Çocukla Maceralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocukla Maceralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2018 Perşembe

Kalbindeki Derdine Derman Olmaya Geldim!


Şimdi her şeyin nedenini anlıyorum. Daha dün Başşaq'a demiştim ki, bloğa yazmıyorum çünkü oraya kurduğum konsept artık beni çekmiyor.

Fakat bu sabah asıl sebebi anladım: BEN DARA DÜŞMÜYORDUM!

dara düştüm yanıyorum

Ve uzun zaman sonra bu kadar 'sert' bir sabaha uyanınca, bil bakalım noldu blog? Senin huzurlarına gelip, biraz silkelenmek için önlenemez bir tutku belirdi içimde. Bir kokun olsa, onu da özlerdim. Ancak bir trafiğin vardı, beni çeken. Ne zaman dara düşsem ve buralara yazmaya başlasam, içimde rahatlama trafiği oluyor, yollar açılıyor, E5'ler ferahlıyordu. Hoş, rutin günler yaşarken gün içinde olan sıkıntıları aktarma trafiği de ihtiyaç oluyor. Ancak ev erkeği, annem ve watsap sesli mesajlarla ulaşıverdiğim arkadaşlarım o yangınımı alıyor. Bu sabahki gibi sert başlayan günler ise, bana anneliğimin ilk 3 senesinden tanıdık. Ve inan bu tür anlarda paylaşım yapacak kimseniz olamıyor. Birlikte çocuğun temelini attığın eş kişisi bile yok. Çünkü hepsi uyuyor blog. Anlıyor musun, uyuyor! Hani derler ya... Bi doğarken bir de ölürken yalnızsın. Yanlış! Anne olduğunda, çocuk uyanınca da yalnızsın hacı! İçinde 'sıçtık, baya zor bir gün olacak' fısıltısı, seni kendi ıssız yalnızlığına itiyor ve orada birden kendi gezegenine yerleşmiş, çekyata kurulmuş, başka bir yayın akışına girmiş oluyorsun.
blog beni kendine çekerken

Demek ki bu bloglara beni getiren o gezegenin tabiatıymış. Hayat mercimek çorbası dinginliğinde servis edilirken, buralarda sessizce kahve içip, yazacak bir şey bulamıyor; 'oldu o zamaaan' diyip, bayram ziyaretinden kaçarcasına laptop kapağını indiriyormuşum.

Bunu söylerken, sorgulamadan edemiyorum. İyi şeyler ya da rutinindeki hayat havadis edilmeyecek kadar bize ait, tamamen kişisel görülüyor. Fakat çelişkiler, varoluşsal sorunlar, bireysel kapışmalar, Allah vergisi dertler, sağlık sorunları, kilo verme kaygısı, annelik maceraları gibi çok sesli konular, herkesin olsun istiyoruz değil mi? Dara düşünce koşuyoruz anlatmaya! Bazen çözümü bulduk diye, bazen soruları sorma niyetiyle, kısmen de mevzuyla haşır neşir olma isteğiyle...

Noldu da dara düştün gız, diyorsan. Pek de bir şey olmadı aslında. Ev çocuğu öksürmekten tam uyuyamadı bu gece. Çok da su içti. Sabah 5 gibi, kazara altına kaçırmış azcık bir çiş. Ağlamaklı haber verdi: 'Anneee ben altıma çiş yaptımmmm'




Kalktım, kalan çişini yaptırdım, üst baş temizledim, yatak sildim, veledi bizim yatağa aldım, yastığımı kapıp salona gittim uyumaya. Fakat! Bizimki uyumadı, uyumadığı gibi uyutmadı. Ev erkeği ne de güzel ne de prenses uyuyordu halbuki. OLDIES BUT GOLDIES?! Tıpkı eski günlerdeki gibi... Aylar sonra ilk kez çocuk yüzünden uykumu alamadım (gece 01:00'da yatağa gitmiştim) Hatıralar geçidi mi diyelim, ikinci çocuk olsaydı buna gücüm dayanır mıydı provası mı diyelim, bugünkü halime şükretme dersi mi diyelim, ne diyelim? Bence bugün kahveleri çoğaltırız diyelim. Çünkü ben de uykusuz kalınca, gündüz uykusu yapamayan o kimselerdenim. Bugün zortlar bana, bugün cırtlar bana.


En kötüsü de şuydu: Artık bebenin bir daha uyuyamayacağından ikna olduğum o an, baş ucumda tahin-pekmezli kahvaltı istediğini söylediği sırada, başka bir çarem olmadığını idrak ettiğimde, yavaşça kanepeden doğrulup 'tamam hadi ben hazırlıyım kahvaltını' diye mırıldandığımda, onun tüm enerjisiyle, 'peki bloklarımla oynar mıyız, kule yapar mıyız anneee?' (bence mıyız kısımlarını ayrı söylemedi kesinlikle) sorusunu duymak oldu. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Saat sabahın 05:36'sıydı ve kule yapmakla tasnif ediliyordum.


Tabi ki 'hayır' dedim sjgaagfafgja. Eskiden denmiyordu. Çünkü tüm gelişiminden benim davranışlarım sorumlu baskısı, dolu dolu beni dürtmekteydi. Şimdi gayet rahat 'hadi canım? ne oyunu, uykumu alamadım bile' diyiverdim.



Yine de saat o kadar erkendi ki. Kreşe daha saatler olduğu için, kahvaltıdan sonra, sabahın hala köründe parka gidip biraz oynadık. Söz verdiğim gibi simit de aldım. Tıpkı eski günl.... demiş miydim?



Bu çiş kazası bana bazı şeyleri hatırlattı. Öncelikle yaklaşan yaz tatilinde nasıl bir program yapacağımızı şimdiden düşünmek. Çünkü hem evden çalışıp hem de uzun yaz günlerinde çocuğun bir köşede kuru erik gibi beklemesini istemiyorum. Yeni iş de almayacağım. Eylüle kadar.. Elimdekiler sürdüğü kadar sürsün. Çünkü belli ki yine eski tempo, kurum gibi anne işletmeciliği gerekecek. (Kreşin hikmetinden sual olunmaz)

Ve bir de...

Beni okuyan ve çocukla gece uykuları sebebiyle aklını yitirme seviyelerine gelmekte olan anne varsa (ki var) lütfen bir gün, o günleri hatırlamayacak kadar unutacağınızı bilin. Bitiyor! Bugün kendi eski uykusuz-yorgun-abur cuburlara sığınarak yaşayan halime uzandım ve 'kız bitmiş, bitebilmiş, atlattın, sevin hadi' dedim.


Şimdilerde yaptığım her ne varsa; çalışmak, özenli beslenmek, dizileri-filmleri gömmek, eşimbeygille flörtlü takılmak vs. İşte hepsinin olma nedeni uykumu almak! Düzenli, bana da kalabilen ve annelikten ezilmediğim bir hayat. Bu nedenle ey yeni analar... Şuanda olamıyorsa, zamanı değildir. Merak etme, güzel şeyler olacak.

Not: Evladımın görselleri belli bir amaç için yerleştirilmedi. Bu fotoğraflar çekildiği sırada (geçen aydan kalma) kendisine 'hadi uyku vakti' demiştim. Verdiği tepki bu oldu?!?!


7 Nisan 2018 Cumartesi

Komünizmden Sonra Çalışmayan Diğer Rejim; Mızıkçılık




Günlerden Pazar, evde herkes uyuyor. Ne güzel bir başlangıç, en azından benim için.

Ev çocuğunun ve yaş grubunun davranışlarını seyrediyorum uzun zamandır. Hepsi heyecanlı, anlatırken coşkulu ve hızla agresifleşebilen - mızıklanan canlılar. Bu agresifleşmeyi / mızıkçılığı anlayamıyorum ve dahası tahammül gösteremiyorum. Her şeyi doğru kodlamış olduğumuzu varsayarsak böyle olmaması lazımdı. Bu kadar kolay sinirlenmelerinin sebebini anlamaya çalışıyorum ve cevabı eldeki malzemelerle bulamayacağımı kabul ediyorum. Fakat yine de bir tahminim var. Bence konumuz yaş alışkanlıkları. Bir şeyi isterken önceki gelişim aralığından alıştıkları ses tonunu kullanmaya devam etmeleri. Aslında onu yapmasalar da olur, bunu halledebilirler, ancak sanırım bu davranış oturmuş.

Örnekle anlatırsam;

'Anne ben bi daa çizgi film istiyorum'
'Oğlum az önceki de bi daha istedin diye izlendi. Artık bitti, kapatıyoruz. Hatta al kumandayı sen kapat'
(Boynu yana devrilir, surat kuru üzüm gibi buruşturulur)
'Amaaaa beeeeen (hıçkırıklar hazırlanıyor) bi dahaaaaaa...'
Ve korkunç ağlamalar başlar.

Hadi bu örnek çok aşırı oldu, daha basitine bakalım:

(Çocuk, düğmesini iliklemeye çalışır, ilk ikisini yapar ve üçüncüsünde başarılı olamaz. Ses tonu yassılaşır, hıçkırık playlist'e alınır)

'Anne amaaaaa yaaaaaa anneeeee yapamıyööööm'
(Anne panikle içeri gelir)
'Oğlum, noldu?'
(Çocuk çok rencide olmuş gibi bir ses tonuyla mızıklı bir şekilde sözüne devam eder)
'Düğmemi anne... düğmemi.. anne.. düğme'
'Bi saniye. Bi dur bakayım. Şimdi ses tonunu bir de sakinleştir, ağlamadan söyle bakayım'
(Burada anne çocuğun mızıklanmasını taklit ederek, kendisinin ne kadar komik şekilde derdini anlattığını göstermeye çalışır ve çocuğun hunharca gülmesini de sağlar)
'Anne ben düğmemi iliklemeye çalıştım ama olmadı, yardım eder misin?'
'Tabi ederim canım, ne güzel yapmışsın diğerlerini, bunu da yapabilirsin aslında ama burası baya darmış, ondan olmadı sanırım'

Bu şekilde ev çocuğunun mızıklı anlatımını filtrelemeye, kendisini net ifade etmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bunu bir yerden tavsiye almadık, okumadık (tamamen hatalı da olabilir) İnsan olan bu işi böyle yapar diye düşünerek, oturduk çocuğumuzdan bunu rica ettik. Mızıklanmadan kendini ifade ederse daha mutlu olabileceğini, daha anlaşılır olacağını ve her şeyin yolunda gideceğini de söyledik. Çünkü onu kendi haline bıraktığımda, annesine mi çekti nedir, dramacılık-karamsarlık-hemen kendini koyvermecilik gibi davranışlardan destek alıyor. Ve maalesef, bir ebeveyn olarak bu beni geniş geniş sinirlendiriyor.

