Coşkun Sabah'tan Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Coşkun Sabah'tan Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Nasıl iyi müzik dinleyicisi olunur? #1



Yüzyıllardır müzik dinliyorum, gel gör ki hala 'iyi vokal' nedir, oturup anlayamıyorum. İlkokulda falandım, annem hastası olduğum Yonca Evcimik için 'cıkkss iyi şarkı söyleyemiyor' dediğinde, 'naptın anne yaa' diye boynumu bükmüştüm. Ebru Gündeş'in 'demir attım yalnızlığa' dediği ilk pop-fantezi yıllarıydı ve pepsi kutusunun içinde biriktirdiğim bozuk paralarla, yine annemin kapısına dayanmıştım. Katiyen öyle müziğin kasetini sana aldırmam diyip, beni reddettiğinde evin bir köşesinde delirmiş taklidi yapıyordum. Bu yöntemler annem gibilerde işe yaramaz. "Onun yerine Türkçe popun şirin hanımları Ajlan-Mine al, daha iyi" diyip, beni evimizin az ilerisindeki kasetçiye gönderdi. Sezen Aksu dinlerdi ama 'sesi iyi değil, yorumlaması güzel' dediğinde ise konuyla ilgili anlayamadığım şeyler döndüğünden iyice şüphelendim. Barış Manço'yu filan da sevmezdi. Zülfü Livaneli eh meh, Burak Kut bet, Tarkan ise sempatikti. Anneme bir türlü müzik beğendiremiyordum.

Adı bende saklı albüm
Kendisi aşırı sıkıcı gevur müziklerini dinler, beni arkadaşlarıma karşı utandırırdı. Diana Ross, George Michael, Prince, Michael Jackson, Madonna vs... Onların yanında müzik açıp dinlediğinden değil; benim annem yabancı müzik dinleyen biri olduğundan, o yaşlarda 'herkesle aynı şeyler yapmanın harika bir şey olduğunu düşündüğüm için' çok utanırdım. Meğerse annem tam bir instagram gızıymış!

Yıllar içinde ben gevur müziğe geçiş yaptım ancak takip ettiğim mevzu yalnızca müziğin tarzı oldu. Hala iyi vokal neye benzer, bilemiyordum. Vokaller arasında dönen gırtlak oyunları, vibratodan yürümeler, çığlık faktörleri, reverb ve delay'ler cennetinde kaybolmak gibi şeylerden bihaberdim. Biraz batılı gibi duran, jazz uzantılı ve blues fonlu tüm rock / raplere kalbim kayıyordu (kıro rock ve kıro rap de dahil)... 30'larımdan sonra grunge ve datlı tonlu metal müzik baştacım oldu. Fakat müzik bu ya, tek bir çeşit değil, hala iyi vokal nedir bilmiyor, sadece kendi dinlediğim vokallerin iyi şarkı söylediğini zannediyordum. Neden ülkemizde Muazzez Abacı, Kibariye ya da Müslüm Gürses denildiğinde 'oo süper ses, şahane ses, usta yorum' denir; duyamıyor-kafamda oturtamıyordum. Abi bu ne ya, dinlenir mi bu ya, gel bak yeni bi grup keşfettim aciyip bişü, diye olaylardan uzuyordum. Fakat yine de içime sinmiyordu tabi. Irkçılık yapmakla aynı. Müzik evrenselse, bu insanlar iyi vokal olarak örnek gösteriliyorsa, ben neden duyamıyordum? Muhtemelen cahillikten.

Örneğin ev erkeğinin de çok taptığı Ronnie James Dio'yu düşünüyorum. Bu herif bu arada klasik rocker işareti var ya hani serçe ve işaret parmağının dikelmesiyle yapılan, onun yaratıcısı : )) İşte bu saygıdeğer ve şuan hayatta olmayan (rest in peace)  müzisyen abümüz, tüm müzik otoritelerinin (türkücüsünden metalcisine) çok başarılı bulduğu bir herif. Peki neye göre, niçin? O şekilde agresif şarkı çığıran diğerlerinden farkı tam olarak ne? Aslında bunu hala bilemiyorum ancak bazı minik şeyleri öğrendim.

Abim be!

Örneğin, meğerse dinlerken aklımızın çıktığı bazı vokaller doğal-üstün yeteneğinden değil, kaliteli tekniğinden öyle. Allah vergisi diye bir şey yok yani aslında müzikte. Yatkınlık var. Çalışarak kusursuzlaştırmak var. Türkiye'de çok moda tabir 'yürekten okudu' ifadesi de koca bir yalan. Onun yerine geniş frekansta, açık ağızla söyledi dersek tam karşılığı olur aslında. Meğer şarkı söylerken kelimelerin gücü de çok önemliymiş. Onlar birer ses giysisi gibi. Ne kadar doğru söylersen, ses de kendini o kadar doğru gösteriyor. Tizlere çıkan bazı şarkıcılar, dinlerken bizi yoruyor. Dinlerken bir bakıyorum karnımı burkmuşum. Rahat çıkamıyorum şarkıcıyla beraber oralara. Fakat bazıları da bizi uçuruyor gibi hissettiriyor. Nefes doluyor için. İşte iyi vokalin farklarından biri. İşçilik buralarda. Detone olmaları filan söylemeye gerek yok zaten. Tüm bu yeni bilgiler arasında beni en çok şaşırtan ergenliğimden beri aşırı bayıldığım kirli seslerin aslında çok sağlıksız stiller olduğu. Ayıbtır söylemesi şarkıcının ağzına zıçıyormuş efenim bu tip kirli, çok sigara içmiş adam stili (eğer doğal değilse). Bu kirli sesle ekmek parası kazanan şarkıcıların bir süre sonra gidip ses teli ameliyatı olması çok bilindik bir şeymiş (bakınız rahmetli Chris Cornell ve Aerosmith'in vokalisti) Nodül aldırma ameliyatı yani. Bu tip kirli sesin doğalı mı olur derseniz, Tom Waits diyorum. Hala kafamı karıştıran bazı şeyler var. Klasik şan tekniğine göre gırtlaklı şarkı söylemek çok yanlışmış. Fakat dünyada hastası olduğumuz tüm şanlı şöhretli vokaller (Christina Aguilera, Sia) gırtlaktan yürüyor? Biz dinleyiciler bu gırtlak olayını çok nefis buluyoruz, bulmuyor muyuz?
ashdgahfgsafgsha

