Çocukla Maceralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocukla Maceralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2017 Salı

Arkadaşıma Mektup: Bebe Büyürken Ben Ne Okudum?

Bebe olaylarında çok yeniysen, hamilelik sana astronotluk kadar yabancıysa, çocuk kitaplarından anladığın sadece Ökkeş serisi ise, o halde, seninle paylaşmak istediğim bir şey var. Arkadaşım hamileliğinin üçüncü ayında sordu. Ne okuyak yahu dedi. Ben de kendimce ebeveynlik dünyasının klasiklerini bir araya getirip, hızlı-kısa bir liste hazırladım. Belki bir yerlerde birilerinin ilk listesi olur bu. Bir çift çizgiyi görenin, başvuracağı kaynak olur. Mide bulantısı başlamış birinin Google'da aratacağı yazarlar olur. Elbette dünyada şuan bile vızır vızır yazılan birçok ebeveynlik, analığa hazırlık, kutsallıkla analık eyleme konulu eserler mevcut. Ben içlerinden 'nutuk' kıvamlı olanları seçtim. Haydi hayırlısı.

Canum,

Önceliklen karnıcığındaki sıpayı selamlar, seni de kucaklarım.

İşalağ çok iyisinizdir, pörfektsinizdir.

Şimcik yavrucum, ben hamileyken hiç okuma filan yapmamıştım. Çünkü okuduğumdan bi pok anlamıyordum. Nesi önemli ki şimdi çocuk uykusunun filan diyordum. Sonra bebe dünyaya gelince, açlar gibin susuzlar gibin kitaplara saldırmamın nedeni, taklaya gelmemdir. Bunu da söyliyim.

Benim o dönemlerde çok işime yarayan bazı yazarlar oldu. Herkes yana yakıla Ayşe Öner'i tavsiye ediyordu ve aldım. Ancak kitabı alıp okumaktansa, şimdilerde Ceyda Düvenci ile yaptığı youtube videolarını izlemen, bence yeterli. 
Youtube kanalının linki: ANNEEE

Gelelim benim taptığım yazarlara. Bir kere çok şeyler öğrendiğim ve bebe büyütürken beni acaip aydınlatan bir yazar Tracy Hogg. Bu hatun bizim bebenin uyku ve günlük rutin alışkanlıkları konusunda bana acaip iyi yol gösterdi. Bence o sayede bizim bebe gayet efendi oldu. Ben de akıl sağlığımı yitirmedim.
Kitap Linki: TRACY

Diğer sevdiğim yazar ise Harvey Karp. Bu adamın bir belgeselini izlemiştik, doğumdan önce. Temeli yenidoğanı sakinleştirme yolları ve ipuçlarına dayanıyor. Daha ileri çağlar için de bazı teknikleri var, 2 yaş sendromu örneğin. Sevdiğim ve bazı durumlarda beni kurtaran altın hileleri vardı herifin.
Kitap Linki: HARVEY

Carlos ise benim bebe beslenmesi konusunda beynimin tüm kıvrımlarını silkeleyen en sevdiğim yazar. Ben 1,5 yaş civarındayken okudum ama hep içimden keşke yeni doğanlığından beri okuyup bilseydim bu adamı dedim. Özellikle emzirmeyle ilgili dev rahatlatıcı bilgiler veriyor. Yedirme içirme konularında rahat anne olabilmemin sebebi bu heriftir.
Kitap Linki: CARLOS

-BONUS-
Şimdi bu kitabı ben okumadım. Ama hep aklımdaydı fikrimdeydi. Türkçeye çevrilmesi bu sene oldu :( Fransız bir yazar. Ya okumadım ama kitapla ilgili her şeyi biliyorum neredeyse. Kadının tarzını, bakış açısını.. Möhteşem olduğuna eminim. Ve okuyan kişide ufuklar açacağına.
Kitap Linki: FIĞANSIZ

Bu kitaplar ilgini çeker mi bilmiyorum ama bence şimdiden alıp okumaya kasma. Ya da al oku, sen bilirsin. İnsan gerçekten tam anlamıyor mevzuyu. Bu kaynaklar bende çok işe yaradı. Fakat Tracy'den hiçbir fayda göremeyen arkadaşım olduğu gibi, Harvey'e gıcık kapan gardaşlar da var. 

Çok çok çok çok öpmeler.


20 Temmuz 2017 Perşembe

Oğlumun Öpmek İstediğim Davranışları


bakışı öpmek
İnsan evladı, çok emek verdiği her ne ise; köpek, tavşan, hırbo sevgili, aile, ders, iş ya da çocuk- verdiği emeklerle sevgisini pekiştirdiğinden, direkt 'gurban olurum' seviyesine yükseliyor zaten. Çocuktan sonra da aynı formülü kendi adıma yeniden ispatlamış oldum elbette. Fakat bu aralar, davranışından öpesimin geldiği bazı detaylarını not alasım var oğul kuşumun. Unutmaktan korkuyorum be hala gızları. Ne demişler, söz uç yazı kal.

➜Ev çocuğu, oyunlarda başrol olmuyor. Genelde sağ kol oluyor. Örneğin ben lider oluyorum, o da benim her dediğimi yapan Sebastian oluyor. Heidi hikayesinde şu ara en çok Sebastian olmayı seviyor. Benden yani Bayan Rottenmeir'dan Heidi ve Clara'ya karşı yerine getirilecek emirler almak onun için büyük şölen. Masa hazırlarken, yardım etmeyi seviyor olaylarına girmiyim, onu sevmeyen çocuk pek yok. Çocuklar kendilerine görev verilmesinden oldukça keyif alıyorlar ancak anladığım kadarıyla ev çocuğu bu konuda kariyer odaklı. Tatlı ya, yerim.
Sebastian

➜Geçenlerde kötülük yapmak istemiş. Anneme yaklaştı; 'kötülük yapmak istiyorum anane' dedi. Annem de ok hadi yap, dedi. Gitti, salonda duran oyuncak sepetini devirip kaçtı. Ve gerçekten çok mutlu oldu be. Öperim aksiyonunu onun.

➜Dün elimi bırakıp, yola fırladı. Aslında tam yola çıkmadı, kaldırımda frenledi kendini. Fakat ben çok korktum, aniden gelişti ve ayrıca bizim buralarda kaldırım da gayet güvenliksiz, motorlar vs açısından. Sesimi yükselttim, derken arabanın içinden babası da çıktı, o da 'kendi başına yola fırlayamazsın' temalarında, konuştu. Derken yavrum başladı ağlamaya. Kucakladık. Dedim, çok korktum oğlum, yapma bir daha lütfen. Ağlarken, şöyle dedi: 'Hayır yüzün kızgındı, korkmadın, sen kızdıın, zaten canavar da yoktu'. Hıçkırarak ağlıyordu. Ah canım sadece canavar olunca korkarız zannediyor.

➜Hafta sonu dolmuşa binecektik onunla. Onu durağa yerleştirdim, ben ayakta dolmuşları gözetliyorum. Derken emin olamadım, doğru yerde mi bekliyorum diye. Gelen ilk dolmuşa el kaldırıp, yaklaştım, tam kafamı uzatıyordum ki, baktım 'tapa tapa tapa' koşarak endişeyle bana geliyor yavrum. Onu bırakıp gidiyorum sanmış, onu unuttum sanmış. Yüreğimi dağladı bu olay ya, kıyamam. Normalde her şeyi açıklarım aslında, bu kez unutmuşum. Ahh ya.

➜Bu aralar, telefonumdan fotoğraf çekme denemeleri yapıyor. Hoşuma gidiyor, engellemiyorum. Çektiği fotoğrafları gün içinde sık sık kontrol ediyor, izliyor. Telefonum ne idüğü belirsiz karelerle dolu. Onlara bayılıyor. Aslında hepsi çöp ama silmeye kıyamıyorum.
müthiş altın oran


➜Parmak emme alışkanlığına geri döndü. Sordum bir gün, neden yapıyorsun, vazgeçemiyor musun dedim. Anne, ben parmağımı emmiyorum, parmak ağzıma giriyor dedi. Çok çaresiz görünüyordu, canım benim. Gerçekten bağımlılık yaşıyor, hem de en zorlarından... Ne yapacağız, ufukta çözümüm yok.


--

İşte böyle, aklıma bir anda gelenler bunlar oldu. Eminim bunu yayınladığımda daha bin tanesi üşüşecek zihnime. Şimdilik bunlar olsun. Daha devam ederim ben bu not almalara. Şimdi şimdi anlıyorum ki, kendisi henüz karnımda temas kuramadığım bir haldeyken bile, varlığını öpmek istiyormuşum. Adını koyamıyormuşum.
salaş hamile insan gadını


Kahve yerine çay bugün. Sizin de oluyor mu öpme isteği sevdiklerinizin davranışlarından?



