İşsel Mevzular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşsel Mevzular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2017 Pazar

Yeniden İş ve İdeal İş Nedir?


İşe başlıyorum haftaya. Aslında, bu gelişme 'artık işverenden maaş almıyım, kendi ekmaamı kendim kazanayım' dediğim aşamada oluştu.

Hayat ne tırıvırı. Sen rest çekince, sana daha iyi seçenekler teklif ediyor. Hemen 'ne vereyim abiime' çekiyor. Sen el pençe divan durunca ise hizmet, vasat. Aslında bazen gerçek olduğun kişi yerine, olmak istediğin insan gibi davranınca, kumar da olsa, kazanıyorsun. Zaten gerçekte olduğun kişi kıvamına da hep bu deneme-yanılmalarla gelmemiş miydin?

Neyse, detayları geçelim. Sonuçta, bir şeylere hayır diye diye, 'uygun' iş bana geldi. Bundan sonrası metro, bundan gayrısı kentkart diyorum. Önceki işimden severek ayrılmıştım, malum. Hatta durumu bir adım arabeske taşıyıp 'yine kavuşacağız senle iş, yine beraber olacağız' diye veda ettiydim. Fazla sürmedi, ertesi hafta biz bu toplantıyı yaptık yeni mekanla. Bir şeyi çağırmak.

Bunca iş tecrübem, ve ardından işsizlik tecrübemle bir ideal iş tanımlaması yapacak, hakkında quote'lar yazacak seviyedeyim sanırım.


İdeal iş nedir?

➤İdeal iş, ideal iş olmadığını öncelikle kabul ettiğin iştir.

➤Maaşı 'çok para almak' kıstasından ayırıp, hayat şartlarını mutlaka kalkındırabildiğin iştir.

➤Leşini çıkarmayan, herkesin tatil yaptığı vakitlerde senin ıssız metroda işe gitmediğin, okulu bile tatil olan bebenden ayrı kalmadığın iştir.

➤Gelişmek istediğin alanda bünyesinde uzmanların bulunduğu iştir.

➤Evine max 30 dakikada ulaşabildiğin iştir.

➤Çalışırken rahatça inisiyatif almak istediğin, o konfor ve güveni bulabildiğin ortamdır.

➤İşverenin iş verdiğini çok çaktırmadan, 'beraber iş halleden' rolünde olduğu iştir.

Bu maddeleri ideal iş tanımını genelleyerek düşündüm. Kendi mağdur olduğum durumları düşünerek listelemedim, çünkü bu maddelerden yalnızca iki-üç tanesiyle sorunum olmuştur sanırım en fazla. Fakat ortalamasını alırsak, ideal iş genel görüntüsüyle bu olmalı. Anneler için ideal iş nasıl olur (küçük bebeli anneler tabi) onu da bi ara yazmak istiyorum. O konuda fantezilerim var <3

Yine kapağı işverene attık ancak, şu kendi ekmaanı kazanma konusunda artık yeni şeylere cüret edebilecek bir ara yüzüm olduğunu hissediyorum. O zaman bi kahve!


10 Haziran 2017 Cumartesi

Evde çalışmak - Ofiste çalışmak




Halk arasında evde çalışmak denildiğinde akla ilk önce 'pijama' geliyor. Pijamalı yaşam 'rahatlık' diye bilindiğinden olsa gerek. Evde bir eylemde olmak illa 'ohh pijamayla takılmak için bir fırsat işte mehmehmeh' şeklinde bir vizyona tabi tutulmakta. Bizim gurmeliğimiz bu yönde. Evlenmeden önce flört halinde olan gençlere 'ne gerek var kafelere, gelin evde çayınızı için, mis gibi' diyen anneler gibi. Bir arkadaşına oturmaya gittiğinde eline hemen bir 'pijama altı' verilmesi gibi. Evde çalışmayı yol yok, yemek yok, kravat takmak yok, makyaj yapmak yok; rahatça osurmak var, gönlünce kaka yapmak, sarımsaklı yemek yiyebilmek var- zannediyor olmak, yaygın bir davranış.

henüz ağı sarkmadıysa misafire verilebilinir pijama altı


evde çalışma kostümleri

Ben de her zaman evden çalışmanın çok daha verimli olduğuna kendimi inandırmış olsam da, kimbilir beynimin hangi yerinden salgılanan sıvılar nedeniyle bir ofis ortamında olmakla, evde çalışma karnesini asla aynı performansta veremedim. Pijama rahatlığında olmak, bende ilham kaybettirdi örneğin. Gevşek ve çok bulanık konsantre ile çalıştırdı beni. Şuanda çalışıyorum, kuru fasulyeyi pişirmeyeceğim, tuvaleti ovmayacağım, şu telefonu açmayacağım diyemedim. Halbuki dışarıdan baktığımda evden çalışmak, çok tasarruflu-inanılmaz ufuk açıcı-stresten koruyucu-tamamen iş odaklı duruyordu. Ancak benim senaryo öyle gelişmedi.

Ofiste çok daha verimliyim. Bunda belki 'elalem ne der' felsefesine sadık olmamın payı olabilir. Giyinip kuşanıp, tüm kendi hayatıma dair sorumlulukları bir kapının ardında bırakıp, ofise doğru yol almak, dünyanın merkezine seyahat gibi, işin ta kendisine odaklanmamı sağladı. Hep dedikleri gibi, sorunları 'şu kapının arkasında' bırakmak değil bak. Ben direkt kendi evimin kapısından sonrasını iş görüyorum. O evden çıkmak ve toplu taşımalara binmek de işin bir parçası. Çünkü ilginç bir şekile toplu taşımalar da işe odaklanmayı sağlıyor.
'kariyerine odaklanarak yürü gızım dik yürü'


Yapılan araştırmalar, halk arasına karışmayı, eshotlarda çürümeyi, metrolarda başkasının osuruk kokusuna maruz kalmayı insan psikolojisi için faydalı buluyor, biliyor muydun? Hatta evde çalışanlar için bir makale yayınlanmış, diyor ki mutlaka evden çıkın, sabah yürüyüşü-koşusu yapın, insan görün. Olmadı bi markete, pazara gidin. İnsan yüzü görmek, bizleri uysallaştırıp konuya odaklıyormuş. Daha uyumlu olmamıza, genel ritme ayak uydurmamıza yardımcı oluyormuş.

'kapı tam buraya denk geliyor, ilk ben bincem'

Bu açıdan bakıldığında, ofis ortamında çalışmanın bazı davranışları, evde pijama rahatlığının 'stresten koruyuculuğu' ile yarışır. Bakın çaktırmadan terapi gibi gelen davranışlar:

'Oğlun nasıl oldu?'

Birilerinin dizi gibi senin hayatını takip etmesi, ya da senin takip ediyor olman, bir şekilde 'online' bir efekt veriyor. Ofise girdiğinde, geçen gün hasta olan oğlunun nasıl olduğunu sormaları, sen farkında olmadan bir 'connection' hormonu salgılıyor. Bu örnek çoğaltılabilir; 'Halan nasıl oldu, dizinin ağrısı ne oldu, kayınvalidenler sahiden geliyor mu, kocanla barıştın mı, hatun hediyeyi beğendi mi?'