Türkiye'ye bakınca, Nil Karaibrahimgil'in şarkı söyleme aralığı çok dar. Öyle sesini ip gibi yukarılara, aşağılara şırrak diye savuşturmuyor, fakat yine de hoşlanıyoruz. Ee hani iyi ses yoktu, iyi teknik vardı? Kim Nil'den 'çok da şey değil' diye rahatsız olabilir ki, aksine kısacık ses aralığı bile olsa çok olgun tınılar geliyor kulağa, haksız mıyım?
Nil K.'nın ses aralığı sgjagajgfh

Yaani doğru şarkı söyleme kurallarına sadık kalınsaydı, dünyada vokallerin geldiği yer neresi olurdu merak ediyorum. İyi bir müzik dinleyicisi olma yolunda çalışmalarım sürecek. Şimdilik ev çocuğu ile çocuk şarkılarını ağzımı daha çok açarak söylediğimde, daha az zorlandığımı fark etmenin 'araştırmacı gururunu' yaşıyorum.

Not: Gönderdiği ŞAHANE doğum günü hediyesi ile müzik dinlemelerimi şenlendiren cağnım N.'ye buradan kitleler huzurunda 'alla razı ossun evladım' diyorum. Çünkü kulaklık müzik dinlerken her bişeyciktir. İyi bir müzik dinleyicisi olmanın en has takım arkadaşıdır.

22 Mart 2017 Çarşamba

Baş döndürücü şeyler


Ben büyürken, nasıl şablonlar aldıysam mahalleden, onları hala güncelleyemiyorum. O zamanlar zengin olmak, havalı durmak, baş döndürücü şekilde gizem yaratmak kavramları minik hayal dünyamı çok meşgul eden şeylerdi.

Balkon ve pencerelerine pimapen panjur yaptıranları çok zengin bulurdum. Bizde yoktu. Panjurlu evlere giderken bir heyecanlanırdım. Belki ev sahibi yarım açardı panjuru filan, belki benim açmama izin verirdi. Böyle şeyler.
90'larda bu ucube panjurlar Burak Kut gibiydiler

Haftasonu arabalarıyla memlekete-denize-pikniğe giden aileler başımı döndürürdü gizemden. Öyle bir şaşırırdım ki. Evde kendimi uçan sabri gibi yerlere atarak 'bize de panjur taktırıın noluur taktırın' yalvarmamdan kısa süre sonra, annem beni yeterince ökkeş bulup halime acımış olacak ki, pimapenlerimiz bir tanecik balkon ve salon penceresine takılmıştı. Şırraak diye açar kapardım panjurları yerli yersiz. Bazen tamamen kapatır, nasıl her yer karanlık oldu diye şaşırır- önce birini sonra ikisini açarak, içeriye güneşin girişini seyreder- yine şaşırırdım. O sayede dikizlerdim arabasına binip gidenleri, panjur aralıklarından.  Bagaja yerleştirdikleri sepetleri, tüpleri, kilimleri, kova kürekleri izlerken- çırpınırdı yüreciğim. Bir de denizden dönenlerin bir kokusu olur hani. Güneş kremi ile deniz suyu birleşimi. İşte o koku benim en sevdiğim kokuydu. Duyunca yine kalbim atıverirdi.

O vakitler mahallede herkeste olan beyaz şahin.

Salonunda vitrin olanların aşırı önemli insanlar olduklarını düşünürdüm. Böyle asiller, soylular ve bu eşyalarına kadar yansımış gibi. Yine bir gün evde kendimi yerden yere attım ve bana acıdılar da salona vitrin takımı aldılar. Bu sefer de neden dantel koymuyorsunuz diye acıklı laflar etmiştim.

Zihnimde canlanan 'başkasının' eşyaları


Çok var böyle. Sarı kıvırcık saçlı kadınlara şaşırırdım, nutkum tutulurdu, nasıl bu kadar güzel saçlar olabilir diye. Kendi safinaz karası saçlarımın arasında sarıya kaçan bir tel olabilir mi diye arar dururdum.

Bir de bebekli annelerin yanında hayranlık baş dönmesi yaşardım. Ama konu bebek filan değildi. O kokuydu. Pampers kokusu mu, pudra mı, acaba neydi o koku? Islak mendil türevi bir şey de olabilir. Başım dönerdi o kokunun hoşluğundan. Bana bir şekilde zenginlilik gibi filan gelirdi. Bizim evde temizlik yapılınca ev sadece klorak kokardı. Bir de annemin kremleri güzel kokardı. Ama annem de azcık azcık kullanırdı, bana da dokundurtmazdı.

Dalin efektiydi belki de o koku?


