Günün Özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günün Özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2017 Cumartesi

İki lafın beli



Birine bütün para uzattığında, karşındaki para üstünü vermeden önce, parayı tutup ufuk hizasına getirerek kontrol ederken yaşanan o sessizlik var ya... İşte o kısa gerilim anı, acaip dürüst bir an. Orada tatava yok. Orada stratejik, politik, ailevi, yalakalık, çıkarcılık, genç gösterme, iltifat etme gibi silahlanmalardan epey uzak, neredeyse meditatif bir doku var. Net, direkt, bödöv diye 'senle ilgisi yok halagızım, sahte mi değil mi görmek bilmek bizim işimiz' rahatlığı, apaçıklığı var. Kimse kimseden kıllanmıyor. İlişkiler de apaçık böyle olsa nasıl olurdu? Belki böyle böyle alınganlığın kökünü kazırdık.


Çocukken yaşadığım en büyük hayal kırıklıklarından biri, çok sevdiğim dizide bir karakterin oyuncusunun değişmesiydi. Bağlandığın biri bu, gidiyor, yerine başka biri geliyor, oymuş gibi yapıyor. Bunu bir çocuğun hoş görmesi çok zor. Sonra büyüdükçe, ilişkilerin de buna benzediğini gördüm. Aslında yaşanan senaryo filan aynı. İlişkiyi sen yaşıyorsun, nasıl farklı olabilir ki? Yeni ilişkide bir önceki oyuncunun adını yanlışlıkla kaç kez söylemişsindir. Bana da başka kız isimleri söylendi. Makul. Çünkü hepimiz aynıyız. Biz bütün sevgililerin adı 'aşkım'. Sen aynı sen oldukça, ilişkinin sorunları, gittiği yer, bazen bitiş şekli bile aynı. Gerçi evliliği ilk kez deneyimliyorum. Oldu ki bir gün taraflara bir soğuma gelir de ayrılırsak ve sonra başkalarıyla yuvalar kurarsak, aynı geç uyanmalara gıcık olacağım garanti.


Anneannem ben bildim bileli çaldırıyor. Tüm tanıdığı herkesi, konuşmak için önce çaldırıyor. Sonra o kişiler anneanneme dönüyor. Ona öyle tembihlemişler. Sen arama anne, biz seni ararız. Ben seni ararım teyze. Anneanne, çaldırdığında ararım ben seni. Bu kadın bir kerecik bile arayamayacak mı? Nolur izin verin, bir kez de o birini arasın. Kefenin cebi yok ki, TeLe'ler de onunla gitsin. Bu kadın istediği an birini niye arayamıyor? Kendince bana kibarlık yapmak isteyen bazı tanışlarım da onları aradığımda beni meşgule atıp, saniyesinde bana geri dönmek gibi anksiyeteli davranışlar yaparlar. Burada ana fikir, sana girmesin yazık. Ben seni arıyorsam, bunu göze alıp arıyorum. Sen dönüp beni ararsan, lafımı kısa kesmek gibi ıkıntılara giriyorum. Çok zor. Benim telefonumu açarsa, o ay yiyecek ekmek bulamayacağım zannediyor olabilir. Şuan telefonumda 499 dakikam var. Bedava. İsteyeni arayabilirim.


Dün gece uyurken klimayı açmaya gerek olmaması sabah yaşam enerjisiyle uyanmama sebep oldu. Bazı bazı terlediğim olmuştu çünkü. Klimanın yaydığı sağlıksız hava, deri yüzeyini donduran rahatsız hissi ve her saat başı faturayı biraz daha şişirmesi gibi nedenlerin hepsi, benim için mutsuzluk. Klima aşırı sıcak havalarda sonsuzca değil, kısım kısım açılmalı. Yataktan ev çocuğunun kibar davetiyle (kulağıma bağırdı) light şekilde kalkıp da salona doğru seğirtince, böğrüme bir serinlik esti. Salonda fil görsem bu kadar şaşırmazdım. Klima açık kalmıştı. Ev erkeği yatmadan önce salondaki klimayı kapatmayı unutmuş. Birden yüreğimi çok derin bir acı kapladı. Yere bağdaş kurup 'ev bütçesini konu alan türkü' bulmaya çalıştım, çığırmak için. Bulamadım.


Şimdi kalkıp çamaşırları toplayıp, dereotlu poğaça hazırlamam lazım. Bugün halk plajında kimbilir ne maceralar yaşayacağum.

Önce bi kahve ile bu post'u paylaşayım dabi.


31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir çarşamba biterken


Nihayet en büyük derdimin katlanmamış çamaşırlar olduğu günlere geri döndük. Şuan bebe içeride mışıl mışıl uyuyor. Acısı dinsin, onu oyalasın diye günde 445 saat çizgi film izlediği için, bu akşam ekransız- yarı oyun- yarı sarılmalı, tatlı bir gün finali yaptık. Hatta instoşdan takiplediğim pastoral beslenen hatunlar duysa, kederlerinden kusarlar ama eve pizza söyledik, hasta çocuğa yedirdik. Çünkü acılarından sonra bebemin iştahla bir şeyler yemesi hepimizin boynunun borcu. İki dilimi sevinçle coşkuyla yedi. Bir dilim ısırıp, salonun ortasında yerli dansı yaparak kutladı pizzasını.

Çocuklu hayattan sonra iş yaşamında kazandığım üstün güçler konusunda, hala aynı fikirdeyim. İşin garip yanı, evdeki kaos (belki kafamdaki?) beni nasıl dövüyorduysa, o kadar stresli/yoğun ve patronların 'bugün halletsek çok iyi olur G. hanım' dediği bir ofis ortamı bana kısırlı börekli piknik gibi rahatlatıcı geliyor. Bellerimin ağrısı, omuzlarımın sertliği geçti. Akşam evde buluştuğum ailemle raks eder oldum. Hele bir de bebenin gündüzlerini tam da idealimdeki gibi bir düzene geçiriyorken şu aralar, yeniden aynalarda cildime bakıp kafaya takabilirim. Öyle bir sorunsuzum, öyle bi serseriyim. Mutluluk bu olsa gerek. Cildindeki gözenekleri dert edinmek. Batıklarına ağlamak. Ya da her gün çorap değiştirmekten sıkılmak.

Çalışırken hissettiğim


?


Dünyanın aslında küre olmadığını iddia eden, flat earth muhabbetlerine ne diyorsun? Valla biz başta totomuzla tısladık ama sonradan bizi bu konu bir sardı? NASA'ya verip veriştiriyor, aya adım atmanın fake olduğunu geçtim, evren diye bir şeyin bile belki de var olmadığını gonuşuyorlar gız! Hatta o kafayla izlediğimiz tüm klasik uzay filmlerine dönüp bakınca (Gravity, Interstellar vs.), hepsinin dünyayı kurtarmayı konu edinerek tıpkı Hristiyan propagandası yapan Hollywood filmleri gibi NASA alkışçıları olduğundan dedikodu ediyorlar.

Sen de mi ayaksın yoksa
astronot sektörü?
Şeytan çıkarma filmlerinde konuyu hep Hristiyan dindarlarıyla çözerler ve finalde tanrıya 1, şeytana 0 puan derler ya. Onun gibi. NASA da sanki toplumlara, kitlelere, nesillere forwardlanan bir kült kurum gibi sanki. Dinin uyuşturması gibi, uzay bilgisiyle de bizi sakinleştirerek uyuşturmuşlar gibimsi. Tabi bunları konuş konuş, elinde patlıyor. Gel de üstele. Nasıl kanıtlayacaksın, kime kanıtlatacaksın? Anca birkaç kuzen, eş, dost ortamında sabahlarken iyi malzeme çıkar. Sonrası yine pazartesi sendromu. Dünyanın yuvarlak olmadığını öğrenmeye hazır mıyım bilmiyorum. Bu bence dünya tarihinin en büyük magazin haberi olurdu.

Hangisi beni korkutur düşünüyorum. Koskoca bir evrende herhangi bir gezegenin herhangi bir canlısı olmak mı... Yoksa yalnızca bir kara parçasındaki tek evren olmak mı? Gökyüzü bile sınırlı. Tıpkı Truman Show gibi.


Bundan gayrı her gün notlar almak isterim hafiften şuralara. Gün sonu raporu gibi. İşalağ evladım.

21 Mayıs 2017 Pazar

Laf lafı cimciriyor.


Şuan ev çocuğu öğlen uykusunda, ev erkeği de 'kaşlarımı dinlendiriyorum' diye güya bana ayak yapıyor. Basbaya dalmak üzere. Evlilikte, ten uyumundan ziyade uyku uyumunun önemini yazmıştım, daha önce. Sabahçı bi insansanız, erken uyanmadan 'uyanmış' gibi hissedemiyorsanız, sabah en geç 09:00'da çayı demliyorsanız, öğlenci biriyle evlilik sizi uzun vadede yıpratabilir. Neticede insan kahvaltı sofrasını paylaşamıyorsa, neden evlensin qi? Bu uykucu eşlerin bir de nereye döşünü serse, uyuklama davranışları oluyor. Bu da hayat yıldıran başlıklardan biri benim için.

