Aklımı Kurcalıyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aklımı Kurcalıyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2017 Salı

Emmece, gömmece...



Rüyamda lisedeydim. Sık sık o dönemlerde senaryosu geçen garip rüyalar görmeye alışkınım. Okul bahçesi geniş ve orman gibi bir yermiş.

Erdoğan, lisemizi ziyarete geliyormuş. Gençlerin sorunlarını dinlemek ve onlarla iletişime geçmekmiş amacı. Bahçeye çıktığında, hepimiz bizim yanımıza ne zaman geleceğini merakla bekliyoruz. Ne soracak? Yüzündeki ifade nasıl?

Öğrencilerle epey vakit geçirdikten sonra, bizim üçlü kız grubunun yanına yaklaşıyor. Pizzalarınızı yediniz mi kızlar, diyor. Bize komple pizza ısmarlamış. Ben pizzanın kaşarlı yüzeyinden kopardığım bir parçayı avcuma koymuşum. İki domates bir zeytin, sanki bir adam suratı olmuş. Gösteriyorum. Bir de Erdoğan'ı güldürmeyi umarak, 'bakın adam suratı oldu ve şöyle diyor' diyorum ve çingene ağzı yapıp ekliyorum:

'emmece, gömmece, saksafon 5 milyoooon'

Bu gerçek hayatta bana tee lise zamanında söylenen replik, gelmiş rüyamın burasına monte edilmiş. Lise döneminde İzmir'de kerhaneye giden fırlama bir arkadaşım anlatmıştı. Çingene kadınlar, sarkık memelerine kadar çektikleri şalvarla kapı önünden bu şekilde bağırıyolarmış.

'emmece, gömmece, saksafon 5 milyoooon'

Rüyamda, ben pizza adama bu repliği verince, Erdoğan hafif gülümser gibi yapıp, defterine notlar alıyor. İşte bu noktadan sonra rüyam adeta kabusa dönüyor.

Bahçeden bizi selamlayıp çıkıp gittikten sonra, hepimiz anlıyoruz ki bizimle iletişime geçerek, aramızdan 'çizgidışı' gördüklerini fişleyecekmiş. Çizgidışına tabi ki benim gibi terbiyesizler de giriyordu. Çok korkuyorum.. geberiyorum korkumdan. Bunu nasıl düzeltebilirim, ne yapsam o şakamı anlamlı bir yere bağlasam diye kıvranıyorum. Rüyanın korku kısımları aşırı yavaş ve ağır yaşanıyor.

En sonunda bu işten yırtamayacağımı anlayarak, gerçek hayatıma veda ediyorum içimden. Yani şuana. Rüyada işleri batırdım, hoşça kal ev çocuğum, ev erkeğim, sizleri seviyorum dedim.

Geçmişte kalmıştım.


24 Temmuz 2017 Pazartesi

Arayış



Ev çocuğunun yapım çalışmalarına başlamadan 6 ay evvel, sigarayı bırakmıştım. Ev erkeğiyle bıraktık yani. Yoksa evde biri yakar, diğeri bakar, orda 'ver bi fırt' olagelir. Hele sabah kahvaltı hazırlarken, ev erkeğinin hiçbir şey yemeden yaktığı sigaralar yüzünden az mı baştan çıktım? Hem azarlardım hem arzulardım. Sigarayı yani. Ahmet Kaya gibi ağzımdan sigara eksik olmazdı. Beni önümde beliren dumanlar olmadan göremezdiniz. Yolculuklar, bahçe sohbetleri, plaj keyfi, çalışmak, düşünmek, düşünmemek, filmler, müzikler- her şeyi büyülü bir atmosfere çeviriyordu namıssız. Sigara benim yastığım yorganım, her şeyimdi. Baştan uyarayım bu bir başardım notu değil.

Kaç yıl oluyor yani, baya oluyor. 5 yıla yakın bir zamandır ben sigara içmiyorum. İçmem de pek mümkün görünmüyor. Ev erkeği de öyle. Fakat ikimizin arasında büyük fark var onunla. İkimiz de aynı süredir sigara içmiyoruz ancak o kendini bulduğunu söylerken, ben hala kendimi aramaya devam ediyorum.

Krakerlerde arıyorum, bisküvilerde, kuruyemişlerde, bazen abartı sağlıklı beslenme söylemlerinde. O olduğu gibi hayatına devam edebiliyor, bana hala her gün ağzımda döndürecek bir şeyler lazım. O sadece bir kez bırakmayı denedi ve bıraktı. Ben 775. seferimde bırakabildim.

O şimdi sigarayı zihninde hatırlamakta zorlanıyor, ben hala tiryaki.

Yazının sesini dinlemek için ŞU LİNKE tıklayabilirsin.

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Uykudan Önce Son Çıkış


Tutamıyorum zamanı. Vesikalık fotoğrafım giderek benden uzaklaşıyor. Evrenin kara dehlizlerine doğru çekiliyor... onu...yitiriyorum.



Kıbrıs'ta 2011 senesinde çektirmiştim bunu. Daha demin ya.  Ayboluyor, kaç yıl öncesinin fotoğrafı? Doğumdan önce, ulan? Düşün ev çocuğu daha yok. O günden beri, her yerde kullandığım tek fotoğrafım bu oldu. Özgeçmiş, üyelikler, başvurular vs. Fotoğraf ver diyince, hemen aynı klasörde aynı yerde yıllardır değişmeyen yerinden alıp 'al fotoğraf' diye gönderiyorum. Logom gibi bir şey oldu. Since 2011 eklemeliyim altına. Çünkü birkaç seneye fotoğraftaki gencin, ben olduğunu ispatlamam için yerimden doğrulcam gibi.

60 yaşında teyzeler ya da amcalar gencecik hallerini profil fotoğrafı yapar ya. -Pardon siz kimsiniz? -Benim be ya Şengül Teyzen. Başını TC yaptım, ondan mı tanımadın gız?

***
Ebeveynlere hitaben yazılmış psikolojik (ve bence gerilimli) kitaplar okurken, aklıma gelen neden çocuğum ve kendi ilişkim olmuyor? Sürekli kitapta bahsedilen çocuk ben, ebeveyni de annemmiş gibi canlandırıyorum zihnimde. Okuduğum şeylere sinirlenip kendimdeki dangozlukları, anneme bağlayacak bir sebep mutlaka buluyorum.

Kendimde güncellemek istediğim bazı saçma şeyler:

  •  Okuduğum anne-çocuk gerçekleriyle ilgili karamsar tablolarda hemen kendimi de o örnekten sayıyor olmam.
  • Anneme ağır faturalar çıkarmam.
  • Şimdiki olumsuz özelliklerimi hep anneme bağlamam.
  • Artık yetişkinlikten, ihtiyarlığa doğru yol alıyorum ama hala davranışlarımın sorumluluğunu üstlenmemem.
***

Galiba 'herkes bana yazıyooğ yaağğ' hastalığı bana bulaştı. Ya da herkes bana yazıyo. Abi, 20'lerde bile görmediğim ilgiyi son birkaç aydır tüm esnaflardan görüyorum. Bütün amcalar, dişi olmayan nur yüzlü dedeler filan beni kesiyor. Dün bir tanesi, 'sizi bankadan tanıyorum galiba' diye yolda beni durdurdu. 'Hayır sanmam' dedim. 'Orada çalışıyor gibisiniz' dedi dedem. Bir de siz diyor, ve yaşıtız gibi vurguluyor. Özellikle ev çocuğuyla çıktığım zamanlarda daha çok başıma geliyor. Bir de aşırı bakımsız, salak bir haldeysem. Bence bu yeni bir evre. Yani o yaş grubunun kendine uygun gördüğü bir skaladayım artık. Çocuklu orta yaşlı hanfendiiiii, askılı bluzz, yolda tekk, yanında bey yok, vışşş...