Kişileri eleştirmek yerine sistemi boklamak

Müthiş bir terapi. Bir araya gelip, yolunda gitmeyen ya da zor giden, canını sıkan ne varsa, özeleştiri yapmak yerine kısa bi sistem eleştirisi yapıp, canına can katmak. Bir duş almak kadar rahatlatır. Toplu ayin töreni gibi. Her ne kadar sorunun başka şeylerde olduğunu bilsen de arada böyle sistem boklamak harika bir beyin sporudur. Bu spor tek başına yapılmaz yalnız. Birlikte, üçlü beşli gruplar halinde bir öğle molasında, kahve arasında yapılanı iyi gelir. Konu çöplerin düzenli olarak boşaltılmıyor oluşu bile olsa, mevzu asla temizlikten sorumlu görevliye değdirilmez. Konu sistemdir, sistem boktur, sistem dart tahtasıdır, oraya o oklar fırlatılacaktır.

Var gücünle 'çok yaşa' ünlemi

Çok kuvvetli bir yöntem. Ofiste dayanışma, uyum, dahil olma ve bu ruhun işlere yansıması açısından bakarsak, aşırı performans yükselticidir. Biri hapşırdığında 'çok yaşa' yapıştırmak, yemekte birini gördüğünde 'afiyet olsun' patlatmak, hasta birine 'geçmiş olsun' kartını kullanmak, inanılmaz iyi hissettiriyor. Tabi karşılığında sağol, hep beraber, gel beraber afiyet olsun gibi olaylar filan da işin içine giriyor, işte orada minik tatmin edici bir toplum oluştu bile. Olayımız toplum yaratmak görüldüğü gibi. We need toplum yani.
'Çok yaşaaaa hayatııııım'


Toplantılar

Toplantıları çok gerekli buluyorum. Çünkü nedense herkeste canını kurtarırcasına aklına eseni önerme hali oluyor. Ve bunu gerçekten önemsiyorum. Orada belki 'boş ve işe yaramaz durmamak' motivasyonuyla, insan sadece dinler pozisyonunda duramıyor; ve basit de olsa her öneri, napıyor; bir canlanma, toplantı piyasasında nabız artışı, titreme ve kendine gelme hali. Evde var mı bu nimet? Yok. Anca aklına çok çok iyi bir fikir gelecek de uygulayacaksın. Bekle babam bekle.
'Farkettiysen ben de iki kere söz aldım toplantıda cınım'


'Regl misin' sorusu

Regl misin ya da regline ne kadar kaldı sorusu, çok mühim. Kadınlar arasında bazen 'ay ödemim var, bu ara canım çok tatlı istiyor, ya gızlar moralim bozuk' söylemleri olduğunda, konuyu regle bağlamak ve sorunu reglde aramak bir şekilde yine 'toplum tarafından onay almak' anlamındadır. Bu demektir ki seni anlıyor ve destekliyorum. Aslında sen iyisin de çevren kötü; ödemin filan yok, öküzöldüren gibi yemiyorsun ya da moralini bozacak bi olayın yok- işte reglindendir. Her şey iyi her şey güzel. İnanın evde çalışırken tepenizde asılı duran o moral bozukluğu, ofis ortamında saat 10:30 hadi, bilemedin öğle yemeğinden sonra çekip gidiyor. Çünkü toplum!
'Her ay regl olan, oldukça bunu paylaşan ofis gadınları'


'Maaşın kaç senin' dolu gözlerle bakmak

Sen buna katılır mısın bilmiyorum ancak başkasının maaşını merak etmek de motive artırıcı yöntemlerden biri. Yeni gelen kaça anlaştı, şu departman ne kadar kazanıyordur gibi akla uğrayan bazı ziyaretçi sorular, kişilerin kendi kazancı yani dolayısıyla kariyer planı, hatta günlük ajandasına kadar olumlu etkiler gösterebiliyor. Tabi haksızlığa uğradığını düşünen varsa, performansını düşürüyor da olabilir. Ancak üzülmeye gerek yok, bu durumlarda da derman yine toplum. İki öğle yemeği sohbeti, bi kahve molası gıybeti. Tamamdır. Ya da en kötüsü metroda size çok benzediğini düşündüğünüz o hatunla selamlaşırsınız, alın size bir çeşit dayanışma.
Maaşı kaç bunun?


'Dediğin gibi...'

Ofiste sohbet esnasında, birbirinin fikrine katıldığını sembolize eden '..dediğin gibi..' kalıbını kullanmak ya da başkalarının bunu kullanması. Bu kalıp nasıl birleştirici bir güç anlatamam. Genelde zıt fikirler havada uçuştuğunda, iyi niyet de varsa, konuyu bağlarken, mutlaka bu kalıbın birleştirici gücünden yararlanıyor, yazı dilinin asla vermediği samimiyeti yakalıyorsun. 'Ben bu işleri haftaya kadar hallederim ancak dediğin gibi olursa, süreyi esnetiriz, hallederiz ya'.. 'Bu tip uygulamaları sevmem fakat dediğin gibi bu iş için gerçekten çok kullanışlı oldu yau'.. 'Dediğin gibi kolay oldu. Zor olur diye endişelenmiştim'

Ayrıca bu 'dediğin gibi' kalıbı, 'ben demiştim' ekolünü bitiren, inanılmaz sempatik bir kullanımdır. Bunu da söylemeden geçemiycem.

***

Bu liste daha uzar gider. Ancak tüm bu yazıdan alınacak anlamlı bir mesaj yok.  Öyle şeyler okumak istiyorsan, JaponKedi'nin para para para kategorisine mutlaka göz atın derim. Ufuk ve iç açıyor.

Bu yazı daha çok 'baksan şikayet edecek çok şeyin var ama nasıl yokmuş gibi davranırım' diyor. Evden çalışmanın sanıldığı gibi batılı bir yanı yok, eşek-altın semer ilişkisi diyor. Bir şekilde benim gibi 3 sene evin kapısını çekip gidememiş birinin yazısıydı, elbette aşırı kişisel- diye de eklesin.

Yine de hayat gelişmek üzerine, bakarsın bambaşka şeylerden motive olacağın, ilham artıracağın, kendini besleyeceğin günler de olacaktır- da desin.
İlham


İyi kahveler. Şuan pazar sabahı saat 06:50. Kahve bana gelsin.

3 Haziran 2017 Cumartesi

En çok kim yoruluyor? Çalışan mı çalışmayan mı?


Konu yine aynı klasmanda: Analık.

Çalışmak ya da çalışmamak. Şimdilik işin bu kısmını bir kenara koyalım ve hep beraber yorgunluk-yorulmak-yorulayazmak-yorgunsamak gibi konulara bir dönüp bakalım.

Beyinde asılı duran 'yorgunluk'

Kendimle yaptığım önceki etütlerde anneliğin meğerse kutsal bir şey olmadığı konusunu işlemiştim. Temamız, sorumluluk almaktı. Doğumdan itibaren uzanan sorumluluklar listesi, o listelerin update edilmesi, her ne kadar eş/kreş/anane-babane gibi kanallara bölünse de kontrol merkezinin 'anne' organında toplanıyor olması, bizim fon rengimiz olsun. Bakınız buraya kadar olan kısımda, çamaşır yıkamaktan, yemek pişirmekten, bok temizlemekten filan bahsetmedim bile. Yani siz sarayınızda yaşayan bir leydi bile olsanız, sorumluluk sahibi olma zorunluluğu sizin kaderiniz.

Yorgunluk loading... Şimdi her şeyi bu fon rengi üzerine çizmeye başlayalım.