**
Eve ikinci klimayı aldık. Geçen sene aldığımız aşırı yakışıklı, erotik bir şeydi. Aman teeanrım, çimdikleyen yaz sıcaklarında, o ne serinletmeydi be? Orgazmın yeni formu. Şimdi de yatak odasına ikinciyi aldık. Nazar boncuğu asalım diyoruz üzerine. Kurban kesmeyi düşünüyoruz. Halaylara doyamadık çünkü. Zevkten biri ölecekse, o benim bu yaz.

**
Ev çocuğu parmağa geri döndü. Yeniden başlayınca bir daha bırakmak zor olacak onun için sanki. Yine de ses etmiyorum. Çünkü kendi kendine çelişkide kalmayı azcık hak ediyor. Geçen tuttum bunu aldım, kuaföre götürdüm. Her gören 'prenses naber' diyince, siniri bozuluyordu. Bir kere ben de öyle sinirlendim ki 'hayır prens' diyiverdim. Prens ne hacı? Tepkim prenses diye çocuğun etrafını çevreleyen teyzelereydi. Neyse kuaförde, benim yavru bir usluydu. Sanki nişanına saç yaptırıyor, sonuna kadar ses çıkarmadan bekledi. Görenler çıldırdı şaşkınlığından. Ben de 'çünkü onun benim gibi bir annesi var' duruşumu aldım. Aslında bana da sürpriz oldu. Yanımda çocuğu zaptetmek için çantama tıkıştırdığım abur cubur ve önceden hazırlanmış çizgi filmlerin olduğu çantayı hiç açığa çıkarmadım elbette. Saçlar kötü oldu gerçi. Kısa kadın saçı gibi oldu. Prenseslik bitti ama kraliçelik geldi. Çok rahatsız edici. 30 TL çöp oldu gibi hissediyorum çünkü görüntü olarak harbiden emekli kadın saçını andırdığı yetmiyor gibi, çocuğu daha da rahatsız ediyor bu saç. Önceki toplanıyordu en azından. Parmaktan konu nerelere geldi. Kısacası bu çocuğum, parmağa geri döndüyse vardır bi bildiği. Bırakır yine. Çünkü herif azcık laftan anlıyor, uslu, süzgecinden geçiriyor. Aslında şuan tamamen saçmalıyorum, şimdi fark ettim. Çünkü basbaya bokum ödüme karışıyor. Neden yeniden başladı ki? Sordum birkaç kez, kafasını çevirdi başka yöne. Yine de susmalıyım.

Bahsettiğim kraliçe saçı bu


**
Chris Cornell'in ölümü beni çok pis göt etti. 52 yaş umrumda değil, herif bence gencecik delikanlıydı. Onun müzikleri daha yolun başındaydı. Ev erkeğine aşık olma günlerim, Kıbrıs hayatım, hamileliğim, bebemin ilk 3 senesi hep onun sesinden. Müzikten Chris'i alın, geri neyi kalır ki? Bir de Kurt Cobainli atıflara aşırı kılım. Kusura bakılmasın ama Kurt kim Chris kim? Kurt müzik dehası filan değildi ki. Chris ölünce konu neden yine Kurt' geliyor. İkisi de grunge başlığı altındalar diye, olayları birbirine bağlamak, içinde çiğ et var diye sushi ve çiköfteyi aynı masada servis etmeye benziyor.
**

Saçımın önündeki yeşiller akınca, gittim mor-maviye boyattım. Nasıl klişe bir kadınmışım, yeni anlıyorum. Kuaförden çıkınca, aşırı uçarı pozitif olmalar, oğlumla abartı sarmaş dolaş haller, ev erkeğine liseli sataşmalar filan. Klişenin dibiyim. Ne oluyorsa bilmiyorum, o kuaför aynasından kendime bakarken, fiziksel olarak kendimde dert ettiğim yönlerim birden 'aman yaa ben de ne büyütmüşüm' seviyesine geliyor. Dal gibi, fıstık gibi, manken gibi gadınım diye kıro laflar dönüyor kafamda. Sonra eve gelince yine dizilerdeki esas kızın frijit halası gibi görüyorum kendimi aynada. Hayat çocuum.

**
İş hayatım tüm hızıyla sürüyor. Hala tam rayına oturtamayarak. Ev çocuğu ile zerre kaliteli zaman geçiremeyerek. Anca öpüş kokuş, hızlı kitap okumalar, beraber geyik çevirmeler. Öyle oyun oynıyım, bir şeyler keşfedelim, yeni aksiyonlara girelim diye bir şey yok. Haftasonu full ona ayırayım, göz göze olalım diyorum ama yüzey tozu almak gerekiyor, banyo ovmak gerekiyor. Birkaç kez hafta içinden yapayım dedim, onda da yorgunluktan beynim aktı. Baktım sinirli bi insana dönüyorum. Sonunda şu fikri geliştirdim. Ev erkeği cumadan yerleri hallediyor. Ben de haftasonu banyoya ek olarak bir de neresi acilse orayı yapıyorum. Bu hafta yatak odası komple temizledik örneğin. Bebemi de kattım göreve. Fakat diğer mevzular? Örneğin bir filmi 3 geceye bölüp izlediğimiz oldu. Dizilere elveda ettim bir süreliğine. Kitap mı, paragraf okuyabiliyorum anca. Blogları metrolarda, asansör beklemelerinde vs. Arkadaş görüşmeleri? Her mevsime birini serpiştirsem, yılda 4 fena değil. Kısacası alışmaya çalışıyorum- çalışmaya alışıyorum.

**
Zamanı kullanmak ve hayat hakkında düşünüyordum. Tesadüfen karşıma çıkan önce Nil Karaibrahimgil'in, sonra GeCe'nin yazılarını okuyunca, birden kendimde bir duygu elime geldi. Aslında iki yazı birbirinden farklı görünse de, biri işin teori diğeri de uygulama kısmı, bana göre. Elime gelen bu duygu şuydu: Gerçekten yaşadığımı hissetmek, o günü 'olmuş' saymak için, bazı şartlara ihtiyacım var. Çalıştırılmış bir beyin, konu her ne olursa olsun- bir şey üzerinde emek vermek. Mutlu edilmiş, sevilmiş, güldürülmüş bir çocuk. Yorulmuş bir beden. Ve günün sonunda küt diye dalınan o uyku.

Galiba bu aralar böyle bir hayatın bağımlısıyım.

Yarın yeni hafta başlıyor. Çok tatlı olsun. Kahveler, tam zamanında dolsun.



13 Mayıs 2017 Cumartesi

G.Ö.T.




UYARI!
BU YAZI FAZLA GÖT KELİMESİ İÇERMEKTEDİR.

Modern yaşam insan bireyinin alt üst olma eşiğini iyice vasat yerlere çekmiş durumda. Yürüyen merdivenlerin baş döndürücü performansına ne kadar alışsak da yolda yürürken gördüğümüz bir göt hepimizi alaşağı edebiliyor.

Dün de öyle oldu işte. Ev erkeği ile akşam bira-kahve yapmış, eve dönüyorduk. Derken o manzarayı gördüm. İlk gören bendim. Paylaşmakta tereddüt ettim. Ev erkeğine göstersem... tepkisinden, yavşakça bir söylemden, ya da en fenası benim gibi sersemleyip, derin boşluğa düşmesinden çekiniyordum. İnsan bireyinin görmezden geledurduğu ancak başına geldiğinde asla geçiştiremeyeceği ve hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağı 'şeyler' vardı. Bu şeylerden biri de buydu işte. Bir göt.

Tanımlamaya çalışayım. Önümüzde sarmaş dolaş yürüyen bir çift... İkisi de ne obez ne zayıf ama dombili diyebileceğimiz bir klasmanda. Çakır keyiflik ve henüz çiftin arasında bir dargınlığın son bulduğunu ispatlayan tarz yakınlık vardı aralarında. Karanlıkta çifti zar zor seçebiliyordum ama erkeğin sıyrılan pantolonundan ay gibi parlayan göt detayını apaçık görüyordum. Görüntü çatal aşamasından daha ileriye gitmişti. Bir götün yüzdesel olarak yarısı olduğu gibi açıktaydı. Özür dilerim, kimseyle dalga geçmiyorum ya da eleştirmiyorum, fakat nasıl desem. Bunu görmeye hazır değildim.

Biri adına yerin dibine girmenin yetersiz kaldığı bir duygu eşliğinde yürürken ben, elim kolumun bağlı olması işleri iyice zorlaştırıyordu. Gidip adamı kibarca uyarsam; 'afedersiniz götünüz görünüyor' desem? Olmazdı. Bakalım o bununla yüzleşmek istiyor muydu? Hem dışarısı serindi. İnsan götüne kaba et diyen otoriteleri düşündüm bi an.. Acaba kaba et, kaba olduğundan yel almıyor muydu? Dışarıdaki esintiyi hissetmiyor muydu? Rahat yürüyüşü, hissetmediğini söylüyordu. Bu durumda göt yarısının olduğu gibi dışarıda olduğunun kendiliğinden farkına varması ihtimali çöpe gidiyordu. Bakmıyordum. Kafamı çeviriyor, bu fikirle savaşıyordum. Fakat... Daha fazla dayanamadım ve ev erkeğine söyledim. O an bu durumla birilerinin adice daşşak geçmesi, olayı normalleştirmesine ihtiyacım vardı. Gülsek, dalga geçsek, üzerimdeki bu ağırlık hafiflerdi, kimbilir.