Bir diğer mevzu da her akşam diş fırçalama + uyku konusunda bizimle yaptığı inatçı çekişme. Bu konuda da aynı netliği ortaya koyduk. Bu rutinler tartışmaya kapalıdır ve eğer bizimle inatlaşırsa, -belki buradan uzmanlar bana kızacak ama- ben de ısrarı kesiyorum, onu kendi haline bırakıyorum. Bu ne demek? Yani kendisiyle ilgilenmiyorum. Seçimini yapacak. Ya bizimle eğlenceli uyku rutinini yapacak ve yatakta masal hakkı kazanacak... ya da 5 dakka daha, 7 dakka daha izin koparmalarında ona eyvallah dememize rağmen, hala sözünü tutmuyorsa, kendi kendine oyalanmaya razı gelecek- ama biz bu arada yatak odamıza çekileceğiz ve günümüzü bitireceğiz (çünkü çok geç oldu, hepimiz yorgunuz). Tabi ki biz gerçekten uyumuyoruz. Sadece onun içeride yalnız kalıp, durum değerlendirmesini yapsın istiyoruz. Bu gibi hallerde çoğunlukla sıkılıyor, pes ediyor, rutinini geri istiyor. Ama nadir de olsa, geçen gece olduğu gibi, kendi kendine oyununa devam ediyor. Ta ki yorgunluktan mahvolana kadar, yani ben onu kucağımda taşıyıp yatağına yatırana kadar. Burada amacımız, bize meydan okumalarına prim vermemek çünkü uyku+diş+giyinme gibi rutinlerimiz hakkında milyonlarca kez konuştuk, bazen oyunlar yaptık ve biz ev erkeğiyle artık çocuğumuzu idare etmek istemiyoruz. Bundan çok sıkıldık. Günü kurtarmak ve o güne özel çözümler bulmakla yol alamıyoruz.

Bunları düşünüyorum işte. Niçin ya niçin. Neden mızıklanma, neden çabucak agresifleşme ve meydan okuma isteği? Çocuğuma zıt giderek, ses yükselterek ya da ona boyun eğerek enerjimi tüketmek istemiyorum. Şeffaf olalım abi. Üçkağıda gerek yok. Benim de duygularım var.

Dışarıda gözlemlediğim bir de agresiflik konusu var. Bizim ev çocuğunda bunu çok yoğun görmüyorum. Ama o yaş grubunda, sanki çocuk değil de büyük adam hiddeti olan çocuklar görüyorum. Bu çocukların evlerinde şiddet, kötü davranış, ilgisiz aileye maruz kaldıklarını da düşünmüyorum şahsen. Bunun kaynağını merak ediyorum. Bir çocuğun boyun damarlarını şişire şişire, yüzü kıpkırmızı kesilinceye kadar sinirlenebilmesinin nedeni ne olabilir ki? Oynuyorsunuz beraber, ortam tatlı, tüm yetişkinler çevrenizde yapıcı, herhangi bir yoksunluğun yok, neden ama neden?

Ev çocuğunun agresifliği de olmuyor değil. Geçen şöyle bir olay yaşadık. Yine günün çizgi film vaktiydi. Bizimki okuldan gelmiş, dinleniyordu. Yemekten önce muz yer misin dedim. Evet dedi. Muzu gömdü, iki dakkada... Ben de yanında oturuyorum. Naptı biliyo musun? Kabuğunu boylu boyunca üzerime serdi. Hemen manevra yaptım, kabuğu aldım 'aaa? bu ne şimdi? kalk meyve tabağına bunu koy bakalım, çöp bu' dedim. Hiç sallamadı beni. Ben de sinirlendim. Mute'a bastım tv'de. Oğlum, kendi çöpünü kalkıp at diye tekrarladım. Mıyıkladı. Okey dedim, sen böyle yapıyorsan ben de tv'yi erkenden kapatıyorum, dedim. Bu kez koltukta kıvranarak ağlamaya başladı. Ben daha da sinirlendim. Tv'yi kapattım, muz kabuğunu koltukta bıraktım ve odadan çıktım.

Tabi çıldırdı vs. Yaptığım şey doğru mu değil mi bilmiyorum. Ama muz kabuğunu kucağıma bırakacak kadar gevşek bir çocuğu da yetiştiren yine benim. Heralde bugüne kadar her şeyi doğru yapmamışım bu durumda.

Neyse baya ağladı. Sakinleşene kadar bekledim. Bekledik diyim, çünkü ev erkeği de bir şekilde dahil oldu konuya. Sonra gittim yanına, tuttum ellerinden. Anlattım. Kendi çöpünü atmasının zor olmadığını, o sırada tembellik ettiğini ama bu evde herkesin kendi çöpünü kendi atması gerektiğini, kabuğu üzerime koymasının çok saçma olduğunu çünkü kendisinin fiziksel olarak gayet güçlü, büyük bir çocuk olduğunu filan anlattım. Çok sakindim, sarıldım ettim. Sonra bir poşet aldık, sehpadaki tüm çöpleri ona toplattık ve kapının yanına koy dedik. O da yaptı. Ve daha da yapacak, çünkü bu çocuğun her haltını ben ya da babası halletmiycez artık. Bence bu konuda cesur adımlar atmanın zamanı geldi. Yatak da toplayabilir, çöplerini de atabilir, oyuncaklarını da düzenleyebilir.

Bence çocuğun saçma davranışlarına günlük çözümler bulmak, sonradan çocukları gayet mutsuz bireyler yapabilir. Bu konuda acaip netim. Agresifmiş, neyinin agresifliği hacı? Yok mızmızmış, sebep? Bir çocuğa yapılabilecek en büyük jest:

  • Kendini etkili, net ya da anlaşılır ifade etmesine ortam sağlamak
  • Duygularını gözden geçirebilme ve isimlendirebilme yeteneği kazandırmak için teşvik etmek
  • Mümkünse de duygusal dalgalanmalarında-öfke patlamalarında ona yalakalık yapmamak

Nasıl yapılır ben de bilmiyorum. Sadece kendimi takip ediyorum.

27 Mart 2018 Salı

Biz evlenecek miyiz?


Dün sordu. Bir yandan tabağındaki meyveleri yiyordu. Tam anlamadım, tekrar sordum; 'Ne, anlamadım?' dedim. 'Biz evlenecek miyiz anne? Hani siz evlisiniz ya, ben de sizinle evlenecek miyim?' diye sorusunu detaylandırdı. Dur dedim kendime, şuan tam da kitap konuşmaları yapabileceğin meydan. Ses tonumu tömkürükledim, kibar bir gülümseme takındım, ev erkeğiyle göz göze gelmemeye çalıştım (gülmeyelim diye) ve anlattım:

'Sen büyüdüğünde, çok hoşlandığın, beraber eğlendiğin hatta çok sevdiğin bir arkadaşın olacak. O zaman onunla evlenebilirsin' dedim. Cevabımı beğenmedim, başka ne cevap verebilirdim diye düşünceye daldığımda, belli belirsiz şöyle dedi:

'Mert'le evlenirim o zaman, onunla çok gülüyos'

Ev erkeği tömkürüklendi bu kez; 'Annenle ben gibi yani oğlum. Kızlardan biriyle olur bence' dedi. Gözümü pörtükledim(*) kendisine. Beyim de her Türk erkeği gibi gey-koruyucu filtesini kullanmıştı. Her ne kadar açık seçik kabul etmese de, çocuun üçkağıtçı şerefsiz mi olsun, gey mi olsun diye sorsalar, oyunu şerefsizlikten yana kullanırdı. Ev çocuu, biraz düşündü;

'Senle anne, o zaman senle evlenirim' dedi.

'Yok oğlum, annelerle çocuklar evlenmez, ilerde bakarsın işte' dedim. Çok üzüldü bunu duyunca. 'Ben evlenmesem? Burda sizinle otursam?' diye sorunca, sorun olmaz dedik. Tabi ki burda bizimle kalmak istersen, eyvallah oğlum türünde cevaplar verdik.

Dikkat ettim de, çocukla ilişkimizin başından beri kronometresiz yapamıyoruz. Hamile kaldım, önce ilk 3 ay, sonra 6 ve 9 ay bekleme süreçleri... Aman kesesini görelim, vay kalp atışını duyalım, bismillah testleri geçelim, tövbeler olsun içimizden çıkaralım... Süreçler bitti, 'bi yenidoğanlığı atlatsın da bakalım' kısmı. Ardından 6 ay, hadi 1 yaş olsun, derken 2 yaş sendromu ve ver elini 3 yaş dönemeci... Sonrası da inan, tane tane geçmiyor. Yavaş ebeveynlik dediğin şey sadece cumartesi-pazarlarda kalıyor ki o da cumartesi günleri çalışmıyorsan.

İşimiz büyük oranda 'büyü bakalım, hadi durmak yok büyümeye devam' sloganıyla 'ay çabucak büyüyorlar, zaman hızla akıyor tüh yaa' diye uykusunda bebeleri seyretmek arasında dalgalanmak şeklinde. Peki bunun normali nedir? Dünyada bu konudaki trend topicler nasıl? Uzmanlar mevzuya dair neler hashtagliyor? Valla hiç bilmiyorum. Bunun standardı yok diye düşünüyorum. Her yüzyılda, her mahallede ve kültürde ebeveynler alkış yaparak tempo tutuyor; 'hadi bakalım büyüyoruz, oyalanmayalım çabuk çabuk' diyerek, yılları geçiştiriyorlardır. Bu durumla mücadele etmenin yersiz olduğunu artık kabullendim. Belki de insan doğası ona yüklediğimiz anlamlardan çok farklı bir yerdedir ve çocuğuyla ilişkisini sınırlandırmayı seviyordur? Onu bir emanet gibi görüp, kendi bağımsız hayatına nakletmeyi kendine vazife ediyor, daha fazla bir alan yaratmak istemiyordur.

Loğusa (otomatik düzeltme ısrarla 'h' ile yazdırmıyor, doğrusu ne bilemedim) sendromuna bak. Orada bu uzun, ince yolun ciddiyetini dank efektiyle anlamış insankızı depresyonu göreceksin. Aynı asabiyeti çocuu yemek yemeyen, ödevlerini eve gelir gelmez bitirmeyen, sınavlardan düşük puan alan, olması gerektiği gibi sosyalleşemeyen ya da fazla sosyalleşen ebeveynlerin gözbebeklerinde de görebilirsiniz. Çünkü hız kesiliyor, anladın mı? Acelemiz var, acele. Çocuu büyütürken, acele.

