Çocuk ve Eğitim Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuk ve Eğitim Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2017 Salı

Ben geldim blog!


günaydın. alkol?
Kızım Kahve, ne bu senin erkenciliğin? Gece yaşlanma belirtilerine karşı savaşanlar için gayet geç bir saatte yatarken, sabah da 'amk' akımını benimsemiş gençlere göre 'sabahın kör dibinde' uyanıyorsun. Özel farklı ne bileyim öyle kimsede olmayan bir enerji bir çılgınlık ve mükemmellik örneğisin sen ya. A ha ha cunum benüm. Ne derdin var kendinle anlamıyorum kız çılgın? Belanı mı arıyorsun? 9 yaşından beri sabahın köründe dikilip, napıyorsun ki. Yoga meditasyona elini sürmezsin, sabahlar o kısmın müfredatına giriyor. İnsanlar uykuyla sevişir sen sadece yapaydan şöyle bir alt dudak alıp kaçıyorsun.

tam yemeklik soğan doğrama saati

Höm. Her sabah erkenden kalkıp, günün akşam yemeğini hazırlıyorum. Yetmiyor, ofise götürülecek öğlen yemeğini ve finalde de az sonra yiyeceğim kahvaltımı detaylandırıyorum. Bu mükemmellik burada bitmiyor, bir de heybeme (tam olarak şurada geçen heybe) günün daze meyveleri ve daze kuruyemişlerini atıyorum. Ardından bir duş alıyorum. Ev çocuğunu uyandırıyorum. Uyanıyor. Ama insan gibi. Zor uyanıyor. Benim gibi gözü kapalı bekliyormuş gibi değil. Ay düşündüm de galiba benim en mutlu olduğum zaman, anneliğimin ilk yılında, uykusuz annelerin arasına sızdığım, herkesin erkenden uyandırıldığı, her an iletişim kurulabilen, güne başka ülkedeymişim gibi başlamadığım o zaman. Ay bütün dünya bizde yatıya kalmış gibi bi histi.

Bugünün yemeği ev erkeğinden. Biraz vaktim oldu, özlediğim bloğuma oturmaya geleyim dedim. Bir şeyi nasıl yapıyorsan, genel duruşun öyle olurmuş ya hani. Bir yerde okudum ama nerde. Mesela atıyorum, nasıl dolap düzenliyorsan, çanta hazırlıyorsan, çalışma masan nasılsa, diğer işlerinde de öyleymişsin. Günlerden bir gün, bir kadın tanımıştım. Hayatımda gördüğüm en alakasız konulara daldan dala sıçrayan, aralarında sebep-sonuç ilişkisi asla olmayan başlıklarla sohbeti gürültüye çeviren, karşısındakini hiç dinlemeyen, hep kendi anlatan ve genelde seçtiği duygusu 'tartışmak, öfkelenmek, isyan etmek' olan biriydi. Bize kalmaya gelmişti. Bavulunu bir açtı. Beyninin içini görebildim resmen. Beyin görüntüsünü atmış oraya. Yanında getirdiği erzaklar düzgün paketlenmediği için dağılmış! Kıyafetler tostop yapılıp konduğu için, her şey karışmış! Poşetlerden ıvır zıvırlar çıkmış, dökülmüş! Sonra o bavulu bir güzel odanın ortasını yığdı. Her yer dağınık oldu tabi, orasını geçtim, fakat işin gıcığı, bavuldan dökülen bir toz gıdanın boyası-yağı zemine öyle bir yapıştı ki, onu oradan çıkarmak için baya zehirli temizleyiciler kullanmıştım. O sırada balkondan boş bavulunu ters yüz etmiş, insanların yaşadığı alana çırptığını gördüğüm bu misafir, bir yandan ter içindeydi. Yorulmuştu, beni yormuştu, ev batmıştı, dahası komşuların suçu neydi?

Canım sıkkınken ben (farzı misal)

Ben daha bu bilgiden habersiz, anlamıştım. O bavul o kadının beyniydi. Bir şeyi nasıl yapıyorsan, diğer şeyleri de aynı yapıyorsun işte. Benim uyku konusu da öyle. Hayatta genel duruşum nasılsa uyku alışkanlığım da aynı. Rahat biri değilim, her an tetikteyim, hayatımın hiçbir döneminde keyifçi biri olamadım ve bıdı bıdı. Aslında çok kısa dönemlerde keyifçi oldum tabi ki. Şuan genelliyorum. Bilmiyorum, buna yakın bir şeyler işte. Buralardan bir fikir çıkabilir, biraz düşünsem.