12 Temmuz 2017 Çarşamba

Uykudan Önce Son Çıkış


Tutamıyorum zamanı. Vesikalık fotoğrafım giderek benden uzaklaşıyor. Evrenin kara dehlizlerine doğru çekiliyor... onu...yitiriyorum.



Kıbrıs'ta 2011 senesinde çektirmiştim bunu. Daha demin ya.  Ayboluyor, kaç yıl öncesinin fotoğrafı? Doğumdan önce, ulan? Düşün ev çocuğu daha yok. O günden beri, her yerde kullandığım tek fotoğrafım bu oldu. Özgeçmiş, üyelikler, başvurular vs. Fotoğraf ver diyince, hemen aynı klasörde aynı yerde yıllardır değişmeyen yerinden alıp 'al fotoğraf' diye gönderiyorum. Logom gibi bir şey oldu. Since 2011 eklemeliyim altına. Çünkü birkaç seneye fotoğraftaki gencin, ben olduğunu ispatlamam için yerimden doğrulcam gibi.

60 yaşında teyzeler ya da amcalar gencecik hallerini profil fotoğrafı yapar ya. -Pardon siz kimsiniz? -Benim be ya Şengül Teyzen. Başını TC yaptım, ondan mı tanımadın gız?

***
Ebeveynlere hitaben yazılmış psikolojik (ve bence gerilimli) kitaplar okurken, aklıma gelen neden çocuğum ve kendi ilişkim olmuyor? Sürekli kitapta bahsedilen çocuk ben, ebeveyni de annemmiş gibi canlandırıyorum zihnimde. Okuduğum şeylere sinirlenip kendimdeki dangozlukları, anneme bağlayacak bir sebep mutlaka buluyorum.

Kendimde güncellemek istediğim bazı saçma şeyler:

  •  Okuduğum anne-çocuk gerçekleriyle ilgili karamsar tablolarda hemen kendimi de o örnekten sayıyor olmam.
  • Anneme ağır faturalar çıkarmam.
  • Şimdiki olumsuz özelliklerimi hep anneme bağlamam.
  • Artık yetişkinlikten, ihtiyarlığa doğru yol alıyorum ama hala davranışlarımın sorumluluğunu üstlenmemem.
***

Galiba 'herkes bana yazıyooğ yaağğ' hastalığı bana bulaştı. Ya da herkes bana yazıyo. Abi, 20'lerde bile görmediğim ilgiyi son birkaç aydır tüm esnaflardan görüyorum. Bütün amcalar, dişi olmayan nur yüzlü dedeler filan beni kesiyor. Dün bir tanesi, 'sizi bankadan tanıyorum galiba' diye yolda beni durdurdu. 'Hayır sanmam' dedim. 'Orada çalışıyor gibisiniz' dedi dedem. Bir de siz diyor, ve yaşıtız gibi vurguluyor. Özellikle ev çocuğuyla çıktığım zamanlarda daha çok başıma geliyor. Bir de aşırı bakımsız, salak bir haldeysem. Bence bu yeni bir evre. Yani o yaş grubunun kendine uygun gördüğü bir skaladayım artık. Çocuklu orta yaşlı hanfendiiiii, askılı bluzz, yolda tekk, yanında bey yok, vışşş...

Ev erkeğine anlattım, yazık, o kadar iyi niyetli ki, hımm MILF görmüşlerdir seni dedi. Hayır dedim bak bu öyle değil. Bu aşırı varoş bi hareket, böyle tam 'evim var, ineğim var, evlenek' tadında flörte giden bişi dedim. Hımm dedi, sustu.

Amcaların gözünden orta yaş gadını fantezisi


***

Ne kadar organik beslersem besliyim, hindistancevizi sütleri için bankalardan kredi de çeksem, makarnanın en seçkinini bile haşlasam; bir çocuğun ağız tadı Ökkeş ise yapılabilecek bir şey yok efendiler. Dikkat ettim avokado filan yerken yüz burkmuyor ama boş ekmek yeme fırsatı geldi mi zevkten tam bir hanzoya bağlıyor. O ne iştah? Sanki üzerine cigarasını yakacak. Ruhu bu bence. Genlerden aktarım. Boş ekmeği ağzımızda döndürmeye hepimiz aşığız. Bugün parkta boş ekmek dağıttı kadının biri çocuklara (ne iş?) Bu çocuklar da afedersiniz çok ayıp ama aç köpekler gibi kapıştılar ekmeği. Kan döküldü, can verildi o itişmede. Ben arkada 'yok ekmek yemeyelim biz, şimdi öğle yemeğimizi yiycez, hem zaten kabızsın sen bu ara' derken harika bir playback sanatçısı gibi ağzımı oynatmamla kaldım. O kadın kimdi, çocuklara ekmek dağıtmak neyin akımıydı, bu çocuklar bir ekmek için nasıl bu kadar tehlikeli olabildi? Bu sorular havada kaldı.

Çok uykum geldi. Hiç kahve içmedim, hep çay.
İyi uykular evladım.



3 Temmuz 2017 Pazartesi

Kakası Bile Kokmayan Bebeğinizin Hıyar Gibi Büyüdüğünü Anladığınız Anlar


1- Beraber dışarıda lahmacun yediğiniz anlardır. Eskiden sizin porsiyonunuzun ucundan yiyip, göbeği davul gibi şişen o bebe, tek başına koca lahmacunu yanında sürahi boy ayranla gömüyor. Minik ağıza itiştiriverdiğiniz lahmacun parçacıklarına noldu? Yanınızda sizden farksız şekilde ağız dolusu ısıran çocuğunuza 'bak ağzını kapatarak ye, şapırdatma oğlum, bak benim gibi yap' filan der olmuşsunuz. Yoksa lahmacundan sonra ıslak mendille ellerini silmeye hala istekli misiniz?

2- Kamusal alanda, parkta, hastanede ya da markette ilgi odağı olmaktan çıktıysanız, yanınızda bir bebek olmadığı için olabilir. Toplum çocuklara çok ilgi duymaz. Ama bebekler başkadır. Onlar mıknatıs gibi, gülümsemeleri ve coşkulu iltifatları çekerler. Dünyanın en önemli canlısıymış gibi herkes etrafını çevreler. Peki, çocuklar? Onları bir spam gibi görenlerin sayısı az değildir. Eğer yanınızdaki miniğinize, eğilip iltifat edenler, size ya da babasına benzediğini söyleyenler, omzunuza dokunup 'en iyi günleri gıymetini bil' diyenler azaldıysa, minik bir civciv gibi gördüğünüz bebenizi bir daha inceleyin. Bilinçli bir şekilde burnundan çıkanları masanın altına yapıştıracak kadar büyümüş olabilir.
toplumun gözünden 3-4 yaşa bakış...


3- Bebeğim diye bağrınıza bastığınız canlının kakası, amcanızınki gibi kokmaya başladıysa, lütfen durumu sorgulayın. Belki minicik savunmasız sandığınız civcivinizin size göre pembiş tonlarda yaptığı kakalar, kol gibi bırakılan cinslere evrilmiştir. Lütfen zart zurt osuran çocuğunuza artık 'oy pırt mı yaptın, yoksa kakiş mi var' demeden önce bunları bir düşünün. Çünkü pırtın etki alanıyla basbaya osuruğun etki alanı oldukça farklı. Belki civciviniz büyümüş olabilir. Emin olmadan tezahürat konusunu tekrar düşünün.
bunun nesi pırt abi


4- O gün dışarıya çıkarken hiçbir şey yemediğini düşündüğünüz çocuğunuzun ağzına elma dilimi, ceviz kırığı, sandviç kenarı filan sokuşturduğunuzu görenlerin kınayıcı bakışlarını fark ettiğiniz andır. Daha geçenlerde parkta kumu karıştırırken muzundan ısırdığını görenler, annesi olarak sizden adeta imza almak isterken, şimdi itici ve 'çocuğu beceriksiz yetiştiren anne' konumundasınızdır sanki. Büyüdü çocuğunuz evladım.
bebesi küçük olan anne starlığı


5- Duş anları, bir bebeğin nasıl da bebek olduğunu gördüğünüz o sevimli anlar, tam tersi çocuğunuzun nasıl da artık bebek olmadığını kanıtlayan, önemli anlardan biridir. Bunu açıklamak zor. Ama galiba vücut oranıyla ilgili. Kendi sırtına kese atabilecek kadar gelişen 3,5 yaş bebenizin banyosuna ördek oyuncaklarını atma konusuyla yüzleşme vakti! Ayrıca sırf çişini kaçırmadan banyosunu yaptı diye alkışlama zamanı da maalesef geçen sezonun konusuydu.
siz farkında olmadan bebeniz..


