. Karanlıkta çifti zar zor seçebiliyordum ama erkeğin sıyrılan pantolonundan ay gibi parlayan göt detayını apaçık görüyordum. Görüntü çatal aşamasından daha ileriye gitmişti. Bir götün yüzdesel olarak yarısı olduğu gibi açıktaydı. Özür dilerim, kimseyle dalga geçmiyorum ya da eleştirmiyorum, fakat nasıl desem. Bunu görmeye hazır değildim.

Biri adına yerin dibine girmenin yetersiz kaldığı bir duygu eşliğinde yürürken ben, elim kolumun bağlı olması işleri iyice zorlaştırıyordu. Gidip adamı kibarca uyarsam; 'afedersiniz götünüz görünüyor' desem? Olmazdı. Bakalım o bununla yüzleşmek istiyor muydu? Hem dışarısı serindi. İnsan götüne kaba et diyen otoriteleri düşündüm bi an.. Acaba kaba et, kaba olduğundan yel almıyor muydu? Dışarıdaki esintiyi hissetmiyor muydu? Rahat yürüyüşü, hissetmediğini söylüyordu. Bu durumda göt yarısının olduğu gibi dışarıda olduğunun kendiliğinden farkına varması ihtimali çöpe gidiyordu. Bakmıyordum. Kafamı çeviriyor, bu fikirle savaşıyordum. Fakat... Daha fazla dayanamadım ve ev erkeğine söyledim. O an bu durumla birilerinin adice daşşak geçmesi, olayı normalleştirmesine ihtiyacım vardı. Gülsek, dalga geçsek, üzerimdeki bu ağırlık hafiflerdi, kimbilir.

Ev erkeğinin ilk tepkisiyle tosladım. Dalga geçmedi. Gülmedi. Biraz inceledi ve arabayı park ettiğimiz sokağa girdiğimizde paniklemeye başladı. 'Umarım herif bu şekilde araba kullanmaya yeltenmez' diyiverdi. Yutkundum. Onu o şekilde kafamda izledim. Dayanılacak gibi değildi. Göt yarısı, ya tamamına ererse? O zaman nasıl hissedecektim? Görmesem de olayları çizmiştim aklımda bir kere.

Buraya kadar olanlar, sadece ben, ev erkeği ve göt yarısı ile aramızda geçiyordu. Başka bilen, gören yoktu. Keşke her şey bununla kalsaydı. Girdiğimiz sokağın sonunda İzmir'in meşhur sokak arası kına gecelerinden biri vardı. Havaların ısınmasıyla insanlar sokağa sandalyeleri atmış, alkışlayacak ve arabesk müzik dinleyecek bir sebep çoktan bulmuşlardı bile. Ev erkeğini durdurdum:

'Lütfen devam etmeyelim, görmek istemiyorum' dedim.
'Sakin ol, halledebiliriz, alışırız, her şey yine düzelir' dedi.

Çift, arkalarındaki göt yarısından habersiz, kalabalığın önünden geçtiler. Göt yarısı yanlarındaki üçüncü kişi gibiydi. İçimizden biri gibi.
Vızıldanan kalabalık, birden, bıçakla karpuzu ortadan yarmış gibi şak diye suskunlaştı.
Herkes sustu.
Önüne bakanlar oldu, uzaklara dalan, tırnak yiyen, telaşla sigarasından fırtlayan.
Ama bir kişi, bir münasebetsiz çocuk, bir gevşek genç çıkıp da gülmedi. Keşke... keşke.. biri çıkıp gülebilseydi. Biri de çıkıp göte göt diyebilseydi.
Derin bir suskunluk.

Sokağın en sonunda park halindeki arabamıza gelmiştik. Az ilerde çiftin arabası vardı. Derken erkek olan bir an duraksadı, elini beline attı. Elindeki poşeti sevgilisine verdi ve tıpkı benim ev çocuğunu hoplatarak pijama giydirişim gibi pantolonunu çekiştirip beline oturttu. Yavaşça dönüp etrafına baktı. 'Gören oldu mu amuğa goyim' bakışıyla bizi de yokladı ama biz çoktan 'biz bişey görmedik' duruşumuzu almıştık.
Derin bir nefes çektim.
Ev erkeği de kendine gelmişti.

Dönüp baktığımda, kına gecesi de olayı sessizce kapamış, neşeli gürültüsüne devam ediyordu.
Yine hayat normale dönmüştü işte.
Hepimiz yine götümüzü güvene almıştık. Aslında kendi götümüzle yüzleştiğimizi umursamaksızın, kaldığımız yerden devam edebilirdik.

Bu yazının mottosu: Hepimiz karanlıkta kendi götlerimizle baş başayız ama yokmuş gibi yapıyoruz.

Bu götten yazıyı sabırla okuduğunuz için teşekkürler. Ayrıca göt denmez popo denir. En azından biz çocuklarımıza böyle öğretiriz.



19 Nisan 2017 Çarşamba

İş bulma hikayem. Ya da işin beni bulması.


Yatağa popoyu koymuşçasına, anne dizine kafayı yaymışçasına sana geldim blog.