Anne ve baba olmanın tüm sorumluluğu Kemalettin Tuğcu öykülerindeki gibi 'doyurmak, sıcak tutmak, yatacak yer bulmak' değil. Anneannemin zamanında da böyle değilmiş. O zaman da 'eğitimli bireyler olsunlar, kendi ayakları üzerinde dursunlar' alt motivasyonu ile kırbaçlıyormuş analar kendilerini. Zira anneannemin 7 kızını o fakirlikte kendi deyimiyle 'meydana çıkarabilmesinin' başka motivasyonla imkanı yok. Fakat tüm bunlar 'sorumluluk almak, kendine borçlanmak, kafada 4 bin tilki gezdirmek' kategorisiyle zihnimize yorgunluk parkesini baştan seriyor zaten. Yorgunluk % 65 loading...

Bakın buraya kadar hala çamaşır yıkamak, yemek pişirmek ve bok temizlemekten bahsetmedim.

Bizim neslin anneleri ise, daha farklı. Uzmanların kırbaçlarıyla hepimizin ödü totosuna karışıyor. Uyku, beslenme, oyun, aile içi iletişim gibi tamamen bize ait alanlarımızı bir sürü uzman quotes'ları doldurmuş, en rahat olmamız ve en çok keyif almamız gereken anlarımızı şüphe/tedirginlik/koltukaltı terlemesiyle bölüşür olmuşuz. Yorgunluk %85 loading...

Şöyle doya doya oğlumla uyumam (yoksa uyku eğitimi yok mu), beraber keyifle bir şeyler yememiz (organik mi o yımırta?), kafamıza göre takılmamız (montessori oyunları lütfeen) anneliğimin anca 3. yılında mümkün oldu. Tabi karşıma 'çok kasıyorsun, ben rahatım o konularda' diyen argadaşlar da çıktı. O rahatlığın da, aslında rahatlık olmadığını anlamak için biraz dikkatli bakmak yeterliydi.

'Ben çok rahadım'

Kafamızda doğrular, yanlışlar, ön yargılar, elti deneyimleri, fenomen görselleri, komşu fikirleri, kayınvalide görüşleri çınlıyorken, nasıl yorgunluğumuzu atacağız?  Çocuk büyütme serüveninde yorgunluğu çalışan-çalışmayan anne yelpazesinde değerlendirmek, çok boş. Bir kere her çalışan anne modeli bir mi?

Sevmediği işte çalışanı var, mutsuz evliliği olanı var, işten eve iki saatte ulaşanı var, çocuğunda sağlık problemi olanı var, kendi sağlık sorunu olanı var, hiçbir aile desteği görmeyeni var. Başka? Bayılarak işe gideni de var, o işteyken çocuğu cillop gibi takılanı, işten eve hop 15 dakikada ulaşanı, hafta sonları free olanı, akşam yemeğine hazır konanı, temizlikçiye bütçe ayıranı.

Her çalışmayan anne bir mi?

Evde çok çocukla yardımsız olanı var, üzerine bir de hasta-yaşlı aile üyesi bakanı var, kocası kendisinden mükellef ev hanımlığı bekleyeni, 4 çeşit yemek alternatifi görmeden sofrada surat ekşiteni var. Başka? Ekonomik sıkıntıda olmayıp, çocuklarla keyifli aksiyonlara girebileni var, tatillere gidebileni, bunları instoşa yükleyeni, çocukları başka aile üyesine emanet edebilip cilt bakımına uçabileni, hatta kreşe gönderip tüm gün evde rahatça işlerini halledebileni var.

'İşkur'a başvurdum janım yaa, çalışmayan hala olmak çok zor'

Milyonlarca farklı konum, mod, ortam. Bir örnek vereyim. Kıbrıs'ta üst katımızda, tek kişilik dairelerde bir aile yaşıyordu. Çocuktan sonra kadın kişi çalışmayı bırakmak zorunda kalmıştı ve durumları pek parlak değildi. Bir gün ben bir şey için(neydi hatırlamıyorum) ev çocuğunu da alıp, evlerine ziyarete gitmiştim. Bizimkinden 1 yaş büyük oğlu var. Yaz sıcağıydı. Abi o Kıbrıs leş sıcağında o evde klima yoktu ve bunun ne demek olduğunu hiç Kıbrıs yazı yaşamamış olana anlatamam ben. Kadın o halde, hamileydi üstelik, o toddler kıvamlı bebesine, tek kişilik dairelerinde bakıyordu. Bu da çalışmayan anne ve 'kim daha çok yoruluyor' sorusuyla incelenecek gibi değildi durumu.

Yaani, çalışan anne-çalışmayan anne yoktur bence. Hayatlar vardır. Bazıları için hayat biraz kolay olabilir; bazıları için daha ağır geçer. İki elimiz kanda olsa alışırız bak hayatımıza, bu da var. Ama yorgunluk? Kim daha çok yoruluyor, bilemem. Ama daha az yorulanı, kesinlikle severek eylemde bulunanlar. İşe severek giden, evde severek kalan... Sevmek, istemek, ihtiyaç hissetmek. Bu durumda, konu hakkında ahkam kesen, çalışırken çalışmayana- çalışmazken çalışana beylik sözler söyleyen gadınlara gadınlarımıza kulak verirken, oradan yalınayak kaçasım geliyor.

Çalışmaya başladığımdan beri hiç yorulmuyorum ben. Yavruma akşam taze enerjimle kavuşuyorum. Şanslıyım ki yemeğimi pişiren bir eşim var. Hatta doğru koordinatları girersem, hafta içi temizliği de halleden. Annem var, yavrum hastayken ona bakan. Şuan inanın tek vazifem, hayatımdan zevk almak. Daha ne olsun?

Kısaca; çalışmazken evde daha çok yoruluyordum. Daha tembel ve eylemsiz olmama rağmen. Çünkü yorgunluk beyinde asılı duran o kaostur (bakınız ilk görsel) Mutfak tezgahı da her an pırıl pırıl olmasın bi zahmet.

Yorgunluk gahvesi evladım



26 Nisan 2017 Çarşamba

Çocuklu Hayatın İş Hayatına Olumlu Katkıları

'Öyle bi ortam düşün ki çalışırken kucağına atlayıp klavyeyi gelişigüzel parmaklayan yok'

Bu da konu mu demeyin!
Çocuklu hayattan sonra iş hayatına dönüyorsun? Bir meteor uzaydan yeryüzüne düşerken evdeki küvete denk gelse, aynı efekt. Öğretmenleri, memurları ya da kendi kliniği olan bir takım doktor anaları saymıyorum. Kendi kuaför dükkanı olan anaları da. Ya da ağdacı. Yani düzeni ortamı belli olan. Evde durmaktan bolarmaya fırsat vermeden iş yaşamına doğumdan kısa süre sonra dönüverenleri saymıyorum. Ben, tıpkı benim gibi, özel sektörde iş kovalayan ofis çalışanlarını diyorum.

Çocuklu hayat başladığından beri ilk tam zamanlı işime girdim.  Önceki tam zamanlı işim henüz lohusalığımın ikinci ayında iflas etmiş ve bu hazin durum bana kuru bir telefonla haber verilmişti. Bu hikayeyi detaylandırma işi başka yazıya kaymalı. Bugüne dönersek; daha 1 hafta bile olmadı ama ben daha ilk günden bazı şeyleri ön görebildim. O da çocuktan sonra bana olanlar ve bunun iş hayatına yansıması hakkında.