Bu çocukça ve hafif angutluğa varan hayal dünyam elbette şuan beni kibar bir şekilde güldürüyor. Annemin vitrinli ağır salon takımlarından, dantellerden neden nefret ettiğini anlayabiliyorum. Babamın göz problemi yüzünden araba kullanmamasını da öyle. Hatta annemle babamın dev mutsuzluktan aile olamadıklarını, dolayısıyla hafta sonları bizim hiçbir yere gitmeyişimizi de. Ve diğer birçok şeyi de. Anlamak, güncellemeye yetmiyor tabi. Hala o şablonların gelişmiş halleriyle dışarıya baktığımdan şüpheleniyorum.

Nerden aklıma geldi bu çocukluk alemim dersen. Sabah ev çocuğunu okula bırakıp biraz yürü biraz koş, spor yaptım. Yakın bir tarihe kadar, sabah 8-9 sularında dışarıda koşan/yürüyen bir kadın görsem, onu da aşırı havalılık ve zenginlilik görüyordum. Çünkü kaçta koştuğun çok önemli. Eğer emekli değilsen, öğrenci değilsen, tatilde değilsen sabah 8-9 aralığında spor yapıyor olmak, resmen instagram gızlığına girer.

'Bu kadar havalıyken bir tanıdık görsem bari' (temsili)

Dışarıdan kendime bir baktım. Nasıl havalıyım. Sanırsın, işinin patronu- toplantıdan önce hızlı bir sporunu yapıyor. Ardından duşunu alacak, topuklusunu giyecek ve dalacak beyin fırtınalarına. Ya da öyle bir zengin, öyle bir geniş limit kredi kartlı ki.. günün en ideal saatlerinde spor yapabiliyor. Neden? İşe gitme zorunluluğu yok. Çocuk varsa da bakıcısı ilgileniyor.

O saatlerde havalı bir şekilde koşuyorum çünkü işsizim be evladım. Zayıfım ama bir fil kadar da gevşeğim be çocum. Üstüme gelmeyin.

Neyse ne diyordum, çocukluğumun minik hayal dünyasını bazen böyle hatırlamak tatlı geliyor. Şimdi de benzerleri var ama onları böyle rahat anlatamıyorsun işte. Hala tatilden dönen insan kokusu seni cezbedebiliyor, söylemiyorsun örneğin. Ve sarı kıvırcık saç çok güzel görünüyor, ama esmere gitmiyor, bir şey yapamıyorsun.

Kahvem öğleden sonra bugün. Sizin kahveler ne zaman?





14 Şubat 2017 Salı

En anlamlı sevgililer günüm.


Yaşım 33. Şöyle bir hesaplayınca hayatımın son 20 senesinden beri sevgililer günü hakkında çeşitli fikirlerim oldu. Bazen istekli taze oldum, bazen eleştiren muhalif, kısmen beklentili ve az oranda umursamaz.Ve son 3 senedir de dış güçler sebebiyle alakasız.

Hayatımın en anlamlı sevgililer gününü görebilmek için ise 30'larımda biraz ilerlemem gerekiyormuş sanırım. Çünkü sistem karşıtı, kapitalizm kinlisi olarak değerlendirdiğim bu sevgililer gününe yazık ediyordum. Kendimce özel bir anlamı sahiden vardı ve onu hiçe sayıyordum.

Öyle ki bir sene ben deli gibi aşık oldum. Ama ne aşk. Böyle kalp yerine içeride bomba var. Mide yerine arı kovanı. Sonra fanatik bir şeyler yapalım dedik. Ama ne yapsaydık? Yağmur altında çırılçıplak koşarak rafet el roman şarkıları mı söyleseydik? Tabi ki yapmadık. Gittik ve çılgınlar gibi 14 Şubat'ta evlenmek için gün aldık. Marta gün verdiler. Yarın evlendirelim deselerdi, okey diyecektik ama belgeler belgeler belgeler. Sonra çıkıp biralar eşliğinde bunu kutladık. Hayatımın en en en en güzel günlerinden biriydi. Çünkü yaşamımla ilgili bu kadar büyük bir kararı alıyordum, gidip icraate koyuyordum ve bunu bilen sadece ikimizdik. Evlenme kısmının heyecanı bunun yanında yüzde 0,5.

Sade, o gün esen, öylesine alınmış bir karardı. Yağmur yağıyordu ve oturduğumuz kafeden çıkıp elele yürümüştük Kadıköy Belediye binasına kadar... Hadi gel evlenelim diyip. O aralar Foo Fighters'ın bir şarkısını çok dinliyorduk, hep aklımda o şarkı var. Yolda da o vardı galiba kulağımızda.

Kısacası sevgi neydi, sevgi bir durumdu. Bir duruştu. Karşı taraftan hediyeler, pahalı hamleler beklememekti. Sevgi ikinizin ortaya koyduğu ortak sembollerdi. Sadece size özeldi. Sevgililer günü ise sıradan bir başlıktı.

Gerçi benim için anlamı var bu günün, kabul ediyorum.
Ve bugünü şarap ve ev erkeğimle kutlamak için sabırsızlanıyorum (ev çocuğu uyuyunca, kıppss)





2 Aralık 2016 Cuma

10 sene öncesine dönebiliyor(muş)uz meğer.


'Immf gerii'


Şöyle bir soru sormuştum:

'Eğer bundan 10 sene öncesine dönseydin, neyi değiştirirdin? Ne yapmak isterdin?'