Ha şimdi (Trabzon zaman zarfı) bitti çamaşır katlama işim. Ondan daha önce de patlayan gider borusunun skandalını temizlemeye çalışıyorduk. Ve aradan çıksın diye klozet-lavabo çiftini cifledim. Olaylar mutfak tezgahına kadar lafı getirdi, hadi orayı da hallettim. Ama çay taze, şuan 'gece yeni başladı' ruhum bundan.

İzmir'de olmayacak şey oldu. İş buldum. Hem de kendi uzmanlık alanımda. O günü hiç unutmamak için buraya not alayım.

Referandum sebebiyle yılık, mayışık halimle büyük yatakta uzanıyordum. Ev çocuğu beni odasına 'gel anne gel arabacılık oynayalım' diye çağırırken, yerimden hiç kalkmak istemediğimi, tavana bakarak 'gel oğlum gel sana burada kitap okuycam' dediğimi hatırlıyorum. Referandum ertesi, sosyal medyada akan paylaşımlardan dolayı gırtlağıma kadar 'boşalmamış enerji' ile kalakalmıştım. Bu enerjinin ismi yok. Bilinçli ya da politik bir hal değil, bak. Göt olmaktır, belki. Bilmiyorum.

O sırada telefonum çaldı. Uykulu sesimle konuştum. Ses, beni mülakata çağırıyordu. Çok gördük biz bu mülakatlardan uyuşukluğumla, alelade bir şekilde yer tarifi istedim. Böyle bir işe başvuru yapmamıştım. Ev erkeği her sabahki centilmenliğiyle yerime başvuru yapmış olmalı, diye düşündüm. İzmir'e geldim geleli nadiren kendi alanımda ilana rastlıyordum. Toplamda 5 görüşme filan yapmışımdır onca sürede. Hepsi de 'editör' ya da 'sosyal medya uzmanı' adı altında grafik tasarımcı arayan çok tatlı ve bilinçli insan kaynakları gızlarıydı. Kurumsal iletişim uzmanı olarak çağrıldığım aşırı plaza bir iş görüşmesinde, kendimden bahsetmemi istemelerinin hemen akabinde, o gaddar tecrübemden bahsettikten sonra 'yani tasarımcı mısınız' demelerini hiç unutamıyorum mesela.

Bunları geçelim. Herkesin hiç ders çıkaramadığı bazı anılar vardır. Parçası olmayan legolar gibi. Bu anılar da böyle.

Görüşmeye gittim. Gitme sebebim inan -sadece- dönüşte tam buğday ekmeği almaktı. Bir de hava alırım, ev çocuğu da anneannesiyle oynar o arada, diye düşünmüştüm. İçeri girince, yine tatlı bazı gızlar bana form uzattılar. Formda annem ve babamın en sevdiği çorbayı sormamıştı sadece. Doldurmadım. Bazen tembellikte çok çalışkanımdır.

İçeriden buyur edildim. Olayların bundan sonraki kısımlarını yıldızlı sticklerlarla süslediğimi varsay.

Genç bir adam, beni karşıladı. Uyuşuk halimi farketmiş sanırım, nasılsınız dedikten sonra, benim mıymıy sesimin arkasından 'mecalim yok diyorsunuz yani' diyip güldü. Bana bu espiri bile Truman Şov'un dışına çıktığımı hissettirdi. Nedense hoşuma gitti bu yaklaşım. Ve sonra tüm öz geçmişimi GERÇEKTEN ama GERÇEKTEN inceledi. Her bir kısmı için sorular sordu, hikayesini merak etti. Bir işveren olarak tecrübelerimi öğrendi. İlgiyle.

Ve işin tuhafı aradıkları şey uzmanlık alanımdı. İlk kez! İzmir'de başka bir şey kakıtmadan, sadece ve sadece kendi alanımda iş tanımı olan bir pozisyon için mülakata girmiştim. Bu işi istiyordum. Şartları, sağı, solu umrumda değildi. Kendimi farklı satmama gerek yoktu. İyi yaptığım şeyi yapmam yeterliydi. Bir insan çalışmak diyince, daha ne istesin ki? Kendi olabildiği, yaparken iyi hissettiği şeyi yapabilme özgürlüğü. Bir nevi kendi sesinden konuşabilme konforu.

Deneme haftasını beklemeden, bir çalışma yapmayı teklif ettim. Hemen ertesi gün de gönderdim. Olumlu dönüş geldi. Pazartesi gerekli evrakları muhasebeye teslim etmem için bilgi verdiler. Özetle bu Pazartesi, başlıyorum.

Lakin, işin ünlemli kısmı, duygularım çok usta bir şekilde gizlenmiş galiba. İş buldum diye çığlık atıp, sıçramadım. Ev erkeğiyle kucaklaşıp öpüşmedim. Çaksana dostum hey diyip arkadaşlarıma müjdelemedim. Bir çiçek yaptırıp annemin kapısını çalmadım.