'Öyle bi ortam düşün ki o çay hep sıcak'

İki gruba ayrılıyor. Birinci grup; işe başlarken çocuğundan ayrı olmanın hüzünlü hali üzerine çığ gibi düşen anaları oluşturuyor. İkinci grup ise; işe kafa dinlemeye, biraz olsun kendiyle özel vakit geçirmeye gidenleri. Apaçık ben ikinci gruptayım. Tabi sabah yavrumla öpüş kokuş ayrıldıktan yaklaşık 3 dakika sonra. Eğer çocukla ilgili çok ciddi bir sıkıntı yoksa, işe gitmek çocuklu hayattan sonra bir jakuzi, bir botoks etkisi diyebilirim!

'Öyle bi ortam düşün ki yemek yedikten sonra hiç yerleri süpürmüyorsun'

Elbette çocuğu özlemek günün her anı derinizi cimcikliyor. Orası kaçınılmaz. Fakat çocuğun keyfi yerinde, oyundan oyuna koşuyor, öğle uykularını çat pat alıyor, yemeklerini üç beş bişi yiyorsa, neden arkanıza yaslanıp kahvenizi içerken çalışmanın tadını çıkarmayasınız? Üstelik analık macerasında her türlü zorlu günün, inatçı durumların, krizli haftaların icabına bakabilmişken, iş hayatı size artık 'vız' gelebilecekken?

'Öyle bi ortam düşün ki kolyen sadece kolye'

İşte çocuklu hayatın iş hayatına ödünç verdiği bazı faydalı kabiliyetler:

Hızlı olma çıtasında ileri düzey!
Öncelikle 0-3 yaş arası bebekli hayatın en büyük nimetlerinden olan 3 saniye içinde nişan kına düğüne hazır hale gelme becerisi iş yaşamı için oldukça ideal kullanılabilir. O kadar kan ter içinde kalmalar boşa değildi. Katya gibi hizmet ettiniz durdunuz, işte bunlar hep egzersiz. Sabahları evden çıkmadan inanamayacağınız bir hızda kombin yapıp, saç-makyaj tamamlayıp, kahvaltı işini halledip, bebe için hazırlıkları bitirip hatta çıkmadan mutfak yerlerini şöyle bi viledalayıp kapıyı çekip çıkmanız hayal değil. 5 dakikanız daha olsa belki komple sir ağdanızı bile yapabilecek meziyettesiniz, siz.

Göz göze gelme!
Uzun süre evde pijamalarıyla oturup halk arasına karışmayı belli belirsiz hatırlayan analar, vahşiliğini çaktırmamak istiyorsa, uykuya geçişini dört gözle beklediği yavrusuyla göz göze gelmeme yönteminin faydalarını hatırlamalılar. Göz göze gelmemek sizi başka bir konuya odaklanmış göstereceğinden, üzerinize 'profesyonel' bir şal atacak. Bu yeteneğinizden yararlanın.

İş yükü ne ki?
Fazla iş- iş yükü- öküz gibi çalışmak korkusu diye bir şey kalmıyor. Hele benim gibi ilk iş gününde fazla mesai yapanlar için 'başlangıç günü' kabus bir deneyimden sayılmıyor. Uyku uykunun mayasıdır prensibi, iş işin mayasıdır şeklinde uyarlanabilir. Sonuçta bu maya benzetmesinin gittiği yeri biliyorsunuz. Fazla iş yükü çocuksuz yaşamdaki gibi yüreğinizi darlamıyor, hatta bir robot gibi bu tempoya alışabiliyorsunuz. 3 günde bile! Çok iş, sıcak tutuyor. Çok uykudaki gibi iş, işin mayası oluyor ve kutsal çalışma isteğine dur diyemiyorsunuz. O formül içinize işlemiş, kendinizi ehlileştirmişsiniz adeta.

Bildirim takibi!
Çocuklu yaşamın sinsi davranışlarından olan gizlice bildirim takip etme eylemi yine ofis hayatının renkli dünyasında çok işinize yarayacak. Kaşla göz arasında paylaşım yapabilir, gelen yorumları cevaplayabilir, iki stalk bile patlatabilirsiniz. El hızınız, göz kaydırmalarınız oldukça başarılı.

Üşenmek yalnızca yatakta olur!
Rejimde ya da özel bir beslenme programında olanlar yaşadı. Belki çocuktan önce hep yanınıza evden sağlıklı atıştırmalıklar almak fikirde kalıyordu ama artık bunlar sizin için şipşak hobiler. Ara öğünlerle beraber tüm günün poroğramını organize etmek sivilce gibi bir detay. Erzak taşıma, gıda paketleme, sulu yemek ısıtıverme mevzularında siz bir CEO'sunuz.

Yaratıcılık zirve!
Çocuklu yaşamın sınırları zorlayan günlerinden sonra beyniniz fikir fikir fikir diye kaynıyor. Hayal gücü genişlemiş, saçma taleplere çözüm bulmaktan sizde imkansız diye bişey kalmamış. Döt tutuşturan projelerde masada rahat bir şekilde gülümseyecek o kişi sizsiniz.

İki eli kanda olsa...
Eskiden mutlaka geç kalan siz nasıl böyle değişebildiniz? İki eliniz kanda olsa yetişiyorsunuz. Pes. Müthiş reflekslerle metroda anons edilen 'dikkatkapılarkapanacak' uyarısı ile zamanı bükebiliyor ve o kapıdan içeri dalabiliyorsunuz.

Özgür ilişkiler...
Artık anaç ve şefkatli olmanın ne demek olduğunu biliyorsunuz. İşte sırf bu yüzden ofis ortamında insan ilişkilerinde anaç rolünü siz üstlenmiyorsunuz. Artık ağlama duvarı ve herkesin tüm sırlarını paylaştığı kişi siz olmayacaksınız. Çünkü siz gerçek anlamda sadece bir kişinin anacısınız.

***

Bu yazı iş hayatına başlamanın çok taze günlerinde yazıldı. Yanıltıcı olabilir. Ancak içinde sadece hünerlerinin, fikirlerinin ve üretiminin olduğu ortamlar adı iş de olsa, başka bir şey de..para kazandırsa da kazandırmasa da, kişi ana olsa da olmasa da, insanoğlu için bir ihtiyaçtır,kalpteki heyecandır derim.Ve uykuya dalan hasta yavrumla hasret gidermek için (yanına kıvrılmak) yazıya veda ederim.

19 Nisan 2017 Çarşamba

İş bulma hikayem. Ya da işin beni bulması.


Yatağa popoyu koymuşçasına, anne dizine kafayı yaymışçasına sana geldim blog.

Ha şimdi (Trabzon zaman zarfı) bitti çamaşır katlama işim. Ondan daha önce de patlayan gider borusunun skandalını temizlemeye çalışıyorduk. Ve aradan çıksın diye klozet-lavabo çiftini cifledim. Olaylar mutfak tezgahına kadar lafı getirdi, hadi orayı da hallettim. Ama çay taze, şuan 'gece yeni başladı' ruhum bundan.

İzmir'de olmayacak şey oldu. İş buldum. Hem de kendi uzmanlık alanımda. O günü hiç unutmamak için buraya not alayım.