Ev erkeğinin ilk tepkisiyle tosladım. Dalga geçmedi. Gülmedi. Biraz inceledi ve arabayı park ettiğimiz sokağa girdiğimizde paniklemeye başladı. 'Umarım herif bu şekilde araba kullanmaya yeltenmez' diyiverdi. Yutkundum. Onu o şekilde kafamda izledim. Dayanılacak gibi değildi. Göt yarısı, ya tamamına ererse? O zaman nasıl hissedecektim? Görmesem de olayları çizmiştim aklımda bir kere.

Buraya kadar olanlar, sadece ben, ev erkeği ve göt yarısı ile aramızda geçiyordu. Başka bilen, gören yoktu. Keşke her şey bununla kalsaydı. Girdiğimiz sokağın sonunda İzmir'in meşhur sokak arası kına gecelerinden biri vardı. Havaların ısınmasıyla insanlar sokağa sandalyeleri atmış, alkışlayacak ve arabesk müzik dinleyecek bir sebep çoktan bulmuşlardı bile. Ev erkeğini durdurdum:

'Lütfen devam etmeyelim, görmek istemiyorum' dedim.
'Sakin ol, halledebiliriz, alışırız, her şey yine düzelir' dedi.

Çift, arkalarındaki göt yarısından habersiz, kalabalığın önünden geçtiler. Göt yarısı yanlarındaki üçüncü kişi gibiydi. İçimizden biri gibi.
Vızıldanan kalabalık, birden, bıçakla karpuzu ortadan yarmış gibi şak diye suskunlaştı.
Herkes sustu.
Önüne bakanlar oldu, uzaklara dalan, tırnak yiyen, telaşla sigarasından fırtlayan.
Ama bir kişi, bir münasebetsiz çocuk, bir gevşek genç çıkıp da gülmedi. Keşke... keşke.. biri çıkıp gülebilseydi. Biri de çıkıp göte göt diyebilseydi.
Derin bir suskunluk.

Sokağın en sonunda park halindeki arabamıza gelmiştik. Az ilerde çiftin arabası vardı. Derken erkek olan bir an duraksadı, elini beline attı. Elindeki poşeti sevgilisine verdi ve tıpkı benim ev çocuğunu hoplatarak pijama giydirişim gibi pantolonunu çekiştirip beline oturttu. Yavaşça dönüp etrafına baktı. 'Gören oldu mu amuğa goyim' bakışıyla bizi de yokladı ama biz çoktan 'biz bişey görmedik' duruşumuzu almıştık.
Derin bir nefes çektim.
Ev erkeği de kendine gelmişti.

Dönüp baktığımda, kına gecesi de olayı sessizce kapamış, neşeli gürültüsüne devam ediyordu.
Yine hayat normale dönmüştü işte.
Hepimiz yine götümüzü güvene almıştık. Aslında kendi götümüzle yüzleştiğimizi umursamaksızın, kaldığımız yerden devam edebilirdik.

Bu yazının mottosu: Hepimiz karanlıkta kendi götlerimizle baş başayız ama yokmuş gibi yapıyoruz.

Bu götten yazıyı sabırla okuduğunuz için teşekkürler. Ayrıca göt denmez popo denir. En azından biz çocuklarımıza böyle öğretiriz.



19 Nisan 2017 Çarşamba

İş bulma hikayem. Ya da işin beni bulması.


Yatağa popoyu koymuşçasına, anne dizine kafayı yaymışçasına sana geldim blog.

Ha şimdi (Trabzon zaman zarfı) bitti çamaşır katlama işim. Ondan daha önce de patlayan gider borusunun skandalını temizlemeye çalışıyorduk. Ve aradan çıksın diye klozet-lavabo çiftini cifledim. Olaylar mutfak tezgahına kadar lafı getirdi, hadi orayı da hallettim. Ama çay taze, şuan 'gece yeni başladı' ruhum bundan.

İzmir'de olmayacak şey oldu. İş buldum. Hem de kendi uzmanlık alanımda. O günü hiç unutmamak için buraya not alayım.

Referandum sebebiyle yılık, mayışık halimle büyük yatakta uzanıyordum. Ev çocuğu beni odasına 'gel anne gel arabacılık oynayalım' diye çağırırken, yerimden hiç kalkmak istemediğimi, tavana bakarak 'gel oğlum gel sana burada kitap okuycam' dediğimi hatırlıyorum. Referandum ertesi, sosyal medyada akan paylaşımlardan dolayı gırtlağıma kadar 'boşalmamış enerji' ile kalakalmıştım. Bu enerjinin ismi yok. Bilinçli ya da politik bir hal değil, bak. Göt olmaktır, belki. Bilmiyorum.

O sırada telefonum çaldı. Uykulu sesimle konuştum. Ses, beni mülakata çağırıyordu. Çok gördük biz bu mülakatlardan uyuşukluğumla, alelade bir şekilde yer tarifi istedim. Böyle bir işe başvuru yapmamıştım. Ev erkeği her sabahki centilmenliğiyle yerime başvuru yapmış olmalı, diye düşündüm. İzmir'e geldim geleli nadiren kendi alanımda ilana rastlıyordum. Toplamda 5 görüşme filan yapmışımdır onca sürede. Hepsi de 'editör' ya da 'sosyal medya uzmanı' adı altında grafik tasarımcı arayan çok tatlı ve bilinçli insan kaynakları gızlarıydı. Kurumsal iletişim uzmanı olarak çağrıldığım aşırı plaza bir iş görüşmesinde, kendimden bahsetmemi istemelerinin hemen akabinde, o gaddar tecrübemden bahsettikten sonra 'yani tasarımcı mısınız' demelerini hiç unutamıyorum mesela.

Bunları geçelim. Herkesin hiç ders çıkaramadığı bazı anılar vardır. Parçası olmayan legolar gibi. Bu anılar da böyle.

Görüşmeye gittim. Gitme sebebim inan -sadece- dönüşte tam buğday ekmeği almaktı. Bir de hava alırım, ev çocuğu da anneannesiyle oynar o arada, diye düşünmüştüm. İçeri girince, yine tatlı bazı gızlar bana form uzattılar. Formda annem ve babamın en sevdiği çorbayı sormamıştı sadece. Doldurmadım. Bazen tembellikte çok çalışkanımdır.

İçeriden buyur edildim. Olayların bundan sonraki kısımlarını yıldızlı sticklerlarla süslediğimi varsay.

Genç bir adam, beni karşıladı. Uyuşuk halimi farketmiş sanırım, nasılsınız dedikten sonra, benim mıymıy sesimin arkasından 'mecalim yok diyorsunuz yani' diyip güldü. Bana bu espiri bile Truman Şov'un dışına çıktığımı hissettirdi. Nedense hoşuma gitti bu yaklaşım. Ve sonra tüm öz geçmişimi GERÇEKTEN ama GERÇEKTEN inceledi. Her bir kısmı için sorular sordu, hikayesini merak etti. Bir işveren olarak tecrübelerimi öğrendi. İlgiyle.

Ve işin tuhafı aradıkları şey uzmanlık alanımdı. İlk kez! İzmir'de başka bir şey kakıtmadan, sadece ve sadece kendi alanımda iş tanımı olan bir pozisyon için mülakata girmiştim. Bu işi istiyordum. Şartları, sağı, solu umrumda değildi. Kendimi farklı satmama gerek yoktu. İyi yaptığım şeyi yapmam yeterliydi. Bir insan çalışmak diyince, daha ne istesin ki? Kendi olabildiği, yaparken iyi hissettiği şeyi yapabilme özgürlüğü. Bir nevi kendi sesinden konuşabilme konforu.

Deneme haftasını beklemeden, bir çalışma yapmayı teklif ettim. Hemen ertesi gün de gönderdim. Olumlu dönüş geldi. Pazartesi gerekli evrakları muhasebeye teslim etmem için bilgi verdiler. Özetle bu Pazartesi, başlıyorum.

Lakin, işin ünlemli kısmı, duygularım çok usta bir şekilde gizlenmiş galiba. İş buldum diye çığlık atıp, sıçramadım. Ev erkeğiyle kucaklaşıp öpüşmedim. Çaksana dostum hey diyip arkadaşlarıma müjdelemedim. Bir çiçek yaptırıp annemin kapısını çalmadım.

Fakat ne yaptım biliyor musun. Bugün alışverişe çıktım. Sıradan keyif alışverişi. Yeni cüzdan, takılar, güneş gözlüğü filan... Yeni iş için. Sonra oturdum bir yerde kahve söyledim kendime. Aldıklarıma bakarken benim gözlerden tıpır tıpır bir yaş gel... Birden ne göreyim? Yorgundum ben. Kendimi zor bir mücadeleden çıkmış ve yıpranmış gibi hissediyordum. Aldığım şeyler tipik benim zevkim, hani olduğu gibi ben. Hasret kalmışım gibi kendime. Şöyle sırf tatlı şeyler almayalı ne kadar zaman olmuş. Yeni bir hayat önümde, her şey için heves-heyecan, içimde bitmek bilmeyen fikirler. Tamamen bana ait bir mutluluk anı. İçinde yalnızca ben.