Bu aralar en komiğime giden şey, metroda insanların kalkarken, koltuklarına kimi oturtacaklarını seçmeleri. Sanki tacını teslim eder gibi. Kalabalığa bakıp birini seçip, kolunu dürtüyor; 'teyze sen gel otur' diyor. Teyze de nasıl duygulanmış, minnet şükran, hemen ona özel bir konuşma hazırlıyor, izleyenleri selamlıyor. Bir kez bana da yapıldı. Elim kolum doluydu. Adamın biri, 'bağyanlara saygı' kategorisinde ödül vermek üzere beni seçti. Alkışlar hemen tabi. Çekim yapıldı ayaküstü. Çiçekler verildi.

:P
tacını teslim etmeden hemen önce

Kalkmam lazım blog. Biraz yatakta derin uyuyan ev çocuğu tatlısından koklamam lazım. Sonra da duş filan. Gelemedim sana. Akşamları fırsat olmadı. İşyerinde de zaten değil blog açmak, şöyle iki instoş bile yapamıyorum. Fakat bu konuda sana bir ara yazayım. Şu gocaman ömrümde ilk kez patron soluğu olmadan, harıl harıl çalışan bir ekibin içindeyim. Elektriksiz çalışan bulaşık makinesi görsem bu kadar şaşırmazdım. Seviyorum ortamı. Herkeste yapıcılık, komün bir ruh seziyorum. Patron da dahil. Dur fazla sevinmiyim. Daha gireli azcık oldu.

Fakat işin bomba kısmı, ofisin arkasında ormansı yürüyüş yolu var. Her öğlen 40 dakika orada yürüyorum. 20 dakikasında da tıkınıyorum. Birileri, hoşuma giden işi yapayım diye bana mekan açmış, öğlenleri de sporumu yaptırıyor gibi oldu böyle. Allah tamamına erdirsin evladım, ne diyim. Henüz birinci ay, çok da halay çekmemek lazım.

Ev çocuğu konusunu da not edeyim de öyle kaçayım. Bizim sıpa, okulunu hiç yabancılamadı. Babasının mekanı gibi, gevşek gevşek girip çıkıyor. Bana fake mi atıyor diye kıllanıyorum bazen. Aşırı da sevilmez ki hemen iki günde? Sanki ben rahat olayım diye, bana pozitif çocuu oynuyor. Kıllanıyorum bazen. Bu çocukta o ayak var bazen çünkü.

Geleyim haftada 2 en azından blog. Bana iyi geliyorsun.
Kahveye daha çok var benim. Öğlen 11 gibi anca.

Hadi iyi Çarşamba.



7 Aralık 2016 Çarşamba

Aybolmasın ama hayat güzel.


Kasım'ın büyücülüğü, kara laneti sanırım üzerimizden geçti gitti. Aralık, artık her ne sebeptense, daha neşeli, iyi haberci ve iyimser. Aralık bizden yana.

Öncelikle merak edenler için bahsedeyim... Kreşle ilgili tüm sorunlar sona erdi. Bu bölümün sorunları tabi. Sıradaki bölümde sorun yaşar mıyız, yine cevabı 'sabır' olan bir sürece girer miyiz- bilemem. Fakat şimdilik kabus bitti, Freddy evine döndü.

Sorun neydi?

Bahsetmiştim, ev çocuğu kreşteki öğretmenler tarafından kucaklandığında acılardan acı kusuyor, içeri girmemek için direniyordu. Bana full triphan ve aynı oranda da bağımlıgil bir durumdaydı. Bir elimi sıkı sıkı tutarken, öteki elimi itiyordu yani. Çiş tutmalar foraydı. Açlıklar, ölüm orucu seviyesine varmıştı.

Çözüm nasıl oldu?

Çözüm fikrini, kreş yönetiminin benim minik eşliklerime anlayış göstermesinde bulmuştuk. Fakat bu hiçbir işe yaramadığı gibi ev çocuğunu daha da azdırdı. Benim oradaki varlığım, onun beni daha tutkulu istemesine sebep oldu. Ve doğalından şu gelişti. O yine ağlıyordu, ve kimse müdahale etmiyordu. Ben açıklıyordum, anlatıyordum ve hiçbirini dinlemiyor, ağlıyor ağlıyordu. Ama kimse müdahale etmedi! Zorla içeri taşımadı. Bekledik, bekledik, bekledik. Bu şekilde 3 günü doldurdu ve dördüncü gün bana 'bye bye' diyip el salladı. Bence müdahale edilmediği için durumu daha hızlı kabullendi. Başa çıkabileceğini düşündü. Soğuk suya kendi atladığı için daha kolay oldu. Bu haftayı ağlamadan geçiriyoruz anlayacağın. Eller sallanıyor, mutlu gidiliyor filan.. Tripler bitti, sükunet geldi, çişler şarıl şarıl, iştah cillop, mutluluk ve tatmin grafiği yüksek, öpmeler sarılmalar yerinde.