Fakat ne yaptım biliyor musun. Bugün alışverişe çıktım. Sıradan keyif alışverişi. Yeni cüzdan, takılar, güneş gözlüğü filan... Yeni iş için. Sonra oturdum bir yerde kahve söyledim kendime. Aldıklarıma bakarken benim gözlerden tıpır tıpır bir yaş gel... Birden ne göreyim? Yorgundum ben. Kendimi zor bir mücadeleden çıkmış ve yıpranmış gibi hissediyordum. Aldığım şeyler tipik benim zevkim, hani olduğu gibi ben. Hasret kalmışım gibi kendime. Şöyle sırf tatlı şeyler almayalı ne kadar zaman olmuş. Yeni bir hayat önümde, her şey için heves-heyecan, içimde bitmek bilmeyen fikirler. Tamamen bana ait bir mutluluk anı. İçinde yalnızca ben.

Cüzdanıma baktım, evirdim çevirdim. Kahvemi bitirip kalktım.
Sevinç ağlamasını bile özlemişim.












16 Nisan 2017 Pazar

Serbest Çağrışım




Sabah 06:45'te uyandım. Ev erkeğine babasının ergenlikte hediye aldığı ancak hiç siftahı yapılmamış, - benim ise son 5 yıldır evire çevire giydiğim- gömleği giydim. Kot pantolonumun içine sokuşturdum. Yüzüme en konforlu bakımı yaptım. Yani yıkayıp nemlendirdim, göz altlarıma hafif kapatıcı sürüp, ayna karşısında röportaj veriyormuşum gibi seçkin bir şekilde gülümsedim.

Ben bu aynanın beni nasıl dolandırdığını bir gün eczanede karşıma çıkan gün ışığı aynasında anlamıştım. Bir baktım ki Cindy Crawfod'a tık kala sandığım surat meğer sefillerin yazılmamış 6. cildiymiş. Bakın bu boktan espiri şuan çıktı, çünkü samimiyim. Çünkü doluyum. Cildimde tedavi edilmeye ihtiyaç duyacak denli kızarıklık oluşumunu da o sırada fark etmiştim. Bir süre kinle doldum çevreme. Ev erkeğine, anneme, hatta ev çocuğuna. İnsan hiç mi söylemez cildimin vaziyetini? Çaktırmaz? İpucu vermez? Kaç göz yapmaz? Bu aynaya güvenmeme kararı aldım ama bazen iltifata benim de ihtiyacım oluyordu. Ve bu ayna instagram vazifesini görerek; cilt rengimi dengeliyor, kaş bıyık filan rötuşluyordu. Bu sabah da aynaya baktım ve güne başladım.

Saat 10:00'da Karşıyaka'da olmam lazım. Bu arada ev erkeğinin uykusunu alabilmesi için ev çocuğunu anneme bırakmam gerekiyor. Saat 10:00 'da uyanacak olan ev erkeği, 10:30 'da bebeyi annemden alacak. Anneme yürüyüş mesafesi 15 dakika. Bebek arabasını ittirerek 20 filan. Simitli kahvaltı sözü vermiştim, yolda fırına uğrayıp simitleri almakla beraber, 23 dakika. Evden çıkmadan önce ev çocuğunun yedek eşyalarını bir çantaya koydum. Birkaç saat için bile olsa, çocuğun ıslanan çorabı hoşgörüden anlamıyor. Gideceğim yerde kahve içmek istiyorum ve bardakların iyi yıkanmadığını sinsi bir şekilde fark ettim. Yanıma karton bardak almam lazım, bu yüzden kendime de bir çanta hazırlıyorum. İçine gözlük, telefon, cüzdan, karton bardaklar ve not defteriyle kalem koyuyorum. Ev çocuğu yanına bir şey almak istiyor mu, onu soruyorum. Yeni aldığımız doktorculuk oyuncaklarını istiyor. Parçaları topluyoruz, çantayı kapatıyoruz, sırt çantasına yerleştiriyoruz. Çişini anca bitiren ev çocuğunu giydiriyorum. Saçını acıtmamaya söz vererek, saçlarını tarıyorum fakat bir kaç yerde yine de acıtıyorum. Özür diliyorum hafif dilenci sesimle ve bu sırada taramaya devam ediyorum. Ev erkeğinin uyanmama ihtimaline karşılık cep telefonunu evin içinde Google yardımı olmaksızın bularak başucuna koyuyorum. Ancak şarjının intihar eşiğine geldiğini görüyor ve koşup şarj aletini getiriyorum. Gıcık telefon, şarj olmuyor bir türlü, temas sorunu var. Araya ev çocuğunun terliklerini koyunca, temas ediyor ve şarj oluyor. Vakit kaybettiğim için saati kontrol ediyorum. Evden en geç 08:00'da çıkmam lazım... Randevuma gecikme lüksüm yok. Ah az daha unutacaktım, ev erkeğine not yazmam lazım. Ev çocuğunu aldığında yapılması gerekenleri yazmalıyım! Teknik ve nesnel zekaya sahip olan ev erkeği, tıpkı bir time-line gibi, saniye ve komutları doğru girilmedikçe, doğaçlamada zorlanıyor. Bu sebeple başlıyorum yazmaya...