Ev erkeğine anlattım, yazık, o kadar iyi niyetli ki, hımm MILF görmüşlerdir seni dedi. Hayır dedim bak bu öyle değil. Bu aşırı varoş bi hareket, böyle tam 'evim var, ineğim var, evlenek' tadında flörte giden bişi dedim. Hımm dedi, sustu.

Amcaların gözünden orta yaş gadını fantezisi


***

Ne kadar organik beslersem besliyim, hindistancevizi sütleri için bankalardan kredi de çeksem, makarnanın en seçkinini bile haşlasam; bir çocuğun ağız tadı Ökkeş ise yapılabilecek bir şey yok efendiler. Dikkat ettim avokado filan yerken yüz burkmuyor ama boş ekmek yeme fırsatı geldi mi zevkten tam bir hanzoya bağlıyor. O ne iştah? Sanki üzerine cigarasını yakacak. Ruhu bu bence. Genlerden aktarım. Boş ekmeği ağzımızda döndürmeye hepimiz aşığız. Bugün parkta boş ekmek dağıttı kadının biri çocuklara (ne iş?) Bu çocuklar da afedersiniz çok ayıp ama aç köpekler gibi kapıştılar ekmeği. Kan döküldü, can verildi o itişmede. Ben arkada 'yok ekmek yemeyelim biz, şimdi öğle yemeğimizi yiycez, hem zaten kabızsın sen bu ara' derken harika bir playback sanatçısı gibi ağzımı oynatmamla kaldım. O kadın kimdi, çocuklara ekmek dağıtmak neyin akımıydı, bu çocuklar bir ekmek için nasıl bu kadar tehlikeli olabildi? Bu sorular havada kaldı.

Çok uykum geldi. Hiç kahve içmedim, hep çay.
İyi uykular evladım.



13 Mayıs 2017 Cumartesi

G.Ö.T.




UYARI!
BU YAZI FAZLA GÖT KELİMESİ İÇERMEKTEDİR.

Modern yaşam insan bireyinin alt üst olma eşiğini iyice vasat yerlere çekmiş durumda. Yürüyen merdivenlerin baş döndürücü performansına ne kadar alışsak da yolda yürürken gördüğümüz bir göt hepimizi alaşağı edebiliyor.

Dün de öyle oldu işte. Ev erkeği ile akşam bira-kahve yapmış, eve dönüyorduk. Derken o manzarayı gördüm. İlk gören bendim. Paylaşmakta tereddüt ettim. Ev erkeğine göstersem... tepkisinden, yavşakça bir söylemden, ya da en fenası benim gibi sersemleyip, derin boşluğa düşmesinden çekiniyordum. İnsan bireyinin görmezden geledurduğu ancak başına geldiğinde asla geçiştiremeyeceği ve hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağı 'şeyler' vardı. Bu şeylerden biri de buydu işte. Bir göt.

Tanımlamaya çalışayım. Önümüzde sarmaş dolaş yürüyen bir çift... İkisi de ne obez ne zayıf ama dombili diyebileceğimiz bir klasmanda. Çakır keyiflik ve henüz çiftin arasında bir dargınlığın son bulduğunu ispatlayan tarz yakınlık vardı aralarında. Karanlıkta çifti zar zor seçebiliyordum ama erkeğin sıyrılan pantolonundan ay gibi parlayan göt detayını apaçık görüyordum. Görüntü çatal aşamasından daha ileriye gitmişti. Bir götün yüzdesel olarak yarısı olduğu gibi açıktaydı. Özür dilerim, kimseyle dalga geçmiyorum ya da eleştirmiyorum, fakat nasıl desem. Bunu görmeye hazır değildim.

Biri adına yerin dibine girmenin yetersiz kaldığı bir duygu eşliğinde yürürken ben, elim kolumun bağlı olması işleri iyice zorlaştırıyordu. Gidip adamı kibarca uyarsam; 'afedersiniz götünüz görünüyor' desem? Olmazdı. Bakalım o bununla yüzleşmek istiyor muydu? Hem dışarısı serindi. İnsan götüne kaba et diyen otoriteleri düşündüm bi an.. Acaba kaba et, kaba olduğundan yel almıyor muydu? Dışarıdaki esintiyi hissetmiyor muydu? Rahat yürüyüşü, hissetmediğini söylüyordu. Bu durumda göt yarısının olduğu gibi dışarıda olduğunun kendiliğinden farkına varması ihtimali çöpe gidiyordu. Bakmıyordum. Kafamı çeviriyor, bu fikirle savaşıyordum. Fakat... Daha fazla dayanamadım ve ev erkeğine söyledim. O an bu durumla birilerinin adice daşşak geçmesi, olayı normalleştirmesine ihtiyacım vardı. Gülsek, dalga geçsek, üzerimdeki bu ağırlık hafiflerdi, kimbilir.

Ev erkeğinin ilk tepkisiyle tosladım. Dalga geçmedi. Gülmedi. Biraz inceledi ve arabayı park ettiğimiz sokağa girdiğimizde paniklemeye başladı. 'Umarım herif bu şekilde araba kullanmaya yeltenmez' diyiverdi. Yutkundum. Onu o şekilde kafamda izledim. Dayanılacak gibi değildi. Göt yarısı, ya tamamına ererse? O zaman nasıl hissedecektim? Görmesem de olayları çizmiştim aklımda bir kere.

Buraya kadar olanlar, sadece ben, ev erkeği ve göt yarısı ile aramızda geçiyordu. Başka bilen, gören yoktu. Keşke her şey bununla kalsaydı. Girdiğimiz sokağın sonunda İzmir'in meşhur sokak arası kına gecelerinden biri vardı. Havaların ısınmasıyla insanlar sokağa sandalyeleri atmış, alkışlayacak ve arabesk müzik dinleyecek bir sebep çoktan bulmuşlardı bile. Ev erkeğini durdurdum:

'Lütfen devam etmeyelim, görmek istemiyorum' dedim.
'Sakin ol, halledebiliriz, alışırız, her şey yine düzelir' dedi.

Çift, arkalarındaki göt yarısından habersiz, kalabalığın önünden geçtiler. Göt yarısı yanlarındaki üçüncü kişi gibiydi. İçimizden biri gibi.
Vızıldanan kalabalık, birden, bıçakla karpuzu ortadan yarmış gibi şak diye suskunlaştı.
Herkes sustu.
Önüne bakanlar oldu, uzaklara dalan, tırnak yiyen, telaşla sigarasından fırtlayan.
Ama bir kişi, bir münasebetsiz çocuk, bir gevşek genç çıkıp da gülmedi. Keşke... keşke.. biri çıkıp gülebilseydi. Biri de çıkıp göte göt diyebilseydi.
Derin bir suskunluk.

Sokağın en sonunda park halindeki arabamıza gelmiştik. Az ilerde çiftin arabası vardı. Derken erkek olan bir an duraksadı, elini beline attı. Elindeki poşeti sevgilisine verdi ve tıpkı benim ev çocuğunu hoplatarak pijama giydirişim gibi pantolonunu çekiştirip beline oturttu. Yavaşça dönüp etrafına baktı. 'Gören oldu mu amuğa goyim' bakışıyla bizi de yokladı ama biz çoktan 'biz bişey görmedik' duruşumuzu almıştık.
Derin bir nefes çektim.
Ev erkeği de kendine gelmişti.