Şimdi bu aceleciliğimize bakınca, konuyu şehir yaşamı ve günümüz şartlarına (akıllı telefonlar, sosyal medya vs.) yaslamak, kolaycı bir şekilde alışkanlığımız oldu. Burada üzülerek zortluyorum(*). Benim anneannem de, onun annesi ve hatta onun da anasıgil çocuklarını aynı acelecilikle büyüttüler. Acelemiz var evet! Çocukları evden dehlemek için hepimiz sabırsızız, çünkü ulvi görevimiz, doğanın kulağımıza fısıldadığı buydu. Üremek, büyütmek, mücadeleye hazır hale getirmek, dehlemek ve köşemize çekilip kafa dinlemek.

O nedenle evladım, evet çok tercih etmesem de, hani oldu ya, mecbur kaldın, büyüdüğünde bizimle yaşayabilirsin tabi ki. Kendi paranı kazandığın, kendi ev görevlerini yaptığın ve mümkünse beni rahatsız etmediğin sürece. Ev bakalım biz yine de hı?

*Ses Tömkürüklemek: Sesini öksürme yardımıyla düzeltmek
*Göz Pörtüklemek: Göz devirmek
*Zortlamak: Karşı çıkmak, aksini iddia etmek

17 Mart 2018 Cumartesi

Bunları öğren oğlum, beni tanı oğlum!

Annelikte ilk 4 seneyi devirdikten sonra, kazandığım bazı tatlı yeteneklerden biri de, 'her şeyi yapabilen anne' olmaya çalışmaktan vazgeçmek.

Ben misal, daha önce kendimi 'Çocuğum Çok Şanslı Çünkü Ben..' diyerek, zaten şefkatle karşılamış, olduğum halimi kabul buyurmuş, iyi kısımlarımı pohpohlamıştım. Şimdi de, işi biraz daha ileriye taşıyarak, annelikte neleri yapıp-yapamayacağımı dürüst şekilde önce kendime, sonra çevremdekilere duyuruyorum.

Örneğin, sabah erkenden oğlumla uyanıp, hoş bir kahvaltı hazırlayıp, çene çalmak, kitap okumak; yaparken keyif aldığım türden bir aktivite.
Ancak kahvaltı sonrası 'hadi anne arabacılık' dendiğinde, üzgünüm; ben ARABACILIK OYNAMAYI SEVMİYORUM tatlı kuşum, napayım? Çocukken de ilgim yoktu, şimdi de ilgim yok. Elime o sıkıcı arabaları alıp, oynamak için yanına bağdaş kurduğumda kendimi de aşırı sıkıcı hissediyorum evladım, anlaştık mı?

Oğlumla beraber sokaklarda gezmeyi, ağaçları bitkileri incelemeyi, markete uğrayıp alışveriş yapmayı, parkta vakit geçirmeyi çok seviyorum. Hiç sıkılmam. Fakat, gel gör ki beraber apartman merdivenlerini çıkmak bana kan kusturuyor. Orada aşırı sabırsız birine dönüşüyorum ve herhangi bir talebi olumlu karşılayamıyorum. O merdivenler çıkılacak, bitti.

Aynı kitapları defalarca okumak, masal uydurup onları canlandırmak, dergileri karıştırmak, bana da çok iyi geliyor. Eğleniyorum. Ancak çizgi film saatinde vasat seslendirmelerle hazırlanmış, dandik senaryolu, itici karakterlerle sunulan çizgi filmler, bende tırnağı tahtaya sürtme hissi uyandırıyor. Nefret ediyorum. Hele o müzikleri... Bu yüzden o çok istediğin çizgi filmleri seninle oturup, keyifle izleyemiyorum canım oğlum. Kusura bakma artık.

Seni yıkamayı, tırnaklarını kesmeyi, saçlarını şekle sokmayı, yatağında sana eşlik edip elinden tutmayı hiçbir şeye değişmem, çok zevkli. Fakat maalesef başucunda uyumanı beklemeyi sevmiyorum canım oğlum. Çünkü benim de yapmak istediğim başka şeyler var o sırada; kitap okumak, bulaşıkları halletmek, dizi izlemek vs. Lütfen bensiz uyumaya alış artık olmaz mı? Beraber yatağa girebiliriz, biraz elinden tutabilirim evet. Fakat sonra veda öpücüğünü verip, yanından ayrılmak istiyorum. Bu konuda netim. Biliyorsun bazen bu uyku süresini sırf çene çalmak için 1 saate kadar uzatıyorsun, bu durum bende çıbanlar çıkarıyor, uyuz oluyorum.

Sözünü kesmemeyi, sen ne dersen elimizde kağıt-kalem 'nerdeyse' notlar alır gibi dinlemeyi, kendimize şiar edindiydik. Biliyorsun. Doğduğundan beri hem de... İlk 'gık' sesini bile saygıyla dinlemiştik. Fakat babanla bir şeyler konuşurken, sözümüzü kesme çabaların, kendini duyuramadıkça da sesini olabildiğince rahatsız edici şekilde yükseltiyor oluşun, bize sağdan soldan geliyor, haberin olsun. Söz kesmeyeceksin evladım. Anneliğimde değişen önemli bir kısım: Ben sana saygı duyuyorum, senden de benzerini bekliyorum, kapiş beybi?

Yapboza, legoya saatlerce okeyim ama seninle evin içinde yarış yapmaya yokum. Çünkü sevmiyorum oğlum, farkında mısın? Fark etmiş miydin? Babanla oyna. Ya da arkadaşlarınla... Ben hiç eğlenmiyorum yarış yaparken. Aksiyonlu oyunlarda da aşırı sıkıldığımı söylemeliyim. Ama eğer istersen, figürlerinle maceralı bir ortam kurup, onlarla hikaye oluşturabiliriz. Uzayda geçebilir maceramız mesela...

Bunları öğren oğlum, beni tanı oğlum. Israr etmekten vazgeçersen, benim yapabildiklerimle yetinmeyi becerebilirsen, çok eğleniriz bak oğlum. Arabacılık deme oğlum, yapma oğlum, kırmızı arabayı bana uzatma oğlum, kim hangi takımda yani anlamadım oğlum, yine beni geçiyosun yarışta- ben geçsem hemen mızıkçılık yapıyosun oğlum, yeterin oğlum!









3 Mart 2018 Cumartesi

Cumartesi Çılgınlığı: Gündüz Vakti Blog Yazmak!


Çocukta yaş 4 olunca, artık öğle uykuları opsiyonel oluyor, zaten uzun zamandır da bunu böyle uyguluyoruz. Diyelim gece uykuya dalışı gecikti ve sabah da had bilmez bir saatte uyandı. O zaman ertesi gün, öğle uykusuna demir atmak, boynunun borcu oluyor. Her ne kadar reddetse de... Çünkü uykusuzluk, aramızdaki en peyami safaları bile, anksiyeteli yapabilir.

Bir giriş bu kadar mı uzatılır? Yani diyeceğim o ki... Günlerden Cumartesi ve öğle saatinde çayımla bilgisayar başına geçebildim. Çünkü ev erkeği ve ev çocuu yan odada, yataktalar. Bu aralar oğlumun ilgisini uzay, meteorlar ya da köpek balıkları gibi 'denişik' konular değil de, başka bir mevzu çekiyor. Hakikaten kafası bu konuyla çok meşgul: Kargocular!

Bir kargocu nedir, nasıl evlere gelir, ne yer ne içer, boyu kaçtır, ne kadar büyürsek kargocu oluruz gibi soruları soruyor. Bugün kaç gündür eve gelmesini beklediğimiz bir portatif blender için kargo şubesine gittik. Sabah, ilk iş... Ve kargocuların çalışma sahasını yakından gözlemlemeye fırsat bulan 4 yaş bireyi, kocaman kutuyu gururla taşıyarak mekandan ayrıldı... İşte 4 yaştan güncellemeler.

Bu blender'da ne zamandır gözüm vardı. Bizim cam sürahili dev blender hem rahat temizlenmiyor hem eşşek gibi ağır. Portatif olanlar arasında Tefal, Arzum ve Vestel seçenekleri arasında kaldım. Vestel'inkiler tip olarak çok şeker ve ucuz! Üçünün özellikleri de aynı hemen hemen...Yorumlar da enteresan şekilde iyiydi- genelde Vestel pek sevilmez çünkü. Yeşil rengini aldım! İlk smoothie'mi yapmak için heycanlı hisler içindeyim. Kargocudan çıkıp marketten instagram gızı malzemeleri seçtim: Avokado, keten tohumu, muz bla bla bla.. Tabi ki sepete yaban mersinini de atmıştım ama bir avucu 12 TL imiş?!?! Halkımıza her sosyoş medyoş kanalından 'yaban mersini yi, bol bol yi' diyen uzmanlar?? Libidonuz mu yüksek, nabıyonuz? Fiyatı duyunca, kalsın dedim. Ev erkeği benden daha cimri olmasına rağmen, kasada 'çok para bu' diye reddettiğim zamanlarda hafiften bi benden utanıyor jasgdjagfsa... Yaban mersinini reddettiğim sırada ev çocuu da 'anne kokliyim kokliyimm' diyince, iyice gariban aile imajı çizdik diye bozulmuştur sanırım ahajgdjg :D

Bu arada ev çocuu dibimde bitti şuan, uyumamış.

Bak ne dicem... Benim şu şeker takıntım var ya. Bu bazen 'ya nolcak arada kurabiye, kek yenir' şeklinde normalleşiyordu. Fakat ne fark ettim? Bizim bebe, kreşte pudingler, pastalar, kurabiyeler yiye yiye damak tadını o yönlü baya geliştirmiş. Yemediğinde unutuyor ama yedikçe de fazlasını istiyor. Bence aynı gün içerisinde hem yaş pasta hem puding hem gündüz yenen beyaz ekmekler ve öğle yemeğinin böreği çok fazla. Hepsi vücutta şeker oluyor, nolur bana 'titiz' deme. Fazla işte, bir çocuk için.

Kreşten çok memnunum. Fakat bu beslenme programları, bana bu açıdan hiç uymuyor. Karşımda iki seçenek var. Hangisini yapayım dersin?

Bir: Uykudan sonraki öğlen atıştırmalıklarına sıra gelmeden, çocuu erkenden okuldan almak. Yani 17:00'da alacağıma 15:00'da almak. Böylece okulda öğlen atıştırmalıkları şeklinde verilen hamur-şeker olaylarından kurtarmak.

Fakat bu sefer de ev erkeği gıcık oluyor. Parasını tam ödediğimiz okuldan neden çocuğu erken alıyoruz ki, çok saçma diyor.

İki: Okulla konuşmak. Bana 'kafayı yemiş veli' sıfatını yapıştırmalarına izin vererek, onlardan çocuklara şekerli hiçbir şey hazırlamamalarını, doğum günlerinde şekerli gıdaları yasaklamalarını rica etmek. Fakat bunu kabul etmeleri gerçekten zor.

Nabıcam bilmiyorum?
Önerisi olan?