Dönüştü markete uğrayın, yumurta alın. Eve gelince acıkmış olur, senin yulaflı yumurtanı seviyor, ondan yersiniz. Saat en geç 13:15'e kadar uyursa uyusun, yok uyumazsa zorlama. Üzerini kontrol et, çok sıcaklarsa mutlaka hafiflet giysilerini.

Notu görmesi garanti olan bir yere yapıştırıyorum; banyo aynasına. Hey allaam, bu şimdi kalkınca ekmeğin buzlukta olduğunu unutur. Çıkarayım da, çözülsün hem o saate kadar. Bu kıyaklarımı unutma ev erkeği! Gerçi senin her kıyağa verilecek bir cevabın vardır.

Ev çocuğuna ne çok kışlık ne de çok baharlık olmayan, ara geçiş montunu giydiriyorum. Benim gibi yürümeyeceği için, bebek arabasında oturur haldeyken sabah saatlerinde üşüyebilir. Mantıklı seçim. Çok erken kalktık, açlıktan midesi bulanabilir. Yanıma bir de muz alayım, yolda tırtıklar. Ben de üzerime baharlık montumu giyiyorum ve bu sefer sahiden evden çıkıyorum.

Çıktığımızda saat 08:15... Olsun, yetişirim. Anneme haber vereyim yolda olduğumuzu. Fırına geldik. Çüşlü ohalı! Fırın kuyruğu? Kaç kişi var orada? belki 20 filan. Bekleyemem, vaktim yok. Başka fırından alırız. İyi ki muz almışım yanıma, biraz tıkınsın yavru, acıktık!!!

Anneme nihayet ulaşıyoruz. Annem elimdeki simitleri görünce azarlıyor; 'kaç tane simit aldın?'.  Ayaküstü tartışıyorum en geleneksel halimle. 'Anne sabah sabah kapıda azarlıyo musun beni? Ben de bir şeyler yiyip çıkıcam heralde'. Annem yanlış anlamış taklidi yapıyor; 'he sen de yersin sahi, pardon. ben bize aldın o kadar simiti sandım'. Tipik annem... Ev çocuğu ne zaman kahvaltıya ona gelse, panik yapar. Zelzele geçirir. Güreş tutar. Çünkü çocuk doyurmak en büyük fobisi. Since 1983. Yine köşeye sıkışmış, görebiliyorum. Dolmuşa yetişmek için 20 dakikam var, iyi bari, kahvaltıyı benle halletsin çocuk, annem darlanmasın. Evden çıktığımda ev çocuğu doymuş, oyun oynar haldeyken onlarla vedalaşıyorum.

Dolmuşa yürüme 3 dakika- dolmuşla Karşıyaka'ya ulaşma, 17 dakika- dolmuştan, randevuma yürümek 1 dakika- ve randevum yalnızca 15 dakika sürdü. Kendime ayırdığım bu kuş boku kadar zaman için yaklaşık 4 saat serbest çağrışım yapmışım. Sonuç? Bunca kasışı yapmasaydım da olur muydu? Galiba, olurdu. Ev erkeği 20 dakika erken uyansaydı, kaymak gibi akar giderdi. Kimse ölmezdi, sakatlanmaz ya da sefil olmazdı. İşte illa Anadolu gadınlığı illa bi kurtuluş savaşı ortamı yaratmalar. Siper almalar, bin dereden su getirmeler, acıyı su gibi içmeler, keş gibi kıvranmalar.

Herkese hayat yolunda doğru tekniği bulma dileğiyle. İçtiğiniz kahveler eziyet üstü kahvesi olmasın, keyif kahvesi olsun.


Not: Bugün günlerden #hayır.




12 Şubat 2017 Pazar

Trafik Korkusu?!


Bugün ev erkeği, ben ve ev çocuğu şoförlük eğitimim için dışarlardaydık. Sanmayın ki yollarda acemi şoförlük yapıyorum. Daha o aşamaya çok var! Kapalı ve trafikle temasta olmayan sahalarda dur-kalk çalışıyor, direksiyon hakimiyeti için debeleniyorum.

Ev erkeğinin işi baya zor çünkü -o öğrettiği için-  ben sadece acemi değil, aynı zamanda trafik fobiliyim. Trafik fobisi olan insan başka da tanımıyorum. Kelebek fobisi olan bile görmüşüm üstelik. Trafikten korkan biriyle nasıl karşılaşmadım, ilginç.

Çok ucundan biraz araştırayım dedim. Okuduğum, trafik korkusunu travmatik olaylara bağlamışlar. Ppf... Çok yaratıcı gerçekten. Bir de bunun uzun uzun makaleleri yayınlanmış. Trafikte kötü ve üzücü olaylar yaşayanlar korkarmış. Bu analiz bir vakitler L-Manyak'ta okumaya doyamadığım Dedektif Sanlı hikayelerine benziyor. Onda da olaylar şöyle gelişirdi. Herif kendisine pandik atan bir lahmacuncu yüzünden travma yaşar, hayatını bütün lahmacuncuları öldürmeye adardı. Hunharca gülüyorum bak yeniden haushsaudauh : ))