Bu soru, bir kurgu ile sorulmuştu. Aklıma evde sabah saatlerinde vileda yaparken gelmişti. Ev çocuğu henüz günde 3 tur uyuduğu miniklik dönemlerindeydi. Ben de çok sevdiğim o radyo programını dinliyordum. Programı yapan hatun, benim gibi yengeç burcuydu. Hayatında değiştiremediği şeylerden bahsediyor, pişmanlıklarını köpürterek anlatıyordu. Benden de tam 10 yaş büyüktü. Kendisini tanımasam da sesinin titreşimlerinden bazı alıngan kısımları anlayabiliyordum. Simli bilim buna yengeç burcu kadını dese de, hala bundan emin değiliz. Fakat bir ortaklığımız vardı.

Genelde sormayı severim o soruyu. Geçmişe dönsen neyi değiştirirsin? Özellikle benden büyüklere. Anneme filan... Belki gelecekten şimdiki zamana bir işaret bekliyorumdur. Fakat o sabah kendim için sormamıştım. Onun içindi o soru. Çünkü vileda yaparken, çoğumuz müthiş cevaplar bulmuyor muyuz? O sabah onun için bir cevap bulmuştum sanki.

'10 seneyi boşver, 10 dakka öncesine dönmek isterdim'

Telefon açmadım, twitterdan sormayı tercih ettim.

O da yayında cevapladı. Çok da oralı olmadı aslında. Şöyle demişti;

'Daha çok resim yapardım. Bana en çok bunun iyi geldiğini bilir, başka şeylerin peşine düşmezdim'

Az sonra onun için bulduğum cevabı vermeye sıra gelmişti.

'İnsanlar bugün geçmişte neyi değiştirmek istiyorlarsa, gelecekte de bugün için aynı şeyi değiştirmek isterlermiş'

Sonuna -miş ekleyince, bu bir bilimsel veriymiş gibi durduğu için şanslıydım. Çünkü radyocu yengeç kadın bu veriyi okuduğunda aşırı heyecanlanıp, sevindi. Birden ona kaybolan yıllarını vermişim gibi sevindi. Çünkü düşünsene, bugün hala değiştiremediğin şeyler için üzülmeyi seçersen, 10 sene sonra yaşayacağın pişmanlığın adı yine aynı olacak. Fakat bugün ne istediğini bulur ve hemen değiştirirsen, 10 sene sonra öyle bir pişmanlıktan eser kalmayacak.

Ben buna zaman makinesinde yolculuk demiştim. İçimde 10 sene geriye gidip bir şeyleri değiştirebileceğime dair bir inanç gelmişti. Çünkü bugün gelecekteki 10 senenin, geçmişindeydik. Bugün gelecekteki bazı zaferler için 'geçmiş zaman'. 

Yengeç radyocu kadının bu veri karşısında gösterdiği coşkulu tepki yine dönüp dolaşıp bana gelecekten bir işaret olmuştu aslında. Viledalı temizlik yine bana çalışmıştı anlayacağın.

Hadi, kahve?




21 Ekim 2016 Cuma

Saçma bir andan kalan.


Bir kadın tanıyorum. Kendisi mutsuz evlilerden. Geçen baharda annemin oturduğu sitenin bahçesinde, bu kadınla karşılaşmıştım. İki cümle sonra konu birden evliliğine geldi bu kadının. Şöyle dedi:

'Benim kocam, beni aşırı kıskanan bir insan. Sırf bu yüzden çalışmamı istemiyor. İnan zor dayanıyorum, kendimi atasım geliyor.'

Ne dersin şimdi? Samimiyetin yok, nadiren karşılaşıyorsun, resmi bir selamlaşma ile. 'Siz' diye hitap ediyorsun. Adını bildiğin yok. Ve kadın birden böyle bir cümleyle, seni çaresiz bırakıyor. Blogcuanne anne itirafları gibi.

'Bakmayın bizim evlilikte de oluyor cinslikler' demiştim ben de. Gülüşüp vedalaşmıştık.

'Her şey yolunda gülüşü'

O zamandan beri gördüm birkaç kere daha. Resmi, hızlı, aceleyle selamlaşıp yürüdü herkes kendi yoluna. Ta ki düne kadar...

Dün, ev çocuğu ile parka gidiyorken, biri bana doğru seslendi:

'Aaa ben de nerden tanıyorum diyorum. Merhabaa...'

Ben de bizim buralarda görünce şaşırdım tabi; 'Aa merhaba, siz burda?'
'Ya kızın okul toplantısı vardı da..'

Kaş göz arası kadını süzdüm. Öyle bir hazırlanmıştı ki veli toplantısı için. Sanki bu onun parti günüydü. Hazırlanıp hazırlanabileceği en iyi hazırlanmayı hazırlanmıştı. O saçlar aşırı kaskatı lüleleştirilmiş. En yana doğru sertçe taranıp, çekicileştirilmiş. Sonbahar makyajının toprağının boku çıkarılmış. İş kadını görünümü ile şıklık harmanlanmış. Hayata güzel görünmek için sımsıkı tutunmuştu. İddialıydı. Sonradan dikkatimi çekti. Kızının toplantısına daha 3 saati vardı. Saatte yanlışlık hesabı yaptığını bana büyük bir özveri ile açıklamıştı. İş bulmaya karar vermiş, kocasını artık karşısına almış, bir yandan da bu konuyu düşünmek istiyormuş.

'Ben de napayım dedim, parkta bekliyim dedim' diyerek açıklamasını bitirdi.