5 Şubat 2018 Pazartesi

Analıkta Varoluşsal Sorunlar


Eğer elini kolunu analığa bir kaptırdıysan, en sık büründüğün pozisyon afedersin 'domalmak' oluyor. Bu domalma pozisyonu yavaş yavaş gelişiyor tabi, hemen ilk günden değil. Önce ilk adımları için eğilerek ellerinden tuttuğun velede uyum sağliyim derken vücudun bükülüyor. Sonra da işte hayat. Gerisi geliyor. O nazikçe yere çömelen genç kız, domalarak iş yapan tarlacı teyzeye dönüşüvermiş. Geçen özendim; botlar, mini şort ve salaş bir üst başla, öyle bi hoş olayım dedim. Tarzımı sevmişim, aynalarda kendime bakıp duruyorum filan... Sonra ailecek dışarıya çıktık. Yok burnu aktı, yok atkısı çıktı, yok sırtı terledi derken farkında olmadan bedenim dönüşüm geçirmiş bile. Bi baktım kendime ben yine domalmışım, ağzım da Umut Sarıkaya çizimlerindeki gibi çemçük olmuş, çocuun bellerini topluyorum. Yemin ederim annelik yaparken havalı olmak ödem yapıyor bende. Olmuyor. 

kadınlarda 'anne' olmayla gelişen 'domalma' pozisyonu

Bir de bu annelik çok feci bir olay ya. Abartı şekilde psikolojik bir mevzu. Örneğin dışarıda top oynuyorsunuz. Üç kişi, ayakla top atışları yapma oyunu. Ben babasına, babası ona, o bana gibi böyle rastgele atışlar. Ben ne zaman ev erkeğine atsam, o top yamuk. Uçuyo gidiyo tee nerelere. Yandan geçen adamın kafasına çarpıyo, koca parktaki tek su birikintisine giriyor filan... Ama oğluma atış yapıyorsam, her seferinde başarıyla önüne servis ediyorum o topu. Aman evladım yorulmasın, onun için en iyisi neyse o olsun psikolojisi değilse nedir bu... Ya da uykusu gayet ağır olan biri olarak, evladımın sessiz osuruklarını bile duyuyor olmam geceleri?


Gelelim diğer konuya. Şu yukarıdaki resimde sen ne görüyorsun bilmiyorum ama ben bir dram görüyorum... Anneliği 4 sene sonra bile hala tanımlamaya çalışadurayım, yapılacak en büyük kazımlığı yapmışım, bu hafta fark ettim. Ev çocuunu tüketim kültürünün hırçın delikanlılarından biri haline getirmişim. Memnuniyetsiz, talepkar ve sürekli sıkılan biri.

İstersen jelibon salatası yapiyim? Nutella havuzuna ne dersin? 
Her şey hasta olduğunda başladı aslında. Hastalık zamanlarını bilirsin. Çocuun huyları, ters yüz olur. Daha çok çizgi film ve daha çok atıştırmalık klasmanındaki gıdalara izin vardır. Arkasından benim koşturmalarım yüzünden, kreş dönüşü sokakta hiç durmadık. Onu ikna etmek için birkaç kez kırtasiyeden minik bir şey alma rüşveti verdim. Bu sadece 2 kez oldu ama her gün kırtasiye konusunda şansını denedi.

Arkasından ev erkeği, yolculuk öncesi ona çok sevdiği 4 adet Harika Kanatlar figürlerinden aldı. Ve bence aşırı pahalıydı. Bizim normalimize göre, o oyuncak alındıysa, daha 2 ay bi'şey alınmamalı, o derece çok gereksiz para. Ve sonra yolculuğa çıktık. Her gittiğimiz yerde, ev çocuğuna özel sürprizler.. hediyeler.. oyuncaklar.. Sonra ben bir yerde zayıflık yaptım. Yolculuk sırasında 1 günlük ateşlenmişti. Ve ona yollarda yıprık oldu diye üzülüp, çok istediği bir jeep'i almıştım. Bunu yapma sebebim tamamen 'eyvah çocuum karda kışta yollarda güçsüz kaldı' evhamım aslında.. Tanıdın bu hissi değil mi?

Çok saçma.

Ve şimdi geldiğimiz nokta; hafta sonu sabahı yatakta durmuş, tavana bakarak şöyle diyordu:

'Off anne, salonda yeni hiçbir şey yok'
'Nee hö? Yok tabi.'
'Ama ben yeni şeyler olmadığında çok sıkılıyorum anneeeee'

Ve o gün boyunca Harika Kanatlar'ın Donnie figürünün sesli ve ışıklı olanını istedi bizden. Bazen ısrarcı, bazen yakalalıkla, bazen kederli... Biz anladık gidişatı ve net bir konuşma yaptık. Maalesef babası geçen aydan lego alma sözü vermişti. Yaz gelene kadar sadece lego alabiliriz, başka bir şey alamayız diye anlattık. Hem evdeki oyuncaklar koca bir sınıf çocuğa bile yeterdi, onlarla neler neler oynardık, ayrıca çok fazla oyuncak almayı doğru bulmuyorduk, elimizdekiler de harikaydı zaten, üstelik çok da para harcamıştık oyuncağa.. hepsini anlattık.

Donnie bu işte...
Yine de şansını defalarca denedi. Lego yerine Donnie olmaz mı diye... Ben oyumu 'hayır' olarak kullandım. Babası 'o zaman lego almayız' dedi. Sanki legoyu çok salladığı var şuan. Donnie dediği oyuncakla oynama süresi toplam 10 saat filan olacak. Biliyorum. Ayrıca çok pahalı. Açık açık söyledim fikirlerimi... Ev erkeği de bana katıldı. Sonra nasıl olduysa ev çocuu da ikna oldu. Onun yerine küçük legolarına yeni parçalar alıp, istediği oyuncağı kendi yapabilirdi. Fakat bu kez de hemen o gün alınsın istiyordu. Hayır, dedik tabi ki, biraz beklemeliyiz. 

Bir zamanlar sadece legolarıyla mutlu olan çocuum (geçen aydan)
Fakat bu huyu kazımamız baya zaman alacak biliyor musun? Oyuncak yüzünden keş gibi oluyor bu çocuk milleti. Ve her konuda böyle tabi ki. Ekran, abur cubur... Oyf ne yorucu. Bu nedenle üşenmiycen; çocuğun her anını, her baktığı yeri ve tüm dünyasını renklendirmiycen. Biraz boşluklar bırakıcan... Sıkılma baloncukları ve hiçbir şey yapmama saatleri olacak... Boş kutularla baş başa bırakıp oynamasını bekliycen.. Yok öyle her yeri doldurmak, renklere boyamak.

Bana kalırsa doğrusu legoyu öteki ay almak. Lego nasılsa boş oyuncak değil, yatırım. Ve yaza kadar kitap-dergi-boyalar dışında hiçbir şey almamak.

Yine çocuk büyütürken aynadaki yansımamla karşılaştım sayın gençler. Kolaycılık yaptığım günlerin sonunda, bir baktım oğlum da kolaycı olmuş benden 'zor' şeyler istiyor. Ya işte bazı şeyler domalmadan (terbiyeli anlamda) olmuyor :)

Not: Tabi ki hastayken çocuğa jelibon salatası ve nutella havuzu vermiyorum jasgajsfgakjf : )

Bugün ben yeşil çay, sen?


29 Ocak 2018 Pazartesi

Yollardan sonra..




Dünyaya dikkatli bir biçimde şöyle bi uzaydan baksak, hepimiz kara ve su dağılımı gördüğümüz kadar, çok bilmiş yetişkin baloncuklarını da görebiliriz. Yetişkinlerin çok bilmiş diyaloglarıyla çocukların yetişkinlerden duyup taklit ettiği bilmiş replikler, yakından bakınca aslında aynı. İki grup da 'bu repliği iyice ezberliyim allaam nolur şöyle kullanacağım bi yer ossun bu cümleyi' demişçesine, aynılar. Bu hafta oğlumla mobil haldeydik. Yolculuklarımıza uçak, tren, minibüs ve çeşitli taksiler eşlik etti. Birçok kimsede konakladık. Bu kimseler, oğluma yedirmediğim zararlı abur cuburlardan tut, oğlumun uyku saatine kadar bilmişçe eleştirdi. En son yavrumun tek kardeş(!) olmasının ne kadar da iyi fikir olmadığına bile konu geldi (kardeş şart)... Yannış anlamayın. Bizim ülkemizde eleştiri yapmak, senle samimiyet kurmaktır. Deliganlılıktır. Saygı duyup hafifçe gülümsemeyi de sinsilikten sayarız biz. Canım türk toplumu.

Bi kere şu var. Ben oğluma asla baskı uygulamıyorum. Çocuk jelibon ya da cips diye tutturmuyor ki çünkü. Erkeklere has bir safoşluktan mıdır yoksa yaşının özelliği midir bilmem ama bizimki marketlerde gördüğü ambalajlı şeylerden istemiyor. Benim sunduklarım ona yetiyor. Bu durumda engellenen çocuk ya da baskı altında tutulan gariban bebe eleştirilerini ciddiye almıyorum. Çocuumu mutfak masasına bağlayıp zorla brokoli yedirmiyorum netçede. Kalabalık bir ortamda herkes pizza yuvarlarken, bizimkine kinoalı somon ve avokadolu ananas sunmuyorum.

Bir diğer konu ise... Çocukla bir yerde kalmaya gidildiğinde, onu tümden yok sayamam. Benimle o yolları karda kışta teptiyse, annesi rahatça çay içip gıybet yapsın diye gelmedi. Onun da eğlenmek gibi beklentileri var. Oturup ilgilenmek, kitap okumak, oyun oynamak üzgünüm ama görevim. Hoşlanmıyorum ama yapmam gerekiyor. Çocuu tv karşısına kitleyip eline gofret vererek, kendim için kaliteli zaman filan üretemem. Çocuun oynayabileceği hiç kimse yoksa, sıkıntıdan agresifleşmesine ve 'şımarık' çocuk çizgisine ulaşmasına müsaade edemiyorum. Yapabildiğim en iyi şey, uyku saatini beklemek. Saat 20:00'da sızıyor zaten. O vakitten sonra ben yetişkinlerle başbaşa kalabiliyorum. Gece 02:00'a kadar 6 saat var. O saate kadar çene, hunharca gevezelik. Baya iyi süre... Ev çocuu sabah 08:30 - 09:00 arasında uyanıyor. Sabah biraz uykusuz kalmaya değer. Ev sahibi uyuyo oluyor biz uyandığımızda ama yanımda mutlaka süt/muz bulundurduğum için, biz kaldığımız odada kitap okuyor ve kahvaltı öncesi bir şeyler atıştırabiliyoruz. Bu da dikkat çekiyor tabi, yetişkin ırkı tarafından. Çok çocuk odaklı bir görüntü çizmiş oluyorum, salla biraz ya temalı yorumlamalar bitmiyor. Toplumumuzda herkes en çok birbirinin yanağına düşmüş kirpiğini 'ay dur bi dagga' diyip almak ve anneliğini düzeltmek için yanıp tutuşuyor. Bunu da 'iyi niyetli' bir davranış olarak yeni gelin sunumuyla yapıyorlar.