Dedektif Sanlı


Haftada bir gün çalışıyoruz, çok acele etmiyoruz. Bugün önceki iki haftaya göre, daha az tökezleyerek minicik hızda dur kalk yapıp, arabayı kullanabildim. Müthiş bir histi! Havaya girip, fonda çalan Shine Down'un sesini açıp, gerdan kırma hareketini bile yaptım. Buraya kadar her şey hoş bir Pazar öğleni.

 
hadi işalağ evladım ne diyim
Sonra işlerimizi halletmek için yola çıktık. Elbette direksiyonda artık ev erkeği var. Ben onun yanında.  İzliyorum, hareketlerini takip ediyorum. Etrafta arabalar. Biri yanımızdan aşırı hız yapıp geçiyor. Sürtünüp geçmeye ramak kalmış! Bakıyorum ev erkeğinin suratına, o hiç öyle bir gerginlik yaşamışız gibi değil. Bana öyle gelmiş. Sonra... Yanından geçtiğimiz tır çok büyük görünüyor. Bizi ezip yutacakmış gibi. Hafif içeriden karıncalanma yapıyor bunlar bana. Ellerim soğuyor bir anlık. İşte bendeki trafik fobisi.

Travmam yok, neyimi deşeyim de düzlüğe çıkayım bilmiyorum. Kontrolcüyüm belki? Tetikleniyor araba içinde giderken. Ne bileyim? Kimbilir hangi duygu ve düşünce birliğimde aksaklık var da bana bunu ediyor. Belki ev erkeği dünyanın en kusursuz sürücüsü olduğunu, tüm diğer sürücülerin devamlı ölümcül hatalar yapıp durduğunu, o çok dikkatli olmasa taklaya geleceğimizi ima eden el kol ve zaman zaman küfür hareketleri yaptığı için böyleyimdir. Ya da reenkarnasyon varsa, belki önceki hayatımda direksiyonda can vermişimdir. Mmm.. ya da böcek-temizlik-karanlık takıntısının perde arkasındaki aşırı garip gerçekler gibi trafik korkusunun da berisinde irinli bilinçaltı vardır.

Fekat yeneceğim seni fobia trafiko! Zihinsel kaslarımı minik minik çalıştırıp güçlendiricem. Sürüş reflekslerimden six pack'ler yapaciim. Hazırlanıcam, çalışıcam, direksiyon mekikleri çekicem.
Yutucam seni!
Kahve keyfiyle taçlandırıcam üstelik.

sürmekse sürmek. en kötü böyle.


6 Ocak 2017 Cuma

Böyle bir gün. Gri.


 Ümit Yaşar Oğuzcan'ın oğlu Vedat, Galata Kulesi'nden henüz 15 yaşındayken atlamış. İntihar. O yaşta neydi derdi derken, başka bir şey daha öğrendim. Babası Oğuzcan da çok denemiş meğer ölmeyi. Bir ipucu mu bilmiyorum bu bilgi ama belki de genetik bir mirastı bu.

Bazıları ölmek için yoğun bir istek duyarken, bazıları da yaşamak için öyle kuvvetli bir istek duyuyor ki; bunun uğrunda ölüyor.

Hem de şöyle bir yaşamak:

Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine...

Polis memuru Fethi Sekin dün İzmir'de yaşanan saldırıda hayatını kaybetti. Ama o görevi gereği yapmadı bunu. Hepimiz anlayabiliyoruz bunu sessizce. Yaşamak ve yaşatmak için yaptı. Bunu yapması için kahraman, şair, filozof, partili, örgütlü olması gerekmiyordu. Bir fikrin yandaşı ya da karşıtı da..

Sadece o an orada bulunuyordu ve kuvvetli bir yaşam isteği refleksiyle müdahale etti.

Ümit Yaşar'ın şiirlerini kurcaladım bugün biraz. Oğlu için yazdığı dizeleri, acıları kanıyordu sanki. Hatta benim senelerdir bir aşk hikayesi için yazdığını düşündüğüm şu dizeler, meğer oğlu içinmiş:

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,
Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.


Fethi Sekin'in de üç çocuğu var. Onlar da merdivensiz, yelkensiz kaldılar değil mi?

İşte bugün bende böyle bir gün. Ölümler, hayatlar ve içine saklandığım 'şarkılarla' evde öylece günü dolduruyorum. Evet, yas tutuyorum.







10 Kasım 2016 Perşembe

Sabahın çölünde.


Her sabah aynısı oluyor. Çok erken uyandım sanıyorum, bakıyorum saat 7'yi geçmiş. Bugün de böyle oldu ve içimden sadece buraya uğramak geldi. Dışarısı zifiri karanlık, zihnim de öyle.

Apartmanda bi adam var, aşağı katta yaşıyor. Çocukların dede ile amca demek arasında kalacakları bir yaş aşamasında. Bu adamın o geniş alnının, yontulmamış çenesinin ve iri suratının tam içinde bir Clive Owen yüzü var. Bu benzerliği ilk gördüğümde ev erkeğini 'bak bak Clive Owen' diye dürtmüştüm. Merdivenlerde biraz öne geçince kopmuştu. Koptuğu şey tabi ki bu müthiş benzerlik. Oha nasıl bu kadar benzeyebilir diye. Ve işin kötüsü, adam bunu bilmiyor iyi mi? Herif hayatını Clive Owen'a benzediğini bilmeden öyle böyle yaşıyor işte. Ne yazık.