Dönüp baktığımda, kına gecesi de olayı sessizce kapamış, neşeli gürültüsüne devam ediyordu.
Yine hayat normale dönmüştü işte.
Hepimiz yine götümüzü güvene almıştık. Aslında kendi götümüzle yüzleştiğimizi umursamaksızın, kaldığımız yerden devam edebilirdik.

Bu yazının mottosu: Hepimiz karanlıkta kendi götlerimizle baş başayız ama yokmuş gibi yapıyoruz.

Bu götten yazıyı sabırla okuduğunuz için teşekkürler. Ayrıca göt denmez popo denir. En azından biz çocuklarımıza böyle öğretiriz.



22 Mart 2017 Çarşamba

Baş döndürücü şeyler


Ben büyürken, nasıl şablonlar aldıysam mahalleden, onları hala güncelleyemiyorum. O zamanlar zengin olmak, havalı durmak, baş döndürücü şekilde gizem yaratmak kavramları minik hayal dünyamı çok meşgul eden şeylerdi.

Balkon ve pencerelerine pimapen panjur yaptıranları çok zengin bulurdum. Bizde yoktu. Panjurlu evlere giderken bir heyecanlanırdım. Belki ev sahibi yarım açardı panjuru filan, belki benim açmama izin verirdi. Böyle şeyler.
90'larda bu ucube panjurlar Burak Kut gibiydiler

Haftasonu arabalarıyla memlekete-denize-pikniğe giden aileler başımı döndürürdü gizemden. Öyle bir şaşırırdım ki. Evde kendimi uçan sabri gibi yerlere atarak 'bize de panjur taktırıın noluur taktırın' yalvarmamdan kısa süre sonra, annem beni yeterince ökkeş bulup halime acımış olacak ki, pimapenlerimiz bir tanecik balkon ve salon penceresine takılmıştı. Şırraak diye açar kapardım panjurları yerli yersiz. Bazen tamamen kapatır, nasıl her yer karanlık oldu diye şaşırır- önce birini sonra ikisini açarak, içeriye güneşin girişini seyreder- yine şaşırırdım. O sayede dikizlerdim arabasına binip gidenleri, panjur aralıklarından.  Bagaja yerleştirdikleri sepetleri, tüpleri, kilimleri, kova kürekleri izlerken- çırpınırdı yüreciğim. Bir de denizden dönenlerin bir kokusu olur hani. Güneş kremi ile deniz suyu birleşimi. İşte o koku benim en sevdiğim kokuydu. Duyunca yine kalbim atıverirdi.

O vakitler mahallede herkeste olan beyaz şahin.

Salonunda vitrin olanların aşırı önemli insanlar olduklarını düşünürdüm. Böyle asiller, soylular ve bu eşyalarına kadar yansımış gibi. Yine bir gün evde kendimi yerden yere attım ve bana acıdılar da salona vitrin takımı aldılar. Bu sefer de neden dantel koymuyorsunuz diye acıklı laflar etmiştim.

Zihnimde canlanan 'başkasının' eşyaları


Çok var böyle. Sarı kıvırcık saçlı kadınlara şaşırırdım, nutkum tutulurdu, nasıl bu kadar güzel saçlar olabilir diye. Kendi safinaz karası saçlarımın arasında sarıya kaçan bir tel olabilir mi diye arar dururdum.

Bir de bebekli annelerin yanında hayranlık baş dönmesi yaşardım. Ama konu bebek filan değildi. O kokuydu. Pampers kokusu mu, pudra mı, acaba neydi o koku? Islak mendil türevi bir şey de olabilir. Başım dönerdi o kokunun hoşluğundan. Bana bir şekilde zenginlilik gibi filan gelirdi. Bizim evde temizlik yapılınca ev sadece klorak kokardı. Bir de annemin kremleri güzel kokardı. Ama annem de azcık azcık kullanırdı, bana da dokundurtmazdı.

Dalin efektiydi belki de o koku?


Bu çocukça ve hafif angutluğa varan hayal dünyam elbette şuan beni kibar bir şekilde güldürüyor. Annemin vitrinli ağır salon takımlarından, dantellerden neden nefret ettiğini anlayabiliyorum. Babamın göz problemi yüzünden araba kullanmamasını da öyle. Hatta annemle babamın dev mutsuzluktan aile olamadıklarını, dolayısıyla hafta sonları bizim hiçbir yere gitmeyişimizi de. Ve diğer birçok şeyi de. Anlamak, güncellemeye yetmiyor tabi. Hala o şablonların gelişmiş halleriyle dışarıya baktığımdan şüpheleniyorum.

Nerden aklıma geldi bu çocukluk alemim dersen. Sabah ev çocuğunu okula bırakıp biraz yürü biraz koş, spor yaptım. Yakın bir tarihe kadar, sabah 8-9 sularında dışarıda koşan/yürüyen bir kadın görsem, onu da aşırı havalılık ve zenginlilik görüyordum. Çünkü kaçta koştuğun çok önemli. Eğer emekli değilsen, öğrenci değilsen, tatilde değilsen sabah 8-9 aralığında spor yapıyor olmak, resmen instagram gızlığına girer.

'Bu kadar havalıyken bir tanıdık görsem bari' (temsili)

Dışarıdan kendime bir baktım. Nasıl havalıyım. Sanırsın, işinin patronu- toplantıdan önce hızlı bir sporunu yapıyor. Ardından duşunu alacak, topuklusunu giyecek ve dalacak beyin fırtınalarına. Ya da öyle bir zengin, öyle bir geniş limit kredi kartlı ki.. günün en ideal saatlerinde spor yapabiliyor. Neden? İşe gitme zorunluluğu yok. Çocuk varsa da bakıcısı ilgileniyor.

O saatlerde havalı bir şekilde koşuyorum çünkü işsizim be evladım. Zayıfım ama bir fil kadar da gevşeğim be çocum. Üstüme gelmeyin.

Neyse ne diyordum, çocukluğumun minik hayal dünyasını bazen böyle hatırlamak tatlı geliyor. Şimdi de benzerleri var ama onları böyle rahat anlatamıyorsun işte. Hala tatilden dönen insan kokusu seni cezbedebiliyor, söylemiyorsun örneğin. Ve sarı kıvırcık saç çok güzel görünüyor, ama esmere gitmiyor, bir şey yapamıyorsun.

Kahvem öğleden sonra bugün. Sizin kahveler ne zaman?





7 Mart 2017 Salı

Bir sır.


Ey sevgili blogdaşlar.

Buraya bir sırrımdan bahsedip acilen elimdeki biberon yazısına dönmem lazım.

Geçenlerde can sıkıntısından yine bir şeyler geveliyorum. Ben tuttum bunu HT Hayat Blog bölümüne gönderdim. Hiçbir çaba ve ayrıcalık gerektirmeyen bir aksiyondu. Yazdım, yolladım. Yazı da öyle ahım şahım değil, normal benim can sıkıntısı çenelerim. Sonra HT sağolsun, çok da saçma bulmamış, yayınlamış. Ben de her Türk genci gibi, aldım bunu şahsi sayfalarımda paylaştım. Ben yazdım ben, koşun diye. Fakat hiç hesaplayamadığım mevzular oldu.

Ne oldu dersen, alt tarafı 'like' aldı derim ama nasıl like.
Bir kere ömründe bana hiç like eylememiş üniversite hocalarım. Cool'luğunu bir saniye bile olsun bozmamış iş dünyasında sevilen tanışlarım. Bunlar filan like etmiş. Heralde HT Hayat'a seçilmiş bir yazar filan zannettiler beni. Başarımı ağır ve cool bir nida ile takdir ettiler. Halbuki canına yandıklarım, başarı değil normal bir blog paylaşımıydı o.

hocam sen de mi yaa?