Lüle saç

Bir yandan ev çocuğu sohbetimizden sıkılmış, çantamı çekiştiriyordu. Lüleli, oğluma şirin olmaya çalışarak şöyle seslendi:

'Anneni sıkıştırma amaa'

Çocuktan sıkıcı yetişkin sohbetimizi sabırla dinlemesini bekliyordu. Tam yanından ayrılmak üzere geri seğirtip 'oldu o zamaan...' derken ben, planlı bir zamanlamayla, 'sizden bişey rica edebiliirmiyim' diyerek, beni durdurdu.

'Tabi' dedim.
'Ya fotoğrafımı çeker misin, bugün çok şıkım da'
'Olur' dedim.

Bundan sonra dünyanın en saçma anları yaşandı sevgili cağnım blog sevdalıları. 

Kadın telefonu elime verdi. Karşıma geçip, dünyanın en salak -sahilde 'Ebru Yaşar' duruşu- pozunu verdi. Başladım fotoğraf çekmeye. Ancak nasıl olduysa hızımı alamıyordum. 'Şöyle dur', 'tamam şimdi şuraya geç', 'kolunu uzat' gibi yönlendirmeler yapmaya başlamıştım. Işığı iyi bulmuyor, açıları doğru ayarlamak için çömeliyor, eğiliyor, yükseğe filan çıkıyordum. Bir, üç, beş derken katalog dolduracak kadar çok kare almıştım. Ev çocuğu benden umudu iyice kesmişti. Yaprakların arasına oturmuş, yerdeki şişe kapaklarıyla dünyanın en saçma oyununu oynuyordu. Umursamadım. Lüleli zevkten zevke koşuyor, kikirdeyerek poz veriyordu; 'Ay böyle nasıl', 'Nasıl görünüyoruuum', 'Doğru söyle şişko muyum' gibi sorular soruyordu ancak ben ciddiyetle çekmeye devam ettim. Facebook'ta onlarca like'ı alacak bir sürü fotoğraf çekmiştim işte.

Sonra birden Ebru Yaşar'ın klip çekimi şarkısı bitmiş gibi, ben telefonu kadına teslim edip, veledi yerden alıp, ordan uzaklaştım. 'İyi günler, rica ederim' gibi şeyleri de söyleyerek tabi.

Bilmiyorum dostlar.
Lüleliye destek olmak, yolunda gitmeyen ve mutsuz olduğu evliliğinde kendine güveni gelsin diye bir parça onu gazlamak, kendini beğenmesini sağlamak mıydı niyetim.. Yoksa ortamda şov mu yaptım, anlamadım valla?
Neyin peşindeyim, kafam mı iyi, çok mu canım sıkılıyor?!


Hayır kadının çocuk parkında 3 saat ne işi vardı, bak orası hala gizemli kaldı.

Kendimi lüzumsuz bulduğum anların şerefine, kahve.





17 Ekim 2016 Pazartesi

Cart Kırmızı Pazartesi

Uydurduğum bi hikaye var bizim ev çocuğuna.

Şöyle..

Bir çocuk varmış. Annesiyle beraber parka gitmeyi, salıncakta sallanmayı çok severmiş. Bir gün annesi onu öyle bir sallamış ki; taa bulutlara kadar uçmuş. Eyvah, bulutlardaymış şimdi. Annesine seslenmiş; 'Anne ben yukardayııım'
(Yukarıdayım-aşağıdayım olayını yapmayı sevdiği için abartıyorum burayı)

Annesi de geri seslenmiş; 'Aaa ben aşağıdayııım'

Bir süre sonra ev çocuğu aşağıya inemeyeceğini anlamış ve annesine 'anne beni kurtaaar' demiş. (Bizimki 'beni al' demiyor, 'kurtar' diyor) Annesi de nasıl kurtarabilirim diye düşünmüş ve bulutlara merdivenle çıkmaya karar vermiş. Bir merdiven bulmuş. Başlamış çıkmaya.



Birinci basamak, ikinci basamak, üçüncü basamak, dördüncü basamak, beşinci basamak, altıncı basamak, yedinci basamak, sekizinci basamak, dokuzuncu basamak ve onuncu basamak. (buralarda aksiyonlu adımlar atıyorum)

Ve işte annesi gelmiiiiş. Sarılmışlar. Annesi, ev çocuğuna demiş ki; 'Ben yukardayıııım', çocuk da annesine cevap vermiş; 'anne ben yukardayıııım'.

Az sonra anneyle çocuk aşağıya inmeye karar vermiş ama bi bakmışlar ki merdiven yok. Aaa merdiven yok! Napabilirler? Tamam hadi babasına haber versinler. Başlamışlar babaya seslenmeye. En sonunda baba onları duymuş ve onları nasıl kurtarabilirim diye düşünmüş. Ve onları uçurtmayla kurtarmaya karar vermiş. Bu öyle büyük bir uçurtmaymış ki, yükselmiş yükselmiş ve anneyle çocuğunu kanatlarına alıp, aşağıya indirmiş.



Ve aşağıda kavuşan anne, baba ve çocuk sarılmışlar. Falanlar filanlar.
Buraları tabi süslüyorum. Aksiyon ve espiriler koyuyorum anlatırken hikayenin genelini.

Fakat bugün.. Çocuğa hikayeyi 'Selvi Boylum Al Yazmalım' tınılarında anlattım. Üstüne bir de bi duygulandım. Gözlerim doldu. İçim tuhaf oldu. Kucakladım çocuğu. Kavradım bedenimle. Çocuk kurtulmaya çalıştı. İmdat dercesine kaçtı. Babasıyla karşılaştım koridorda, uzun uzun sarıldım. Rahatsız oldu, acelesi varmış. Yere çömeldim, başımı duvara dayadım. Trajiktim, isyanım vardı, acıklılık benimleydi. Evdekiler de bi benle bağdaş kurup sazıma söz, sözüme dans, isyanıma gaz olmuyordu.