Galiba bugün babamın doğum günü. Bunu öğrenebileceğim bir mecra yok. Çünkü tek ortak akrabamız annemdi. Annem de babamla ilgili bütün bilgileri arşivden silmiş. Babamın adını duyunca 'tanımlanamıyor' diyor, ruhsuz bir ifadeyle. Mecbur onu arayıp, politik bir dil takınıcam. Mesela, eeee nasılsın bakalım diyebilirim. Ordaki ee'leri uzatırsam, biraz olsun doğum günü olan insan vurgusu yapıp, ağız arayabilirim.

10 Kasım'da ülkenin sayfa çeviren kesiminin yaptığı duygusal ve yoğun alt metin içeren Atatürk paylaşımları bir yana...Trump'ın başa gelmesi ile yine ülkenin sayfa çeviren kesiminin mutsuzluktan kıvranan paylaşımları bu haftanın en ilgi çekici gelişmesiydi. İkisini de merakla takip ettim. 10 Kasım'da ağlamaklı, ötekinde ise şaşkınlıkla. Trump konusu bana yine de bir nebze olsun teselli verdi. Yönünü kaybetmiş, değerlerinden kopmuş insanlar sadece burada yaşamıyor tesellisiydi bu. Bu teselliye çok yakın bir arkadaşımın annesinin bir gün çok yakınımızdaki faşist bir lider için 'adam gibi adam' dediğine şahit olduğum gün çok ihtiyacım vardı. Ve bu kadının iki sene öncesine kadar tam zıttı bir partiye tüm hayatı boyunca, saygıdeğer yüksek rütbeli asker eşiyle oy verdiklerini de hesaba katarsak. Son iki senede işte bu hale gelinmiş. Vefat eden asker eşinin kemikleri sızlıyordur.

Dün youtube' da takılıyordum. Ünlülere kendileri hakkında gelen kötü tweetleri okutuyorlar. Bazılarında küfür var, bazısında ise sağlam zeka eleştirileri. Aynısını Türkiye'de de yapmışlar. Ama orijinali yabancı ünlülerle hazırlanmış tabi. Ben izlerken çok eğlendim, orijinal versiyonu. Herifler kendileriyle daşşak geçen tweet'ler karşısında öyle doğal tepkiler veriyor ki. Masum, sıradan, samimi ve tekrarlıyorum DOĞAL. Fakat Türklerin versiyonda içine içine göt olmuşluğu, hazmedememezliği, ne diyeceğini bilememezliği, bazen espiriyi anlayamamazlığı görüyorsun. Bak burada ORIJINAL VERSİYONU var, burada da TÜRKLER var. Gerçi orijinalinin tüm bölümleri bir arada değil, ben ilkini koydum buraya. Sen de izle boş vaktin olursa. Kültürlerarası farkı anlatan belgesel gibi say. Hem eğlenceli. Türkler'den birkaç kişi doğaldı gerçi. Yusuf Güney mesela..

Kendi yaşamımdaki grafikten midir nedir ama dünyada artık 'anne geyikleri' kadar tiksindiğim başka geyik kalmadı. Annelerin çocukları konusunda gözü dönmüş paylaşımları, anne olmayı kahramanlaştırmak, anneliğin becerileri, anneliğin tam 100 puanlık zorlukları, annelerin çocuklarıyla ilgili yaptığı hırslı planlar, bir Ayşe annenin Fatma anneye ayar vermesi, tavsiyede bulunması, çemkirmesi. Buradan köyün delisi misali kendi kendime ilan ediyorum. Çocuk sahibi olmayı kutsal görmüyorum abicim. Anneliği de... Çocuklu ev, evdir işte. Doğal, normal, gürültü yapmadan yaşayıp gideceğiz işte. Bazen kafamız karışacak, o zaman da uzmanlar söyleyecek, biz uygulayacağız. Nice çocuksuz arkadaşlarım var; çocuklulara göre daha sakin, şefkat dolu, bilge, çevresine ışık, fark yaratan ve iz bırakan. Neyin kafasındayız allaşkına?

Ne anneler gördüm zaten yoktular.


Bugün Cuma. Herkesin elinde bir Cuma planı olması dileğimle.
Kanepede dizi izlemek olsa bile.

Ben Cuma dansı ile kapıyorum

2 Ekim 2016 Pazar

Bir Günüm Nasıl Geçti? (2)

UYARI!

Dün gece yazdığım bu yazı aşırı uzun ve boş laf içerir.

***

Ne gün-dü.

Böyle günlerde, yazarak boşalmak -yani rahatlamak- bana iyi geliyor. Çünkü Beyonce'nin arkasında dans etsem, belki anca bu kadar yorulabilirdim. Daha önce de böyle bir fırlak günden seslenmiştim buralara. Şimdi dönüp de ŞUNU OKUMAK bile çok yorucu geliyor. Ancak yazarken iyiydi, tüm gürültü akmıştı kafamdaki. Bugün de benzer bir depolama yaşıyor beynim. O halde gönder gitsin kelimeleri...