6- Hazır çiş demişken, lütfen kaka ve çişini doğru anlarda koşup yapan evladınıza ıslık çalmanın ne kadar saçma olduğuna bir kez daha bakın. Açıkçası kendisini dışarı çıkmadan önce çişini yaptı diye ödüllendirme alışkanlığınızı lise sona kadar sürdürecek gibisiniz. Kendi poposundan pipisinden sorumlu olan oğlunuzu hafife almayın.
rüşvetin hazzı..


7- Nasılsa bir şey anlamıyordur diye yanında konuştuğunuz her şeyi size geri dönüp soruyorsa, artık lütfen kendinize çeki düzen verin. Hem anlıyor hem dilbilgisini inceliyor hem de cümle içinde kullanarak, kendi arşivine stokluyor. Bunu hep yapıyordu ama şimdi basbaya hemen oracıkta uygulamasını yapıyor. Gıybetse gıybet, şikayetse şikayet, şiirse şiir; tüm temalarda sizden aldıklarını o hafta size geri verecek. Sonra da 'aa ne akıllı çocuk nerden biliyor bu lafları hahayt' diyerek kendinizi kandırma tuzağına düşebilirsiniz. Armut hem dibine düşer hem anasını babasını retweet eder, repost eder. Unutmayın.

an be an duyduğunu kaydeden çocuğun yavaş çekimi

Yukarıdaki maddeler 'siz' hitabıyla son kullanıcıya yazıldı gibi dursa da, bizzat kendi şahsıma uyarı niteliğinde yazılmıştır. Metinde herhangi bir bilirkişi unsuru yoktur. Tamamen true story, my story.




26 Haziran 2017 Pazartesi

Çocuk Beslenmesi Hakkında Devrim Yaratmayacak Yazı


Çocuk 'beslemek' sorunsalı, yüzyılların konusu. Oturup burada farklı ve tüm kuralları değiştirecek açıklamalar yapacak değilim. Ancak istikrarlı olduğum yerlerin, en azından benim imkanlarımda ve evdeki çocuk modelinde işe yaradığını sabahın şu kör saatinde anlatasım geldiyse, bıraqın da anlatayım!

Ne zamandır kursağımda duruyor çocuk beslenmesi mevzusu. Çünkü bu konuda yaşadığım yerde öyle yalnızım, öyle takımsızım ki- Türkan Şoray'ın palyaço kostümündeki ağladığı o sahnedeki gibi, sürünüyorum anasınko satanko. Bayramın gelmesiyle, her yerde ulaşılabilir halde olan tüm boyalı şekerlerden, ardından ig'de gördüğüm 'AVM'lerde şekerci istemiyoruz' kampanyasından sonra, bi omuz- yalnızlığımı paylaşmak isteği duydum.

Öncelikle ben aşırı şeker aktivisti bir anne değilim. Öyleleri de var, acaip bayılıyorum. Çoğunuzun tanıdığı, benimse çok yakın zamanda keşfettiğim Devletşah var. Kendisi aslında ünlü blogger, youtuber ve TV programcısı olarak da bilinen, çok yönlü- iç açıcı bir kimse. Ancak herkes gider Mersin'e, ben giderim tersine bi insan olduğumdan, ben onu eşi Barış Özcan'ın videolarını izlerken tesadüfen keşfettim. Şekeri oğullarının hayatından olduğu gibi uzak tutmayı başarmış, bir aile onlar. Hatta, Sufi'nin doğum günlerinde, kocaman bir karpuz(!) pasta hazırlayarak, partiye davetli tüm şekersever junior kitlenin ilgisini 12'den vuran olaylara giriyorlar. Sufi doğum gününde yiyeceği karpuz pastayı günler önceden iple çekiyor, hayaliyle yaşıyor. Yediği içiyle dışıyla 'karpuz'... Karpuzlu bir şeyler değil. Karpuz dilimli, aromalı, kokulu vs değil. Normal hani 'daha karpuz kesecektik' karpuzu. Tarifi şu linkte var.

Kavun ve karpuzdan pasta

Benim şekerle ilişkim, bu seviyede değil. Tümden kesmedim. Ev çocuğuna yedirdiğim abur cuburlar var. Bunlar bir grup sağlıklı atıştırmalıklar; işlenmemiş kuru yemişler, meyveler, kuru meyveler, ev yapımı dondurma, smoothie'ler, nadiren de şekersiz hamur işleri vs.

Bir diğer grupta da gayet sağlıksız ancak 'olabilir' dediğim atıştırmalıklar; çubuk kraker, çok minimal düzeyde hazır dondurma, peti bör bisküvi, bitter ya da bitteri yoğun çikolata, hazır lor kurabiyesi,  işlenmiş kuru yemiş, evde pişen şekerli hamurlular.
En seksi abur cubur


Görüldüğü gibi oğluma radikal bir sınır çizdiğim yok; ancak ortamların parmakla gösterilen annesi (dedikodu anlamında) çocuklarına cips alıp parka götüreni değil, gelen cips teklifini reddeden olarak bizzat ben oluyorum. Şeker bayramında, ikram edilen şekeri kabul etmediğim zaman üzerime yapışan bakışlar filan oluyor. Sosyalleştiğimiz yerlerde, hazır meyve suları yerine sadece 'su' ikram edilmesini isteyince, bir uzaylı görseler ilgi daha az olurdu, garanti.

'Sizin çocuk cips yer mi' dendiğine ben..


Jelibon, şeker, cips, baharatlı krakerler, kremalı bisküviler, şekerli içecekler, meyveli sütler, şerbetli tatlılar gibi yapış yapış 'şeyleri' yemesini engelliyorum. Bunda hiçbir zaman tereddütte kalmadım, her zaman nettim. Sebebi de 'sağlıklı' beslenme değil, kötü alışkanlık oluşturmamak, şimdiden bir damak tadı inşa etmekti. Şuan kendisi 'biz şeker yemeyiz' gibi sloganlarla boy gösteriyor, ancak izin versem o da rengarenk yapış yapış dünyasında aklını yitirir, eminim. Fakat bu zamanla değişecek. Bir gün artık damak tadında bir 'şekerli limiti' oluşacak. Mesela çok tatlı şeyler, ona ağır gelecek. Ya da fikir olarak yanlış bulacak, tercih etmeyecek. Bu bilince ağır ve zor yollardan kavuşacak.


Ben bu bakış açısını kendi totomdan uydurdum. Kimse bilimsel bir yan aramasın. Bu bir inanç. Ancak elbette bu konudaki kıvrak olmayan, net tavrımla ilgili karşıma 'destekçilerden' ziyade, muhalifler çıktı dersem, aybolmaz değil mi kimseye?

  • Nasılsa ilkokulda alışacak.
  • Bir gün senin haberin olmadan harçlığıyla alacak.
  • Sen ne yaparsan boş, zamane çocukları böyle.
  • Ben korudum da ne oldu, bak kola bile içiyor.

Katılmıyorum. Evet belki arkadaş ortamının gazına gelir. Üç beş defa o da alır. Ama devamı gelmez. Bilincine büstü yapıldı çünkü ; 'Biz şeker sevmiyoruz'. Hadi en kötü senaryo olsun, yetişkin bir erkek olduğunda, ekmeğini yer bu aile kuralının. Onun tüm mutfakla olan ilişkisini bile etkiler. Bunu öngörebiliyorum.

Buralar şimdi dutluk ama ileride şeker-cips gibi şeyler yiyen çocuklara, sigara içmiş muamelesi yapılacak. Tamamen bence tabi. Nasıl şimdi eskiden otobüslerde sigara içiliyormuş ya diyip makaraya alıyoruz toplumu, benzer muhabbet boyalı şeker yiyen çocuklar üzerinden dönecek.

Makyajsız şeker

Tüm bunların yanı sıra, ev çocuğunun beslenmesi konusunda 'ne yediği değil, ne yemediği' felsefesi üzerine kurduğum tüm sofralarda, hiçbir zaman tabağındaki tüm köfteleri bitirmesini kendisinden istemiş değilim. O gün hiç sebze yememiş de olabilir, kabulüm. Bazen günlerce yumurta yemek istemediği oluyor, eyvallah çekiyorum. Aylardır balık yemediğini söylediğim herkes çocuğumun gelişimi için evhamlanıyor. Ceviz yiyor, o da okey benim için. Tek önemsediğim sağlıklı şeyler yemiyorsa bile, sağlıksız şey hiç yemesin abi. Aç kalsın, o bile uygun. Yeter ki sağlıksız damak tadı gelişmesin. Canı tatlı çektiğinde, zihninde canlanan şeker katmanları makul düzeyde olsun. Stresini yenmek için abur cubura koşmasın.