Gel gör beni regl neyledi.

Regl psiklolojim.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Sı-kıl-mak.

Tek çocuğum ben. Çocukluk tabirimle 'tek kardeşim'. Kardeşsizliği nasıl kabul etmiyorsam, tek de olsam kardeşim ben eheh.

Ve apartman çocuğuydum bir de. Ha üstüne bir de doğduğum, büyüdüğüm yerde hiç akrabamız, ailemiz yoktu. Bir de tüm bunlar yetmemiş gibi, annem komşuluk etmezdi kimseyle. İşyerinden birkaç arkadaşı vardı, onlar da çocuksuzdu. Ben sosyalleştiysem hep kendi çabalarımla işte. Nerden ekmek çıkarsa.. Annem parka mı götürdü, hemen yavşardım bütün çocuk gruplarına. Okuldan arkadaşlarla zorla, biraz da küçük rüşvetlerle (evdeki muzu vermek) okul sonrası da görüşürdüm.

Kendi kendime geçen onca uzun vakitlerde, hele yaz mevsimlerinde, öyle bir sıkılırdım ki. Artık bu evrende oynayacak başka hiçbir oyun kalmazdı. Hayali arkadaşlarım olsun diye beynimi ve algılarımı zorlardım. Ikına ıkına bir tane Işık diye biri olmuştu ama hiçbi poka yaradığı yoktu. Soranlara 'dahi çocuk' izlenimi vermek için sanki başkalarının göremediği şeyleri görüyormuşum ayağına Işık'tan bahsederdim. Benim ismime anlam olarak yakın bir isimdi Işık, o yüzden öyleydi.

Bir gün artık bu sıkılmalarım canıma tak etmişti. Neden bir mucitlik yapmıyordum ki? Bir makine icat edecektim, yeter zamanı gelmişti. Mutfaktan sandalyeyi aldım. Odama getirdim. Ters çevirdim. İçine bütün alakasız eşyaları, aksamları, aparatları, küçük-büyük nesneleri, mercimek poşetini, annemin rujunu, babamın terliğini değişik şekillerde monte ettim. Bir de oturma yeri hazırladım. Bu kadar donanımdan sonra bu makine uçacaktı ve bir yerlere gidecektik. Hayaller ülkesine filan... İçine oturdum. Eğleneyim, oyunu geliştireyim diye bekledim. Iı-ııh. Olmadı. Eğlenemedim. Hazırlarken çok heyecanlanmıştım ama sonra saçma geldi. Sıkılıyordum, ölümüne sıkılıyooorr.

Şimdi yaş oldu 33. Evde bir sıpa var. Kendisi tek kardeş :P Ve bana geçenlerde 'anne ben parktaki arkacaşları istiyorum. O arkacaşlarla parkta değil, bu evde oynamak istiyorum' dediğinde, ona zorla evde eğlensin diye totomdan uydurduğum bir etkinliği hazırlıyordum. Bu etkinliğin adı makarna ağacıydı. Teoride çok eğlenir sandığım 432 oyundan en yenisiydi. Maalesef yine totomda patlıyordu ama renk vermiyordum. Çok eğleniyormuşum gibi yapmaya ve oğlumu da oyuna katma çabalarına devam ediyordum.

'Çok eğleniyoruz tamam mı? Sen de söyle!'

Bütün içtenliğiyle sıkılarak bana bakmaya devam ediyordu.
Çocuk sıkılıyordu.
Ölümüne sıkılıyooordu.
İşin en kötüsü, ben de.. ben de.. ben de.. sıkılıyordum.

Bitmeyen sıkıcı makarna ağacı





8 Eylül 2016 Perşembe

Sabah Sürüklenmesi

Hava henüz aydınlanmadı bile. Sabahın 06:25'inden boşluğa sesleniyorum şuan. Kafamın içerisini dışarıya dökmek için burdayım.

Az önce pencereden yanık kokusu geldi. Anne olduktan sonra bel ağrısıyla beraber panik fikirlerim arttığı için beni hemen bir düşünce tuttu. Bu yanık kokusu bizi uykumuzda zehirler mi? Napsam, pencereleri mi kapasam? Kalktım ev çocuğununkini odasının baya serin olmasını da fırsat bilip kapadım, bizimkini ev erkeği rahatsız olur diye kapamadım. Sonra abartıp başka bir şey düşündüm. Ya bu kokudan yalnızca biz zehirlenirsek, ev çocuğu tek başına kalıverirse bu evde? Napar mesela, ne kadar süre ağlar, ne kadar süre aç kalır, kaç saat sonra fark edilir evde yalnız olduğu? Sonra bu düşüncelerimin uyku ile uyanıklık arasında duran bölümde kaldığını, hormonlu olduğunu anladım. Sol tarafıma döndüm, başka şeyler düşünmeye karar verdim.

Aklıma ortaokuldan bir görüntü geldi. Bir arkadaşla sabah sırasında şakalaşırken, yere eğilmiş ayakkabılarımın bağcıklarını düzeltiyordum. O sırada biri arkamdan pat diye sırtıma vurdu. Şakalaştığım o arkadaş zannederek 'napoyon yooo seeeoon' diye çınlayarak doğruldum yerden ve sınıfın, hatta okulun en popüler kızı M.'yi gördüm. Ve refleks bir şekilde 'a sen miydin pardon' dedim. O da güldü öküz. Nerdeyse ona bağırdığım için özür dilemediğim kalmıştı.