Cüzdanıma baktım, evirdim çevirdim. Kahvemi bitirip kalktım.
Sevinç ağlamasını bile özlemişim.












16 Nisan 2017 Pazar

Serbest Çağrışım




Sabah 06:45'te uyandım. Ev erkeğine babasının ergenlikte hediye aldığı ancak hiç siftahı yapılmamış, - benim ise son 5 yıldır evire çevire giydiğim- gömleği giydim. Kot pantolonumun içine sokuşturdum. Yüzüme en konforlu bakımı yaptım. Yani yıkayıp nemlendirdim, göz altlarıma hafif kapatıcı sürüp, ayna karşısında röportaj veriyormuşum gibi seçkin bir şekilde gülümsedim.

Ben bu aynanın beni nasıl dolandırdığını bir gün eczanede karşıma çıkan gün ışığı aynasında anlamıştım. Bir baktım ki Cindy Crawfod'a tık kala sandığım surat meğer sefillerin yazılmamış 6. cildiymiş. Bakın bu boktan espiri şuan çıktı, çünkü samimiyim. Çünkü doluyum. Cildimde tedavi edilmeye ihtiyaç duyacak denli kızarıklık oluşumunu da o sırada fark etmiştim. Bir süre kinle doldum çevreme. Ev erkeğine, anneme, hatta ev çocuğuna. İnsan hiç mi söylemez cildimin vaziyetini? Çaktırmaz? İpucu vermez? Kaç göz yapmaz? Bu aynaya güvenmeme kararı aldım ama bazen iltifata benim de ihtiyacım oluyordu. Ve bu ayna instagram vazifesini görerek; cilt rengimi dengeliyor, kaş bıyık filan rötuşluyordu. Bu sabah da aynaya baktım ve güne başladım.

Saat 10:00'da Karşıyaka'da olmam lazım. Bu arada ev erkeğinin uykusunu alabilmesi için ev çocuğunu anneme bırakmam gerekiyor. Saat 10:00 'da uyanacak olan ev erkeği, 10:30 'da bebeyi annemden alacak. Anneme yürüyüş mesafesi 15 dakika. Bebek arabasını ittirerek 20 filan. Simitli kahvaltı sözü vermiştim, yolda fırına uğrayıp simitleri almakla beraber, 23 dakika. Evden çıkmadan önce ev çocuğunun yedek eşyalarını bir çantaya koydum. Birkaç saat için bile olsa, çocuğun ıslanan çorabı hoşgörüden anlamıyor. Gideceğim yerde kahve içmek istiyorum ve bardakların iyi yıkanmadığını sinsi bir şekilde fark ettim. Yanıma karton bardak almam lazım, bu yüzden kendime de bir çanta hazırlıyorum. İçine gözlük, telefon, cüzdan, karton bardaklar ve not defteriyle kalem koyuyorum. Ev çocuğu yanına bir şey almak istiyor mu, onu soruyorum. Yeni aldığımız doktorculuk oyuncaklarını istiyor. Parçaları topluyoruz, çantayı kapatıyoruz, sırt çantasına yerleştiriyoruz. Çişini anca bitiren ev çocuğunu giydiriyorum. Saçını acıtmamaya söz vererek, saçlarını tarıyorum fakat bir kaç yerde yine de acıtıyorum. Özür diliyorum hafif dilenci sesimle ve bu sırada taramaya devam ediyorum. Ev erkeğinin uyanmama ihtimaline karşılık cep telefonunu evin içinde Google yardımı olmaksızın bularak başucuna koyuyorum. Ancak şarjının intihar eşiğine geldiğini görüyor ve koşup şarj aletini getiriyorum. Gıcık telefon, şarj olmuyor bir türlü, temas sorunu var. Araya ev çocuğunun terliklerini koyunca, temas ediyor ve şarj oluyor. Vakit kaybettiğim için saati kontrol ediyorum. Evden en geç 08:00'da çıkmam lazım... Randevuma gecikme lüksüm yok. Ah az daha unutacaktım, ev erkeğine not yazmam lazım. Ev çocuğunu aldığında yapılması gerekenleri yazmalıyım! Teknik ve nesnel zekaya sahip olan ev erkeği, tıpkı bir time-line gibi, saniye ve komutları doğru girilmedikçe, doğaçlamada zorlanıyor. Bu sebeple başlıyorum yazmaya...

Dönüştü markete uğrayın, yumurta alın. Eve gelince acıkmış olur, senin yulaflı yumurtanı seviyor, ondan yersiniz. Saat en geç 13:15'e kadar uyursa uyusun, yok uyumazsa zorlama. Üzerini kontrol et, çok sıcaklarsa mutlaka hafiflet giysilerini.

Notu görmesi garanti olan bir yere yapıştırıyorum; banyo aynasına. Hey allaam, bu şimdi kalkınca ekmeğin buzlukta olduğunu unutur. Çıkarayım da, çözülsün hem o saate kadar. Bu kıyaklarımı unutma ev erkeği! Gerçi senin her kıyağa verilecek bir cevabın vardır.

Ev çocuğuna ne çok kışlık ne de çok baharlık olmayan, ara geçiş montunu giydiriyorum. Benim gibi yürümeyeceği için, bebek arabasında oturur haldeyken sabah saatlerinde üşüyebilir. Mantıklı seçim. Çok erken kalktık, açlıktan midesi bulanabilir. Yanıma bir de muz alayım, yolda tırtıklar. Ben de üzerime baharlık montumu giyiyorum ve bu sefer sahiden evden çıkıyorum.

Çıktığımızda saat 08:15... Olsun, yetişirim. Anneme haber vereyim yolda olduğumuzu. Fırına geldik. Çüşlü ohalı! Fırın kuyruğu? Kaç kişi var orada? belki 20 filan. Bekleyemem, vaktim yok. Başka fırından alırız. İyi ki muz almışım yanıma, biraz tıkınsın yavru, acıktık!!!

Anneme nihayet ulaşıyoruz. Annem elimdeki simitleri görünce azarlıyor; 'kaç tane simit aldın?'.  Ayaküstü tartışıyorum en geleneksel halimle. 'Anne sabah sabah kapıda azarlıyo musun beni? Ben de bir şeyler yiyip çıkıcam heralde'. Annem yanlış anlamış taklidi yapıyor; 'he sen de yersin sahi, pardon. ben bize aldın o kadar simiti sandım'. Tipik annem... Ev çocuğu ne zaman kahvaltıya ona gelse, panik yapar. Zelzele geçirir. Güreş tutar. Çünkü çocuk doyurmak en büyük fobisi. Since 1983. Yine köşeye sıkışmış, görebiliyorum. Dolmuşa yetişmek için 20 dakikam var, iyi bari, kahvaltıyı benle halletsin çocuk, annem darlanmasın. Evden çıktığımda ev çocuğu doymuş, oyun oynar haldeyken onlarla vedalaşıyorum.

Dolmuşa yürüme 3 dakika- dolmuşla Karşıyaka'ya ulaşma, 17 dakika- dolmuştan, randevuma yürümek 1 dakika- ve randevum yalnızca 15 dakika sürdü. Kendime ayırdığım bu kuş boku kadar zaman için yaklaşık 4 saat serbest çağrışım yapmışım. Sonuç? Bunca kasışı yapmasaydım da olur muydu? Galiba, olurdu. Ev erkeği 20 dakika erken uyansaydı, kaymak gibi akar giderdi. Kimse ölmezdi, sakatlanmaz ya da sefil olmazdı. İşte illa Anadolu gadınlığı illa bi kurtuluş savaşı ortamı yaratmalar. Siper almalar, bin dereden su getirmeler, acıyı su gibi içmeler, keş gibi kıvranmalar.

Herkese hayat yolunda doğru tekniği bulma dileğiyle. İçtiğiniz kahveler eziyet üstü kahvesi olmasın, keyif kahvesi olsun.


Not: Bugün günlerden #hayır.




12 Şubat 2017 Pazar

Trafik Korkusu?!


Bugün ev erkeği, ben ve ev çocuğu şoförlük eğitimim için dışarlardaydık. Sanmayın ki yollarda acemi şoförlük yapıyorum. Daha o aşamaya çok var! Kapalı ve trafikle temasta olmayan sahalarda dur-kalk çalışıyor, direksiyon hakimiyeti için debeleniyorum.

Ev erkeğinin işi baya zor çünkü -o öğrettiği için-  ben sadece acemi değil, aynı zamanda trafik fobiliyim. Trafik fobisi olan insan başka da tanımıyorum. Kelebek fobisi olan bile görmüşüm üstelik. Trafikten korkan biriyle nasıl karşılaşmadım, ilginç.