Özellikle kreşlerde çocuğunuzla ilgili tabağını bitirip bitirmediği raporlanır. Umrumda bile olmadı. Hatta menüde tavuklu pilav varsa, ve 'yemedi maalesef' şikayeti aldıysam, 'oo güzeeel' diyorum içimden. Beyaz pirinç pilavı ve ne idüğü belirsiz tavuk etinden kazancımız ne? Hiç. Onun yerine iki dilim elma yesin, mutlu olurum ben. Akşam da telafisini yaparım evde.

Kısacası oğlumun ne yediği çok umrumda değil. Ne yemediği, üzerinde çalıştığım bir alan. Yoksa derdimiz yanaklarından sağlık fışkıran bebe projesi oluşturmak değil. Ben ki günü kurtarmak için az mı fakir sofralar kuruyorum, besin piramidini ters döndüren günlerden geçiyorum. Hastalık günleri var... Rüşvete ihtiyaç duyulan anlar var. Kurallarım değişmiyor. En çılgın kaçamaklar bile eser miktarda 'garip yapışkan şeker' içermiyor. Çünkü hedefimiz damak tadı. Hedefimiz kötü alışkanlıklar savaşı.

Sonuç?

Maalesef annem ve ev erkeği hariç kimseyle bu konuda ekip olamıyorum. Ortamda gerginlik rüzgarları esiyor, kaçınılmaz şekilde. Kreş, park, toplu taşımalar, arkadaş buluşmaları... Hatta çocuk susturmak için şeker silahını kullanan doktorlar! Hepsinde 'aşırı takıntılı anne' etiketini tam ense köküme kadar yiyorum. Açıklama yap, rica et, gönül al, yanlış anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol et. Hep bu döngü. Fakat değer. Çünkü ev çocuğunun şeker konusunda damak tadı şekillenmeye başladı bile. Kendi doğum gününde dahi, hiçbir pastadan ikinci çataldan fazlasını alamıyor. Bir kez ben müdahale edemeden, ikram edilen jelibondan yemiş bulundu ve onun o çok 'çiğnenme' hissine şaşırması dışında, 'zevk' almadı. Bir daha da marketlerde görmesine rağmen istemedi. 'Bu jelibon muuğğ' diye soruyor, o kadar. Konu kapanıyor. Hazır dondurma veriyorum çok az, ama içine taze meyve koyuyorum. Baskın tat yine meyve oluyor, aslında.

Etrafımızda bir çok iyi gıda var. Hangisini yemek istiyorsa, onu yesin bence veletler. Kendimizi 'yeterince semizotu yemiyor' diye üzmemize gerek yok. İsterse sadece salatalık kemirerek 'yeşil' ihtiyacını karşılasın ama yeter ki ağzı kremalı, yumuşak, şekerli ve asitli tatlar aramasın. Belki günü kurtarıyor ama tartışmasız geleceğe de borç yazıyor.

Sağlıklı beslenmeden şunu anlamasak artık?

Çocuk beslenmesi konusunda okuduğum en iyi kaynağı şuraya not düşmeden de bu yazıyı bitirmiyim. Bu kocaman uzun yazıyı baştan sona okuyanlar olduysa, kalpten bir kahve!








3 Haziran 2017 Cumartesi

En çok kim yoruluyor? Çalışan mı çalışmayan mı?


Konu yine aynı klasmanda: Analık.

Çalışmak ya da çalışmamak. Şimdilik işin bu kısmını bir kenara koyalım ve hep beraber yorgunluk-yorulmak-yorulayazmak-yorgunsamak gibi konulara bir dönüp bakalım.

Beyinde asılı duran 'yorgunluk'

Kendimle yaptığım önceki etütlerde anneliğin meğerse kutsal bir şey olmadığı konusunu işlemiştim. Temamız, sorumluluk almaktı. Doğumdan itibaren uzanan sorumluluklar listesi, o listelerin update edilmesi, her ne kadar eş/kreş/anane-babane gibi kanallara bölünse de kontrol merkezinin 'anne' organında toplanıyor olması, bizim fon rengimiz olsun. Bakınız buraya kadar olan kısımda, çamaşır yıkamaktan, yemek pişirmekten, bok temizlemekten filan bahsetmedim bile. Yani siz sarayınızda yaşayan bir leydi bile olsanız, sorumluluk sahibi olma zorunluluğu sizin kaderiniz.

Yorgunluk loading... Şimdi her şeyi bu fon rengi üzerine çizmeye başlayalım.

Anne ve baba olmanın tüm sorumluluğu Kemalettin Tuğcu öykülerindeki gibi 'doyurmak, sıcak tutmak, yatacak yer bulmak' değil. Anneannemin zamanında da böyle değilmiş. O zaman da 'eğitimli bireyler olsunlar, kendi ayakları üzerinde dursunlar' alt motivasyonu ile kırbaçlıyormuş analar kendilerini. Zira anneannemin 7 kızını o fakirlikte kendi deyimiyle 'meydana çıkarabilmesinin' başka motivasyonla imkanı yok. Fakat tüm bunlar 'sorumluluk almak, kendine borçlanmak, kafada 4 bin tilki gezdirmek' kategorisiyle zihnimize yorgunluk parkesini baştan seriyor zaten. Yorgunluk % 65 loading...

Bakın buraya kadar hala çamaşır yıkamak, yemek pişirmek ve bok temizlemekten bahsetmedim.

Bizim neslin anneleri ise, daha farklı. Uzmanların kırbaçlarıyla hepimizin ödü totosuna karışıyor. Uyku, beslenme, oyun, aile içi iletişim gibi tamamen bize ait alanlarımızı bir sürü uzman quotes'ları doldurmuş, en rahat olmamız ve en çok keyif almamız gereken anlarımızı şüphe/tedirginlik/koltukaltı terlemesiyle bölüşür olmuşuz. Yorgunluk %85 loading...

Şöyle doya doya oğlumla uyumam (yoksa uyku eğitimi yok mu), beraber keyifle bir şeyler yememiz (organik mi o yımırta?), kafamıza göre takılmamız (montessori oyunları lütfeen) anneliğimin anca 3. yılında mümkün oldu. Tabi karşıma 'çok kasıyorsun, ben rahatım o konularda' diyen argadaşlar da çıktı. O rahatlığın da, aslında rahatlık olmadığını anlamak için biraz dikkatli bakmak yeterliydi.

'Ben çok rahadım'

Kafamızda doğrular, yanlışlar, ön yargılar, elti deneyimleri, fenomen görselleri, komşu fikirleri, kayınvalide görüşleri çınlıyorken, nasıl yorgunluğumuzu atacağız?  Çocuk büyütme serüveninde yorgunluğu çalışan-çalışmayan anne yelpazesinde değerlendirmek, çok boş. Bir kere her çalışan anne modeli bir mi?

Sevmediği işte çalışanı var, mutsuz evliliği olanı var, işten eve iki saatte ulaşanı var, çocuğunda sağlık problemi olanı var, kendi sağlık sorunu olanı var, hiçbir aile desteği görmeyeni var. Başka? Bayılarak işe gideni de var, o işteyken çocuğu cillop gibi takılanı, işten eve hop 15 dakikada ulaşanı, hafta sonları free olanı, akşam yemeğine hazır konanı, temizlikçiye bütçe ayıranı.

Her çalışmayan anne bir mi?

Evde çok çocukla yardımsız olanı var, üzerine bir de hasta-yaşlı aile üyesi bakanı var, kocası kendisinden mükellef ev hanımlığı bekleyeni, 4 çeşit yemek alternatifi görmeden sofrada surat ekşiteni var. Başka? Ekonomik sıkıntıda olmayıp, çocuklarla keyifli aksiyonlara girebileni var, tatillere gidebileni, bunları instoşa yükleyeni, çocukları başka aile üyesine emanet edebilip cilt bakımına uçabileni, hatta kreşe gönderip tüm gün evde rahatça işlerini halledebileni var.

'İşkur'a başvurdum janım yaa, çalışmayan hala olmak çok zor'

Milyonlarca farklı konum, mod, ortam. Bir örnek vereyim. Kıbrıs'ta üst katımızda, tek kişilik dairelerde bir aile yaşıyordu. Çocuktan sonra kadın kişi çalışmayı bırakmak zorunda kalmıştı ve durumları pek parlak değildi. Bir gün ben bir şey için(neydi hatırlamıyorum) ev çocuğunu da alıp, evlerine ziyarete gitmiştim. Bizimkinden 1 yaş büyük oğlu var. Yaz sıcağıydı. Abi o Kıbrıs leş sıcağında o evde klima yoktu ve bunun ne demek olduğunu hiç Kıbrıs yazı yaşamamış olana anlatamam ben. Kadın o halde, hamileydi üstelik, o toddler kıvamlı bebesine, tek kişilik dairelerinde bakıyordu. Bu da çalışmayan anne ve 'kim daha çok yoruluyor' sorusuyla incelenecek gibi değildi durumu.