İşte bu refleks bir şekilde ağzımdan çıkan o söz, yıllardır beni rahatsız etmeye devam ediyor. Bu sözün anlamı çok fazlaydı çünkü.

Kabul görme, onay görme, otorite tarafından çembere dahil edilme, okulda öğretmenlerin bile gözbebeği olan o acımasız kızın hedefi olmama istekleriydi. Kızın babasının mesleğiyle ilgili bir durum vardı galiba, öğretmenlerimiz bile onu ayrı tutardı. Yıllarca gizliden gizliye içimde duran bu yavşakça isteklerimle yüzleşemedim. İşyerlerinde de istifa aşamasına gelene kadar tüm işverenlerime karşı kusursuz saygı içindeydim. Öğretmenin gözüne giremediysem, ipin ucunu erkenden bırakırdım. Arkadaşlarımın ailelerine karşı pür dikkatli, güvenilir imajı sergilerdim. Büyük yaş akrabalarıma, ev erkeğinin ailesine filan da hep bu şekildeydi. Sevgililer hariç. Bi onlarla kendim olabildim bak. Kız arkadaşlarıma bile rahatça 'hayır' diyememekten, derim soyuldu. Çok acaip yıllar sonra bi manitamla lahmacun üzeri çay sigara yaparken, o bana demişti: 'İkimiz benziyoruz. Sende de benim gibi takdir edilme- mükemmellik arzusu var' Uzun süre bu fikre inanıp, içimdeki o isteği mükemmellik çabası sandım. Bu yüzden kendimi mükemmel derecede sempatik bulmuştum.

Sonra başka bir fikir daha türedi. Annem ben ergenliğe girene kadar hep soğuktu. Onu öpmek için bile izin alırdım. Hiç övgü görmezdim. Annemin beni, benim ev çocuğunu sevdiğim gibi sevdiğini hatırlamıyorum. Ergenlikte babamla problemlerim iyice zirveye çıkınca, annem orda aniden değişti. Ve dünyanın en anlayışlı ve şefkatli annesi oldu. Bu bence hiç iyi fikir değildi, geç kalmıştı. Annemin bu halini kullandım o dönemlerde. Yine zararı bana oldu, yani kendi gelişimime. Annem muhtemelen yaşıyla da ilgili olarak bir değişim yaşıyordu anneliğiyle; ancak babamın benimle durmadan tahammülsüz atışmaları çıkış noktasıydı. Bana sahip çıkmaya karar vermişti. (O yüzden ev erkeği ile kurduğum aile, en güzel ailem diye hissettim hep)

Tüm bunlar benim ezik bir şekilde başkalarından sevgi dilenciliği yaptığım sonucuna çıkıyor. Çıkıyordu. Şimdi ise yavşaklık diyorum. Çünkü artık popüler insanlara karşı sürü psikolojisiyle  toleranslı filan olmasam da, gün içinde kendimi bazen toplum ve değerler konusunda saçmalarken enselediğim oluyor.

Yavşaklığın lüzumu yok, kabul edileceksem kendim tarafından edileyim. Böyle biri olmamın alt metnini çözmek psikologların işi fakat, sanırım ben doğru olanı biliyorum. Yavşaklığı bırakmak ve sadece kendinden puan beklemek. Sadece bu kısmına konsantre olsam bile, yıllar sonra uykumda beni rahatsız edecek bir ortaokul anısı olmaz. Olsa olsa sersem bir çocukluk anısı olur.

Ev çocuğu uyandı, ben fırlamaklar.

Kendi olabilen bi abümüz


İlk foto, tumbrl.
İkinci foto, zalımlarcollection1. Special thanks to Jardzy.


6 Eylül 2016 Salı

Küçük memeler


Geçen kış memelere bi kontrol yaptırayım dedim. Ultrason görevlisi, belli ki işin ehli bir amcaydı. Müjde Ar'ın İffet filminde hihihaooğğ diye gülen o neşeli oyuncuya benziyordu. Savaş Başar'a... Gadın memesi hasar tespiti yapılırken, memenin cinsel karşılığı sıfırdır. Ha meme ha naylon poşet, temaslar gayet teknik olur. Uzman amca, çok sağlıklısın aferin kız, tarzı bir şeyler söyledi. Sonra nedensiz bir şekilde sağlığın ne kadar önemli olduğunun altını abartıyla çizip, şöyle dedi:

Savaş Başar'ı hatırladınız mı?
'Sen şimdi memelerim küçük diye üzülüyosundur da... ama memesi büyük olanların yaşlanınca nasıl sarkıyo bi bilsen hihaoğğ' dedi. O an sevinçle 'yihuuu yaşasın' diyerek sutyenimi halay başı gibi salladım. Halaya diğer sağlık ekibi de katıldı. Bu şekilde güneş batana değin dans ettik.

Imff. Olaylar böyle gelişmese de şöyle gelişti. Ben odadan 'iyi günler, teşekkürler' diyerek ayrıldım. Uzmanın elime tutuşturduğu rapora baktım, her yerde 'sağlıklı ama memeler küçük', 'sivilce kadar minicik', 'onunkiler meme değil, yalnızca me' yazıyordu sanki. Bütün o tıbbi ifadeler onu anlatır gibiydi.