Çok ucundan biraz araştırayım dedim. Okuduğum, trafik korkusunu travmatik olaylara bağlamışlar. Ppf... Çok yaratıcı gerçekten. Bir de bunun uzun uzun makaleleri yayınlanmış. Trafikte kötü ve üzücü olaylar yaşayanlar korkarmış. Bu analiz bir vakitler L-Manyak'ta okumaya doyamadığım Dedektif Sanlı hikayelerine benziyor. Onda da olaylar şöyle gelişirdi. Herif kendisine pandik atan bir lahmacuncu yüzünden travma yaşar, hayatını bütün lahmacuncuları öldürmeye adardı. Hunharca gülüyorum bak yeniden haushsaudauh : ))

Dedektif Sanlı


Haftada bir gün çalışıyoruz, çok acele etmiyoruz. Bugün önceki iki haftaya göre, daha az tökezleyerek minicik hızda dur kalk yapıp, arabayı kullanabildim. Müthiş bir histi! Havaya girip, fonda çalan Shine Down'un sesini açıp, gerdan kırma hareketini bile yaptım. Buraya kadar her şey hoş bir Pazar öğleni.

 
hadi işalağ evladım ne diyim
Sonra işlerimizi halletmek için yola çıktık. Elbette direksiyonda artık ev erkeği var. Ben onun yanında.  İzliyorum, hareketlerini takip ediyorum. Etrafta arabalar. Biri yanımızdan aşırı hız yapıp geçiyor. Sürtünüp geçmeye ramak kalmış! Bakıyorum ev erkeğinin suratına, o hiç öyle bir gerginlik yaşamışız gibi değil. Bana öyle gelmiş. Sonra... Yanından geçtiğimiz tır çok büyük görünüyor. Bizi ezip yutacakmış gibi. Hafif içeriden karıncalanma yapıyor bunlar bana. Ellerim soğuyor bir anlık. İşte bendeki trafik fobisi.

Travmam yok, neyimi deşeyim de düzlüğe çıkayım bilmiyorum. Kontrolcüyüm belki? Tetikleniyor araba içinde giderken. Ne bileyim? Kimbilir hangi duygu ve düşünce birliğimde aksaklık var da bana bunu ediyor. Belki ev erkeği dünyanın en kusursuz sürücüsü olduğunu, tüm diğer sürücülerin devamlı ölümcül hatalar yapıp durduğunu, o çok dikkatli olmasa taklaya geleceğimizi ima eden el kol ve zaman zaman küfür hareketleri yaptığı için böyleyimdir. Ya da reenkarnasyon varsa, belki önceki hayatımda direksiyonda can vermişimdir. Mmm.. ya da böcek-temizlik-karanlık takıntısının perde arkasındaki aşırı garip gerçekler gibi trafik korkusunun da berisinde irinli bilinçaltı vardır.

Fekat yeneceğim seni fobia trafiko! Zihinsel kaslarımı minik minik çalıştırıp güçlendiricem. Sürüş reflekslerimden six pack'ler yapaciim. Hazırlanıcam, çalışıcam, direksiyon mekikleri çekicem.
Yutucam seni!
Kahve keyfiyle taçlandırıcam üstelik.

sürmekse sürmek. en kötü böyle.


6 Ocak 2017 Cuma

Böyle bir gün. Gri.


 Ümit Yaşar Oğuzcan'ın oğlu Vedat, Galata Kulesi'nden henüz 15 yaşındayken atlamış. İntihar. O yaşta neydi derdi derken, başka bir şey daha öğrendim. Babası Oğuzcan da çok denemiş meğer ölmeyi. Bir ipucu mu bilmiyorum bu bilgi ama belki de genetik bir mirastı bu.

Bazıları ölmek için yoğun bir istek duyarken, bazıları da yaşamak için öyle kuvvetli bir istek duyuyor ki; bunun uğrunda ölüyor.

Hem de şöyle bir yaşamak:

Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine...

Polis memuru Fethi Sekin dün İzmir'de yaşanan saldırıda hayatını kaybetti. Ama o görevi gereği yapmadı bunu. Hepimiz anlayabiliyoruz bunu sessizce. Yaşamak ve yaşatmak için yaptı. Bunu yapması için kahraman, şair, filozof, partili, örgütlü olması gerekmiyordu. Bir fikrin yandaşı ya da karşıtı da..

Sadece o an orada bulunuyordu ve kuvvetli bir yaşam isteği refleksiyle müdahale etti.

Ümit Yaşar'ın şiirlerini kurcaladım bugün biraz. Oğlu için yazdığı dizeleri, acıları kanıyordu sanki. Hatta benim senelerdir bir aşk hikayesi için yazdığını düşündüğüm şu dizeler, meğer oğlu içinmiş:

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,
Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.


Fethi Sekin'in de üç çocuğu var. Onlar da merdivensiz, yelkensiz kaldılar değil mi?

İşte bugün bende böyle bir gün. Ölümler, hayatlar ve içine saklandığım 'şarkılarla' evde öylece günü dolduruyorum. Evet, yas tutuyorum.







10 Kasım 2016 Perşembe

Sabahın çölünde.


Her sabah aynısı oluyor. Çok erken uyandım sanıyorum, bakıyorum saat 7'yi geçmiş. Bugün de böyle oldu ve içimden sadece buraya uğramak geldi. Dışarısı zifiri karanlık, zihnim de öyle.

Apartmanda bi adam var, aşağı katta yaşıyor. Çocukların dede ile amca demek arasında kalacakları bir yaş aşamasında. Bu adamın o geniş alnının, yontulmamış çenesinin ve iri suratının tam içinde bir Clive Owen yüzü var. Bu benzerliği ilk gördüğümde ev erkeğini 'bak bak Clive Owen' diye dürtmüştüm. Merdivenlerde biraz öne geçince kopmuştu. Koptuğu şey tabi ki bu müthiş benzerlik. Oha nasıl bu kadar benzeyebilir diye. Ve işin kötüsü, adam bunu bilmiyor iyi mi? Herif hayatını Clive Owen'a benzediğini bilmeden öyle böyle yaşıyor işte. Ne yazık.

Galiba bugün babamın doğum günü. Bunu öğrenebileceğim bir mecra yok. Çünkü tek ortak akrabamız annemdi. Annem de babamla ilgili bütün bilgileri arşivden silmiş. Babamın adını duyunca 'tanımlanamıyor' diyor, ruhsuz bir ifadeyle. Mecbur onu arayıp, politik bir dil takınıcam. Mesela, eeee nasılsın bakalım diyebilirim. Ordaki ee'leri uzatırsam, biraz olsun doğum günü olan insan vurgusu yapıp, ağız arayabilirim.

10 Kasım'da ülkenin sayfa çeviren kesiminin yaptığı duygusal ve yoğun alt metin içeren Atatürk paylaşımları bir yana...Trump'ın başa gelmesi ile yine ülkenin sayfa çeviren kesiminin mutsuzluktan kıvranan paylaşımları bu haftanın en ilgi çekici gelişmesiydi. İkisini de merakla takip ettim. 10 Kasım'da ağlamaklı, ötekinde ise şaşkınlıkla. Trump konusu bana yine de bir nebze olsun teselli verdi. Yönünü kaybetmiş, değerlerinden kopmuş insanlar sadece burada yaşamıyor tesellisiydi bu. Bu teselliye çok yakın bir arkadaşımın annesinin bir gün çok yakınımızdaki faşist bir lider için 'adam gibi adam' dediğine şahit olduğum gün çok ihtiyacım vardı. Ve bu kadının iki sene öncesine kadar tam zıttı bir partiye tüm hayatı boyunca, saygıdeğer yüksek rütbeli asker eşiyle oy verdiklerini de hesaba katarsak. Son iki senede işte bu hale gelinmiş. Vefat eden asker eşinin kemikleri sızlıyordur.

Dün youtube' da takılıyordum. Ünlülere kendileri hakkında gelen kötü tweetleri okutuyorlar. Bazılarında küfür var, bazısında ise sağlam zeka eleştirileri. Aynısını Türkiye'de de yapmışlar. Ama orijinali yabancı ünlülerle hazırlanmış tabi. Ben izlerken çok eğlendim, orijinal versiyonu. Herifler kendileriyle daşşak geçen tweet'ler karşısında öyle doğal tepkiler veriyor ki. Masum, sıradan, samimi ve tekrarlıyorum DOĞAL. Fakat Türklerin versiyonda içine içine göt olmuşluğu, hazmedememezliği, ne diyeceğini bilememezliği, bazen espiriyi anlayamamazlığı görüyorsun. Bak burada ORIJINAL VERSİYONU var, burada da TÜRKLER var. Gerçi orijinalinin tüm bölümleri bir arada değil, ben ilkini koydum buraya. Sen de izle boş vaktin olursa. Kültürlerarası farkı anlatan belgesel gibi say. Hem eğlenceli. Türkler'den birkaç kişi doğaldı gerçi. Yusuf Güney mesela..