Kaldı ki yazıyı okusalardı, olayın çingene iç yüzünü öğrenirlerdi. Annelerin hayatını KURTARMAYACAK derecede saçma 7 tavsiyeden bahseden bu yazı, komik bile değildi. Hani boş geyik. Az biraz sempatik, imla hatasız, akarı kokarı olmayan, kendi halinde bir şey. Burada azcık bir mütevazilik gösteriyorsam, ne olayım. Ne olayım? Zaten utandım yeterince. Daha da bir şey olamadım. Onu demek istedim herkese, 'ben daha bir şey olamadım beğenmeyin o kadar'. Diyemedim. Geri çekeyim paylaşımı bari. Birkaç gün daha geçsin.

İlginç kısmı, kaç yıllık aynı listenin yolcusuyuz. Sen bir kez bile bana ait bir şeyle ilgilenme. Like eyleme, yokmuşum gibi şey et. Ama şimdi like koy. Ne alaka? (Normalde beni takip eden arkadaşlarım ayrı tabi. Anladın sen ne kastettiğimi)

Neye like afedersin?

Bu arada biberon yazısına bilgi toplarken, donakaldım. 1800'lü yıllarda aşağıda gördüğün şu tip biberonlar Avrupa'da pek modaymış. Bebeler, kendilerini mis gibi besliyorlar, analarına mutluluk ve rahatlık sağlıyorlarmış. Herkes mutlu mesut yaşarken aniden yüzlerce binlerce bebek ölümü olmuş.


Herkes aynı şeyi sormuş, neden? Nasıl olabilir? Bu bir gizli hastalık mı nedir?
Olay çok sonra netlik kazanmış. Çünkü o hortumun sterilize edilememesi feci bir bakteri üremesine sebep olmuş. Sonra da 'katil biberon' adıyla anılarak, raflardan kaldırılmış.



Çok üzücü.

6 Mart 2017 Pazartesi

Yalancı Olmayan Ama Sürekli Yanlış Bilgi Veren İnsanlar: YOASBV


Hepimizin etrafında onlardan var. Bazen biz de başkalarının etrafındaki 'onlardan' oluyoruz. Olmuyor muyuz allaşkına söyleyin?! Kimden mi bahsediyorum? YOASBV sendromundan. Yani, yalancı olmayan ama sürekli yanlış bilgi veren insanlardan.



1- Oradan buradan duydukları söylentileri eşe dosta gerçekmiş gibi anlatan kişilerdir.


"Altın çok artacak, ne var ne yok satıp altın al teyze"



2- Mutlaka yeni zayıflama yöntemleri duymuş ve hemen uygulamaya koyulmuşlardır.

"Sabahları elma sirkesi, çörekotu yağı ve fil kılını karıştırıp içiyorum, haftasına 10 kilo"






3- Kimsenin haberdar olmadığı gelişmeler, onlara direkt mail atılıyormuş gibi bilirler.

"Seneye sınav sistemi tamamen kalkacakmış, boşuna kasmayın"



4- Herkesin gönül işlerinden haberdarlardır. Kim kimden hoşlanıyor, bilirler.

"Kızım ben anlarım herifin sana bakışları ortada, kına gecesini tasarlamaya başla sen"




5- Her olayı bilimsel yönden açıklamaya eğilimlidirler.

"Hamileyken canın kısır çekerse bebek ayakçı, baklava çekerse beleşçi olur"




6-  Köşeye sıkıştıklarında sorumluluktan kaçınırlar.


"Abi ben de Abbas'tan duydum, ne kızıyosun?"




7- Kendilerini her koşulda iyi analizci olarak satarlar.


"Ben söylemiştim"




Kafası karışık günlerden geçerken ben can sıkıntısı gidermek için madde madde çene yaptım. Şimdi geyiğimiz bittiyse gerçek hayata dönebülür müyüz evladım? Çay tazele bakiyim.



22 Şubat 2017 Çarşamba

'Biz Sizi Arayacağız' diyene inanmak



İzmir'de iş bulmak, kebapçıda avokado salatası bulmak gibiymiş. Çıbanlardan çıban beğeniyorum. Bazen, çok nadiren bazı fırsatlar yakalıyorum. Onda da her şey uygun gibi görünüyor ya da ben çok inanıyorum, söz konusu işler için neler yaparım, kariyer hedefim ne olur gibi düşünmeye başlıyorum ki; ya mekan iflas ediyor, ya hiç açılmıyor, sırra kadem basılıyor, uzaylılar kaçırıyor.

Her şeye rağmen İzmir'de 9 ayda bir çölde serap misali görünen iş fırsatımsıları olduğunda şu kalbim heyecanlanıyor be sevgili blog.
Çünkü İzmir'de iş bulmak.
Bu şehirde 'biz sizi arayacağız' diyebilen iş imkanları bile, sene içinde gerçekleşen ay tutulmasından daha nadirdir.

Buyrun konuyla ilgili heyecanımı çektiğim minicik bir videom.
Haydi kahve.



Not: İlham Kedisi'nin ön ayak olduğu challenge'a ilerleyen bölümlerde devam edeceğim.

18 Şubat 2017 Cumartesi

Şiirle Kavga + Apartman Sohbetleri 2



Geçenlerde çıkan Erdoğan'ın şiir ve roman okumak, alkol / sigara bağımlılığına sebep olur haberini gördünüz mü?

Baktım listemdeki tüm 'hayır' insanlarım nefretle bu haberi paylaşıyor, altına verip veriştiriyor. Ben durur muyum?! Nefretlerin en fenası benden gelsin, en sivri yorumu ben yazayım diyordum ki... Haberi okumaya karar verdim önce. Ne de olsa, kendi beynimi kullanmak en ekonomiği. Erdoğan şiir ve roman okumaktan ziyade, içinde buram buram sigara teması olan filmler, kitapları kastetmiş. Fakat elbette Erdoğan'ın bu açıklamasındaki şeffaf olmayan yerleri görebiliyordum. Asıl burada beni kaşındıran şey haberi yapan mecra oldu.

Güya Erdoğan'ın sanatı alçaltan bu açıklamasını eleştiren gibi duran haberin yaratacağı tehlikeyi gördüm. Hatta bugüne kadar yarattığı. Bu başlık, ben ve benim gibilerin olumsuz tepkisini çekerken, bazılarının yeni cüretler geliştirmesine sebebiyet verecek yeni bir seviyeydi. Bin kez şahit olmuştum. Mesela konu fillerin İspanyolca öğrenmesi olsun diyelim. O güne kadar fillerin İspanyolca konuşması üzerine kimse kafa yormazken, bu tip haberler sebebiyle, insanoğlu aşırı bir şekilde fillerin İspanyolca konuşma hakkı üzerine tartışabiliyordu. Kısacası yobazlığın iyi reklamı kötü reklamı olmuyordu.

Artık haberlere önüne kemik atılan tezcanlı köpecikler gibi gazlanmamaya karar verdim. Biz boğazımızda damarlar şişe şişe şiiri savuna duralım, çoktan şiirle alakası olmayan bazılarımız, bu konuda taraf oldular bile. Düne kadar şiiri eleştirmek akıllarında bile yokken üstelik.

Bazen bize yakın görünen agresif tüm söylemlerin, aslında zaaflarımızı bilen ve öfkemizden yararlanmak isteyen fısıltılar olduğunu görmeli.

'Gız İspanyolca öğrenebilir miyim harbi?'


Sabah sabah bi kahve bile henüz içememişken, çayımı dahi yarım bırakmışken, ev çocuğu ev erkeğiyle bir takım doldur-boşalt oyunundayken, buraya gelip çene çalayım dedim.

Bir de sevgili İlham Kedisi'nin keyifli challenge'ı için, cevaplarımı şu aşağıya iliştiriyorum. Burada 1 ve 2'nin cevapları var. Devamı gelecek efenim..