Hep 'hasta' olacak diyenler...

Bir de doktorlardan ve parktaki öcü ebeveynlerden, ev çocuğunun kreşe gittiği ilk sene durmaksızın hasta olacağını üfürenler oldu. Şimdi düşünüyorum. Kreşe gitmeden önce ne kadar hasta oluyorduysa, aynısını hasta oluyor çocuk. Hatta bazen görüyorum, sınıfından çocuklar hasta geliyor okula- kuluçka süresi kadar gözlemliyorum, hayır yine hasta olmuyor. Belki bu gece, birazdan ateşlenecektir, mesela. Hayat sever ya, şaşırtmayı- fakat yine de sonucu değiştirmez. Ev çocuğu kreşe başladığından bu yana sadece 1 kez hasta oldu. Bir de kusma salgınına tutuldu. O bir kez hastalığı da kreşten kapmamıştı. Kusma salgınına da ev çocuğundan başkası yakalanmamıştı. Yani o da kreşten değildi. Yeniden geriye sarıyorum ve doktorun ölüm haberi almış gibi ev çocuğuna bakarak 'hep hasta olacak kreşte, hiç iyileşmeyecek hep hep hep' demesini hatırlıyorum. Olan iç organlarıma oluyor maalesef. Her şeyin 'en kötüsüne' hazırlayan 'etraf' yüzünden, ben diken üstünde kaka yapar gibi bekliyorum. Kasılıyorum, ekşiyorum, sararıp soluyorum.

Aralık, bir sihirli değnek etkisinde hayatı hoşlaştırırken başka şeyler de oluyor. Daha önce moka saran birkaç iş kendiliğinden aydınlığa kavuştu. Bir de beklediğim bir yerden olumlu bir haber aldım. Sadece bunlar bile üzerimde 3 hafta detoks kampı, Maldivler'de masaj, 4 saat aralıksız yoga ve sevdiğim diziyi arka arkaya 5 bölüm izlemişim etkisi yarattı.

Nasıl her şey birdenbire level atladı? Daha dün loser ve pijamalı ruh halindeyken, kendimi yeniden Google'da güzel kışlık bot ararken, saçlarıma ne değişiklik yapsam diye fikir kurcalarken buldum. Ne arada, bu hız?

Yoksa ana olmak bu muydu? Çocuk okeyse her şey okey miydi? Onunla ilgili işler yolunda gidince, hayatın diğer organlarına oksijen mi pompalanıyordu?

O şarkıyı şarap içerken mırıldanıyordum:
'Sen yoksan her şey eksik, sen varsan her şey teeaaamam'






24 Kasım 2016 Perşembe

Boğazıma kadar annelik


Bu bir dert böğürme yazısıdır. Modu olmayanlar şimdilik yazıyı terk edebilir. Sonra gelin ama, tamam mı?

Ev çocuğu bir adet Freddy Krueger'a dönüştü. Bak şu arkadaş, hatırladın mı?



Ev çocuğunun kreşe gitme macerası biraz dukan diyetinin evreleri gibi. Başarıyla atak ve seyir evresini tamamlayan junior'umuz, şimdi güçlendirme evresinde. Yani herkesin diyetten vazgeçtiği, 'amaaan azcık inceldim süzüldüm bu yeter' dediği dönemde. Onun kreş versiyonu da şu; 'Gittim oynadım diğer çocuklarla haşır neşir oldum, şimdi artık evimde kalabilir miyim yeniden, şaka çok uzadı' evresi yani. Kısacası, kreşe gitmek istemiyor. Tepki koyuyor.

Çiş tutuyor abi. 10 saati aşan sürelerde...Bana küsüyor. Şu iki kolunu rapçiler gibi kapaklayıp dudak büzüyor. Aynen şöyle:



Bir cümleye tam 12 adet 'anne' kelimesi serpiştiriyor. Yemek yemiyor. Yeniden bebek olmayı talep ediyor. Hasta taklidi yapıyor.