Kendi yaşamımdaki grafikten midir nedir ama dünyada artık 'anne geyikleri' kadar tiksindiğim başka geyik kalmadı. Annelerin çocukları konusunda gözü dönmüş paylaşımları, anne olmayı kahramanlaştırmak, anneliğin becerileri, anneliğin tam 100 puanlık zorlukları, annelerin çocuklarıyla ilgili yaptığı hırslı planlar, bir Ayşe annenin Fatma anneye ayar vermesi, tavsiyede bulunması, çemkirmesi. Buradan köyün delisi misali kendi kendime ilan ediyorum. Çocuk sahibi olmayı kutsal görmüyorum abicim. Anneliği de... Çocuklu ev, evdir işte. Doğal, normal, gürültü yapmadan yaşayıp gideceğiz işte. Bazen kafamız karışacak, o zaman da uzmanlar söyleyecek, biz uygulayacağız. Nice çocuksuz arkadaşlarım var; çocuklulara göre daha sakin, şefkat dolu, bilge, çevresine ışık, fark yaratan ve iz bırakan. Neyin kafasındayız allaşkına?

Ne anneler gördüm zaten yoktular.


Bugün Cuma. Herkesin elinde bir Cuma planı olması dileğimle.
Kanepede dizi izlemek olsa bile.

Ben Cuma dansı ile kapıyorum

2 Ekim 2016 Pazar

Bir Günüm Nasıl Geçti? (2)

UYARI!

Dün gece yazdığım bu yazı aşırı uzun ve boş laf içerir.

***

Ne gün-dü.

Böyle günlerde, yazarak boşalmak -yani rahatlamak- bana iyi geliyor. Çünkü Beyonce'nin arkasında dans etsem, belki anca bu kadar yorulabilirdim. Daha önce de böyle bir fırlak günden seslenmiştim buralara. Şimdi dönüp de ŞUNU OKUMAK bile çok yorucu geliyor. Ancak yazarken iyiydi, tüm gürültü akmıştı kafamdaki. Bugün de benzer bir depolama yaşıyor beynim. O halde gönder gitsin kelimeleri...

'Bugünü de atlattıysam...'


Bu sabah, herkesten önce sinsi gibi uyanıp not defterimi açtım. Oraya şöyle yazdım: 'Yoğun bir koşturma günü'.. Ve günüm başladı. Çünkü yavruoğlan uyandı.

Önce tipik, sabah çişi / kahvaltı / kitap / birtakım rüşvetler ve sokağa çıkma. Bu eylemlerin hiçbiri yazıldığı gibi okunmuyor. Hepsi için ayrı ayrı bekleme- ikna- coşkulu olma sanatı lazım. Valla Bülent Ersoy'un pedikürcüsü olsam belki bu kadar yorulurdum. Sokağa çıktık, biraz takıldık. Sonra ev.

Buraya kadar her şey tatlı bir Cumartesi sabahı. Neşeli sohbetler.

Ev erkeği uyandı, kahvaltı hazırladı. Bizim kahvaltı ve ev çocuğunun tıkınma fasafisoları bitince, son oyunları oynayıp uyumaya gidicez. Plan buydu. Keyfimiz yerindeydi çünkü öğleden sonrası için yapılan planlara sorunsuzca ilerliyorduk. Annem de bize katılacaktı, ona mesaj attım; 'Ev çocuğu 11'de uyur, sen de 11:30 hopla gel' yazdım.

Ev çocuğunun uyku öncesi seçtiği oyun, son birkaç haftadır favorisi olan 'çöp atma' oyunu idi. Tamamen kendi fantezi oyunu. Oyun şöyle oynanıyor. Ebeveynlerden biri çocuğa bir çöp veriyor, çocuk heyecanla mutfağa koşuyor, dolabı açıyor, çöp kovasının kapağını da açıyor, çöpü atıyor, kapakları kapatıp- heyecanla geri geliyor. Bu oyunun içinde başka bir aksiyon, kurgu ya da level yok. Bu kadar. Sadece sen çöp atıcısını yönlendirmeyeceksin. Onun çöpünü asla atmayacaksın. Ona yardım dahi etmeyeceksin, istemiyor. Ben bu kuralı biraz hafife almışım. Uyku saatinin gelip çatması sebebiyle, - e ben de günün planlarına odak olduğumdan- önce bi çiş iknası yapayım, sonra da uykuya gideriz diyordum.

Onu kızdırdım. Öyle bir kızdı ki.. Günlerdir gelmeyen ağlamalı, cırlamalı, eline gelen her şeyi fırlatmalı atar o an geri geldi. Biz bu esnada, onu sakinleştirmeye bile cesaret edemedik. Freddy Krueger'la tanışsam anca bu kadar tırsardım. Bir de sinirinden kendini oradan oraya atıyor. Normalde temkinli atar, bir yerine zarar gelmeyecek mesafe ve konumu seçer. Ama bu kez seçemedi ve güm!! Çeneye alttan çarptı, dişi dilini kıstırdı ve dili yırtıldı. Öyle çok uzun değil, kenarından açıldı dili. Çok kanaması oldu başta, sonra durdu. Maalesef bu sırada, hala kendine dokundurtmuyor, ağlamaya devam ediyor ve yarasını bile fark edemiyordu. Ağlayan çocuk ve kan içinde ağız. O an annelikten dilenciliğe geçiş yaptım ve sakinleşmesi için koştum hemen çok sevdiği bir çizgifilmi açtım. Kademeli bir şekilde sakinleşti. İlk iş ona sarıldım uzun uzun. Baktım dilindeki yırtık korkunç değil, doktorluk değil, bi rahatladım. Ama sürekli dilinde bi kalıntı kaldı sanıp, onu çıkarmak istemesi ve sonra canının acıması yüzünden yeniden ağlaması beni son noktaya getirdi. Odaya kaçıp biraz ağladım. Döndüğümde, çizgi filmin şakalarına gülmeye başlamıştı bile.
Ev çocuğunun sinir krizinde kaybolduğum annelik çölleri.


Annem geldi. Biraz daha neşesi arttı. Sonra tamamen moral bulmuş şekilde uyku saatine geçtik.

Ev çocuğu uyuduğunda, herkese görev atadım. Ev erkeğine, çamaşırlar- anneme, balık pişirme işi, ben de pazar alışverişi- diyerek fırladım. Sebzeleri-meyveleri yüklendim geldim. Cansever olsam anca bu kadar kendime yüklenirdim çünkü çaktırmadan kaza meselesi beni azcık düşürmüş. Bakalım bir şeyler yiyebilecek mi, diliyle oynamak isteyecek mi, canı çok yanacak mı gibisinden kafamda dönmüş durmuş. Hayatımın en iğrenç çorbasını hazırladım. Belki pipetle içmek ister, diye.. Hani çiğneyemezse bir şeyler.. Balkabağı, süt ve soğanla yapılan dünyanın en kötü çorbasıydı.

Ev çocuğu uyandı, binbir detay hazırlanma ve klasik çocukla evden çıkma seramonilerinden sonra, aşağıya indik. Arabamızın yanına bir geldik ki.. Herifin biri fotoğraftaki gibi, bizim çıkmamıza imkan vermez şekilde, kondurmuş aracını. YOLA ÇIKAMIYORUZ. Bir belirsizlik yüzünden kaldık öylece o yolda. Düşün ki uçağa yetişmem gerekse, kaçıracaktım- çünkü 40 dakika sürdü bu bekleyiş.

Gerçi burada tam belli etmiyor kendini durumun gıcıklığı...


En sonunda ev erkeğine dedim, 'bak gideyim bulurum ben plakayı anons yaptırmanın bi yolunu'. O da ısrarla reddediyor, polisi aradığı için havadan gelecek bir çözüm bekliyor. Oldu canım. Bizim için helikopterler indirecekti zaten 155. Polisi aradı, aracın fotoğrafını çekti ve tatmin olmuş şekilde bekliyor orda. Arada da sayıklıyor; 'bu resmen insan haklarını gasp etmek'..

Bu kadar medenilik bana fazla geldi ve sonunda ev erkeğidir demedim, bastım gittim. İleride bulduğum bir zabıtanın yanına yaklaştım. Kendisi çok ciddi bir şekilde telefonda konuşmayı sürdürdü. Bi 10 dakika kadar da öyle bekledim. Önemli bir görev konuşmasıdır diye düşünerek, bölmemeye çalıştım ama ona 'acil bir durum' titreşimimi de yaydım. Sonunda pes etti ve 'anne ben seni sonra ariyim he mi' dedi. Höö anne mi? Annesiyle konuşuyormuş. Bitkisel hayata girsem anca bu kadar tepki vermezdim çünkü aceleyle derdimi anlatmayı tercih ettim. Adam da sağolsun, hemen bi araç gönderdi de anons edildi plaka.

Biz aracın sahipleri olarak- pazardan alışverişini yapmış, aheste aheste yürüyen amcayla teyze beklerken, karşı dükkandan mahalle delikanlısı çıkmaz mı, dik ve jöleli kellesiyle. Meğer o durumda, o sabırla, küçük bir çocukla, elimde korkunç bir balkabağı çorbası olan o yollukla yaklaşık 1 saat beklediğimiz, bir mahalle sohbetiymiş. Özür diledi, küfür eder tınısında. Arabasını çekti. Sinir olmaktan o kadar yorulmuştuk ki, yalnızca burun deliklerimizi şişirmekle yetindik. Belki arada birkaç 'ya hastamız olsaydı', 'insan bi telefon yazar' lafları etmiş olabiliriz. Çünkü karşı taraf altına çiş kaçırmış gibi sürekli 'çok pardon, çok özürdilerim' diyip durdukça insanın söylenme ve hesap sorma isteği de fos çıkıyor. Ve nihayet yola çıktık. Ev erkeği, hala olayın benim sayemde çözüldüğünü anlayamamış şekilde, 'sen gitmesen, polisler gönderiyordu ekibi' diye sayıklamaya devam ediyordu. Peki dedim. Osho olsam anca bu kadar hoşgörülü olabilirdim, dedim içimden.