Yetişkinlerin bu klişe repliklerine yol verirsek, aslında ben böyle Yaşar Kemal romanı atmosferinde zorlu yolculukları seviyorum! Şöyle;

Bizim tatil bütçemiz çok olamıyor. Bazen ev çocuunu alıp, onunla baş başa sevdiğim kişilerin şehrine gitmek, onların evinde vakit geçirmek hoş olabiliyor. Tatil değil tamam, ama işin içine yolculuk, yeni insanlar ve hatıralar giriyor. Bu da tatlı. 

Evet bu yolculukları seviyorum. Kulağa çok da eğlenceli gelmiyor aslında farkındayım. Ama nedense yaşamın bu tür sıkıntılı anlarından hazinelerle ayrılıyorsun. Çok fazla eğlence vadeden, önceden her şeyin ayarlandığı, envai çeşit seçeneğin olduğu tatillerden belki bu kadarını koparamıyorsun. Ev çocuunun yaşam deneyimi artıyor. Ben de kendime tatlı hatıracıklar yapıyorum. Bir kere kış mevsiminde toplu taşımalarla seyahat ederken, elinde onca eşyayla, çocuğun mont-eldiven-atkı zırhlarını giydir/çıkar ve tekrar giydir çıkar yapanlar, afedersiniz ama şehrin sessiz kahramanlarıdır. Soğukta yolculuk yapmışsındır. Konforlu, sıcak evinden çıkıp... Girdiğin ilk sıcak yerde, oh çekersin, çocuk da ohh sıcacık anne der, beraber neşeli bir yolculuğa başlarsınız. Çantada yolda aldığın simit. Glutensiz beslenmeye o hafta ara vermişsindir (eheheh), simiti bölüşürsünüz veletle. Yolda sıkılmamak için daha önce hiç üretmediğin türde yaratıcı oyunlar bulup oynarsınız. Böyle böyle uçakları, trenleri ve tüm yolları aşarsınız. Dostunu yolculukta tanıyorsun da sıpanı tanımaz mısın? Şaşırırsın sabrına... Koca adamlar homurdana homurdana bekliyorlar sırada, senin 4 yaşındaki veledin sessizce sıra bekliyor diye, ona çikolatalı kurabiye ısmarlarsın. Sırf bu ayrıntı bile mutlu eder.

Kısacası bazen böyle 'ay ne gerek vardı karda kışta' tadında yolculuklara çıkmak, risk almak ve kendi tıkır tıkır işleyen ortamından kopmak çok datlı olabiliyor. Belki kardeş şart değil ama kaçamak şart.

Eve dönüşümün ikinci günü.. Hala odaklanamıyorum yerleşik yaşama. Yollardan sonra sarhoş gibiyim. Güzeldi yahu! Koridorda çantalar bekliyor. Boşaltılmaları lazım. Çamaşırları yıkamak lazım. Çalışmam lazım. Kahve lazım. 

Pofs.


1 Aralık 2017 Cuma

Kan revan içinde annelik!


Yine bir fıkradan bildiriyorum ahanda buraya.

Son haftalarda ev çocuğu ile yaşadığımız aşk başka, bambaşka. Bir keyif, bir aile saadeti, bir neşe aramızda. Fakat yine de bazı soru işaretleri yok değildi.

Örneğin, aramızda 'sarı çizgiyi geçmeyiniz' ibaresi yok. Anne-baba olarak rahatça ağzımıza sıçabilir sanki. Bundan kıllanıyorduk. Mesela okulda yaptıkları bir kelebeğe bayılıyor şu ara. İşte mutlaka o kelebek sinir bozucu bir şekilde bir yerlerimize konuyor. Yani ev çocuğunun oyunu bu kurguda. Ev erkeği de 105 kez burnuna konan kelebekten artık sıkıldığını söylüyor. Bizimki tınmıyor. Gerçekten bizi tınmıyor. Oyun oynarken, bazen coşkudan naptığını bilmiyor ve canımızı yakabiliyor. Sonra da rahatsız olmuyor.

İşte dün de bu temada bir fıkra yaşadık. Yatmaya ramak kala, ev çocuğunun 'anne kitabını kapa da benle oyna' çağrısına kulak verdim. Tamam dedim, hadi gel. Geçtik kışlık kitap okuma köşesi dediğim yere (nalet olsun o yere). Birden arabalarla oynadığımız oyun, nasılsa takla atmacılığa dönüştü. Ve benim dangoz oğlum, 'dur anne, sen bi yat ben atlıcam' dediğinde, ona güvendim. Teslim olarak yattım. Ve bu oğlum geldi yüzüme atladı ya dostlar?

Baya yüzüme atladı- ya da hedefini şaştı bilemiyorum. Burnumdan kanlar tam tabiriyle oluk oluk akarken ve hatta bir yandan da ben kan yutarken, ev çocuğu bana dehşetle bakmıyordu. Sanki her şey normaldi onun için. Ev erkeği panikle ev çocuğunu giydirmeye başladı, mont vs. Acile gidiyoruz ya hani. Ev nasıl da birden kana bulanmış, hiç anlamadık. Dedim, dur şimdi. Siz kalın, ben gidicem. Acile gittim, röntgen çekildi, harbi kırık varmış, yuh, oha!

Neyse doktor ameliyatta olduğundan, beklemem gerekti epey KBB'de. O arada ağrım yoktu (kırıkta ağrı olmadığı da oluyor dostlar, kesin bilgi) Beklerken düşünmeye fırsatım oldu. Evden çıkarken ev çocuğuna sormuştum, 'oğlum nasıl yüzüme atlayabildin?'... O da bana 'gücümle yaptım anne gücümle' diyerek böbürlenmişti. Gurur duyuyordu sanki. Ona 'vay be nasıl çıkabildin onca merdiveni' diye gaz verdiğimiz sıradan bir sohbetteymişiz gibi. Farkında bile değildi. En azından kanları görünce şaşırması gerekmez miydi?

Burun kırıklarında sıkıntı yok da, burnuna çeki düzen verip alçıya alırken baya bilim kurgu gibi işlemler gerekiyor. O kısmını da atlattım, ilaçlarımı aldım, eve geldim. Velet uyumuş. Ev erkeği beni bekliyordu. Konuştuk biraz. Güya ev erkeğinin yorumu şöyle... Aslında panik olmuş ama her şey yolunda gibi davranarak, geçmesini beklemiş. Karar aldık, artık bir sarı çizgi alanı yaratıcaz aramızda. Hatta, sadece bize değil, tüm arkadaşlarına da zarar vermemeye çalışarak coşmalı-kudurmalı. Rahatsız olduğumuz / sıkıldığımız yerlerde ve bunu da ifade ettiysek, durmayı bilmeli. Empati kuracak yaşta olmasa da belli kuralları öğrenebilmeli. Bir insanın yüzüne zıplanmaz mesela, bunu bilmeli!

**

Ben bunları yazarken uyandılar. Yaptık o konuşmayı ev erkeği ile... Ev çocuğu da dinledi sonuna kadar (bu arada neşesi gayet yerinde) Ve bana ne dedi, biliyor musun ey blog?

'Ama anne, sen de yüzünü korusaydııın, neden korumadııın?!'

Abi ne yetiştiriyoruz biz? Bu konuda gerçekten uzman görüşe ihtiyacım var. Okul psikoloğuyla görüşeceğim bu salı.

Neyse, biraz daha açıkladım. Korumadım çünkü, seninle oynuyorduk ve üzerimden atlayacağını düşündüm. Birinin yüzüne direkt atlamayı hedef alabileceğini düşünemedim. Ama haklısın, yine de korumalıydım kendimi tabi, dedim.

Şöyle dedi:

'Ama anne ben hırsız gibi olurum o zamaan' (hırsızdan kastı suçlu)

Tabi modern-korkak ve ne bok yiyceğini bilemeyen ebeveynler olarak orada vicdan yaptık ve hemen yine onun kendini suçlu hissetmemesini sağlamak için çaba harcadık. Gerçekçi düşünürsek, neşesi yerindeydi blog. Yüzünde de herhangi bir karmaşa görmedim ne olay sırasında ne konuşurken... Sanırım biraz da olsa üzgün olmasını beklerdim.

Ben kendi anneme 4 yaşındayken bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Bir yerde çok pis hata yapıyoruz, ama nerde?

We Need To Talk About Ev Çocuu


28 Kasım 2017 Salı

Diplerden...

Blog yazmamak bir kara delik. Yazmadıkça yazmıyorsun, yazmadıkça yazmıyorsun, yazmadıkça ya...

Bu aralar kurşun kalem - çizgili harita metod defteri ile yaşıyorum. Çokacaipdatlı. Duygu durumu raporları, izlenecek filmler / içlerinden izlediklerim, akşam yemeği fikirleri, haftasonu yapılacaklar, önemli randevularım, kitaptaki o satır gibi tüm iç baloncuklarımı oraya aktarıyorum. Yeni bir şey değil. Ömrümüz kurşun kalemle kağıda yazmakla geçmiş. Birden nasıl kaybolabildi? Kurşun kalem varken, her şey daha anlaşılırdı.

Yazmadığım günlere gelince... Birazcık anksiyete, kaygı bozukluğu, kafayı yeme deneyimlerimden bahsetmiştim. Çok geçmeden aynı şeyleri psikiyatriste de anlattım. Elbette, hemen kafa ilacı yazmakta tereddüt etmedi. Almadım, almayı da düşünmüyorum. Peki ne yapacaktım? Eğer tıbbi otorite size ilaç yazdıysa ve siz kullanmıyorsanız, kendinize çok işe yarar bir alternatif sunmalısınız. Bak yine hırslanıyordum. Hırslanmadım. 'Dur bakalım ev gadını' dedim. Madem yeterince diplere indin, dinle bakalım kendini.