'Bugünü de atlattıysam...'


Bu sabah, herkesten önce sinsi gibi uyanıp not defterimi açtım. Oraya şöyle yazdım: 'Yoğun bir koşturma günü'.. Ve günüm başladı. Çünkü yavruoğlan uyandı.

Önce tipik, sabah çişi / kahvaltı / kitap / birtakım rüşvetler ve sokağa çıkma. Bu eylemlerin hiçbiri yazıldığı gibi okunmuyor. Hepsi için ayrı ayrı bekleme- ikna- coşkulu olma sanatı lazım. Valla Bülent Ersoy'un pedikürcüsü olsam belki bu kadar yorulurdum. Sokağa çıktık, biraz takıldık. Sonra ev.

Buraya kadar her şey tatlı bir Cumartesi sabahı. Neşeli sohbetler.

Ev erkeği uyandı, kahvaltı hazırladı. Bizim kahvaltı ve ev çocuğunun tıkınma fasafisoları bitince, son oyunları oynayıp uyumaya gidicez. Plan buydu. Keyfimiz yerindeydi çünkü öğleden sonrası için yapılan planlara sorunsuzca ilerliyorduk. Annem de bize katılacaktı, ona mesaj attım; 'Ev çocuğu 11'de uyur, sen de 11:30 hopla gel' yazdım.

Ev çocuğunun uyku öncesi seçtiği oyun, son birkaç haftadır favorisi olan 'çöp atma' oyunu idi. Tamamen kendi fantezi oyunu. Oyun şöyle oynanıyor. Ebeveynlerden biri çocuğa bir çöp veriyor, çocuk heyecanla mutfağa koşuyor, dolabı açıyor, çöp kovasının kapağını da açıyor, çöpü atıyor, kapakları kapatıp- heyecanla geri geliyor. Bu oyunun içinde başka bir aksiyon, kurgu ya da level yok. Bu kadar. Sadece sen çöp atıcısını yönlendirmeyeceksin. Onun çöpünü asla atmayacaksın. Ona yardım dahi etmeyeceksin, istemiyor. Ben bu kuralı biraz hafife almışım. Uyku saatinin gelip çatması sebebiyle, - e ben de günün planlarına odak olduğumdan- önce bi çiş iknası yapayım, sonra da uykuya gideriz diyordum.

Onu kızdırdım. Öyle bir kızdı ki.. Günlerdir gelmeyen ağlamalı, cırlamalı, eline gelen her şeyi fırlatmalı atar o an geri geldi. Biz bu esnada, onu sakinleştirmeye bile cesaret edemedik. Freddy Krueger'la tanışsam anca bu kadar tırsardım. Bir de sinirinden kendini oradan oraya atıyor. Normalde temkinli atar, bir yerine zarar gelmeyecek mesafe ve konumu seçer. Ama bu kez seçemedi ve güm!! Çeneye alttan çarptı, dişi dilini kıstırdı ve dili yırtıldı. Öyle çok uzun değil, kenarından açıldı dili. Çok kanaması oldu başta, sonra durdu. Maalesef bu sırada, hala kendine dokundurtmuyor, ağlamaya devam ediyor ve yarasını bile fark edemiyordu. Ağlayan çocuk ve kan içinde ağız. O an annelikten dilenciliğe geçiş yaptım ve sakinleşmesi için koştum hemen çok sevdiği bir çizgifilmi açtım. Kademeli bir şekilde sakinleşti. İlk iş ona sarıldım uzun uzun. Baktım dilindeki yırtık korkunç değil, doktorluk değil, bi rahatladım. Ama sürekli dilinde bi kalıntı kaldı sanıp, onu çıkarmak istemesi ve sonra canının acıması yüzünden yeniden ağlaması beni son noktaya getirdi. Odaya kaçıp biraz ağladım. Döndüğümde, çizgi filmin şakalarına gülmeye başlamıştı bile.
Ev çocuğunun sinir krizinde kaybolduğum annelik çölleri.


Annem geldi. Biraz daha neşesi arttı. Sonra tamamen moral bulmuş şekilde uyku saatine geçtik.

Ev çocuğu uyuduğunda, herkese görev atadım. Ev erkeğine, çamaşırlar- anneme, balık pişirme işi, ben de pazar alışverişi- diyerek fırladım. Sebzeleri-meyveleri yüklendim geldim. Cansever olsam anca bu kadar kendime yüklenirdim çünkü çaktırmadan kaza meselesi beni azcık düşürmüş. Bakalım bir şeyler yiyebilecek mi, diliyle oynamak isteyecek mi, canı çok yanacak mı gibisinden kafamda dönmüş durmuş. Hayatımın en iğrenç çorbasını hazırladım. Belki pipetle içmek ister, diye.. Hani çiğneyemezse bir şeyler.. Balkabağı, süt ve soğanla yapılan dünyanın en kötü çorbasıydı.