Öğrenen Anne'yi okur muydunuz bilmem. Ben şimdi okuduğum o yazılara yeniden göz atıyorum çünkü onun aktif yazdığı dönem bana uzay otobüsü ne kadar yabancıysa, 2+ yaş sorunları o kadar yabancıydı. Tek derdim 'verimli oyun oynama sanatı' idi. Şimdi ise, uçağı ele geçiren bir teröristi kızkaçıranla kandırmaya çalışan teyze çaresizliği içindeyim.

Bu sabah çantasını almak istemedi önce. Ben tamam diyince, fikir değiştirdi almak istedi. Ayakkabılarını giydirmiştim. Ayakkabıları ile içeriye girip, almaya yeltenince, beyfendiyi uyarma gibi bir saygısızlık(!) yapmış bulundum. Benim ne haddime... Sadece ona 'ayakkabılarla halıya basma' dediğim için yere yığılıp ağladı. Sonra sakinleşti. Çantasını almasına yardımcı olayım diye, koltuğun üzerinden çantayı almamla beraber ikinci kez öküz öldüren ağlamasını yaptı.

Geçen gün de beni şöyle cezalandırdı.
Yapboz yapıyoruz, okul sonrası. Benden nefret ediyor ama nasıl. Yanında oturmayacakmışım. Karşıma geç, dedi. Okey dedim. Hayır ayakta dur, dedi. Sırf nereye kadar götürücek bunu diye merak ettiğim için yaptım dediklerini. Ayakta durdum. Hayır, basma yere, yere basmaaa! diye inledi. Ben havalanıcam yani. Yerçekimini bilmiyor tabi beyefendi. Ve inanır mısın, havalanmadım diye başladı ağlamaya. Hem de fil öldüren bir şekilde.

Bir de bu ruh halinin hasta olduğunu hayal edin.
Hastalık da çarpı 300 kez alınganlık demek.

Bir daha asla gizli gizli ikinci çocuk hayali kurmuycam. Bu birincimi akıl sağlığımla büyüteyim. Birlikte 'normal' aile olduğumuz günleri göreyim, daha bir şey istemiyorum.

Midem ağrıyor kendimi kasmaktan. Çocukla yanyana olmaya korkuyorum. Oğlumla başbaşa kalmaya tırsıyorum.

Kreş, astarı yüzünden pahalıya geldi yani. Verdiğinden çoğunu aldı. Şimdilik tabi. Biliyorum, yakında toparlıycaz, düzelecek. Bugünler hatıra ve fıkra olarak arşive girecek. (girecek di mi?)

O zamana kadar kendime acıma hastalığına yakalanmadan, bir spatula serinliğinde bu sıcak ortamı yönetmem lazım.

Neyse ben kalkayım da kendime bir kavanoz viski koyup pipetle içeyim.
Yakşamlar!

Ev çocuğuyla göz göze gelince ben

16 Kasım 2016 Çarşamba

Neyim mi var?


Ev erkeği sorup duruyor; 'neyin var?'
Bir şey yok, diyorum. Suratım beş karış.


Yoo canım sıkkın değil.

Aslında bir şey var. Bu kreş akıntısına kapıldık kapılalı hayatımız şöyle..

Sabah kalkılıyor. Cıngır cırış sabah çişi, itiş kakış giyinmece, şansın varsa yüz yıkama- yoksa ıslak pamukla yüz temizliği, her sabah 'ilk 50 öpücük' filmi gibi okuldan bahsetme ve oraya gitmeye sevimli şekilde ikna etme zorunluluğu, hadi ikna ettin bebeyi kapıya götürüp ayakkabı giydirme seremonisi, evden çıkış ve 3 kat merdivenleri inerken teker teker her basamakta bakışma, şarkı uydurma, merdivendeki desenleri detay inceleme.. apartmandan çıkış. Apartmandan çıkmayla beraber sabah kahvaltısını kaçırmasın diye yürüme mesafesindeki yolu hızlı bir şekilde kat etme. Zaten dikkat edin. Normal yerçekimini hepimiz biliriz. Dünya yüzeyindeki tüm objeleri derinlere, çekirdeğe doğru çeken o kuvvetli güç. Bir de öteki türlü yerçekimi var. Anneavcu çekimi. Sabahları izleyin, çocuğunu kreşe götüren anneler tüm yerçekimini avuçlarında toplarlar. O anneler, çocukların elleri nasıl bir çekimle çekiyor, bakın. Hem de zor kullanmadan.. O ince ve hassas ayarı yapmak oldukça ustalık ister. Hem müthiş bir güçle aynı yöne doğru çekiyorsun, hem de çocuktan ters tepki almamaya çalışıyorsun.