Marketten en ucuz büyük boy çöp poşetlerinden aldım. Evin en arka odasından toplamaya başladım. Tam 9 büyük çöp poşeti, kullanılmayan eşya ayıkladım. Konmari yöntemi evet. Kitabı okurken çok salakça bulduğum bin beş yüz kısım olmasına rağmen, yine de evi hafifletme fikri çok içime sindi. Evi çöplerden arındırdıktan sonra, tüm kullanım alanlarımızı derledim. Dolaplar, çekmeceler, raflar... Çokacaipdatlı oldu. Evde bir sürü düzen değişikliği yaptım. Bunların hepsi toplam 5 gün sürdü. Yaparken bir yandan radyo tiyatrosu dinliyordum. Kaç oyun dinledim, bilmem. Sonuçta ev, bize sanki yeni bir hayat sözü vermiş gibi oldu. Ev çocuğunun evde oyun oynama iştahı, öte şekilde arttı. Bıkmadan kendi kendine 2 saat filan oyun oynuyor? Hö? Salona yaptığım 'kışlık kitap okuma köşesi' sayesinde her gün kendi isteğiyle bizi kitap okumak için çağırıyor. Hatta biz bile daha çok okumaya, film izlemeye başladık. Bir de evde sağlıklı yemek pişirmek gibi zevkler, arzular geri geldi. Konmari yapalı 4. hafta oluyor, durumlar hala güncelliğini koruyor. Nasıl yani? Gerçekten motivasyonumuz bu kadar 'ortam odaklı' olabilir mi? Düzenlemeyi yapan benim çünkü. Benim 'arınmış' hissetmem normal. Ev erkeği ve ev çocuğunun da belirgin şekilde günlük yaşamdan daha çok zevk almaya başlaması ne peki?

İlacın alternatifi çöp toplamak mı, gerçekten durum bu kadar basit mi? Hayır ev gadını belki de durum bu kadar karmaşık. Depresyon tıpkı nezle gibi ruhumuzun basit bir hastalığı. Onun da şiddetleri var. Mesela benim durumumda olan birine ilaçlı tedavi vermek, burnu akıyor diye burnunu cerrahi yöntemle almaya benziyor.

İyi bir haberim var. Bunu da yakın zamanda keşfettim.
Eğer kafan karışıksa, günlük sorunlar gözünde büyüyorsa, kendine olan inancın azalmışsa, sık sık kaygı senaryoların oluyorsa, merak etme sen 'duygusal, hassas, karamsar ya da depresif' biri değilsin. Bu saydığım şeyler yakın bir zamana kadar yaşadığım ve beni kör olmuş gibi hissettiren beginner seviyesindeki depresyon semptomları.Ve bu seviyedeki depresyonun ilacı, haplar değil. Düşünce cerrahisi.

Çünkü her şey en başında bir düşünce bulutuydu.


Cennetten bir kare

Cennetten bir kare: Siz kitap-kahve eylemindeyken, evdeki çocuğun coşkuyla kendi oyununda kaybolması ve evi saran mutluluk titreşimi.

Diplerden kurtulma yolculuğumdan bildirmeye devam edeceğim.

1 Ekim 2017 Pazar

Olmazsa olmaz 'sonbahar' post'u



Bloglara 'sonbahar' postu düşmeye başladı bile. Her sonbaharda olduğu gibi, yine kendimi şaşırtmayarak, havaların serinlemesiyle beraber 'eve dönüş' hissini yaşıyorum. Okul yıllarından üzerime yapışan bu his, 30'lu yaşlarımda bana nefis huzur veriyor. Sanki yuvada güvende olma, içe dönme, elindekileri değerlendirme, aza kanaat etme, aklanma paklanma, lüzumsuzsa söndürme, bozulanı tamir etme tarzı bir bayrama giriyorum. Sıcak içeceklere geçiş yapılıyor. Bitki çayları, mmm enfesto... Çoraplar ihtiyaç oluyor. Sevdiklerinle sarılıp yatma günleri başlıyor. Sevdiğin yoksa, yorgana bürünme coşkusu... Çorba giriyor yeniden hayata. Her şey ucuz ve 'koruma' odaklı sanki. Bir çay demliyorsun, kokusu evi ısıtıyor. Gevşek bunaltıcı yazlık ev, dönüşüyor birden şefkatli barınağa.



Bu yukarıda gördüğün paragraf geçen haftadan :/ Nasıl oluyor da oluyor, hangi arada derede günler bu denli hızla geçebiliyor? Şimdi gel de takvime inan. Zaman tamamen kendi inisiyatifimizde. Senin 'yarım saat' kavramınla, benimki apayrı. Bazen de ev çocuğunun zaman kavramını merak ediyorum bak. Çünkü ona göre fazladan '5 dagga daha' çok müthiş bir zaman. Uykudan önce 5 dagga daha oyun izni aldığında, kafasında ne kadar süre canlanıyor, bilmek isterdim. Safoş oğlum benim. Harika bir şey kazandığını sanıyor. Halbuki ben o 5 daggada senin dezavantajına olan hazırlıkları tamamlıyorum. Uyku ortamının son ayarlarını çekiyorum.

Çalışmak konulu bir sürü havalı yazı yazdım da.. fakat. Çalışırken oğlanla işler biraz çığırından çıktı be.

Şimdi anne kişisinde natürel bir şekilde beliren bi 'çalışıyorum, ne yapsam yetemiyorum, bari beraber olduğumuzda bokunu çıkartayım' hormonu salgılanmakta. Başta geçici sandım. Yok ama geçmiyor. Yeni yaşam şeklimiz 'bokunu çıkaran anne ile oğlu' şeklinde. O öpmeler öpmek değil yani. Hepsinin adı var. Güç alma öpücüğü, güne başlama öpücüğü, kaka yapma öpücüğü...  Her gün özel bir nedenle birlikte uyuyoruz ve sıkı sıkıya sarılma şeklinde. Her güne bilmem ne kutlaması. Her gün 'aa bugünü saymayalım, boşver böyle oluversin' tarzı gevşekçe yapılan eylemler. Analıkta bi Carpe Diem'cilik. Her gün son günümmüş gibi. Sanki bugün çocuuma sonsuz sevgi seli akıtmazsam, iltihaplanır gibi. Bir günde zayıflar, sararıp solar gibi. Her gün Almanya'dan dönen dayıgil gibi giriyorum eve. İçeri girişim her seferinde rahmetli Harun Kolçak danslarını aratmayacak şekilde, coşkun. Ev ev değil, sirk filan bişeyler.

Bugün aniden fark ettim. Yavrumla yolda yürüyoruz. Bana bir şeyler anlatıyor. Kendisini dinliyorum ancak anlattığı şeyden ziyade 'elimden tutmuş da yürüyormuş, bak şuna ne tatlı da konuşuyormuş' alt bilinciyle dinliyorum. Kendisiyle iletişimde değilim. Fotoğrafımızla ilgileniyorum. Az vakit geçirmekten midir nedir.

Fakat okulu seviyor. Orda mutlu olduğunu anlıyorum. Yine de tuhaf geliyor işte. Sen minicik çocuk sabah çık, akşamın dibi eve dön. Ne mecburiyetin var? Annenle bu kadar hasret kalmaya ne gerek var? Evde karıştırıp annene arada 'öğretmenim' diyecek kadar, evinden ayrı kalmana hakkaten ihtiyaç var mıydı? İşte bunlar yeni matematik sorularım blog. Bilirsin kafam her zaman yoluna henüz soktuğum şeyleri tekrardan didiklemekle meşguldür. Dramatik açılardan bakmak peşindeyim. Susayım.

Yarın terapi var. Biz hala ilk terapinin ekmeğini yiyoruz. Yani, ortaya çıktı ya, ikimizde de obsesif yanlar olduğu, kendimizi defolu gördük ya, biz sevdik kurcalamayı konuyu. Terapistin tavsiye ettiği kitabı aldık, onu okuyoruz. Yine konu geçmiş zaman. Çocukluk. Of, hep dön dolaş oralara. Bazen tespitler aşırı klişe amariga filmi gibi geliyor. Bazen de kendi gerçeğimle iç içe olmaktan, kendimi bu şekilde ezbere bildiğimden, yanılmış olabileceğimi düşünüyorum. O zaman klişeler gözüme klişe görünmüyor. Bilmiyorum işte. Ama anladığım şu. Sen cinayeti 'şu kişi' işledi diyorsun. Bilim, cinayeti o kişinin işlediğini 'sana neyin düşündürdüğü ve ne hissettiğinle' ilgileniyor. Ortada belki cinayet bile yoktu. Ama sen adına 'cinayet' diyorsun. Bilim de bunu bozmuyor. Sanırım artık çift olarak yaşadığımız sorunlar yerine, bireysel kabızlıklardan heves ediyoruz gitmeye. Çünkü bir de gaza gelemiyoruz. Bu hafta hiç tartışmadık. Hiç gerilim bile yaşamadık. Şuan konu biz değiliz, bireysel mevzularımız. Bu bir değişim değil tabi. Belki olabilecek bir değişimin ilk aşamaları, bilemiyorum.

Terapi bizi nereye götürür bilmiyorum ama içimde umutlu hisler bırakması bile hoşuma gidiyor. Yarın yeni hafta başlıyor. Herkese datlı bir Ekim olsun.

Not: Yorum geldiğinde anında okuyorum. Telefona mail geliyor. Bayılıyorum, heyecandan zıplıyorum yorumlara. Fakat cevap yazamıyorum bu ara hiç. Hatta severek okuduğum bloglara da yorum bırakamıyorum. Bu da bir dönem böyle. Yakında yeniden yetişirim ortamlara.

Bu vesileyle cigsis'e buradan cevap: Rüyamı henüz anlatmadım terapiste. Yorumundan sonra da anlatır mıyım, emin değilim eheheupe : ) Çok teşekkürler bu arada!


29 Temmuz 2017 Cumartesi

Kreş Öncesi Silahlanmak


Günlük not düşmelerimin sonuna geldim bence.

Bundan gayrı ara ara uğrarım bu topraklara, ey halagızları. Pazartesi, iş dolayısıyla kendimin hızlandırılmış programına ayar çekeceğim.

Ev çocuğum, okulunun(yeni kreş) demosunu iyi tamamladı. Pazartesi itibariyle, tam gün kreşe geçiyor. Her ne olursa olsun, isterse dünyanın en kusursuz kreşi olsun, yine de kreş fikrini sevmiyorum- sevmeyeceğim. Ne olmalıydı, çalışan ebeveynlerin çocuklarına ne yapılmalıydı, tam 12'den cevaplayabileceğim bir önerim yok. Kreş, benim için kümesten farksız. Montessori yemini etmiş de olsa, yüzünü batıya dönmüş de olsa, tüm gıdasını buram buram köy kokan malzemeden de yapsa, sabah 8 akşam 7 bir çocuğun kreşte bulunması, dev bir hıdırlık.

Neysııh.
Oturup sisteme balgam atmıyım akşam akşam. İş öncesi, tam gün kreşe günler kala, hafiften bazı hazırlıklara başladım. Bunları paylaşmak istiyorum.

Geçen yıl direnip, karşı olduğum takviye meselesinde, bu sene gayet erotik davrandım. Eczaneden koştum, ev çocuğu için probiyotik aldım. Bir de beta-glukan içeren bir şurup. Çok tartışmaya açık konular, farkındayım. Gözümü kararttım ve aldım abi. Geçen sene kreşte bulunduğu süre boyunca sıpalinin burnu durmadı. Çocuğumu kokusundan değil öksürüğünden tanıyacak hale geldim. Kreş bittiği anda, hastalıklardan eser kalmadı. Nabıcaz be Kamil? Anamız .ikildi. Çocuk pıstı. Bu sene topladım bağışıklık güçlendiricileri, bekliyorum.