Referandum sebebiyle yılık, mayışık halimle büyük yatakta uzanıyordum. Ev çocuğu beni odasına 'gel anne gel arabacılık oynayalım' diye çağırırken, yerimden hiç kalkmak istemediğimi, tavana bakarak 'gel oğlum gel sana burada kitap okuycam' dediğimi hatırlıyorum. Referandum ertesi, sosyal medyada akan paylaşımlardan dolayı gırtlağıma kadar 'boşalmamış enerji' ile kalakalmıştım. Bu enerjinin ismi yok. Bilinçli ya da politik bir hal değil, bak. Göt olmaktır, belki. Bilmiyorum.

O sırada telefonum çaldı. Uykulu sesimle konuştum. Ses, beni mülakata çağırıyordu. Çok gördük biz bu mülakatlardan uyuşukluğumla, alelade bir şekilde yer tarifi istedim. Böyle bir işe başvuru yapmamıştım. Ev erkeği her sabahki centilmenliğiyle yerime başvuru yapmış olmalı, diye düşündüm. İzmir'e geldim geleli nadiren kendi alanımda ilana rastlıyordum. Toplamda 5 görüşme filan yapmışımdır onca sürede. Hepsi de 'editör' ya da 'sosyal medya uzmanı' adı altında grafik tasarımcı arayan çok tatlı ve bilinçli insan kaynakları gızlarıydı. Kurumsal iletişim uzmanı olarak çağrıldığım aşırı plaza bir iş görüşmesinde, kendimden bahsetmemi istemelerinin hemen akabinde, o gaddar tecrübemden bahsettikten sonra 'yani tasarımcı mısınız' demelerini hiç unutamıyorum mesela.

Bunları geçelim. Herkesin hiç ders çıkaramadığı bazı anılar vardır. Parçası olmayan legolar gibi. Bu anılar da böyle.

Görüşmeye gittim. Gitme sebebim inan -sadece- dönüşte tam buğday ekmeği almaktı. Bir de hava alırım, ev çocuğu da anneannesiyle oynar o arada, diye düşünmüştüm. İçeri girince, yine tatlı bazı gızlar bana form uzattılar. Formda annem ve babamın en sevdiği çorbayı sormamıştı sadece. Doldurmadım. Bazen tembellikte çok çalışkanımdır.

İçeriden buyur edildim. Olayların bundan sonraki kısımlarını yıldızlı sticklerlarla süslediğimi varsay.

Genç bir adam, beni karşıladı. Uyuşuk halimi farketmiş sanırım, nasılsınız dedikten sonra, benim mıymıy sesimin arkasından 'mecalim yok diyorsunuz yani' diyip güldü. Bana bu espiri bile Truman Şov'un dışına çıktığımı hissettirdi. Nedense hoşuma gitti bu yaklaşım. Ve sonra tüm öz geçmişimi GERÇEKTEN ama GERÇEKTEN inceledi. Her bir kısmı için sorular sordu, hikayesini merak etti. Bir işveren olarak tecrübelerimi öğrendi. İlgiyle.

Ve işin tuhafı aradıkları şey uzmanlık alanımdı. İlk kez! İzmir'de başka bir şey kakıtmadan, sadece ve sadece kendi alanımda iş tanımı olan bir pozisyon için mülakata girmiştim. Bu işi istiyordum. Şartları, sağı, solu umrumda değildi. Kendimi farklı satmama gerek yoktu. İyi yaptığım şeyi yapmam yeterliydi. Bir insan çalışmak diyince, daha ne istesin ki? Kendi olabildiği, yaparken iyi hissettiği şeyi yapabilme özgürlüğü. Bir nevi kendi sesinden konuşabilme konforu.

Deneme haftasını beklemeden, bir çalışma yapmayı teklif ettim. Hemen ertesi gün de gönderdim. Olumlu dönüş geldi. Pazartesi gerekli evrakları muhasebeye teslim etmem için bilgi verdiler. Özetle bu Pazartesi, başlıyorum.

Lakin, işin ünlemli kısmı, duygularım çok usta bir şekilde gizlenmiş galiba. İş buldum diye çığlık atıp, sıçramadım. Ev erkeğiyle kucaklaşıp öpüşmedim. Çaksana dostum hey diyip arkadaşlarıma müjdelemedim. Bir çiçek yaptırıp annemin kapısını çalmadım.

Fakat ne yaptım biliyor musun. Bugün alışverişe çıktım. Sıradan keyif alışverişi. Yeni cüzdan, takılar, güneş gözlüğü filan... Yeni iş için. Sonra oturdum bir yerde kahve söyledim kendime. Aldıklarıma bakarken benim gözlerden tıpır tıpır bir yaş gel... Birden ne göreyim? Yorgundum ben. Kendimi zor bir mücadeleden çıkmış ve yıpranmış gibi hissediyordum. Aldığım şeyler tipik benim zevkim, hani olduğu gibi ben. Hasret kalmışım gibi kendime. Şöyle sırf tatlı şeyler almayalı ne kadar zaman olmuş. Yeni bir hayat önümde, her şey için heves-heyecan, içimde bitmek bilmeyen fikirler. Tamamen bana ait bir mutluluk anı. İçinde yalnızca ben.

Cüzdanıma baktım, evirdim çevirdim. Kahvemi bitirip kalktım.
Sevinç ağlamasını bile özlemişim.












1 Mart 2017 Çarşamba

90 Günde Devrialem


Yine boyumdan büyük işlere kalkıştım. Bakalım, halledebilecek miyim.

Önümüzdeki 3 ay süresince başka bir eğitime başlıyorum. Bu eğitim haftada iki gün sürecek, akşamları. Ev erkeği ve ev çocuğu baş başa takılacak o akşamlarda. Bir de üzerine bugün bulaştığım bir kısa süreli proje var. Aniden çıktı. Bu da minik bir ek gelir ama günde iki saatimi alacak aşağı yukarı (evden)

Haliyle tekrar edilmesi gereken bilgiler, çok sevdiğim bloğum, arada yazdığım bir websitesi, günlük ev işleri, evin içinde yaşayanlarla vakitler, hastalıkları atlattığımıza göre başlanması gereken spor halleri.
BOOIIINGMM!!



Kendi üzerime yine bir sürü sorumluluğu atıp kaçtım. İdealar dünyasındaki halim halleder abi, gönder sen dedim. Şimdi nabıcaz be Kamil?

Mutlu Keçi ve Joe mart ayı kararları yapmış. İştah açıcı. Mmm. Şimdi ben Mart bazlı değil de 90 günlük bir maratona girişteyim. Tüm baharımı alıyor hayat benden. Yerine ödevler listesi sunuyor. Hakkıyla verirsem, ortam turuncu. Fakat yetiştiremezsem, çuvallarsam, denkleştiremezsem ortamlar gri!

Maratonun birinci haftası şöyle olmiyim da.


O kitabı bilirsiniz. 80 günde devrialem. Bir İngiliz'in tüm serveti ve itibarı pahasına 80 günde dünyanın çevresini dolanmasını konu alır. Şimdi devrialem sırası bende. Büyük bir meydan muharebesi. Bakalım gızımız 90 günde tüm bu işlerin altından kalkabilecek mi?