Herkese iyi bir Cumartesi






15 Şubat 2017 Çarşamba

Yeni kitaplık


Ev çocuğunun odasına yeni bir kitaplık yapmayı düşünüyorum. Eve ilk taşındığımızda ona hazırladığım raf artık devede kulak memesi gibi. Lakin para verip mobilya almak istemiyorum. Belki sadece evimizin her bişeysi Ikea'dan ek raflar olabilir. Hazır bebenin odasını çocuk formatına upgrade etmişken, aylar geçtikçe çoğalan leziz kitaplarını da sergilemek istiyorum.

Evde bir şeyleri sergileme fikri de beni hemen düşüncelere iteledi bugün. Evde eşya sergilemek? Neden yaparız bunu? Bu ihtiyaç nereden gelir acaba?
Kitaplar kapalı bir dolapta değil de niçin raflarda sahibinden başka herkese görünür şekilde durur?

Kitapların evdeki varlığı sadece okuma ihtiyacı için değildir belki. Kitaplar, görünsün isteriz. Başkasına görünmese de olur. Bize görünsün yine de. Ama başkaları da görsün tabi, kesin görsün. Evin kalbi gibi, yaşamın kalbi ya da. Okumasak da bitirmesek de o sözcükler ve düşünceler bizimdir. Annemi senelerce kitaplığıyla yaşattım zihnimde. Onu anlatırken başkalarına oradan başladım hep. Ev çocuğunun odasına dolu dolu bir kitap bölümü yapmayı kırbaçlı bir hevesle isterken, içerideki en sinsi planım, bebeye kitapların acaip önemli şeyler olduğunun mesajını bir kez daha vermek olabilir mi?

Ne bileyim, evdeki kitapların varlığı bizi hem saklıyor ve hem de ortaya çıkarıyor. Bir şeyler söylemiş oluyoruz. Fakat neden illa görünmesini istiyoruz? Külotları koyduğumuz çekmeceler gibi kitap çekmeceleri neden olmuyor? 

Bunlar bazı öleyazdığım bazı Pinterest kitaplıkları.








Şimdi hazır taze demlenmiş çayımla birkaç gündür beklettiğim bloglara seyahat edeyim.
Haz dansımla selamlarım.


2 Ocak 2017 Pazartesi

Terketmiyorum Ülen Burayı!




Geçen yazdım ama sonra sildim.

Gidiyordum buralardan. Bir hain gibi kaçıyordum. Onca çene çalmışlığım onca kahve içmişliğime rağmen.. Aslında buradaki yazıları, eski yuvama yani Dukuju bloğuma aktarayım dedim. Hatta Acemi Demirci hemen imdadıma yetişti ve bunun yöntemini bana öğretti.

Fakat bu kararım içime bir türlü sinmiyordu.

Dukuju bloğumu neden terk etmiştim 6 senelik birlikteliğimizden sonra? Neden kahve içmeye ve boş çene çalmaya buraya sığınmıştım?

Bunları hatırladım.

Dukuju'ya çene çalmak artık istemiyordum. Çünkü 6 sene önce o bloğu açan kız ben değildim. Değişip dönüşüyordum, yüzümdeki ifade bile buna eşlik ediyordu. Ama o blog mıh gibi kıpırdamadan orada duruyordu. O yazıları sunmak istemedim daha fazla. Özellikle İzmir'e taşındığım ilk aylarda yayınladığım yazılar bana huzursuzluk veriyordu. Çok zorlayan günlerdi. Görmek istemedim.

Fakat Dukuju tamamen terk edebileceğim bir şey değil. O benim bir parçam. Bu yüzden ona yeniden dönmek istedim, belki yeniden beraber yapabiliriz dedim- ancak hem burası hem orası, nasıl yürüyecek emin olamadım. Kahveci bloğumu kapatıp, oradan devam edeyim dedim. Olmadı, olduramadım.

Burada boş çene çalmak ve kahve içmeye çok alıştım çünkü. Burası benim gıybet ve rahatlama yerim! Vazgeçemem.

Dukuju'ya ise bazen çok bilmiş laflar döndürdüğüm, maddelerle kurumsallaştırdığım, hatta İzmir'deki hayatımı renklendirmek için yazmaya başlayacağım yeni içerikler için vakit ayırayım dedim. Yeni kararım bu yönde oldu ve içime acaip sindi. Dukuju' daki 6 senelik yazılarımı da yayından kaldırdım. Silmedim ancak taslağa aldım. Bu da iyi geldi bana.

İlk yazım YENİ YIL RUHU, YENİ YIL KARARLARI 'nı ve ZOR HAFTA: YILIN İLK HAFTASI' nı yayınladım bile. Masaüstünden bu siteyi açanlar, sol üst köşede Dukuju' nun bağlantı linkini de görebilirler.

Evet, kahve isteyen?

Yazmak, içerden ısınmaksa- yazmaya devam. Çünkü hayat buz gibi bu aralar.





10 Ekim 2016 Pazartesi

İçimdeki gerçeklik.


Hep merak ederim. Kişisel gelişimcilerin sürekli bizi içimizdeki güzelliğe, özümüzdeki mükemmelliğe ulaştırma çabası, neden?

İçimizdeki gerçek kişilik ve olduğumuz öz benlik şöyle birine benziyormuş gibi konuşuyorlar. Bi izin versek aslında, böyle harika olacakmışız gibi. Bırakın içinizdeki dişi açığa çıksın, kendi büyülü gücünüze inanın, siz kendinize bi güvenseniz ohoo o rakibinizi alt üst edersiniz- tarzı olumlamaları diyorum. Fotoğrafı metafor olarak bu şekilde seçtim. Başarı, güzellik metaforu olarak bambaşka şeyler de kullanılabilir.



Belki ben içimde özümde böyle biriyim:



Ya da böyle bir şeyim:



Neden, içimizdeki gerçeklik mutlaka çok güzel, formda, başarılı, yaratıcı ve ideal olan olsun ki? Belki özüm tembel. Belki hiç onarılamayacak şekilde üçkağıtçı, yalancıyım. Ne kadar spor yapsam da düzelemeyecek kalın bir belim var, belki? Hafızam zayıf, sürekli işyerinde hata yapıyorum diyelim. Yükselme imkanım sıfır yani. Sürekli insan ilişkilerim dedikoduculuğum yüzünden bozuluyor ve bu huyumu gebersem de düzeltemiyorum, mesela? Ailemde şizofren dolu ve ben de geleceğin bir şizofren adayıyım belki. Ya da seri katil bir babam var ve çocukluğumdan beri psikopat eğilimli bir yapıdayım?

Beni rahat bırak kişisel gelişimci. Sen benim içimdeki yamuk gerçekliğimi sev. Vereceksen huzur ver.





5 Ekim 2016 Çarşamba

Evlilik değil, evcilik.


Son 3 senedir evde televizyon, 3-4 aydır da sosyal medya hesaplarım offline durumda. Gerçi 'kahve_icermiyiz' adına bir instagram hesabım var ama oradaki online olma sürem, devede kulak kiri.
Dolayısıyla, etrafta salgın gibi gezinen geyiklerden çok geç haberim oluyor. En son şunları gördüğümde, meğer bu geyik trenini de çoktan kaçırdığımı farkettim. Instagram'da 'cezmikalorifer' paylaşımlarından aldım hepsini.