Sonrası ne mi? Korkunç AVM kalabalığı. Çünkü alınacaklar vardı. Önce Gaziemir'de Optimum'a gidildi. Aman Yeeaarabbim. Gerçekten o gördüğüm insan kalabalığı sadece batı Türkiye'de mi? O halde dünyanın geri kalanı daha ne kadar kalabalık olabilir ki? Ardından bir de Forum Bornova'ya fırladık. Ikea hazretleri için. Önce bir yerde oturduk yemek yiyelim diye. Menüde ne vardı dersin? 'Dil Şiş'. İyi şakaydı dedim içimden. Süheyl-Behzat olsa bu kadar güldürebilirdi, dedim.

Alışveriş merkezlerinde sevdiğim tek şey, yanımdan yürüyüp geçen insanların diyaloglarını dinlemek. Hoşuma gidiyor başkalarının hayatlarından satır başları yakalamak. Başka da bir şeyini sevmiyorum. Etraf çok çocuk. Çok hamile. Çok kadın, çok anne. Sanki bütün çocuklar ve ebeveynlerine hapishane.

Bugünü, ev çocuğunun karnı doymuş, mutlu edilmiş, tüm çişleri ve kakaları iyi yönlendirilmiş ve tertemiz yatağında uyutulmuş atlatmanın şaşkın bir rahatlığını yaşıyorum. Üzerine Başak tavsiyeli efsane dizi THE NIGHT OF' un son bölümünü de izledik. (Bundan sonra bahsedicem)

Olan bir tek balkabağı çorbasına oldu. Çöpe atıldı. Gurme olsam, belki anca bu kadar içemezdim bu çorbayı dedim ve attım gitti.


Çorbayı atma dansım




7 Eylül 2016 Çarşamba

Boşver.


Meyve almaya giderken yolda annemin arkadaşını gördük. Kucağında torunu vardı. Biraz sohbet ettik, ben sordum:

'Eee nasıl gidiyor torunla hayat S. teyzecim?'
'Valla ben bebekleri çok severim zaten Kahvecim. Hayvanları ve tüm insanları da çok severim' diye içerikten uzak bir cevap verdi. Bir şey demedim. Ama onun daha diyesi varmış heralde, röportaj verircesine devam etti:

'Geçen biri bana hümanistsin dedi. Gerçekten de öyleyim ama' diyip anneme baktı onay ister gibi. Annem de 'hümanisttir benim arkadaşım' dedi. Bi omzunu patpatlamadığı kalmıştı. Yola devam ettik.

Annemin o anki temsili yüz ifadesi
Annem dedikoducu biri değildir ama yanımda yürürken bütün vücudundan dev dalgalar halinde yayılan dedikodu yapma isteğinin mor titreşimlerini gördüm. Yürürken terliklerini 'şılapss şılapss' diye şıklatması giderek şiddetleniyordu. Ben de ona bu jesti yapmaya mecbur kaldım ve karşıdan karşıya geçince, laf attım:

'Demek hümanistmiş ha...'
'Evet öyle diyor da..'
'Ee..?'
'Geçenlerde Kürtleri sevmem diyordu. Nasıl hümanist...'
'Ee sen de hümanist benim arkadaşım diye kadını gazladın'
'Yok canım sen de'

Yok canım ?? Pardon ??

Boşverdim. Saçma meselenin üzerine gitmiyorum bak. Aynı şeyi metroda gördüğüm o kadına da yaptım. Ev çocuğu ile kitap alışverişine gidiyorduk. Metroya bindik. Yanımızdaki kadın ev çocuğunun bezini farketti. Kucağındaki torununu göstererek;

'Biz başladık çişe oturmağa, siz.?' dedi.
'E biz de yavaştan halle..'
'Gecikmiş ama galiba, yaşı kaç?'
'Yok ya tam vakti işte 2 buçuk'
'Bizimki 1 yaşında, bizde bu yaşta başlanır. Avcunla gösterirsin, çiş dersin, yapar, sizinki gecikmiş'

Bez frikiği anı
Mesela bak burda sohbeti kesmek yürrek gerektirir genç bir anne için. Ayda 10 bin tele maaş artı bonus ödemeler gerektirir. Yılda 3 ay tatile izin veren, Cumartesileri çalıştırmayan işyeri mutluluğu gerektirir.

Boşverdim.
Kahveyi az önce içmiştim.
İncir ve üzümde yılın jübilesini yapıyorum şuan.
Siz de boşverin.





23 Ağustos 2016 Salı

Fakir bir yaşam

Ayın son günleri için kuyruğa girdik. Hepimiz bozuk para sayar gibi sıcaks Ağustosun meteorolojiye bıraktığı notları sayıyor, acaba yarın kaç derece olacakmış, bir düşüş var mıymış diye gerim gerim sayıklıyoruz. Hepimiz derken bir tek ben ve ev erkeği yani. Başkalarıyla bu konuyu pek paylaşmadım. Sıcaklarda ev erkeği ile cinselliğimizi şu aşağıdaki görsel özetliyor.

Hiç bozulmayan, derli toplu yatak.


'Dur bir de sondan sayayım'
Ayı bitirmek, bende hep tutumluluğu çağrıştırıyor. Bu ay güya cimrilik yapma ayıydı. Gittim tatile filan çıktım. Bebek arabasını yeniledim. Kendime telefon aldım. Galiba ev erkeği haklı. Ne zaman ekonomi yapma kararı alsak, alamıyoruz. Mutlaka ama mutlaka evde bi eşya bozuluyor, tamir edilmesi ya da yenilenmesi gereken bir durumlar oluşuyor, ekstra plan dışı olaylar oluyor, hiçbir şey olmasa eve yatılı misafir geliyor filan. Biz Türklerde yatılı misafir anlayışı; önüne yiycek yığmak, sucuklu yumurtalarda boğmak ve etli yemeklerle omuzlara almak şeklinde malum. Bi salata bi makarnayla olmuyo yani o işler. Misafir eyvallah dese de, bizim genlerimiz izin vermiyor. Yani kısaca, ne zaman tutumlu olma kararı alsak illa o ayı  zararla kapatıyoruz. O yüzden tutumluluk yaparak para artırılmazmış, ev erkeğine göre. Harcamazsak yenisi gelmiyomuş paranın. Böyle faturalar ödetiyormuş, evren ibişi. Ben bu olaya inanmıyorum yalnız. Bence bu rejim yapma kafası işte. Hatırlasana, ne zaman rejime girsen daha iştahlı olmuyor musun? Hatta rejim yüzünden kilo alanları hatırlamıyor musun? Bence öyle bişey bu.


Ben yine de bu son günler için anadolunun bağrından kopan erzaklarla öğünler hazırlıyım, dedim. Bugün kırmızı mercimekle çorba, yanına da kırmızı biberden yoğurtlu bi salata yaptım. Hoş oldu. Bu fakir yaşama mottosunu iyice genele yaydım. Evdekiler bitmeden, gidip yenisini almamak, yani. Fakirlik derken, dünyadaki yoksulluk gerçeğine ayıp etmek için söylemiyorum aslında. Tüketim arsızlığımı kurcalıyorum. Bu bir fakirlik değil çünkü tam tersi zenginlik. Elindekileri sonuna kadar, verimli kullanmak. Neyse,örneğin yeni dergi bile almıyorum. Önceki idefix alışverişlerimde gönderdikleri 'Sabit Fikir' dergilerini okuyorum, ev çocuğunun uyku vakitlerinde. Hoş oluyor.


***
Fakirliği seviyorum ben ya. Az gıda, az insan, az alışveriş, az iletişim.
Öz olarak az seviyorum. Çünkü o zaman azın özünü anlıyorum.

Az kahve?




10 Ağustos 2016 Çarşamba

Günden Potpori

İlk 50 öpücük filmindeki gibi, her sabah telefonuma telefon olduğunu hatırlatmaktan bıktım. Yandaki açılma düğmesine defalarca basıyorum, şans eseri bana cevap veriyor, şarj kabul ediyor ve görevlerini yapıyordu. Bu sabah tamamen istifa etti. Ev erkeğinin eski telefonunu aldım, geçici olarak. Watsap filan yok. İnternette dolanma yok. Hoşuma gitti sanki. Hatta diyorum, artık hep bunla takılayım. Kendimi acaip iyi hissettim, elimde internet alemi olmayınca. Sanki bu telefon bana bir sürü kitap okutacakmış gibi geldi. Du bakalım...