Ev çocuğu uyandı, binbir detay hazırlanma ve klasik çocukla evden çıkma seramonilerinden sonra, aşağıya indik. Arabamızın yanına bir geldik ki.. Herifin biri fotoğraftaki gibi, bizim çıkmamıza imkan vermez şekilde, kondurmuş aracını. YOLA ÇIKAMIYORUZ. Bir belirsizlik yüzünden kaldık öylece o yolda. Düşün ki uçağa yetişmem gerekse, kaçıracaktım- çünkü 40 dakika sürdü bu bekleyiş.

Gerçi burada tam belli etmiyor kendini durumun gıcıklığı...


En sonunda ev erkeğine dedim, 'bak gideyim bulurum ben plakayı anons yaptırmanın bi yolunu'. O da ısrarla reddediyor, polisi aradığı için havadan gelecek bir çözüm bekliyor. Oldu canım. Bizim için helikopterler indirecekti zaten 155. Polisi aradı, aracın fotoğrafını çekti ve tatmin olmuş şekilde bekliyor orda. Arada da sayıklıyor; 'bu resmen insan haklarını gasp etmek'..

Bu kadar medenilik bana fazla geldi ve sonunda ev erkeğidir demedim, bastım gittim. İleride bulduğum bir zabıtanın yanına yaklaştım. Kendisi çok ciddi bir şekilde telefonda konuşmayı sürdürdü. Bi 10 dakika kadar da öyle bekledim. Önemli bir görev konuşmasıdır diye düşünerek, bölmemeye çalıştım ama ona 'acil bir durum' titreşimimi de yaydım. Sonunda pes etti ve 'anne ben seni sonra ariyim he mi' dedi. Höö anne mi? Annesiyle konuşuyormuş. Bitkisel hayata girsem anca bu kadar tepki vermezdim çünkü aceleyle derdimi anlatmayı tercih ettim. Adam da sağolsun, hemen bi araç gönderdi de anons edildi plaka.

Biz aracın sahipleri olarak- pazardan alışverişini yapmış, aheste aheste yürüyen amcayla teyze beklerken, karşı dükkandan mahalle delikanlısı çıkmaz mı, dik ve jöleli kellesiyle. Meğer o durumda, o sabırla, küçük bir çocukla, elimde korkunç bir balkabağı çorbası olan o yollukla yaklaşık 1 saat beklediğimiz, bir mahalle sohbetiymiş. Özür diledi, küfür eder tınısında. Arabasını çekti. Sinir olmaktan o kadar yorulmuştuk ki, yalnızca burun deliklerimizi şişirmekle yetindik. Belki arada birkaç 'ya hastamız olsaydı', 'insan bi telefon yazar' lafları etmiş olabiliriz. Çünkü karşı taraf altına çiş kaçırmış gibi sürekli 'çok pardon, çok özürdilerim' diyip durdukça insanın söylenme ve hesap sorma isteği de fos çıkıyor. Ve nihayet yola çıktık. Ev erkeği, hala olayın benim sayemde çözüldüğünü anlayamamış şekilde, 'sen gitmesen, polisler gönderiyordu ekibi' diye sayıklamaya devam ediyordu. Peki dedim. Osho olsam anca bu kadar hoşgörülü olabilirdim, dedim içimden.

Sonrası ne mi? Korkunç AVM kalabalığı. Çünkü alınacaklar vardı. Önce Gaziemir'de Optimum'a gidildi. Aman Yeeaarabbim. Gerçekten o gördüğüm insan kalabalığı sadece batı Türkiye'de mi? O halde dünyanın geri kalanı daha ne kadar kalabalık olabilir ki? Ardından bir de Forum Bornova'ya fırladık. Ikea hazretleri için. Önce bir yerde oturduk yemek yiyelim diye. Menüde ne vardı dersin? 'Dil Şiş'. İyi şakaydı dedim içimden. Süheyl-Behzat olsa bu kadar güldürebilirdi, dedim.

Alışveriş merkezlerinde sevdiğim tek şey, yanımdan yürüyüp geçen insanların diyaloglarını dinlemek. Hoşuma gidiyor başkalarının hayatlarından satır başları yakalamak. Başka da bir şeyini sevmiyorum. Etraf çok çocuk. Çok hamile. Çok kadın, çok anne. Sanki bütün çocuklar ve ebeveynlerine hapishane.

Bugünü, ev çocuğunun karnı doymuş, mutlu edilmiş, tüm çişleri ve kakaları iyi yönlendirilmiş ve tertemiz yatağında uyutulmuş atlatmanın şaşkın bir rahatlığını yaşıyorum. Üzerine Başak tavsiyeli efsane dizi THE NIGHT OF' un son bölümünü de izledik. (Bundan sonra bahsedicem)

Olan bir tek balkabağı çorbasına oldu. Çöpe atıldı. Gurme olsam, belki anca bu kadar içemezdim bu çorbayı dedim ve attım gitti.


Çorbayı atma dansım




Emmece, gömmece...

Rüyamda lisedeydim. Sık sık o dönemlerde senaryosu geçen garip rüyalar görmeye alışkınım. Okul bahçesi geniş ve orman gibi bir yermiş. E...