Gerçi şu hayatta hiçbir geyik için geç değildir. İlgimi de çekti. Gerçekten var mı bunun aslı diye, merak edip, biraz insta'da dedektifçilik yaptım. Var mı ne demek !!!.. Meğer bu bir akımmış. Pembe manyağı ev hanımlarının sunum çılgınlığı deryası. Bu hesaplar bir zamanlar türeyen Justin Bieber hayranı belieber'lar kadar çoklar. Ya da gizli eşcinseller kadar dayanışma halindeler. Ve ayrıca kedi-severler kadar minnoşlar.

Başka işin mi yok buna neden kafa yordun derseniz, haklısınız. Ancak bu merak, sevgilinin maillerini gizliden kurcalama merakıyla yarışır. Aynı merakı uydudan meteorların açtığı büyük kraterleri seyrederken de hissediyorum. Peki bu sunumcu pemboş hanımlara bu merak, neden? Öncelikle bu tutkularının ardındaki motivasyonu anlamak istiyordum.

Pemboş Hanımların Belirlediğim Özellikleri

Ben de toz pembeyi ve mint yeşilini seviyordum ama onlarınki farklıydı. Şiddeti, boyutu. Ve hepsi birden aynı oranda yaşıyordu bunu. Gizli bir örgüt gibi. Bir tanesinin hesabında (30 tanesini detaylı incelemişimdir), mutfağın metal olan her yerini, boruların üzerini 'Do It Yourself' adı altında, pemboşlara boyadığını gördüm. Bakın, bu gerçek bir fanatizmdir. Çünkü işin içinde tasarım, hayal gücü, yaratıcılık ve estetik değil; sadece bir yerleri pembe ve mint yeşili yapma planı vardı. İnanın, kaka yaptıktan sonra pembeye boyayıp 'musmutlu günler bacılarım, hepinizi çok öpüyorum' yazmaları an meselesiydi. Heyecanlanmaya başlamıştım, bu işin arkasındaki duyguyu iyiden iyiye merak ediyordum.

Gözlemlerime devam ettim... Kocalardan bahsediş ve üslup halleri aynıydı. Hepsinin kocası 'kociş', hepsinin kocayla akşamları tv karşında hazırladığı ciciş tepsişler, içindeki pembiş bardakişler ve çikolatalaşlar aynıydı. Koltuklar, tv üniteleri, halı seçimi ve perdeler. Resmen bir komitenin arması gibiydi. Yeni bir devlet kurulmuştu. Kocişler genelde normal yurdum insanı. İşte normal bildiğiniz bir adam yani, öyle tayt giyen Tan Sağtürk tipli filan değiller ama oturdukları koltuklar simli, yastıklar kurdeleli, yatak örtüleri güllü ve hepsi pembe! Pembe, pembe, pembe. Pembe, hoş dekore edilmiş bir eve yine direnmezdim aslında. Ancak bu evler tıkış tıkış, geleneksel Türk tipi döşenmiş. Her yerde eşya, kalabalık, uyumsuzluk, alakasızlık gördüm. Amaç, eve minnoşlu nesneleri bulup yığmak olmuş. Ayıcıklı mor minnoş bir halının üzerine pembe piti kareli ve altın sarısı efektli bir başka nesne gelebiliyor, örneğin.

Mutfaklar Barbie evlerinin renklerindeydi. Bakınız dekorasyonu demiyorum çünkü barbie'lerin mutfağı normal mutfaktır yine de. Bu tip hanımların mutfakları pembe kaşıklar, tencereler, cicişli örtüler... Soğan doğrama, et dövme tahtası bile pembiş kurdişli. Düşünün bi... Profillerde çoğunlukla çekilen mutfağın değişik açılardan kareleri.. İşte kahvaltı saatleri, akşam yemekleri, kayınvalideş gelicek hazırlık yaparken, teyze kızı gelicek dolma sararken. Maalesef dolmalar soluk yeşil. Pembesi olmadığı için üzgünüm.

Çoğu hemen hemen Bim, A101, English Home' dan ev eşyası alışverişlerini yapıyor. Yeni gelen bir ürünün pembesini mutlaka satın alıyorlar. Pembesi yoksa mint yeşili. Bir de ilginç bir şekilde muhafazakar kesimden, gördüklerimin çoğu. Başörtülü, geleneksel ve dindar. Öyle olmayanlar da var. Örneğin bir tanesi, iyi eğitimli ve modern. Ancak kendisinden 'gelin' diye bahsediyor. Kayınvalidesine hizmet için hırsla hazırlanıyor.

Deli dehşet like topluyorlar. Diyorum ya mini bir devlet.

Aslında bu pembişler örgütünün kullandığı temaları incelerseniz, vintage esintisi hepsi. Cupcake figürleri, İngiliz tipi çaydanlık çizimi, muffinler... Ama onu geleneksel Türkiye'ye adapte etmişler. Bu noktada görsel kullanmam gerekirdi ancak etik değil işte. Yine de size en çok satın alınan ve hemen hemen hepsinin evinde olan parçalardan birkaç örnek vereyim.







Bir de hemen hepsi evlenmeden öncesinden beri evliliğe gün saymış. Kız isteme, nişan, kına gecesi, çeyiz serme gibi günlerin geri sayımları yapılmış. Bu tarihler gerçekleştikten sonra da o günlere dair paylaşımlar uzun uzun sürmüş. Evlilik tarihlerinin yazılı olduğu kurabiyeler pişiriyor, kına gecelerinin tbt'sini yapıyorlardı. Evlilik öncesi paylaşımlarına da baktım, üşenmedim. Bir kek kalıbı (ya da başka bir ev eşyası) fotoğrafının altına 'Allah'ım sen bana bu kalıbı kullanacağım günleri nasip et' diye dua eden onlarcasını gördüm. Hele bir tanesi yatak odasını paylaşmış 'allahım nasip et' diye. Burda sinsice güldüm ancak, başka bir evlilik tarihi bekleyen hanımın 'evin kapısını' paylaşarak 'evimin kapılarını bile özlüyorum' yazdığını görünce, sersemledim.

Ben Ne Düşündüm?

Ben ilk keşfimde 'ayy ne zevksizlik' diyerek karşılamıştım bu pembişliş minnoşları. Sonra bir noktada, bunun başka bir ruh olduğunu, buna saygı duymam gerektiğini düşündüm. Evet derinlerden gelen bir tutku yani yine konuyu eşcinselliğe getiricem de, mesela gözlemlemişsinizdir siz de... küçükken sınıfta bir erkek arkadaşınızın, davranışlarında feminen detaylar gözünüze çarpmıştır. Belki henüz o bile bilmiyordur içindeki farklılığı ama bellidir, farklıdır diğer hemcinslerinden. Onun doğası, onun özü, gerçeği dişidir aslında. Ve neyse ki büyüdükçe, bulacaktır kendini. İşte bunun gibi geldi bana bir noktadan sonra.. Bu bir eğilimdi.. Bu pembişler, bunu doğalarından çıkan bir engellenemez güçle yapıyor, buna ihtiyaç duyuyorlardı. Issız bir adaya düşseler, pembe taşlardan kendilerine baraka kurar, yapraklardan kurdele dizerlerdi köşelere.

Fakat sonra bu fikirden de vazgeçtim.

Daha dramatik bir şey olduğundan şüphelendim. Çünkü tabloya geriden bakınca, bambaşka bir manzarayla karşılaştım.

O da evcilik oyunuydu. Yarım kalan çocukluk hisleri olabilir. Kaçış olabilir. İçeride tamamlanamayan bir şeyler olabilir. Çünkü bir erkek ve bir kadın, iki yetişkin olarak hayat kurarlar, ancak evler böyle olmaz. Bu evler oyun alanıydı resmen. Misafir ağırlamak, yeni tabaklarını dizmek, şekerli yiyeceklerle akşam eve gelen kocayı (babayı) sevindirmek, onu beslemek (çocuğunu) ve tüm bunları etrafa göstermek. Bu bir evcilik oyunuydu. Bu kadınlar masum masum evcilik oynuyorlardı. Çeyiz diye aldıkları da oyuncaklarıydı.