Başka neler yapıcam?
  • Evde bol sıvı tüketimine dikkat edicem.
  • Dengeli beslenmesine özen göstericem. Bunun için buzluğa atmaya başladım taze sebzeleri.
  • Mutlaka başrollerden yardımlar alıcam; örneğin zencefil, örneğin sarımsak.
  • Uyku konusunda disiplini elden bırakmıycam, o konuda iyi depolanması önemli.
  • Sabah kahvaltılarını erkenden uyanıp, evde benimle yapmasını sağlayacağım. Okulda üzerine cila atar, çok isterse.
  • Şekerden yine uzak tutucam, çünkü şeker maalesef yardımcı oluyor hasta olmasına. Zaten son iki aydır, dondurmanın mokunu çıkardı, yeterli bu ona.
  • Evde yoğurt mayalamaya yeniden başlıycam.
  • İnek sütü yerine keçi sütü alıcam yeniden.

Başka da yapacak bir şey yok. Çünkü ben ev çocuğunun yollarına avokado da döksem, o virüsler her koşulda tanrı misafiri. Şansıma annemle aynı şehirde yaşıyorum. Çok ciddi hastalandığı durumlarda, ondan yardım alabiliyorum.

Kreşte hasta olmak başlığı altında yüzyıllardır iki görüş başı çekiyor.

Birinci görüş:

'Olsun, küçük yaşta hastalıklarla tanışsın ki, ileride sapasağlam olsun'

İkinci görüş:

'Yazık. Daha çok küçük ve savunmasız. Kreşte gereksiz yere yıpranıyor'

Tüm bu görüşlere, halkın genel tesellisi ise 'hastalanacağı varsa hastalanır' şeklinde. Bence de öyle. Fakat yine de yapılabilecek şeyler varsa, denemeli.

Örneğin çocuk sık terliyorsa, bu konuda kreş bilgilendirilmeli. Ona göre üst baş kontrolü sağlanabilir. Su içmeyi unutuyorsa, burnu aktığında kendi temizleyemiyorsa, yemeklerde fazlaca kötü karbonhidrat tüketiyorsa ve bu çocuğun genel sağlık durumuna iyi gelmiyorsa vs vs.
Kreşte vakit geçirirken, çocuğun yaşayabileceği ve yardım almayı düşünemeyeceği tüm detayları, bir sapık gibi düşünüp, görüşmek lazım.

Ha adınız 'pimpirikli ana' olabilir, bence mahsuru yok.

Çözülmesi zor ve ciddi sağlık sorunlarının dışında; bu şekilde olağan ve 'kolay' denilebilecek sıkıntılar yaşarken, genel hayat kalitesini düşürmemesi adına, ben bu sene bunları yapmayı planlıyorum. Neye niyet neye kısmet evladım.

Not 1: Bu arada, elektrik faturası geldi. Klima hiç de korktuğum gibi elektriği gömmemiş ya? Kıbrıs'ta 2014'te 630 TL ödemiştik mesela, hiç unutmam. Klima imzalı. Burada sonsuzca çalıştıran bir beygile rağmen 163 TL geldi. Buna içerim yemin ederim. Ben min. 800 TL bekliyordum, yahu? Hayır klimayı çok çekiştirdim bu topraklardan, bu gelişmeyi yazmak istedim.

Not 2: Tanıdığım en cool gebe'nin önerdiği gibi, sadomazo kelimesi konusunda bir daha hiç çıt çıkarmayarak, ev çocuğunun zihninde 'eternalsunshineofthespotlessmind' etkisi yaratmayı başardık. Parmak emme alışkanlığında da aynı bereketi bekliyorum.

Yarın için datlı bir Pazar kahvesi diliyorum.




28 Temmuz 2017 Cuma

Sadomazo


Çok saçma bir günden selamlar.

Sabah ev çocuğunu okula bırakmak için hazırlanıyordum, bir baktım bizimki yapbozun başında 'sadoo mazooo' diyerek oynuyor. 3,5 yaşında çocuğundan sadomazo ifadesini duyan bir anne napar?

Ben direkt ev erkeğine döndüm. Ne alaka şimdi bu laf, dedim. Çünkü bizim evde böyle saçma geyiklerin en büyük yaratıcısı ev erkeği.

Mesela topla atış yapıyor diyelim, kendince bi kelime bulur ve onu kendine efekt yapar. Hatırlattı. Bundan haftalar önce 'sadomazoooo' diye basket atıyor, ben de tıslayarak gülüyordum. Hani tam sıçrayıp, topu potadan geçirme hamlesi sırasında. Yanımızdaki ev çocuğu da boş durmamış, elbette bu kelimeyi kaydetmiş. O anda sorun olmaz, anlamaz sanıyorsun, ama sürpriiiz, çocuğunun dil dağarcığı sen farkında olmadan 'meme' yapmış bile.

Çocuğun yanında böyle kelimelerle şaka yaparak ilk hatayı yapmış olduk.
İkinci hata ise bu sabah bu kelime yüzünden tartışma yaratmam oldu.

'Nasıl dikkat etmezsin çocuğun yanında bu lafın şakası yapılır mı? Okulda kullansa, ne düşünürler, olay olur be olay. Sosyal sorumluluk kampanyası başlatırlar hakkımızda'

Biz iki yetişkin(!) bunu tartışırken, ev çocuğu sessizce yapbozuna devam ediyordu.

Üçüncü hatam gecikmedi:
Oğlum güzel değil o kelime, kullanma.

Tahmin edin noldu. Okula gitmek için evden çıktık, ev çocuğu sokağa iner inmez, 'sadooomazoooo' diye dünyaya bağırmaya başladı. Ve gülüyor. Çok gülüyor. Şok oldum. Kısacık bi an tutamadım, ben de güldüm. Sonra toparlandım ve sinirli durmaya çalışarak; 'lütfen oğlum kullanmayalım o kelimeyi' dedim. Daha da çoğaltacağını bile bile.

İşte kötü ebeveynlik örneği nasıl olur okudunuz.

Okulda öğretmenine, açıkladım. Bizden duydu, babasıyla bir karikatürü konuşuyorduk diye ufaktan yalan attım. Baba figürünün espiri anlayışını açıklayacak gücü bulamadım kendimde. Hayır son haftalarda 'Süleyman bu topu sana gönderiyorum, bu topu kabul et' diye bir geyik türetmişlerdi. Aşırı saçmaydı ama insan içine çıkılamaz hali yok diye bişey dememiştim. Buna da demesem bu kadar sivrilmezdi.

Bu konuda çok tartışıyoruz evde. Mesela şu orman şarkısını şöyle söylüyor:

Gel sen burda derdi unut,
Orman ne güzel ne güzel yerine...

Gel sen burda hakkı bulut
Orman ne güzel ne güzel diyor.

Ben de sinirleniyorum. Çünkü bu çocuk hakkı bulut espirisinden anlamıyor. Doğrusu öyle sanıyor. Ev erkeğine göre ise çocuk bu sayede yaratıcı olacakmış. Tamam, bizim ilişkimiz genelde mal kelime espirileri üzerinden gelişti. En çok bunlara kopardık eğlenirdik. Fakat bebe varken, aynı müfredatı sürdürmek demek, dil gelişimi abuk bir çocuk demek.

Abartıyo muyum?

Gerçekten sinirliyim ve bunun bu sabah regl olmamla hiç ilgisi yok. Valla da yok.

25 Temmuz 2017 Salı

Arkadaşıma Mektup: Bebe Büyürken Ben Ne Okudum?

Bebe olaylarında çok yeniysen, hamilelik sana astronotluk kadar yabancıysa, çocuk kitaplarından anladığın sadece Ökkeş serisi ise, o halde, seninle paylaşmak istediğim bir şey var. Arkadaşım hamileliğinin üçüncü ayında sordu. Ne okuyak yahu dedi. Ben de kendimce ebeveynlik dünyasının klasiklerini bir araya getirip, hızlı-kısa bir liste hazırladım. Belki bir yerlerde birilerinin ilk listesi olur bu. Bir çift çizgiyi görenin, başvuracağı kaynak olur. Mide bulantısı başlamış birinin Google'da aratacağı yazarlar olur. Elbette dünyada şuan bile vızır vızır yazılan birçok ebeveynlik, analığa hazırlık, kutsallıkla analık eyleme konulu eserler mevcut. Ben içlerinden 'nutuk' kıvamlı olanları seçtim. Haydi hayırlısı.

Canum,

Önceliklen karnıcığındaki sıpayı selamlar, seni de kucaklarım.

İşalağ çok iyisinizdir, pörfektsinizdir.

Şimcik yavrucum, ben hamileyken hiç okuma filan yapmamıştım. Çünkü okuduğumdan bi pok anlamıyordum. Nesi önemli ki şimdi çocuk uykusunun filan diyordum. Sonra bebe dünyaya gelince, açlar gibin susuzlar gibin kitaplara saldırmamın nedeni, taklaya gelmemdir. Bunu da söyliyim.

Benim o dönemlerde çok işime yarayan bazı yazarlar oldu. Herkes yana yakıla Ayşe Öner'i tavsiye ediyordu ve aldım. Ancak kitabı alıp okumaktansa, şimdilerde Ceyda Düvenci ile yaptığı youtube videolarını izlemen, bence yeterli. 
Youtube kanalının linki: ANNEEE

Gelelim benim taptığım yazarlara. Bir kere çok şeyler öğrendiğim ve bebe büyütürken beni acaip aydınlatan bir yazar Tracy Hogg. Bu hatun bizim bebenin uyku ve günlük rutin alışkanlıkları konusunda bana acaip iyi yol gösterdi. Bence o sayede bizim bebe gayet efendi oldu. Ben de akıl sağlığımı yitirmedim.
Kitap Linki: TRACY

Diğer sevdiğim yazar ise Harvey Karp. Bu adamın bir belgeselini izlemiştik, doğumdan önce. Temeli yenidoğanı sakinleştirme yolları ve ipuçlarına dayanıyor. Daha ileri çağlar için de bazı teknikleri var, 2 yaş sendromu örneğin. Sevdiğim ve bazı durumlarda beni kurtaran altın hileleri vardı herifin.
Kitap Linki: HARVEY

Carlos ise benim bebe beslenmesi konusunda beynimin tüm kıvrımlarını silkeleyen en sevdiğim yazar. Ben 1,5 yaş civarındayken okudum ama hep içimden keşke yeni doğanlığından beri okuyup bilseydim bu adamı dedim. Özellikle emzirmeyle ilgili dev rahatlatıcı bilgiler veriyor. Yedirme içirme konularında rahat anne olabilmemin sebebi bu heriftir.
Kitap Linki: CARLOS

-BONUS-
Şimdi bu kitabı ben okumadım. Ama hep aklımdaydı fikrimdeydi. Türkçeye çevrilmesi bu sene oldu :( Fransız bir yazar. Ya okumadım ama kitapla ilgili her şeyi biliyorum neredeyse. Kadının tarzını, bakış açısını.. Möhteşem olduğuna eminim. Ve okuyan kişide ufuklar açacağına.
Kitap Linki: FIĞANSIZ

Bu kitaplar ilgini çeker mi bilmiyorum ama bence şimdiden alıp okumaya kasma. Ya da al oku, sen bilirsin. İnsan gerçekten tam anlamıyor mevzuyu. Bu kaynaklar bende çok işe yaradı. Fakat Tracy'den hiçbir fayda göremeyen arkadaşım olduğu gibi, Harvey'e gıcık kapan gardaşlar da var. 