Yaani, çalışan anne-çalışmayan anne yoktur bence. Hayatlar vardır. Bazıları için hayat biraz kolay olabilir; bazıları için daha ağır geçer. İki elimiz kanda olsa alışırız bak hayatımıza, bu da var. Ama yorgunluk? Kim daha çok yoruluyor, bilemem. Ama daha az yorulanı, kesinlikle severek eylemde bulunanlar. İşe severek giden, evde severek kalan... Sevmek, istemek, ihtiyaç hissetmek. Bu durumda, konu hakkında ahkam kesen, çalışırken çalışmayana- çalışmazken çalışana beylik sözler söyleyen gadınlara gadınlarımıza kulak verirken, oradan yalınayak kaçasım geliyor.

Çalışmaya başladığımdan beri hiç yorulmuyorum ben. Yavruma akşam taze enerjimle kavuşuyorum. Şanslıyım ki yemeğimi pişiren bir eşim var. Hatta doğru koordinatları girersem, hafta içi temizliği de halleden. Annem var, yavrum hastayken ona bakan. Şuan inanın tek vazifem, hayatımdan zevk almak. Daha ne olsun?

Kısaca; çalışmazken evde daha çok yoruluyordum. Daha tembel ve eylemsiz olmama rağmen. Çünkü yorgunluk beyinde asılı duran o kaostur (bakınız ilk görsel) Mutfak tezgahı da her an pırıl pırıl olmasın bi zahmet.

Yorgunluk gahvesi evladım



31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir çarşamba biterken


Nihayet en büyük derdimin katlanmamış çamaşırlar olduğu günlere geri döndük. Şuan bebe içeride mışıl mışıl uyuyor. Acısı dinsin, onu oyalasın diye günde 445 saat çizgi film izlediği için, bu akşam ekransız- yarı oyun- yarı sarılmalı, tatlı bir gün finali yaptık. Hatta instoşdan takiplediğim pastoral beslenen hatunlar duysa, kederlerinden kusarlar ama eve pizza söyledik, hasta çocuğa yedirdik. Çünkü acılarından sonra bebemin iştahla bir şeyler yemesi hepimizin boynunun borcu. İki dilimi sevinçle coşkuyla yedi. Bir dilim ısırıp, salonun ortasında yerli dansı yaparak kutladı pizzasını.

Çocuklu hayattan sonra iş yaşamında kazandığım üstün güçler konusunda, hala aynı fikirdeyim. İşin garip yanı, evdeki kaos (belki kafamdaki?) beni nasıl dövüyorduysa, o kadar stresli/yoğun ve patronların 'bugün halletsek çok iyi olur G. hanım' dediği bir ofis ortamı bana kısırlı börekli piknik gibi rahatlatıcı geliyor. Bellerimin ağrısı, omuzlarımın sertliği geçti. Akşam evde buluştuğum ailemle raks eder oldum. Hele bir de bebenin gündüzlerini tam da idealimdeki gibi bir düzene geçiriyorken şu aralar, yeniden aynalarda cildime bakıp kafaya takabilirim. Öyle bir sorunsuzum, öyle bi serseriyim. Mutluluk bu olsa gerek. Cildindeki gözenekleri dert edinmek. Batıklarına ağlamak. Ya da her gün çorap değiştirmekten sıkılmak.

Çalışırken hissettiğim


?


Dünyanın aslında küre olmadığını iddia eden, flat earth muhabbetlerine ne diyorsun? Valla biz başta totomuzla tısladık ama sonradan bizi bu konu bir sardı? NASA'ya verip veriştiriyor, aya adım atmanın fake olduğunu geçtim, evren diye bir şeyin bile belki de var olmadığını gonuşuyorlar gız! Hatta o kafayla izlediğimiz tüm klasik uzay filmlerine dönüp bakınca (Gravity, Interstellar vs.), hepsinin dünyayı kurtarmayı konu edinerek tıpkı Hristiyan propagandası yapan Hollywood filmleri gibi NASA alkışçıları olduğundan dedikodu ediyorlar.

Sen de mi ayaksın yoksa
astronot sektörü?
Şeytan çıkarma filmlerinde konuyu hep Hristiyan dindarlarıyla çözerler ve finalde tanrıya 1, şeytana 0 puan derler ya. Onun gibi. NASA da sanki toplumlara, kitlelere, nesillere forwardlanan bir kült kurum gibi sanki. Dinin uyuşturması gibi, uzay bilgisiyle de bizi sakinleştirerek uyuşturmuşlar gibimsi. Tabi bunları konuş konuş, elinde patlıyor. Gel de üstele. Nasıl kanıtlayacaksın, kime kanıtlatacaksın? Anca birkaç kuzen, eş, dost ortamında sabahlarken iyi malzeme çıkar. Sonrası yine pazartesi sendromu. Dünyanın yuvarlak olmadığını öğrenmeye hazır mıyım bilmiyorum. Bu bence dünya tarihinin en büyük magazin haberi olurdu.

Hangisi beni korkutur düşünüyorum. Koskoca bir evrende herhangi bir gezegenin herhangi bir canlısı olmak mı... Yoksa yalnızca bir kara parçasındaki tek evren olmak mı? Gökyüzü bile sınırlı. Tıpkı Truman Show gibi.


Bundan gayrı her gün notlar almak isterim hafiften şuralara. Gün sonu raporu gibi. İşalağ evladım.

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Çaresiz günler


Annelik evreninde gündeminde ne varsa, oradan canın cimciriliyor. Şuanda bu evrenin kendi çapımda en çaresiz yerindeyim. Canım yanmaktan uyuştu, dondum kaldım. Her şey şu şikayet(!) mailiyle başlamıştı:

Merhaba,

27 Mayıs 2017 tarihinde saat 17:00 sularında 3,5 yaşında oğlum Doğu Aköz'ün boğazında şişme ve kendisini rahatsız eden bir şey(!) şikayetiyle Ege Üniversitesi çocuk aciline geldik.

İlk muayene yerinde 37,4 ateş tespti edildi. Telefon ışığıyla muayene edilen oğlum gayet başarılı bir şekilde ağzını açtı. Şişme ve kızarıklık olduğu söylendi. Ancak ben şişmenin yanı sıra minik pütürlü bir doku daha gördüğümü önceden söylemiştim (evde bakmıştım) O pütürlü diye bahsettiğim yapıyı net göremediler. Ve içerideki doktora sunmak üzere raporda 'yabancı cisim' notu düşerek bizi içeri aldılar. 

İçerideki doktor yine telefon ışığını kullanarak muayene etmeye çalıştı. Ancak yine yaşından beklenmeyecek şekilde sabırlı ve doğru şekilde ağzını 5-6 kez açan oğlumun boğazında bir şey görülemedi. İşin içinden çıkamadığını düşündüğüm doktor bizi kulak burun boğaza yönlendirdi.

Kulak burun boğazda yeniden oğlumun ağzını sabırla açması bekleniyordu ama artık yoruldu ve sıkıldı. Babasıyla zorla kollarını- kafasını baskılayarak, 2 kez daha görmelerini sağladık. 

Bu da yetmedi. Kamera ile içeri bakmaları gerektiğini bizlere ilettiler. Orada artık bu akışa müdahale etmem gerektiğini anladım. Herkese bu kadar ilginç gelen şey neydi? Önce, bu işlem acıtır mı diye sordum. Tamamen görevini yapmaya odaklanmış doktor bey 'evet acıtır, oğlunuzun burnundan sokacağız' dedi.

Bu noktada hasta/ebeveyn olarak daha fazlasını öğrenme hakkımız olmalı ama gündemim şuanda bu değil.

Her şey 'yabancı cisim' ifadesi yüzünden oldu, bunu o anda bir şekilde anlamış bulundum. Benim eğitimsiz halimle şikayetlere eklediğim 'pütürlü yapı' ifadesi, yabancı cisim olarak anlaşılmış ve işin uzmanları çocuğumun boğazında bir obje aramaya, dahası 'bulmaya' niyet etmişlerdi. Elbette mesleğin gereğini yerine getiriyorlar, amacım dramatik hale getirmek değil. Ancak raporda kullanılan hatalı ifadenin konuyu nerelere getirdiğini fark etmemek? Mümkün değil.