Haftada iki akşam derslere katılmakta bir şey yok. O dersleri sindirmesi ve amacına uygun kullanması var. Bunu her hafta aynı iştahla yapması var. Günde iki saat ek gelir için çalışmakta bir şey yok. Bunu haftanın her günü, aynı motivasyonla, sızlanmadan yapması var. Tekrar yapmakta bir şey yok, yaparken acele etmemesi var. Bloğa - diğer web sitesine yazmakta bir şey yok, yazacak enerji bulması var. Aileyle zaman geçirmekte bir şey yok, geçirirken ağzı cücük olana kadar esnememesi var. Spora başlamakta bir şey yok, bunu her hafta düzenli yapması var.

Diyorum ki, ben bu kez karar almıyım. 90 günde bir İngiliz hanfendi gibi, her gün yapılacakları hiç sorgulamadan yapayım. Tek kararım bu olsun. 90 günde kendi maratonumu devrialem yapayım. Görevleri tamamlıyım. Bunun için gereken tek şey günü ve o haftayı planlamak. O gaddar. Ve o altın cümleyi fısıldamak:

YAPILACAKSA YAP!

Yani, bana ne iyi gelir, ne yapsam daha verimli olur gibi çeneleri yapmayacağım. Sadece 90 günde yangından mal kaçırır gibi, günümü sağlam bir organize edip, günlerimi- haftalarımı kotaracağım. ÖSS sınavına son 3 ay kalmış gibi yani. Şimdilik hızlandırılmış bir hayat. Çünkü bu üç ay buna odaklanmazsam, bolaracak diz çıkaracak bu davalar. Üç ayda halledilmesi gerekiyor. Devrialem gerekiyor!

Bu 90 günde devrialemime meydan dayağı ya da modern ifadeyle 'challenge' diyebilirim. Beslenme, spor, çalışmalar ve gün içinde koşuşturmalarımı arada '90 Günde Devrialem' başlığıyla burada paylaşabilirim. Belki bu bana ışıltılı motivasyon sağlar. Cuma günü birinci günüm ve Mayısın son günü de maratonum sona eriyor. Dersler ve işin süresi doluyor (aşağı yukarı)

Kendime Xena gücü diliyorum.
Alalililili!
Bi sıcak çayımı içerim gece gece.





22 Şubat 2017 Çarşamba

'Biz Sizi Arayacağız' diyene inanmak



İzmir'de iş bulmak, kebapçıda avokado salatası bulmak gibiymiş. Çıbanlardan çıban beğeniyorum. Bazen, çok nadiren bazı fırsatlar yakalıyorum. Onda da her şey uygun gibi görünüyor ya da ben çok inanıyorum, söz konusu işler için neler yaparım, kariyer hedefim ne olur gibi düşünmeye başlıyorum ki; ya mekan iflas ediyor, ya hiç açılmıyor, sırra kadem basılıyor, uzaylılar kaçırıyor.

Her şeye rağmen İzmir'de 9 ayda bir çölde serap misali görünen iş fırsatımsıları olduğunda şu kalbim heyecanlanıyor be sevgili blog.
Çünkü İzmir'de iş bulmak.
Bu şehirde 'biz sizi arayacağız' diyebilen iş imkanları bile, sene içinde gerçekleşen ay tutulmasından daha nadirdir.

Buyrun konuyla ilgili heyecanımı çektiğim minicik bir videom.
Haydi kahve.



Not: İlham Kedisi'nin ön ayak olduğu challenge'a ilerleyen bölümlerde devam edeceğim.

4 Kasım 2016 Cuma

Cuma mırıltıları


Kuş pisliği hakkında yazıyorum sabah sabah. Dışarıdan görenler ciddi bir şeyler hakkında kafa yorduğumu zannedebilir. Öyle de zannetsinler diye kaşlarımı ortada buluşturdum. Aslında etrafımda kimse yok. Sadece bi ara eve termostat taktırmak istediğimiz için bir teknik bey geldi. Beni çalışırken görünce, saygıyla selam etti. Halbuki kuş boku hakkında bir makale yazıyordum. Kuş pisliğine maruz kalmak şans getirir, rüyada kuş pisliği görmek de şans getirir- bakalım hakkında yazmak da şans getirecek mi. Neyse ki bu işten para kazanıyorum. Yoksa zor dayanılır. Gündemle de bağım yok. Yine Türkiye'de olanlar olmuş. Cirit atıyor tüm politik oyunlar, hesaplı hikayeler, şunlar bunlar.

Jıııuuujjt!

Hayat kaygan bir efektle gerçekleşirken, neler oldu?

Ev çocuğu kreşin üçüncü günü hasta oldu. Bunu zaten bekliyordum. Ama işin cilveli komik yanı bu hastalığı kreşten kapmaması, kendi çabasıyla olması. Ha nerden anladın, mikropların gözlerinin içine baktın da mı anladın derseniz, orda tam bir şey ispat edemem. Nedense 'tuh ya keşke kreşten kapmış olsaydı' diye de içimden geçirdim. Bu şey gibi... Bedava kek dağıtan otobüs firmasına, para verip kendi kekinle gitmek gibi. İçime oturdu. Cııvk.

***

Geçenlerde salondaki masaya şöyle bir baktım. Masanın üzerinde ev çocuğunun birkaç kitabı, benim not defterim ve bir tükenmez kalem, tuzluk, laptop, ıslak mendil, meyve tabağı, elma çöpü ve kahve bardağı vardı. Masanın etrafındaki sandalyelerin üzerine de yeni yıkanmış (kurumaya bırakılmış) ev çocuğunun çorapları ile benim sutyenler asılmıştı. Sondaki sandalyede ise polar bir örtü kuruyordu. Masanın altına gözleri kaydırınca da bir takım kek kırıntıları ile birkaç bezelye tanesi gördüm. Masanın ayaklarında ise gülen surat sticker'ları kalmıştı, bir oyundan. İşte ya dedim, hayat bu. Bir eşyanın kalbi atar mı, midesi guruldar mı, ses çıkarır mı. Evet. Yaşayan bir nesneydi bizim bu salondaki masa. Evin dördüncü karakteri olabilirdi. Adı da Veysel gibi.

***

 Bugün yeşil soğan yıkarken, soğanın bacak arasını açıp orda biriken kumları temizleyince kendimi bir konuda aşırı profesyonelmiş gibi hissedip havaya girdim. Bu bilgiyi yeni nesille paylaşmak için sabırsızım. Ev çocuğuna kendimi bu tip şeylerle 'bilge ana' olarak satmayı planlıyorum.


Gingkolu yeşil çay içiyorum. Tatmin edici bir çay. Kokusu, lezzeti ve etkileri ile hoş. Akşama da Cuma birası olacak.

Herkese cillop haftasonu.



22 Ekim 2016 Cumartesi

Nerde kalmıştık?


Yeni seneye kadar tadilata girdim demiştim, hatırladın mı? İşsel, mesleksel filan cümleler kurmuştum.

Bir şeyler dilemiştim, hedefler koymuştum, uygulamaya geçmiştim. Hayat işte. Sen kulağına ne fısıldarsan, o da diğerine onu, öteki de berikine, beriki de öbürüsüne derken, bir bakıyorsun planların sesli duyuluyor. Kulaktan kulağa (network) senden bir şeyler çağırıyor hayatın derin kuyusundan, önüne servis ediyor. Sen yeter ki dile getir. Buna gerçekten inanıyorum. I believe in 'istemek'.

İş buldum. Ama bu bir işten öte, hayallerdeki proje. Bu projede her şey var.

Haftanın bir günü şehir dışında 24 saat geçirme var.
Alt metni: Evden, çocuktan, beyden, pijamalarımdan uzak- tamamen bana yakın bir yerde olmak.