Çok çok çok çok öpmeler.


20 Temmuz 2017 Perşembe

Oğlumun Öpmek İstediğim Davranışları


bakışı öpmek
İnsan evladı, çok emek verdiği her ne ise; köpek, tavşan, hırbo sevgili, aile, ders, iş ya da çocuk- verdiği emeklerle sevgisini pekiştirdiğinden, direkt 'gurban olurum' seviyesine yükseliyor zaten. Çocuktan sonra da aynı formülü kendi adıma yeniden ispatlamış oldum elbette. Fakat bu aralar, davranışından öpesimin geldiği bazı detaylarını not alasım var oğul kuşumun. Unutmaktan korkuyorum be hala gızları. Ne demişler, söz uç yazı kal.

➜Ev çocuğu, oyunlarda başrol olmuyor. Genelde sağ kol oluyor. Örneğin ben lider oluyorum, o da benim her dediğimi yapan Sebastian oluyor. Heidi hikayesinde şu ara en çok Sebastian olmayı seviyor. Benden yani Bayan Rottenmeir'dan Heidi ve Clara'ya karşı yerine getirilecek emirler almak onun için büyük şölen. Masa hazırlarken, yardım etmeyi seviyor olaylarına girmiyim, onu sevmeyen çocuk pek yok. Çocuklar kendilerine görev verilmesinden oldukça keyif alıyorlar ancak anladığım kadarıyla ev çocuğu bu konuda kariyer odaklı. Tatlı ya, yerim.
Sebastian

➜Geçenlerde kötülük yapmak istemiş. Anneme yaklaştı; 'kötülük yapmak istiyorum anane' dedi. Annem de ok hadi yap, dedi. Gitti, salonda duran oyuncak sepetini devirip kaçtı. Ve gerçekten çok mutlu oldu be. Öperim aksiyonunu onun.

➜Dün elimi bırakıp, yola fırladı. Aslında tam yola çıkmadı, kaldırımda frenledi kendini. Fakat ben çok korktum, aniden gelişti ve ayrıca bizim buralarda kaldırım da gayet güvenliksiz, motorlar vs açısından. Sesimi yükselttim, derken arabanın içinden babası da çıktı, o da 'kendi başına yola fırlayamazsın' temalarında, konuştu. Derken yavrum başladı ağlamaya. Kucakladık. Dedim, çok korktum oğlum, yapma bir daha lütfen. Ağlarken, şöyle dedi: 'Hayır yüzün kızgındı, korkmadın, sen kızdıın, zaten canavar da yoktu'. Hıçkırarak ağlıyordu. Ah canım sadece canavar olunca korkarız zannediyor.

➜Hafta sonu dolmuşa binecektik onunla. Onu durağa yerleştirdim, ben ayakta dolmuşları gözetliyorum. Derken emin olamadım, doğru yerde mi bekliyorum diye. Gelen ilk dolmuşa el kaldırıp, yaklaştım, tam kafamı uzatıyordum ki, baktım 'tapa tapa tapa' koşarak endişeyle bana geliyor yavrum. Onu bırakıp gidiyorum sanmış, onu unuttum sanmış. Yüreğimi dağladı bu olay ya, kıyamam. Normalde her şeyi açıklarım aslında, bu kez unutmuşum. Ahh ya.

➜Bu aralar, telefonumdan fotoğraf çekme denemeleri yapıyor. Hoşuma gidiyor, engellemiyorum. Çektiği fotoğrafları gün içinde sık sık kontrol ediyor, izliyor. Telefonum ne idüğü belirsiz karelerle dolu. Onlara bayılıyor. Aslında hepsi çöp ama silmeye kıyamıyorum.
müthiş altın oran


➜Parmak emme alışkanlığına geri döndü. Sordum bir gün, neden yapıyorsun, vazgeçemiyor musun dedim. Anne, ben parmağımı emmiyorum, parmak ağzıma giriyor dedi. Çok çaresiz görünüyordu, canım benim. Gerçekten bağımlılık yaşıyor, hem de en zorlarından... Ne yapacağız, ufukta çözümüm yok.


--

İşte böyle, aklıma bir anda gelenler bunlar oldu. Eminim bunu yayınladığımda daha bin tanesi üşüşecek zihnime. Şimdilik bunlar olsun. Daha devam ederim ben bu not almalara. Şimdi şimdi anlıyorum ki, kendisi henüz karnımda temas kuramadığım bir haldeyken bile, varlığını öpmek istiyormuşum. Adını koyamıyormuşum.
salaş hamile insan gadını


Kahve yerine çay bugün. Sizin de oluyor mu öpme isteği sevdiklerinizin davranışlarından?



12 Temmuz 2017 Çarşamba

Uykudan Önce Son Çıkış


Tutamıyorum zamanı. Vesikalık fotoğrafım giderek benden uzaklaşıyor. Evrenin kara dehlizlerine doğru çekiliyor... onu...yitiriyorum.



Kıbrıs'ta 2011 senesinde çektirmiştim bunu. Daha demin ya.  Ayboluyor, kaç yıl öncesinin fotoğrafı? Doğumdan önce, ulan? Düşün ev çocuğu daha yok. O günden beri, her yerde kullandığım tek fotoğrafım bu oldu. Özgeçmiş, üyelikler, başvurular vs. Fotoğraf ver diyince, hemen aynı klasörde aynı yerde yıllardır değişmeyen yerinden alıp 'al fotoğraf' diye gönderiyorum. Logom gibi bir şey oldu. Since 2011 eklemeliyim altına. Çünkü birkaç seneye fotoğraftaki gencin, ben olduğunu ispatlamam için yerimden doğrulcam gibi.

60 yaşında teyzeler ya da amcalar gencecik hallerini profil fotoğrafı yapar ya. -Pardon siz kimsiniz? -Benim be ya Şengül Teyzen. Başını TC yaptım, ondan mı tanımadın gız?

***
Ebeveynlere hitaben yazılmış psikolojik (ve bence gerilimli) kitaplar okurken, aklıma gelen neden çocuğum ve kendi ilişkim olmuyor? Sürekli kitapta bahsedilen çocuk ben, ebeveyni de annemmiş gibi canlandırıyorum zihnimde. Okuduğum şeylere sinirlenip kendimdeki dangozlukları, anneme bağlayacak bir sebep mutlaka buluyorum.

Kendimde güncellemek istediğim bazı saçma şeyler:

  •  Okuduğum anne-çocuk gerçekleriyle ilgili karamsar tablolarda hemen kendimi de o örnekten sayıyor olmam.
  • Anneme ağır faturalar çıkarmam.
  • Şimdiki olumsuz özelliklerimi hep anneme bağlamam.
  • Artık yetişkinlikten, ihtiyarlığa doğru yol alıyorum ama hala davranışlarımın sorumluluğunu üstlenmemem.
***

Galiba 'herkes bana yazıyooğ yaağğ' hastalığı bana bulaştı. Ya da herkes bana yazıyo. Abi, 20'lerde bile görmediğim ilgiyi son birkaç aydır tüm esnaflardan görüyorum. Bütün amcalar, dişi olmayan nur yüzlü dedeler filan beni kesiyor. Dün bir tanesi, 'sizi bankadan tanıyorum galiba' diye yolda beni durdurdu. 'Hayır sanmam' dedim. 'Orada çalışıyor gibisiniz' dedi dedem. Bir de siz diyor, ve yaşıtız gibi vurguluyor. Özellikle ev çocuğuyla çıktığım zamanlarda daha çok başıma geliyor. Bir de aşırı bakımsız, salak bir haldeysem. Bence bu yeni bir evre. Yani o yaş grubunun kendine uygun gördüğü bir skaladayım artık. Çocuklu orta yaşlı hanfendiiiii, askılı bluzz, yolda tekk, yanında bey yok, vışşş...

Ev erkeğine anlattım, yazık, o kadar iyi niyetli ki, hımm MILF görmüşlerdir seni dedi. Hayır dedim bak bu öyle değil. Bu aşırı varoş bi hareket, böyle tam 'evim var, ineğim var, evlenek' tadında flörte giden bişi dedim. Hımm dedi, sustu.

Amcaların gözünden orta yaş gadını fantezisi


***

Ne kadar organik beslersem besliyim, hindistancevizi sütleri için bankalardan kredi de çeksem, makarnanın en seçkinini bile haşlasam; bir çocuğun ağız tadı Ökkeş ise yapılabilecek bir şey yok efendiler. Dikkat ettim avokado filan yerken yüz burkmuyor ama boş ekmek yeme fırsatı geldi mi zevkten tam bir hanzoya bağlıyor. O ne iştah? Sanki üzerine cigarasını yakacak. Ruhu bu bence. Genlerden aktarım. Boş ekmeği ağzımızda döndürmeye hepimiz aşığız. Bugün parkta boş ekmek dağıttı kadının biri çocuklara (ne iş?) Bu çocuklar da afedersiniz çok ayıp ama aç köpekler gibi kapıştılar ekmeği. Kan döküldü, can verildi o itişmede. Ben arkada 'yok ekmek yemeyelim biz, şimdi öğle yemeğimizi yiycez, hem zaten kabızsın sen bu ara' derken harika bir playback sanatçısı gibi ağzımı oynatmamla kaldım. O kadın kimdi, çocuklara ekmek dağıtmak neyin akımıydı, bu çocuklar bir ekmek için nasıl bu kadar tehlikeli olabildi? Bu sorular havada kaldı.

Çok uykum geldi. Hiç kahve içmedim, hep çay.
İyi uykular evladım.



Kalbindeki Derdine Derman Olmaya Geldim!

Şimdi her şeyin nedenini anlıyorum. Daha dün Başşaq'a demiştim ki, bloğa yazmıyorum çünkü oraya kurduğum konsept artık beni çekmiyo...