O günün devamı çok kötü bitebilirdi. Travmalı bir çocuk, komplikasyonlar, vs. vs. Bilemiyorum. Neyse ki anladık ortadaki yanlış anlamayı ama şuan bunu 'olağan' kabul edemiyorum.

Bir şikayet değil ama en azından durum bilgilendirmesi diyelim.
İyi niyetli bir mail.

Saygılar

Elbette geri dönüş yok. Daha sonra günlerden Pazartesi olunca, bir çocuk hekimine gittik ve meğerse bahsi edilen o 'şey' boğazdaki aft olarak kendini tanıttı. Aftı belki damağımda birkaç kere yaşamıştım, fakat boğazdaki versiyonunu ev çocuğumun durmaksızın bir yavru kedi gibi acıdan kıvranmasını izlerken öğrendim. Önce bir türlü düşmeyen yüksek ateş. Ilık duşların, malum ağrı kesici nöbetlerinin ya da kompreslerin yeterli olmamasıyla başladı şenlik.

Daha sonra başrol 'aft ağrısı' çıktı meydana.
Su bile içemiyor. Hiçbir şey yiyemiyor. Ağzındaki ağrıdan yutkunamıyor ve salyalar akıtıyor. Uykuya dalamıyor. Dalsa da acıdan uyanıp duruyor. Ev çocuğum gözümün önünde cehennemde. Ve bunun bir 'iyileştirici' ilacı yok. Doktor, 1 haftaya geçeceğini söyledi. Ağrı kesiciler de işimize yaramıyor. Rahatlatan bir damla daha verdi. Tahmin edin? Evet yavrum onu asla kullandırmıyor. Ağlatarak yapıyoruz.

İç şişmesi, yürek kabarması, deride cimcirmeler yaşıyorum.

Tahminimizce bir gün ağzında fıstıkla koşarken(ağzında fıstıkla koşulmaz evladıım uyarılarıma rağmen) dilini ısıran bebe, yeniden parmak emmeye dönmesi sebebiyle mikrop kaptı. Olaylar böyle gelişti.

Çaresizim blog. Pekmezli su içti dün, azar azar da normal su. Sütlü bisküvi filan yedirebildim çok minik miktarda. Smoothie içmiyor. Ve bu özel gücüm bu kez patladı. Halbuki smoothie'nin envai sağlıklı çeşidiyle ne zorluklardan çıkmıştık biz. Muhallebi, meyveli yoğurt yemedi. Neyse ki iyi bir gelişme olarak, ateş düştü bu gece.

Bir kez daha görmüş olduk. Dünyada bir cismin/duygunun ağırlığı her ne ise, annelik dünyasında onun 33 katı filan. Konu sivilce kadarcık bile olsa.

Özetle her şeyin başı ısrarla, defalarca sağlık. Ve içimdeki toplumsal kalın ses şunu diyor; 'Şikayet etme. Daha kötüsü olabilirdi'

26 Nisan 2017 Çarşamba

Çocuklu Hayatın İş Hayatına Olumlu Katkıları

'Öyle bi ortam düşün ki çalışırken kucağına atlayıp klavyeyi gelişigüzel parmaklayan yok'

Bu da konu mu demeyin!
Çocuklu hayattan sonra iş hayatına dönüyorsun? Bir meteor uzaydan yeryüzüne düşerken evdeki küvete denk gelse, aynı efekt. Öğretmenleri, memurları ya da kendi kliniği olan bir takım doktor anaları saymıyorum. Kendi kuaför dükkanı olan anaları da. Ya da ağdacı. Yani düzeni ortamı belli olan. Evde durmaktan bolarmaya fırsat vermeden iş yaşamına doğumdan kısa süre sonra dönüverenleri saymıyorum. Ben, tıpkı benim gibi, özel sektörde iş kovalayan ofis çalışanlarını diyorum.

Çocuklu hayat başladığından beri ilk tam zamanlı işime girdim.  Önceki tam zamanlı işim henüz lohusalığımın ikinci ayında iflas etmiş ve bu hazin durum bana kuru bir telefonla haber verilmişti. Bu hikayeyi detaylandırma işi başka yazıya kaymalı. Bugüne dönersek; daha 1 hafta bile olmadı ama ben daha ilk günden bazı şeyleri ön görebildim. O da çocuktan sonra bana olanlar ve bunun iş hayatına yansıması hakkında.

'Öyle bi ortam düşün ki o çay hep sıcak'

İki gruba ayrılıyor. Birinci grup; işe başlarken çocuğundan ayrı olmanın hüzünlü hali üzerine çığ gibi düşen anaları oluşturuyor. İkinci grup ise; işe kafa dinlemeye, biraz olsun kendiyle özel vakit geçirmeye gidenleri. Apaçık ben ikinci gruptayım. Tabi sabah yavrumla öpüş kokuş ayrıldıktan yaklaşık 3 dakika sonra. Eğer çocukla ilgili çok ciddi bir sıkıntı yoksa, işe gitmek çocuklu hayattan sonra bir jakuzi, bir botoks etkisi diyebilirim!

'Öyle bi ortam düşün ki yemek yedikten sonra hiç yerleri süpürmüyorsun'

Elbette çocuğu özlemek günün her anı derinizi cimcikliyor. Orası kaçınılmaz. Fakat çocuğun keyfi yerinde, oyundan oyuna koşuyor, öğle uykularını çat pat alıyor, yemeklerini üç beş bişi yiyorsa, neden arkanıza yaslanıp kahvenizi içerken çalışmanın tadını çıkarmayasınız? Üstelik analık macerasında her türlü zorlu günün, inatçı durumların, krizli haftaların icabına bakabilmişken, iş hayatı size artık 'vız' gelebilecekken?

'Öyle bi ortam düşün ki kolyen sadece kolye'

İşte çocuklu hayatın iş hayatına ödünç verdiği bazı faydalı kabiliyetler:

Hızlı olma çıtasında ileri düzey!
Öncelikle 0-3 yaş arası bebekli hayatın en büyük nimetlerinden olan 3 saniye içinde nişan kına düğüne hazır hale gelme becerisi iş yaşamı için oldukça ideal kullanılabilir. O kadar kan ter içinde kalmalar boşa değildi. Katya gibi hizmet ettiniz durdunuz, işte bunlar hep egzersiz. Sabahları evden çıkmadan inanamayacağınız bir hızda kombin yapıp, saç-makyaj tamamlayıp, kahvaltı işini halledip, bebe için hazırlıkları bitirip hatta çıkmadan mutfak yerlerini şöyle bi viledalayıp kapıyı çekip çıkmanız hayal değil. 5 dakikanız daha olsa belki komple sir ağdanızı bile yapabilecek meziyettesiniz, siz.

Göz göze gelme!
Uzun süre evde pijamalarıyla oturup halk arasına karışmayı belli belirsiz hatırlayan analar, vahşiliğini çaktırmamak istiyorsa, uykuya geçişini dört gözle beklediği yavrusuyla göz göze gelmeme yönteminin faydalarını hatırlamalılar. Göz göze gelmemek sizi başka bir konuya odaklanmış göstereceğinden, üzerinize 'profesyonel' bir şal atacak. Bu yeteneğinizden yararlanın.

İş yükü ne ki?
Fazla iş- iş yükü- öküz gibi çalışmak korkusu diye bir şey kalmıyor. Hele benim gibi ilk iş gününde fazla mesai yapanlar için 'başlangıç günü' kabus bir deneyimden sayılmıyor. Uyku uykunun mayasıdır prensibi, iş işin mayasıdır şeklinde uyarlanabilir. Sonuçta bu maya benzetmesinin gittiği yeri biliyorsunuz. Fazla iş yükü çocuksuz yaşamdaki gibi yüreğinizi darlamıyor, hatta bir robot gibi bu tempoya alışabiliyorsunuz. 3 günde bile! Çok iş, sıcak tutuyor. Çok uykudaki gibi iş, işin mayası oluyor ve kutsal çalışma isteğine dur diyemiyorsunuz. O formül içinize işlemiş, kendinizi ehlileştirmişsiniz adeta.

Bildirim takibi!
Çocuklu yaşamın sinsi davranışlarından olan gizlice bildirim takip etme eylemi yine ofis hayatının renkli dünyasında çok işinize yarayacak. Kaşla göz arasında paylaşım yapabilir, gelen yorumları cevaplayabilir, iki stalk bile patlatabilirsiniz. El hızınız, göz kaydırmalarınız oldukça başarılı.