Bu meseleden irdelenecek çok şey var bence. Toplumda kadının yerinden tutun da, ülkemizde evliliğe bakış açısı ve tüketim kültürüne kadar.

Ancak yine en çok merak ettiğim, erkekler. Her yeri pembe olan ve tamamen küçük bir kız çocuğuna göre düzenlenmiş evlerde yaşamayı neden kabul ediyorlar? Kafanız mı iyi?

Beni aşıyor. En iyisi bir kahve.





13 Eylül 2016 Salı

Temiz kalkan yol alır...

Temizlik, ülkeler arası göreceli bir kavram olsa da günümüz koşullarında artık bir standardı olmalı. Haksız mıyım?

Bir yazı yazıyordum. Konu yöresel bir peynirin yapımıydı. Bu peyniri yapan köylü amcalar ve teyzeler sinirliydi. Çünkü gençler, parmesan peynirini bildikleri halde bu peyniri bilmiyormuş. Neden bizim bu peynirimiz, ticari bir değere sahip değilmiş. Yapımı da yemesi de oldukça pratikmiş.

Bu köyde çekilmiş kısa bir peynir yapımı videosu idi izlediğim. Fakat yıllardır peşimi bırakmayan aynı ayrıntılar yine geldi boğazımı sıktı izlerken. Köylülük kavramını kutsal saymayı öğrettikleri bir çocukluktan geliyorum. Ülkem de ordan geliyor. Ancak standart temizlik bilgilerini bir türlü göremeyen köylülük alışkanlıklarından rahatsız olmayı durduramıyorum.

Birincisi, peyniri sakladıkları kaplar duvar boyası kutularıydı. Bu dev boyut plastik kutular- diyelim ki müthiş yıkanmış. Yine de, içimi rahatlatmıyor, bence kabul edilemez. İkincisi ise güneşte kurumaya bırakılan peynir, etrafındaki börtü böcek, köy hayvanları ve civardan gelen geçen öksürüp, sigarasını yakan insanlardan korunmuyordu. İnan ki damak tadımı kabartan gıdaların içeriğindeki kalite umrumda bile değil. Ama bu tip görüntüler, iştahımı köreltiyor. Bir de video'ya çekilmiş. Demek ki artık işletme körlüğü olmuş, farkında bile değil.

Neden bu güzelim ürüne özenip, bu iş için heveslenip gidip özel kaplar almıyorsun? Onu kurutacak düzenli alanlar yaratmıyorsun? Neden üzerine bir önlük giymiyorsun ya da?

Köyden girdim, konu köylülük değil aslında. Çünkü gürül gürül tertemiz olan köyler ve köylüler de var. Mesela anneanemin köyü. Trabzon'da eski adıyla Zaga köyü. İnanın o köydeki köylülük alışkanlıkları tam bir disiplin içinde. Evler, bağlar, bahçeler, sofralar, banyolar duru ve temiz. Şartlı temizlik derdi anneannem. Her işin kabı kacağı ayrı, bezi ayrı. Hijyen sağlamanın doğadaki tüm kurallarına hakim biridir, kendisi. Temizlikte kullanılan araç gereçleri bile pür pak temiz bırakırdı anneannem. Yemekleri saklama koşulları, yapma kuralları, bir şeyi yıkama usülü filan hep yöntemleri vardı. Pratik, kolay ve hızlıydı. Şimdilerde azcık yorulsa bile hala şartlı temizliği şart koyar yaşamına.

İyi bakmak ve bakmamak

Bence üretmenin, doğal yaşamın, kendi ürünlerimizin kıymeti en başta standart temizlik anlayışıyla ortaya çıkar. Her şeyin başı temizlik. İç huzuruyla tüketmek, sağlıkla yemek ve sadece mideye değil göze de hitap etmek.

Suyla sabuna değmeden, temizlik de olmaz- para da kazanılmaz, hele global hiç olunmaz.

O peynirin adını da vermiyorum hıh.

11 Eylül 2016 Pazar

Ay ne gördüm?!


Bugün ev çocuğu ile hızlı bir kahvaltıdan sonra, sokaklara aktık. Tam fırının yanındaki parka seğirticez, karşıdan gelen manzarayla donduk kaldık. Yaşlı amcalar bize doğru koşuyordu. Bir grup ihtiyar, canını kurtarırcasına koşmaktaydı. Koşan adamlar bunlar.

Beynim bir süre karşımda gördüğüm manzarayı cümleler içinde kullandı. Ve sonra kafamı hafifçe sağa çevirmemle, başka bir şey gördüm:
Büyük bir dana, kahverengi rengi olan, ayaklarından toz duman çıkaran hızlı bir şekilde koşuyor. Dananın biri koşuyor. Aha kurbanlık dana kaçıyor. Amcalar onu yakalamaya çalışıyor.

Şaka mısınız amcalar? Nasıl yakalayacaksınız o danayı acaba? Dana, danalar gibi hızlı. Kaç durak geçti. Neyse ben de, ev çocuğuna konuyu açıklıyorum:


'Laan kavurma laan'
'Oğlum gördün mü, bak büyük inek geçti yanımızdan. Amcalar onu yakalamaya çalışıyor'



Ev çocuğu, sokakta bağdaş kurmuş uzaylı görse bile şaşırmayacak. Çünkü her şey yeni ona. Dolayısıyla bu dana ve amcalar aksiyon filmine benim kadar şaşırmadı. Ay düşünsene. Şuan karşısında Acun'u bile görse dikkatini çekmez. Negzel. Neyse ben şehrin göbeğinde bu danayı kaçarken görünce,  çok duygulandım. O heyecanla ne yapacağımı karıştırıp dilek tuttum. Bu dilek taa ilkokuldan beri ezberlediğim yıldız kaymasında kullanacağım acil durum dileği idi. Maalesef güncel değildi, çünkü o anadolu lisesi sınavını kazanmıştım. Saçmaladığımı hissettim. Yanılmıyorsam bir ara danayla göz göze geldim. Bakışlarında 'hay skerim böyle işi, şu uğraştığım işlere bak' ifadesi var gibiydi. Yalanım olmasın. Tam emin değilim.

Amcalar en sonunda arkadan onlara yetişen bir arabaya bindiler. Camdan sarkıttıkları kafalarıyla köşeyi dönüp, gözden kayboldular.

***

Saçlarımı kısacık küt kestirdim. Ancak hiç hayal ettiğim gibi olmadı. Daha kestireli 3 saat olmuşken gugıldan 'hızlı saç uzatma yöntemleri' diye çoktan araştırmıştım bile.
Bir saçın olabilecek en gıcık aşamasındayım şuan.
Toplanmıyor, eğrilmiyor, bükülmüyor, hizaya girmiyor.

Şimdi düşünüyorum. Bunları biraz yeşil renkle şenlendirsem de azcık tarz mı yaratsam? Yoksa uzaması için gün mü saysam?

Yüzüm ablak yüzüm. Kısa saç yakışmıyor. Halbuki bu tarzı çok sevmiştim. Böhühü.

Kahve ?

8 Eylül 2016 Perşembe

Sabah Sürüklenmesi

Hava henüz aydınlanmadı bile. Sabahın 06:25'inden boşluğa sesleniyorum şuan. Kafamın içerisini dışarıya dökmek için burdayım.