Sonra bir de hasta olmalar, çocuğun uyum sorunları, gizli tepkiler derken.. Hani nerde o anne-oğul hayatı keşdefen, yavaşça oğlunun saçlarını okşayıp sevgiyle ufka bakan-memnun-iştahlı-hevesli kadın?

Yok!

Geçici bir dönem biliyorum. Ama yine de bu akışa engel olamıyorum.

Geçen sefer, doktor ev çocuğunu muayene etti ve şöyle dedi; 'Bu sene çok çekeceksiniz, hep hasta olacak, hep..hep'.. Bundan kaçış yok, anladık. Kreşten de alınmaz, çocuk hasta olmasın diye. Ee napıcaz? Her şey normalmiş gibi hayata devam.  E, olmuyor. Makineyi biraz stres moduna aldım yani bugünlere. Uyum sağlarız heralde, gereken update'leri yaparaktan. Bu ruh hali de en çok çocukla başbaşa olduğum anlara yansıdı. Hiç tadını çıkaramıyorum beraber vakitlerin. Ev çocuğu da kokusunu alıyor, kaçmama izin vermiyor, peşimde aynı tonda 'anneaaa oynağalım mı?' diye soruyor. Ben de hep aynı tonda / istekli görünerek 'tabi ki' diyorum. Bir oyun kuruyoruz, bakıyorum dakikalar sonra boşluğa dalıp gitmişim.

Bunlar stres hali işte. Strese girdim ben. Kreşten mutlu da döndüğü yok zaten. Ağlayarak çıktığı gün sayısı fazla.

Bugün elmalı kek yapıp, yedim. Sinirli sinirli üstelik.

Elbet bugünler de bir gün 'aa meğerse güzel günlermiş' yerini alacak, biliyorum. Alışacağız, uyum sağlayacağız.

O zamana kadar, bir de poğaça mı yapsam ne?

4 Kasım 2016 Cuma

Cuma mırıltıları


Kuş pisliği hakkında yazıyorum sabah sabah. Dışarıdan görenler ciddi bir şeyler hakkında kafa yorduğumu zannedebilir. Öyle de zannetsinler diye kaşlarımı ortada buluşturdum. Aslında etrafımda kimse yok. Sadece bi ara eve termostat taktırmak istediğimiz için bir teknik bey geldi. Beni çalışırken görünce, saygıyla selam etti. Halbuki kuş boku hakkında bir makale yazıyordum. Kuş pisliğine maruz kalmak şans getirir, rüyada kuş pisliği görmek de şans getirir- bakalım hakkında yazmak da şans getirecek mi. Neyse ki bu işten para kazanıyorum. Yoksa zor dayanılır. Gündemle de bağım yok. Yine Türkiye'de olanlar olmuş. Cirit atıyor tüm politik oyunlar, hesaplı hikayeler, şunlar bunlar.

Jıııuuujjt!

Hayat kaygan bir efektle gerçekleşirken, neler oldu?

Ev çocuğu kreşin üçüncü günü hasta oldu. Bunu zaten bekliyordum. Ama işin cilveli komik yanı bu hastalığı kreşten kapmaması, kendi çabasıyla olması. Ha nerden anladın, mikropların gözlerinin içine baktın da mı anladın derseniz, orda tam bir şey ispat edemem. Nedense 'tuh ya keşke kreşten kapmış olsaydı' diye de içimden geçirdim. Bu şey gibi... Bedava kek dağıtan otobüs firmasına, para verip kendi kekinle gitmek gibi. İçime oturdu. Cııvk.

***

Geçenlerde salondaki masaya şöyle bir baktım. Masanın üzerinde ev çocuğunun birkaç kitabı, benim not defterim ve bir tükenmez kalem, tuzluk, laptop, ıslak mendil, meyve tabağı, elma çöpü ve kahve bardağı vardı. Masanın etrafındaki sandalyelerin üzerine de yeni yıkanmış (kurumaya bırakılmış) ev çocuğunun çorapları ile benim sutyenler asılmıştı. Sondaki sandalyede ise polar bir örtü kuruyordu. Masanın altına gözleri kaydırınca da bir takım kek kırıntıları ile birkaç bezelye tanesi gördüm. Masanın ayaklarında ise gülen surat sticker'ları kalmıştı, bir oyundan. İşte ya dedim, hayat bu. Bir eşyanın kalbi atar mı, midesi guruldar mı, ses çıkarır mı. Evet. Yaşayan bir nesneydi bizim bu salondaki masa. Evin dördüncü karakteri olabilirdi. Adı da Veysel gibi.