Sabah çık akşam gel rutini yok. Haftanın bazı günleri çalışmak için ekiple bir araya gelmek var.
Alt metni: Evden, çocuktan, beyden, pijamalardan çok da uzaklaşmama gerek yok. Hala onlara çok yakınım.

Bu projede hayal gücü, yazmak, biraz daha hayal etmek ve daha fazla yazmak var.
Alt metni: Yapmayı en en en en çok sevdiğim şeyi yapma imkanı.

Hızlı para var. Çalışmanın karşılığı kadarını alıyorsun.
Alt metni: Koca bir ay maaş beklemeyeceğim.

Yerel bir iş değil, ulusal.
Alt metni: Özgeçmişe güçlü bir referans.

Daha önce yapmadığım bir iş.
Alt metni: Sınırlarımı aşıyorum, kendimi geliştiriyorum.

İşin ne olduğunu şimdilik burdan duyurmıyım. İş bitsin de öyle. Ancak yeniden televizyon için bir iş denk geldi. Hem de İzmir'den bir ekiple, acaip rastlantısal bir şekilde. Ben daha önce bir sette senaryo ekibinde yer almamıştım. İlk defa bunu deneyimleyeceğim. Bu hafta sonu aynı ekibin başka ufak bir işi için ilk senaryomu gönderdim, kabul edilmiş. Çekimi yapılacakmış. İlk işim bu oldu onlara yani.

Mutluluktan uçuyorum diyemiycem. Sanki eksik bir parça geldi manzarama oturdu gibi. Hiç öyle hıçkırıklı bir sevinç yok içimde. Huzur ve kavuşma hissi var yalnızca. Yaklaşık 3 senedir aktif hiçbir şey üretmemiştim, dışarılarda yıpranıp evime iş yorgunu olarak dönmemiştim. Bu hissi nasıl özlemişim, tarifi yok.

Şimdi bu evdeki hayat gözüme şenlik. Ev erkeği yeniden 'özlediğim, sevdiğim'. Hele ev çocuğu var ya.. Ne aşk varmış içimde ona meğer.

Bugün ilk çekim yeri incelemesi için uzunca bir süre, dışarıdaydım. Eve döndüğümde, kapıda ikisini gördüğümde hissettiklerim bunlar.

Tabi bir de devam eden şu sertifika programım var. Geldi mi her şey birden gelir zaten. Vallahi bu her şeyin birden gelmelerini bile özlemişim.

Ee hayat nerde kalmıştık?




6 Ekim 2016 Perşembe

Tadilatta, 12 hafta




Bu haftasonu itibariyle hayatımda yeni bir 'tab' açılıyor.

Bugüne kadar iş hayatımın bana verdiği yetkilere dayanarak, üzerine bazı yeni cilalar atmaya karar verdim. Daha doğrusu sonunda teslim oldum, diyelim. Çünkü elimdeki tecrübe izleri günümüzde bana pek bir yön veremiyor. Üredikten sonra hayatı bir bebenin poposu etrafında yaşayan birçok anne gibi ben de mesleğimle ilgili trendleri kaçırdığımı sonunda kabul ettim. Bunun son 5 senedir Türkiye'de olmayışım, bulunduğumuz yerin, çağın oldukça gerilerinden iş hayatını sürdürmesinden kaynaklı olduğu da ortada. Halbuki Türkiye'de 5 sene önce yaptığım iş geçerliydi, titrim ve hünerlerim yeterliydi. Şimdi yeni çarklar dönüyor ve bence ben bu çarkların hiç de uzağında değilim. Aman ya bir şekilde öğreniriz, tuzağından kurtulmam gerekiyordu. Aslında iş hayatına topu topu 3 sene ara verdim ve aranın büyük çoğunluğunda evden çalışmaya devam ettim. Ancak dediğim gibi, piyasada şartlar değişmiş, dinamikler (ah bu kelime) imaj değiştirmiş ve apaçık ben GERİSİNDE KALMIŞIM.

Haftaya tazesinden bir sertifika programına başlıyorum. Arada kaçırdığım sürede, yeni bazı teknik bilgiler, programlar ve vizyon gelip yerleşmiş. Paket halinde onları çekeceğim beynime. Ancak bütün bu işlerin temelinde yatan ilham kudreti her zaman aynıdır. O da kısaca 'kelimeler' olarak özetlenebilir. Aslında bütün işi kelimeler yapıyor ama 2016 işverenleri, buna ek olarak; teknik eklentiler, yeni aplikasyonlu çalışanlar istiyor.

Sorun değil, halledeceğim. Yüzleşmek zoruydu, zaten.

Bebem büyüyor. Artık kendimi onun 7 / 24 askeri gibi hissetmiyorum. Beraber takılıyoruz, bana yardımcı oluyor, espirileri paylaşıyor, yüzümü okşuyor ve hatta benimle dertleşiyor. Kısacası bir bebe büyütmenin 'kırmızı alarm' günlerini geride bırakıyoruz. Artık kafamı gömdüğüm yerden çıkarıp, kendi adıma neleri kaçırdım, dürüst bir şekilde anlama zamanım gelmişti. Daha farklı bünyelerde buna uyanma olayı, daha erken olabilir veya daha da uzayabilir. Herkese göre 'doğru zaman' değişim gösterir.

Şimdi de kolları sıvama zamanı. Önümdeki 12 hafta boyunca beni yoğun bir 'under construction' süreci bekliyor. Mesleğimin yeni evlatları olan teknik bilgileri öğrenmek için gidilecek kurs, kullanılmamaktan beli bükülmüş bir köşede süzük gibi duran İngilizcem, okumalarım, takip ettiğim mesleki siteler ve tabi ki bol egzersiz hali.


Bir de bunlara fiziksel egzersiz / spor takvimini de eklediğimi düşünürsek- bu mevzudan sonra bahsederim- kelimenin gerçek anlamıyla 'under construction' durumundayım. Hem bilişsel hem de bedensel olarak... Bu 12 haftanın sonu da bil bakalım hangi güne ışınlanıyor? 2016'nın son gününe... Tamı tamına yani.

Şimdiden yeni sene için, yeni bir şeyler sipariş etmişim bile.
O zaman sıradaki ilk kahve bunun şerefine gelsin.








30 Eylül 2016 Cuma

Ekim'e Yazı




Geçen aydan bu yana neler değişmiş. Vay halasını.

Bir kere Ağustosu kapatırken, ebeveynliğime vermiş veriştirmişim. Bu ay tam tersi bir çizgideyim. Ev çocuğunun zifiri karanlık görünen zor yanları çözüldü. İnatçılık dosyasını kapadı. Çiş kaka işlerinde ıssız bir adaya düşse kendi işini görür hale gelmedi ancak, artık bezli bir çocuk değil. 2 yaş sendromunu sabah kahvaltılarında hatıra olarak anmaya başladık. Kendimi beceremediğim ebeveynlik işleri yüzünden yıprık ve yorgun hissetmiyorum. Sabahları uyandığımda yine perdeyi çekip gökyüzüne bakış attığım, 'aa bugün güzel bir gün oluciik' dediğim standart günlerime geri döndüm. Bel ağrısı yok, baş ağrısı yok, uykusuzluk yok.