Az önce pencereden yanık kokusu geldi. Anne olduktan sonra bel ağrısıyla beraber panik fikirlerim arttığı için beni hemen bir düşünce tuttu. Bu yanık kokusu bizi uykumuzda zehirler mi? Napsam, pencereleri mi kapasam? Kalktım ev çocuğununkini odasının baya serin olmasını da fırsat bilip kapadım, bizimkini ev erkeği rahatsız olur diye kapamadım. Sonra abartıp başka bir şey düşündüm. Ya bu kokudan yalnızca biz zehirlenirsek, ev çocuğu tek başına kalıverirse bu evde? Napar mesela, ne kadar süre ağlar, ne kadar süre aç kalır, kaç saat sonra fark edilir evde yalnız olduğu? Sonra bu düşüncelerimin uyku ile uyanıklık arasında duran bölümde kaldığını, hormonlu olduğunu anladım. Sol tarafıma döndüm, başka şeyler düşünmeye karar verdim.

Aklıma ortaokuldan bir görüntü geldi. Bir arkadaşla sabah sırasında şakalaşırken, yere eğilmiş ayakkabılarımın bağcıklarını düzeltiyordum. O sırada biri arkamdan pat diye sırtıma vurdu. Şakalaştığım o arkadaş zannederek 'napoyon yooo seeeoon' diye çınlayarak doğruldum yerden ve sınıfın, hatta okulun en popüler kızı M.'yi gördüm. Ve refleks bir şekilde 'a sen miydin pardon' dedim. O da güldü öküz. Nerdeyse ona bağırdığım için özür dilemediğim kalmıştı.

İşte bu refleks bir şekilde ağzımdan çıkan o söz, yıllardır beni rahatsız etmeye devam ediyor. Bu sözün anlamı çok fazlaydı çünkü.

Kabul görme, onay görme, otorite tarafından çembere dahil edilme, okulda öğretmenlerin bile gözbebeği olan o acımasız kızın hedefi olmama istekleriydi. Kızın babasının mesleğiyle ilgili bir durum vardı galiba, öğretmenlerimiz bile onu ayrı tutardı. Yıllarca gizliden gizliye içimde duran bu yavşakça isteklerimle yüzleşemedim. İşyerlerinde de istifa aşamasına gelene kadar tüm işverenlerime karşı kusursuz saygı içindeydim. Öğretmenin gözüne giremediysem, ipin ucunu erkenden bırakırdım. Arkadaşlarımın ailelerine karşı pür dikkatli, güvenilir imajı sergilerdim. Büyük yaş akrabalarıma, ev erkeğinin ailesine filan da hep bu şekildeydi. Sevgililer hariç. Bi onlarla kendim olabildim bak. Kız arkadaşlarıma bile rahatça 'hayır' diyememekten, derim soyuldu. Çok acaip yıllar sonra bi manitamla lahmacun üzeri çay sigara yaparken, o bana demişti: 'İkimiz benziyoruz. Sende de benim gibi takdir edilme- mükemmellik arzusu var' Uzun süre bu fikre inanıp, içimdeki o isteği mükemmellik çabası sandım. Bu yüzden kendimi mükemmel derecede sempatik bulmuştum.

Sonra başka bir fikir daha türedi. Annem ben ergenliğe girene kadar hep soğuktu. Onu öpmek için bile izin alırdım. Hiç övgü görmezdim. Annemin beni, benim ev çocuğunu sevdiğim gibi sevdiğini hatırlamıyorum. Ergenlikte babamla problemlerim iyice zirveye çıkınca, annem orda aniden değişti. Ve dünyanın en anlayışlı ve şefkatli annesi oldu. Bu bence hiç iyi fikir değildi, geç kalmıştı. Annemin bu halini kullandım o dönemlerde. Yine zararı bana oldu, yani kendi gelişimime. Annem muhtemelen yaşıyla da ilgili olarak bir değişim yaşıyordu anneliğiyle; ancak babamın benimle durmadan tahammülsüz atışmaları çıkış noktasıydı. Bana sahip çıkmaya karar vermişti. (O yüzden ev erkeği ile kurduğum aile, en güzel ailem diye hissettim hep)

Tüm bunlar benim ezik bir şekilde başkalarından sevgi dilenciliği yaptığım sonucuna çıkıyor. Çıkıyordu. Şimdi ise yavşaklık diyorum. Çünkü artık popüler insanlara karşı sürü psikolojisiyle  toleranslı filan olmasam da, gün içinde kendimi bazen toplum ve değerler konusunda saçmalarken enselediğim oluyor.

Yavşaklığın lüzumu yok, kabul edileceksem kendim tarafından edileyim. Böyle biri olmamın alt metnini çözmek psikologların işi fakat, sanırım ben doğru olanı biliyorum. Yavşaklığı bırakmak ve sadece kendinden puan beklemek. Sadece bu kısmına konsantre olsam bile, yıllar sonra uykumda beni rahatsız edecek bir ortaokul anısı olmaz. Olsa olsa sersem bir çocukluk anısı olur.

Ev çocuğu uyandı, ben fırlamaklar.

Kendi olabilen bi abümüz


İlk foto, tumbrl.
İkinci foto, zalımlarcollection1. Special thanks to Jardzy.


6 Eylül 2016 Salı

Küçük memeler


Geçen kış memelere bi kontrol yaptırayım dedim. Ultrason görevlisi, belli ki işin ehli bir amcaydı. Müjde Ar'ın İffet filminde hihihaooğğ diye gülen o neşeli oyuncuya benziyordu. Savaş Başar'a... Gadın memesi hasar tespiti yapılırken, memenin cinsel karşılığı sıfırdır. Ha meme ha naylon poşet, temaslar gayet teknik olur. Uzman amca, çok sağlıklısın aferin kız, tarzı bir şeyler söyledi. Sonra nedensiz bir şekilde sağlığın ne kadar önemli olduğunun altını abartıyla çizip, şöyle dedi:

Savaş Başar'ı hatırladınız mı?
'Sen şimdi memelerim küçük diye üzülüyosundur da... ama memesi büyük olanların yaşlanınca nasıl sarkıyo bi bilsen hihaoğğ' dedi. O an sevinçle 'yihuuu yaşasın' diyerek sutyenimi halay başı gibi salladım. Halaya diğer sağlık ekibi de katıldı. Bu şekilde güneş batana değin dans ettik.

Imff. Olaylar böyle gelişmese de şöyle gelişti. Ben odadan 'iyi günler, teşekkürler' diyerek ayrıldım. Uzmanın elime tutuşturduğu rapora baktım, her yerde 'sağlıklı ama memeler küçük', 'sivilce kadar minicik', 'onunkiler meme değil, yalnızca me' yazıyordu sanki. Bütün o tıbbi ifadeler onu anlatır gibiydi.

Memelerimin küçük olduğundan hep şüpheleniyordum aslında ama birinden açık seçik şekilde hiç duymamıştım. Etraftan aldığım yorumlar şöyleydi;

'Yok ya vücut oranına göre iyi'
'Kızım sana bu boy gidiyor, daha büyüğü olmazdı'
'Ufak ama şekli güzel'

Etraf derken, mahalledeki amcalarla teyzeler değil. O gaddar değil. Yuh ama sende sevgili okuyucu. Annem, kız arkadaşlar ya da ev erkeği filan yorumluyordu genelde.

O gün bugündür bu olayı fıkra gibi eşe dosta anlatıyorum. Milleti güldürürken, hala bir yorum, bir düzeltme bekliyorum.

'Yok yaa herif abartmış' filan desinler diye ağızlarının içine bakıyorum.
Bakıyor bakıyor bakakalıyorum.












Emmece, gömmece...

Rüyamda lisedeydim. Sık sık o dönemlerde senaryosu geçen garip rüyalar görmeye alışkınım. Okul bahçesi geniş ve orman gibi bir yermiş. E...