***

Yoğun tempolu olduğum günlerde- hele ki bu işler yazma çizme işleri ise-bi huzur geliyor bana. Yıllar önce benden 6 yaş büyük kuzenim, ihanete uğradığında doktor ona P... ile başlayan o ruh iyileştirme ilacından vermişti. Bana tam olarak şöyle demişti ilaç hakkında:

"Kendimi harika hissediyorum Kahve. Hiçbir şey hissetmiyorum. Canım acımıyor. Günü yaşıyorum"

İşte ben de aynı böyleyim. İlaç yerine kafa yoran işler koyduğumda, ne kendimi yokluyorum, ne zorluyorum ne kurcalıyorum. Etrafımdakilerin davranışlarında gıcık olduğum şeyler yerine, onlarla geyik modunda oluyorum. Günün sonunda, yapılması gereken şeyleri yapmış olmanın huzuruyla sızıyorum. Yapamadığım ve hırsla yapacaklarım için yatakta bir sağa bir sola dönmüyorum.

***
Karar aldım. Evdeki kitaplar bitmeden yenilerini almıycam. Ama bu evdekiler bitince alacağım kitapların hayalini kurmama engel değil.

İlki şimdiden belli.

Hu huuu duydunuz mu bizim cool yönetmen David Cronenberg, "Tükenmiş" isminde bir roman yazdı. Türkçe çevirisiyle satışı da başladı.

Heyecan, heves.

***

Bugün temizlik günü. Şimdi bu masadan kalkıyor, evdeki işleri seri halde tamamlıyor, kahvemi hazırlıyor ve birkaç gündür okumadığım cağnım bloglarımı okumak için yeniden buralara geliyorum. Sonrası ise yine koşturma, fırtına ve curcuna.

Herkese Latte tadında gün diler, uçarım





7 Ağustos 2016 Pazar

Bir günüm nasıl geçti?

Sırf bir anlık zevk için koca gün (dün) nasıl ırgata bağladım, bir bir yazıcam.

Günün en başından başlayalım.

Uyanma
Sabah saat 05:00. Çok aşırı nemden uyandım. Baktım evde herkes uyuyor. Geçtim salona, ses çıkarmadan, aynı anda okuduğum 3. kitabım olan 'Tolstoy / İnsan Ne İle Yaşar?' ı okumaya. 1 buçuk saat okumuşum. Tam gevşedim, yeniden dalayım dedim, saat 06:30 'da kapıda ev çocuğu göründü. Uyanmış. (Everkeği uyuyor)

'Oy canum sen kalktın mı?'

Ev çocuğunun kahvaltısını hazırladım, ona kitap okudum, derken oldu 08:00. Anneme sms gönderdim.

'Biz uyandık. Gel istersen'

Kahvaltı
O gün hep beraber Urla' yı keşfetmeye gidecektik. Anneme sabah çok erken gel, kahvaltıyı da beraber yaparız demiştim. Annem gelene kadar ev çocuğu etrafımda arabasıyla oynadı, ben kahvaltı hazırlığına başladım. Saat 09:00'da ilk çayları içtik. (Ev erkeği uyuyor)

Saat 9:45 gibi, evin haftalık taze erzağını kapışlayayım diye pazara gitmek üzere hazırlandım. Annem profesyonel sebze-meyve seçicisi olarak bana katılmayı teklif etti. Ev çocuğunu hazırladım pazara, terlikleri giydik, çıktık. (Ev erkeği uyuyor)

Pazar alışverişi
İlk tur tüm gerekenleri aldık: 3 çeşit meyve, 2 çeşit yemeklik sebze, yeşillikler, domates ve salatalık. Gözüm karpuzda da kaldı, iyi görünüyordu. Annemlerle apartmana kadar geldim, onlara kapıyı açtım. Siz yukarı çıkın, ben karpuzu da alıp geleyim, dedim. Torbaları kenara bıraktım, apartmanda. Döndüm, adamdan bana en en en güzelini seçmesini rica ettim, adam güldü, orta boy bir karpuz verdi. Apartmana geldim. Çok torba vardı. İçimden ev erkeğine söylendim. 3 katı nasıl çıkacaktım? İlk çıkışta sadece karpuz ve salatalıkları götürdüm.İkinci tur çıkışta hepsini götürebildim. Saat 10:20 olmuştu.

Eve dönüş
Eve girdim, koca bardak su içtim. (Ev erkeği uyuyor) Ev çocuğunun suyunu yeniledim. Poşetleri yerleştirmeye başladım. Dolapta unutulanlar varmış, onları ayıkladım. Bazıları çöpe, bazıları hemen tüketilmek üzere ön sıralara. Ev erkeği uyansın diye gürültü yaptım. Ev çocuğunun öğle yemeğini ısıttım. Anneannesiyle sohbet ederken, birkaç kaşık aldı. Başka da yemedi.

Harıl harıl...
Ev çocuğunun uyku saati geldi. Saat 11:40. O uyusun diye yanında bekledim. O sırada kitap okumaya devam ettim. Ev erkeği uyanmış. Kahvaltı yapıyordu. Ben ev çocuğu uyur uyumaz (12:03), soluğu mutfakta aldım. Urla için sandviçleri hazırlamaya başladım. Peynirleri kes, domates dilimle, vesaire vesaire... Ev erkeği karnını doyurunca, ona yol için CD hazırlamasını söyledim. O istediğimiz grupları (Oh Land, Shine Down) indirmek ve aktarmayla ilgilenmek için çalışma odasına gitti. Annem, ben sandviç hazırlarken darbe olayının perde arkası ile duyduklarını bana anlatıyordu. Acelemden çoğunu dinlemedim. Sandviçleri teker teker paketledim, torbaya attım. Siyah üzümleri sirkeli suda iyice temizledim. Teker teker çöplerinden ayırması için annemin önüne bıraktım. Ben o sırada dünden hazırladığım kekleri paketledim. Annem üzümleri hazırladı, kavanoza koydum. Saat öğlen oldu. Çıkmaya daha çok var. E yine acıkırız? Of. Hadi basit bir öğlen yemeği hazırla. Fakat tencere kirli. Elde yıka, diğerleri kocaman, olmaz. (Ev erkeği CD hazırlıyor) Mutfağın cehennem sıcağında bir de tencerede hızlı bir yemek yaptım. O arada ter içinde kalmışım. Fakat Urla için yanımıza alacağımız plaj eşyalarını hazırlarken terim kurumuş. Tüm plaj öncesi, esnası, sonrası eşyaları koyduktan sonra annemi yemeğe çağırdım öğle yemeği yedik. Ev erkeği geç kahvaltı yaptığı için aç değildi, yemedi.Saat 13:05. Ev çocuğu uyanmadan, balkondan çamaşırları topladım. Güneş pişirmesin tüm gün, dedim. (Ev erkeği CD hazırlıyor)

Yol..
Nihayet ev çocuğu uyandı, evden çıktık. Ev erkeği hazırladığı CD' yi evde unutmuş, onu da aldım.Yol 50 dakika. Yolda ev çocuğu otokoltuğunun kemerlerinden bunaldı. Oyalamak lazım. Beraber meyve yedik. Komiklik yaptım. Yolda gördüklerimizle ilgili konuştuk. İyi gitti, ama yine çok sıkıldı. Tamam son kozumuz, krakerler. Kraker verince, biraz daha dayandı.

Varış...
Ve sonunda Urla'ya girdik.
İlk değil ama ikinci gördüğümüz plaja atladık.
Şezlonglar ayarlandı, eşyalar yerleşti, mayolar halloldu ve o an üzerimdeki tüm görev/sorumluluk/yükümlülük/ırgatlılık postumu sıyırdım SAÇMASAPANŞEKİLDEEĞLENMEYE başladım.

Sonunda!
O sudan hiçç çıkmadım, o kıyıda taşlarla uzun uzun oynadım, bebeyi güldürdüm, ellerim buruş buruş olana kadar ve her boka gülüp, her espiriyi abartana kadar eğlendim. Ev erkeğiyle flört moduna girdim. Annemle doğayı seyreyledim. Deniz kokusuna doydum. Bedenimi o ortama emanet ettim.



Pikniği başka yerde yapalım diyip, kalktığımızda saate baktım. Toplam 1 buçuk saat mi sürmüş bunlar sadece?
Bana sanki bi 5 saatlik dinlenme ve gevşeme varmış gibi geldi orda.
Ve tüm o çılgın ön hazırlığın yalnızca 1 buçuk saat için olmasına ne diyosun?

Final
Piknik sonrası en yorucu kısımdı, tahmin edersin. Hem yorgunluk hem kirliler, herkesin duş alma zorunluluğu, piknikte yemeyen bebenin doyurulması, uyku vakti. Ve nihayet bebe yatınca, beygille de bir cumartesi klasiği bira ve diziden (Penny Dreadful) bir bölüm daha.

Ve yastığım, yatağım. Mis kokulu çarşafım. Uyku. Güzel uyku.
Bu kadar zor ve yorucu olduğu için midir, nedir. Belki de hayatımın en güzel plaj günü ve uykusuydu.

Bugün Pazar ve sırf bunları yazdığım için bile bir kahveyi hak ettim. Yanında dün yenmeyen üzümlerle, beraber. İyi Pazars.




Arkadaşıma Mektup: Bebe Büyürken Ben Ne Okudum?

Bebe olaylarında çok yeniysen, hamilelik sana astronotluk kadar yabancıysa, çocuk kitaplarından anladığın sadece Ökkeş serisi ise, o halde,...