Üşenmek yalnızca yatakta olur!
Rejimde ya da özel bir beslenme programında olanlar yaşadı. Belki çocuktan önce hep yanınıza evden sağlıklı atıştırmalıklar almak fikirde kalıyordu ama artık bunlar sizin için şipşak hobiler. Ara öğünlerle beraber tüm günün poroğramını organize etmek sivilce gibi bir detay. Erzak taşıma, gıda paketleme, sulu yemek ısıtıverme mevzularında siz bir CEO'sunuz.

Yaratıcılık zirve!
Çocuklu yaşamın sınırları zorlayan günlerinden sonra beyniniz fikir fikir fikir diye kaynıyor. Hayal gücü genişlemiş, saçma taleplere çözüm bulmaktan sizde imkansız diye bişey kalmamış. Döt tutuşturan projelerde masada rahat bir şekilde gülümseyecek o kişi sizsiniz.

İki eli kanda olsa...
Eskiden mutlaka geç kalan siz nasıl böyle değişebildiniz? İki eliniz kanda olsa yetişiyorsunuz. Pes. Müthiş reflekslerle metroda anons edilen 'dikkatkapılarkapanacak' uyarısı ile zamanı bükebiliyor ve o kapıdan içeri dalabiliyorsunuz.

Özgür ilişkiler...
Artık anaç ve şefkatli olmanın ne demek olduğunu biliyorsunuz. İşte sırf bu yüzden ofis ortamında insan ilişkilerinde anaç rolünü siz üstlenmiyorsunuz. Artık ağlama duvarı ve herkesin tüm sırlarını paylaştığı kişi siz olmayacaksınız. Çünkü siz gerçek anlamda sadece bir kişinin anacısınız.

***

Bu yazı iş hayatına başlamanın çok taze günlerinde yazıldı. Yanıltıcı olabilir. Ancak içinde sadece hünerlerinin, fikirlerinin ve üretiminin olduğu ortamlar adı iş de olsa, başka bir şey de..para kazandırsa da kazandırmasa da, kişi ana olsa da olmasa da, insanoğlu için bir ihtiyaçtır,kalpteki heyecandır derim.Ve uykuya dalan hasta yavrumla hasret gidermek için (yanına kıvrılmak) yazıya veda ederim.

12 Nisan 2017 Çarşamba

Ne zorum vardı da çocuk doğurdum?!

Anneliğin bazı günlerinde ben...

Soruyorum kendime.
Ne işim vardı analıkla acaba? Mis gibi serserilik filan, zaman geçiyordu.

Gerçekten merak ediyorum. Benim gibi hiçbir kurum ve kuruluş tarafından 'hadi artık torun yok mu' zorlamasına maruz kalmayan (daha doğrusu ciddiye aldığım kurum ve kuruluş), evlendiği insan kişi çocuk sahibi olmaya dair sıfır plan yapan, toplumun hiçbir beklentisine prim vermeyen biri olarak nerden doldum taştım ana olma isteğiyle?

Bir sabah uyandım ve o istek geldi diye hatırlıyorum. Abartısız. Ne zaman analıktan başım sıkışsa-şikayet etsem, o dönemlerimi iyi bilen annem omuzlarını silker, şöyle der; 'anne olmayı çok istedin'...
Annem hiçbir zaman bu isteğime anlam veremediği gibi kendisi ikinci çocuğu hiç düşünmemiş biri. Hatta sanırım birinciyi de düşünmemiş. Kısmet, evladım!

Fakat benimki kısmet değildi. Basbaya doktorla kafa kafaya verip geliştirdiğim bir organizasyondu. İstedim ve oldu. Çok sevdim, çok emek verdim, sevgim hudutlarını aştı, büyüdü büyüdü ve şuan inanılmaz şekilde hayatımın ta kendisi oldu çıktı. Onsuz bir hayat senaryosu yazamam. Fakat, yine de analık neden ister ki insan durduk yere? Nasıl böyle bir sorumluluğu almak isteyebilirsin?

Şaşırdığımız çok şey olabiliyor. Örneğin, cinsiyet değiştirme ameliyatları, dile yapılan piercingler, tüm vücutta dövmeler, yüzde 100 vegan yaşayanlar filan... Farklı yaşam biçimleri bizi şaşırtırken, ana olmayı istemek nasıl şaşırtmaz? Al sana çılgınlık, tut sana marjinal hayat!

Gözleri eşşek gibi iltihaplanmış bir insan bebesi, assla ama asssla o göz tedavisini yaptırmıyor ve sen peşinde yalvarmaktan bim poşetine dönüyorsun. Dil dökmekten buruşuk kuru üzüm oluyorsun. İnsan gibi açıklamaktan yorulup rüşvet teklif etmekten minder oluyorsun, o da yetmiyor ceza ile tehdit etmekten terliğe dönüyorsun. Çiş yapması gerekiyor- yapmıyor, çiş yapınca kalkması gerekiyor- kalkmıyor. Yemesi gerekiyor- yemiyor, yememesi gerekiyor- diretiyor. Bin kez anlatılan hayati kurala uyması gerekiyor- daşşak geçmek uğruna yapmıyor, ayakkabı giydirmiyor, ıslanmış üstünü çıkarttırmıyor, diş fırçalatmıyor, yüz yıkatmıyor, saç temizletmiyor- bu oluyor ve şu oluyor.

Yaş krizlerinde dipçik gibi olmalısın. Günlük hayatta örnek olmak için pırlanta gibi durmalısın. Hastalıklarda sabırtaşına bağlamalısın. Ağlamalara karşı sünger kesilmelisin. Küsmelerde minnoş civciv, inatçılıklarda kirpi olmalısın.  Sabahları her şey mükemmelmiş gibi yapmalısın, geceleri akşamdan kalmamalısın. Tatillerde bazen olaylara Fransız kalmalısın. Alkollü gecelerde şişenin dibini görmemelisin, hatta şişeyi bile görmesen daha iyi.

Peki soruyorum sana... İnsan neden anne olmayı ister? Derdi nedir insanoğlunun? Sevgilisiyle, sevdiği işle, tatlı hayatıyla her şey yolunda giderken... sabahları 'yaşamak ne güzeeel' diye uyanırken, önünde tamamen sana ait kocaman lezzetli bir hayat varken, hangi fısıltı gelir de girer aklımıza? Bizi baştan çıkaran duygu nedir?

İmza: Bunları yazıp da 'iki-üç çocuk daha yapsam ne datlı olurdu aslında' diye hayaller kuran garip insan kişisi.


İki sene önce fındığım


28 Mart 2017 Salı

Yazdı kaçtı gibi olmasın ama...


Anlamıyorum dostlar.

Çocuk doktorlarının, muayeneye gelen çocuklara akıl hastası gibi davranmasının 'ana fikrini' hiç çözemiyorum. Ne zaman ev çocuğunun boğaz-kulak-ciğer muayenesi gerektiren öksürüklü tıksırıklı hastalığı olsa şunlar yaşanıyor:

'Alın kucağınıza oğlunuzu'
'Tutun ellerini'
'Sık sık daha çok sık'
'Babası siz de kafasını koltukaltınıza sıkıştırın'
'Hemşire hanım bu böyle olmıycak, siz de çocuğun omuzlarını bağlayın'
'Kıpırdatmayın, sakın kaçmasın'


Pardon.. şey..ımm. Ya bizim çocuk normal durabilir.

'Hö, nasıl yani?'

Yani muayene ettirebiliyor. Aç ev çocuğum dilini, doktor bey görmek istiyor.

Elbette accık abartı kattım ama yüzde 0.5 oranında. Yoksa mevzular böyle.

Şimdi, çocuk psikolojisinin giriş-gelişme-sonuç kısımları hep aynı. Çocuk korkulacak bir şey olduğundan kıllandırılırsa, çocuk korkar. Ama nazik bir korkma şeklinde değil. Küçük dilini lambada yaptıracak kadar bağırdığı ve ayaklarıyla tüm evreni tekmelediği bir korku bu.