Bir de yine geçen ay bahsettiğim, şu cimrilik ödevlerini iyi yapmışız galiba ki eksiye girmedik. Ayı artıda kapattık. Halbuki misafirler ağırlandı, sonbahar alışverişleri yapıldı. Demek ki sadelik, mantıklılık ve ihtiyaç dışına yüz vermeme becerisi bizlerleymiş bu ay.

Bunlar geçen ay yazdığım notlarla bu ayı kıyaslamalarım. Ayı kapattık. Ancaaak. Her şey yolunda mıydı? Bu insangızı her şeyden memnun, içsel huzuru tam mı kapatıyor bu ayı? Tabi ki hayır. Kuralı bozmuyoruz ve bu aydan aldığımız minik ders çıkarma notlarını burada paylaşıyor, kendimize yeni ay planı oluşturuyoruz. Niye biz yapıyoruz ayrıca, biz kaç kişiyiz? Ben, laptop'um, çayım ve terliklerim.

Bir kere işsizlik yeni aksesuarım. Bir zamanlar özellikle taze anneyken hiç bitmeyen uykusuzluk için bu tanımı kullanırdım. Şimdi de işsizliğimle saç tarıyor, pantolonumun üzerine işsizlik bağlıyor, uykularımda üzerime işsizlik örtüsü çekiyorum. Bunun üzerimde hantal durduğunu da biliyorum. Çünkü Joe'nun şu yeni yazısında bahsettiği gibi, hayattan en en en güzelini neden istemiyorum ki? Neden işsiz bir insan yazgısı çiziyorum kendime? Yarın, iyi bir yerden bana dönüş yapmayacaklarını nereden biliyorum? Ya da belki aklıma süpermüthişolağanüstü bir proje fikri gelecek? Bu hantal işsizlik aksesuarıyla hep bunların önünü tıkamıyor muyum? Hem elimde zaten bir iş var, evden yaptığım yazarlık işi. Ona gölge düşürüyor bu hantallığım. O yüzden ben de yeni ayda, yani Ekim'de işsizliğime vurgu yapmak yerine, elimdeki işe fazla mesai yapıcam. Hatta başladım bile bu hafta, daha fazla yazılar aldım.

İşsizliğin üzerimdeki mental etkisi


Ekim'de yeniden listeli günlük tempoma dönüyorum. Listelerim hazır. Çünkü günler kısa, evin işleri, mecburi görevler, yapmasam unutacağım-yaptığımda da 'neden daha sık yapmıyorum' dediğim keyfi işler, hatırlatmalarım- ihtiyacım var yani. Hayatın her anında değilse bile dönemsel olarak listelerle yaşamak, beni her zaman iyi hissettirdi. Sanki hayatımı bir süreliğine içimdeki yaşam koçu, işbilir kadına teslim ediyorum, o benim yerime organize ediyor, ben de günün sonunda keyfime bakıyorum- gibi oluyor. Fakat bazı mevsimlerde, örneğin çok aşırı bir Temmuz gününde, o organizasyoncu hızlı kadına yol veriyorum, hiç çekilmiyor. Ekim, Kasım ve Aralık gibi aylarda ise, listeler hayatımı aydınlatıyor, mutlu ediyor. Önümüzdeki 3 ayda gözüm var yani.

Özetle Ekim ayı, az konuş, çok koştur- günün sonunda keyfine bak ayı olacak. Hayatın önüme yeni seçenekleri çıkarabilmesi için kendimi etiketlemeyeceğim, içinde bulunduğum durumun asılabileceğim kısımlarına bakacağım bir ay aynı zamanda. Ve mümkünse bol bitki çayı olsun. Kahveyi bilmiyorum naparım.

Siz yine de bu Ekim'de kahve saatinde bana uğrayın beybiler.


27 Ağustos 2016 Cumartesi

Turuncu ve Gri Renkler

İzmir'e taşınma nedenimiz, ev çocuğu idi. Annem de İzmir'de yaşıyordu ve yaşadığı yer, çocuklar için yenilenmiş rengarenk oyun parklarıyla doluydu. Annemin muhit, diyelim. Bu parklar, yeni dönem parkları ve hepsi birbirinden şirin tasarımlara sahip. Uzay istasyonu var, uçak var, gemi var. Aslında hepsini fotoğraflamak isterdim ama ev çocuğu ile parklarda cirit atarken, unutuyorum. Geçen ay şunu çektim mesela..
Salıncaktaki 'ev çocuu'


Bunları da internette buldum.




Neyse, burada uzun yaz günlerinde- hele de benim evden çalışma fırsatı bulduğum bu dönemde- ev çocuğunu evire çevire parklarda 3 öğün oynatıyor, iyice canı çıktığında da eve sokuyorum. Annem de destek atıyor, günün 3-4 saati el atıyor ev çocuğuyla takılma işlerine. Böyle böyle zaman geçiyor. Fakat, İzmir'e taşınmanın bu turuncu renginin yanında bir de gri rengi var. Benim iş sektörümün İzmir'de aşırı kuru olması. Zaten ülke genelinde bize pek çorba parası çıkmıyor, İzmir'de ise iyice seyreltilmiş durumda. Ben gazetecilik mezunuyum. Ama uzmanlık alanım her tür editör işleri diyebilirim. Açık seçik olarak da gazetelerdeki iş temposundan nefret ettiğimi; dergiler, televizyonlar ve benzer kurumlarda yazıp çizmeyi sevdiğimi itiraf edebilirim. Neyse hal böyleyken burada iş bulmak, metrobüste boş yer bulma erotizmine sahip. Yine de umutsuz değilim ama işler ağır ilerliyor hayatımda şuan.

Dün bunları düşünürken, böğrümden kabaran bir ivme oluştu ve kulağımda o ses duyuldu:

"Yeniden İstanbul'a taşınmaya ne dersin Kahve?"

Yıllar sonra mı? Becerebilecek miyim İstanbul'u?

Biz, 5 sene boyunca yaşadığımız G. 'den önce aslında İstanbul genciydik. Toplu taşımalarda çita gibi hızlı, barlar sokağında sünger gibi biracı, kaoslu yaşamda da iyi birer grunge dinleyicisiydik. İş çıkışlarında Kadıköy'de bilmem kaçıncı sigaramı içerken, mesleksel hayallerimi dizerdim masanın üzerine, ev erkeğiyle konuşurken. Uzatmıyım bu yazıyı. İstanbul'a uygun bir tempom vardı. Şimdi o tempodan çok farklı atıyor ritmim fakat kalbim iş hayatı diye yanıp tutuşmakta, cağnım Cumartesi miskinleri dostlarım. Burada orta halli bir işe bedenimi sığıştırsam da, kafam sığacak mı? Vizyonu olacak mı? Ne kadar da gri değil mi bu mevzular.

***

Geçtiğimiz hafta Penny Dreadful'un finali yaptık. Buruk oldum birkaç gün. Son sezonda çok itekleme bir senaryo izlediysek bile bir kere bağlanmıştım John Clare'a, Vannessa'ya.. Sırada Better Call Saul var. Breaking Bad severler? İzleyenler? El attınız mı Saul'un dizisine?

İşte bu diziler filan da hayatımdaki bi diğer turuncu renkler. Ne güzelleeer.










Arkadaşıma Mektup: Bebe Büyürken Ben Ne Okudum?

Bebe olaylarında çok yeniysen, hamilelik sana astronotluk kadar yabancıysa, çocuk kitaplarından anladığın sadece Ökkeş serisi ise, o halde,...