Memelerimin küçük olduğundan hep şüpheleniyordum aslında ama birinden açık seçik şekilde hiç duymamıştım. Etraftan aldığım yorumlar şöyleydi;

'Yok ya vücut oranına göre iyi'
'Kızım sana bu boy gidiyor, daha büyüğü olmazdı'
'Ufak ama şekli güzel'

Etraf derken, mahalledeki amcalarla teyzeler değil. O gaddar değil. Yuh ama sende sevgili okuyucu. Annem, kız arkadaşlar ya da ev erkeği filan yorumluyordu genelde.

O gün bugündür bu olayı fıkra gibi eşe dosta anlatıyorum. Milleti güldürürken, hala bir yorum, bir düzeltme bekliyorum.

'Yok yaa herif abartmış' filan desinler diye ağızlarının içine bakıyorum.
Bakıyor bakıyor bakakalıyorum.












19 Ağustos 2016 Cuma

Hayaller ve Hayat.




Bu gece ev çocuğu zor uyudu. Ev erkeği ise mutfakta bira hazırlıyordu. Evet homemade bira yani. Şişeleme yapıyordu. Ben de ev çocuğu bir türlü dalamadığından hayal kurayım dedim. O uyumadan, kendime odaklanamıyorum. Hayal ne kursam ne kursam diye düşünürken, başka bişey düşünüverdim.

Uyku öncesi, geçiş sürecinde hayal kurarım ben. Yine aldım pozisyonumu ama giremedim içine hayalin. Hayallerimin gerçek hayatımla nasıl işbirliği içinde olduğunu düşündüm. O an yaşadığım hayatın bir gevşetici tamponu olarak  hayallerimi kullanıyordum.
Örnek olarak...

EN HIT HAYALLER LİSTEM

Yeni Doğurmuş Kadın Hayali
Doğum yaptığım sene, sihirli güçlerim olduğunu hayal ediyordum. Kimse görmeden, sihirlerimle tüm işleri hallediyorum ve sıcacık bir ev ortamı yaratıyorum. Uykusuz kaldıysam da sihirlerim sayesinde uyuyorum. Fakat daha büyük hayaller değil ha, sadece ev işleri için kullanıyorum doğa üstü yeteneklerimi. Mutfak tezgahı silmek, mercimek pişirmek gibi basit işler. Bebeyle ilgili işlere karıştırtmıyorum sihirleri. Bazen onu da düşündüğüm oldu gerçi. Acaba sihirlerim emzirse mi, altını temizlese mi- ben de o arada spora filan gitsem mi? Genelde vazgeçiyordum bu fikirden. Ben bütün gün onla ilgilenip, koklayıp- uyuyormuşum hayalime göre (vah yavrum acıdım kendime şimdi yahu) Evin temiz, yemeklerin pişmiş ve çamaşırların deterjan kokulu olması- hayalimmiş. İNANAMIYORUM.

Aşklı Hayal
Daha eskiden, ev erkeği ile evlenmeden önce; orda burda binbir zorlukla vakit geçirmeye kastığımız zamanlarda hayallerimde hep piyangodan para çıkması vardı. O parayla da gidip şirin bi ev alıp, içini dekore ediyordum. Böylece ev erkeği ile haftasonları o evde buluşup, uzun uzun kahvaltı edip geceleri korku filmi izleme hayali kuruyordum. Aaa hayal derken, her ayrıntısına kadar bu arada. İşte kahvaltıda ne yedik, kahvaltı sonrası uzanıp sohbet ettiğimiz koltuklarımız nasıl gibi. Ama burada lüks bir yaşam fantezisi filan yoktu işte. İlişkimizi korumaya alma, güvende tutma hayali gibi bişeydi. O günlerde yaşanan parasızlık sıkıntılarımız, bir yere sığınma ve birbirimize sarılma ihtiyacımız beni bu hayali defalarca kurmaya itiyordu. Hey gidi.

Çocukluk Hayali
Daha daha eskiden çook eskiden ise yazları beraber vakit geçirmeye bayıldığım kuzenlerimle buluşmayı iple çektiğim günlerde, zamanı dondurduğumu hayal ederdim. Güya biz bir araya geldiğimizde zamanı dondurarak, 3 günü ben 3 ay yapabiliyormuşum. Doya doya oynuyoruz. O hayalle ilgili bütün detayları şekillendiriyordum. Biz oyunlarla 3 ayı geçirirken, dış dünya da donuyo, nasıl oluyo, neler gelişiyo, nasıl aç kalmadan yaşıyoruz falan filan- hepsini yazıyodum hayalimde.

Güncel Hayal
Bu aralar da en sık uğradığım hayal, herkesin mutlaka uğradığı o hayal durağı. Şimdiki bilincimle geçmişe dönüyorum, yeni baştan hayata başlıyorum ve bu sefer farklı seçimler, eğitim, kariyer planı filan yapıyorum. Yine sığ temalar yani :P Ama hep şu sorun oluyo. Ben geçmişi değiştirdiğimde ev erkeği ile karşılaşma anım ve ev çocuğunun dünyaya gelmesi riske giricek diye korkup, geçmişe çok da müdahale etmemeye çalışıyorum. O da beni kısıtlıyo.

Şimdi eşim dostum beni dünya barışı hayal ediyorum sanıyor.
Halbuki daire döşüyorum, hiç kimse bilmiyor.

**

Bu yazıyı dün yazdım da, Suriyeli tatlı Ümran'ı gördüğümde her şeyden vazgeçtim o an.
Bu yazının başlığını da ona atmış olayım.
Hayaller ve hayat.



Kreş Öncesi Silahlanmak

Günlük not düşmelerimin sonuna geldim bence. Bundan gayrı ara ara uğrarım bu topraklara, ey halagızları. Pazartesi, iş dolayısıyla ke...