Çocuktan korkan doktor refleksi


***

Geçen Pazar, günün yarısında evlilik yıldönümümüz olduğunu farkedince, aniden pijamaları çıkarıp hızlıca pantollarımızı giyip evden çıkalım dedik. Yoksa pazar tembelliğinde biz yine kahvaltıları öğle yemeğine, öğle yemeğini ikindi atıştırmasına, ikindileri de 5 çaylarına sürükleyerek, evde düz bir pazar akşamına doğru yol alabilirdik. Ev çocuğunu kaptığımız gibi Kemeraltı'na gittik. Demeyin ki insan evlilik yıldönümünde o vıncık cıncuk yerde naapar. Bir şey yapmasına gerek yok. İki yürür, üç geyik yapar, bi tutam tıkınır, azcık bi ihtiyaç alır, manzaraya karşı oturup dedikodu eder. Ne bileyim, benim için sosyalleşmek böyle bir şey. Hakikaten de en son 300 TL en pahalısı, 120 TL en ucuzu olan scooter'ların 45 TL'lik kapı gibi türk markası versiyonunu bile bulduk orada. Hatta bu otantik dükkanlar çarşısının anası olan Kemeraltı'nın, oyuncakçı esnafı ev çocuğuna bir oyuncak hediye bile etti. Gel de AVM dayısı yapsın öyle bir kıyak. Bir çocuk o samimiyetle aldığı oyuncağı çok sever ve onunla gece yatağına bile girer, biliyor musun? Oyuncağının heyecanıyla sabah gözünü açar filan. Böyle hoş duygular.
Kaç lira verirsen ver, scooter'dan sıkılan çocuğun hamallığını analar yapacak.
Ordan çıkıp bir şeyler yemek istedik. Fakat etraf çer çöp. Ben çocuksuzken bana ziyafet görünen her şey, ev çocuğu söz konusu olunca; bakteri, mikroplar, elini yıkamadan menü hazırlayan garsonlar, burnunu karıştırırken yakaladığım bir şef (bu gerçek), bayat et, yıkanmamış malzemeler paranoyasına dönüşüyor. Her ne kadar belki sadece gösteriş bile olsa, yemek yiyeceğimiz yerin beni kandırması gerekiyor. Hijyen olduğuna dair iddialı durması, malzemelerinden eminmiş gibi bakışlar atması şart. Açlıktan kan şekerimiz ağzımızı bozacak seviyelere kadar düşmüştü ki, Konak Pier'e kadar gelmiş bulunduk. Konak Pier de maalesef deniz manzaralı ve konseptli mekanlar barındırdığından- özel bir gün değilse, o kadar bütçe ayırıp yemek yemeyi düşünmeyeceğimiz bir yer. Bir ayranın 8 buçuk TL olduğu yerden, işsiz ve memur çocuğu halimle keyif almamı beklemeyin benden. 60 kuruşa satılan ayranın 4 TL'ye kadar çıkmasına razı gelebilirim ama daha fazlası asla!

Bir mekanda ayran bira fiyatındaysa, bir de bira fiyatını düşün!!!

Fakat maalesef, konu oturduğumuz mekana girince çoktan kapanmıştı. Ammmeeaaan hadi oturalım gitsin'e doğru kayan geniş tavrımızın nedeni etrafın büyülü havasıydı. Bir kere gürültü yoktu. Abartı dekorlar yoktu. Korkunç müzik yoktu. Hatta müzik yoktu! Temizdi. Minimalist bir yerleşim planı vardı. Yormuyor, ferahlatıyordu. Bir şey sadeleştikçe, fiyatı artıyor tespiti yine karşıma çıkmıştı işte. Basit ve az olan pahalıydı. Ve deniz...

Bir işletmenin deniz manzarasını 'pavyon şarkıcısı' gibi müşterilerine kakalamadığı bir yerdi. Nazik, naif ve yalın bir sunumla denizi, içinde yüzen balıkların çıkardığı hışırtısına kadar duyarak izledik. Ev çocuğu bile bohem bir şair kadar sakin seyreyledi çevresini.

mesela yani..


Yazdı kaçtı gibi olmasın ama... Herkese gıcır Salılar.
Kahveler muhabbetli olsun. Kaçtım.

16 Mart 2017 Perşembe

'Çocuğum çok şanslı çünkü ben...'




Hali hazırda yarı pijamalı hayatım hala devam ediyor. Ne zaman eğitim / iş görüşmesi için evden çıkmak üzere olsam, ev çocuğunun kaka yapacağı tutuyor. Tek başıma toplu taşıma araçlarına bindiğimde aceleyle telefonumu açıyor ve ev çocuğunun fotoğraflarına baştan sona bakıyorum. Ve evet montumun cebinden en çok ev çocuğunun sümüklü mendilleri çıkıyor.

Kısacası elim bu kadar analık hamuruna bulanmışken, kendimi dışarıdan görebilmek ve değerlendirmek sisli bir hal. Ama olsun, ne demiştim- kendimi annelik maceramda onaylamak ve 'iyisin gızım aferin' demek istiyordum.

Evi Umursamamak
Analık maceraları için böyük adım sanki. Bana aferin çünkü bu evi dirlik ve düzen içinde tutmak uğruna bebemin eğlencelerini bölmüyorum. Gerekirse salonun ortasına büyük bir dağ yapmak için tüm yatak, yorgan, örtü, çarşaf ne varsa yığıyor. Ki benim gibi evdeki düzensizlikte nefes alamayanlar, ne demek istediğimi anladı. Evi kendi deney alanı yapsın, ortam sunuyorum. Buralarda hiç içime içime gıcık kaptığım, tiklendiğim, sivilce çıkardığım olmadı. Tam tersi ondaki iştah bendeki tatmin.

Kriz Anlarında Yumuşak Tepki
Çok gergin-acele-zor anlarda ev çocuğunun bazen saçma tutturmaları oluyor. Öfkeden gözüm dönebilir ya da oturup kahrımdan ağlayabilirim. Fakat ilginç bir şekilde böyle çaresiz anlarda bana aşırı bir gülme geliyor. Öyle bir gülme ki ev çocuğu da şaşırıyor, neden kızmadım acaba diye. Bu benim bir huyum yani garip anlarda gelen cıvıtık bir gülme hali. Delirmiş gibi değil de 'kopmak' gibi daha çok. Ama sanmayın ki zeki bir espiriye güler gibi. Neyse işte o gülme huyumun ben ekmeğini çok yedim. Annelikte en çok verim aldığım huyum diyebilirim. Çocuk inadı kırmaya ve 'vay be annemi eğlendirdim galiba' hissi vermeye birebir.

Ah Ne Varsa Bende Var
Duygu arası geçişlerim iyi. Örneğin ben meşgulken ve çocuk neşeli oynarken, kafasını bir yere çarptığında yetişme ve yatıştırma hızımla, o sırada kızgın olduğum çocuk özür dilediyse onu yeniden hoş görebilme ve kucaklaşma el çabukluğum güzel. Seri bir şekilde biçim alabiliyorum. Elele tutuşup keyifle bir şeyler okurken, uyku saati geldiğinde suiistimal edilemez bir disiplin haline bürünebiliyorum.

Eğlence ve Uyum
Üşenmiyorum. Sabah zıpçıktı gibi kalkıyorsa, ben de zıpçıktı oluyorum. Yorgan altı sohbet modu oluyorsa, ben de yanına kıvrılıyorum. Yağmurda sokak diyorsa, konum alıyorum. Kısacası, onun rüzgarını kovalıyorum. Balina ol diyor, kralı oluyorum- büyükbaba ol diyor, bıyık bırakıyorum, daha ne olsun?

Objektif Tutum
Durumlarla ilgili kişisel fikirlerimi koltukaltıma kakalıyorum. Bel altı yapmıyorum. Benim yıldızımın barışmadığı bir kişi onun ailesi ise, asla keyfime göre yönlendirme yapmıyorum. Bu bebeme saygımdan, onun kendi deneyimlerine heyecanımdan. Onun kulağına bir şeyler fısıldamıyorum yani. Her şeyi sıfır çizgisinde yansız tanıtıyorum. Bence benim gibi koca dünyayı bile kişisel algılayan biri için büyük beceri.

Seviyorum abi!
Ah ya bir de son olarak, çok seviyorum be! Ama bu sevgi davranışlarıma, bakışlarıma, yemeklerime, giydirmelerime, okumalarıma, oynamalarıma, sohbetime her şeyime taşan bir sevgi. Onu kendi sahiplenici, mülkiyetçi tavrımdan bile koruyan bir sevgi üstelik. Akıllı bina gibi akıllı sevgi diyelim adına. Saldım çayıra, mevlam kayıra değil. Naif duygularım var. Zarif fikirlerim var. Sevgim kadar saygım var.

Böyle madde madde yazınca, birden kendimi kocaman bir balina gibi hissettim gerçekten. Sarsılmaz, yıkılmaz, güvenilir bir ana! Ben bu özelliklerimle yeterim de artarım sanki. Arada yaptığım çömezlikler, acemilikler, salaklıklar da nazar boncuğum olsun.

Not: Bu yazı dünkü 'mim' girişimim üzerine yazıldı. Kendi analık aleminden anlatmak isteyenleri keyifli, bağdaşla, kahveyle dinlerim.

Arkadaşıma Mektup: Bebe Büyürken Ben Ne Okudum?

Bebe olaylarında çok yeniysen, hamilelik sana astronotluk kadar yabancıysa, çocuk kitaplarından anladığın sadece Ökkeş serisi ise, o halde,...