***

 Bugün yeşil soğan yıkarken, soğanın bacak arasını açıp orda biriken kumları temizleyince kendimi bir konuda aşırı profesyonelmiş gibi hissedip havaya girdim. Bu bilgiyi yeni nesille paylaşmak için sabırsızım. Ev çocuğuna kendimi bu tip şeylerle 'bilge ana' olarak satmayı planlıyorum.


Gingkolu yeşil çay içiyorum. Tatmin edici bir çay. Kokusu, lezzeti ve etkileri ile hoş. Akşama da Cuma birası olacak.

Herkese cillop haftasonu.



31 Ekim 2016 Pazartesi

Ve olan oldu...

Ev çocuğu bugün kreşe başladı.

Resmen öteledim elimle, alın dedim. Bu çocuğu baba testislerindeki spermli kalabalığından sonra, yeni bir kalabalığa koyma, doğasına kavuşturma vaktidir dedim. Evdeki tekil hayattan alacağını aldı, çoğul hayata güncellensin dedim.

Sonra çıktım kreşten. Eve yürürken başladım ağlamaya. Bir tavuk gıdaklamasını andıran hıçkırığımla eve girdim. Ev erkeği ağladığımı görünce 'Oyy canım' gibi şeyler dediği için daha da gaza geldim. Onun göreceği bir açıdan kendimi yatağa yuvarlayıp, ağlamamın şiddetini artırdım. Ev erkeği gereken ilgiyi gösterdikçe, beynim puştluk moduna girdi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan kahvaltıda ne hazırlasam kendime diye düşünüyordum. Çocuksuz bir evde, istediğim tarz keyfi bir kahvaltıyla laptop başına geçip, 'eskisi' gibi takılmak. Yani normalde buna vaktim yine yok, çünkü çalışmak icap eder. Ancak bugünlük bir istisna? Hıı?

Yavrumun çıkmasına son bir saat kaldı. Heyecanım tavan. Çalışamam ben bugün. En iyisi bir kahve ve geri sayım.



Not: Akşama da Kasım ayı yazısı için yine burlardayım.








1 Ağustos 2016 Pazartesi

Tuhaf Diyalog

'Yabancıların götürdüğü yere git' sloganıyla yaşayan oğlumun, sağlıklı sosyal gelişimi için bir kreşte istihdam edilme vakti geldi (tanımadığı herkesin peşinden kendini adarcasına gidiyor) Etrafta bunca gürültü yapan, otobüslerde / uçaklarda kafanızı şişiren, alışveriş merkezlerinde 'köküne kibrit suyu' dedirten ve çocuk sahibi olma konusunda sizi kabızlığa sürükleyen monster'lar gündüzleri napıyor, hiç merak ettiniz mi?

Bir çoğu kreşe gidiyor. Orada narkozla uyutulup, ağızları bantlanıyor. Dünya böylece biraz rahat ediyor. Şaka. Kreşte çocuklar okul öncesi yoğun bakım hizmeti görmekteler. Oyun, iletişim, ihtiraslar, ego gibi işlere daha yakından bakmakta, büyümekteler.

Bizimkinin de zamanı geldi. Hem ev erkeği evden çalışsın (kabus), hem ben evden part time işler yapayım, hem bebe evde olsun. Bizim ev cennet mahallesi, bizim ev cinnet malikanesi. Başladım görüşmelere. İlk görüştüğüm yerde tuhaf bir diyalog oldu.

'Televizyon izliyorlar mı' diye sordum. O sorunun yüce meali 'bebeleri ekrana kitliyo musunuz' aslında.

Kadın kendinden emin, gülümsedi yüzüme.

'Kesinlikle televizyon açmıyoruz. Yalnızca çizgifilm ve bazen de bilmeceler anlatan programlar. Hepsi de eğitici.'

Hulki Cevizoğlu izlettirmedikleri için sevinçten havalara mı zıplamalıydım yani?
Gıcık bir veli izlenimi verdim, farkındayım.

'Ama o da ekran. Bizimki 3-4 saatliğine gelecek. O sürede hiç ekranla oyalanmasa çok mutlu olurdum' dedim.

Uygun seçeneği bulana kadar, evde hamura abanmaya devam.



Totodan zottiri hikayeler uydurmaya, kastırmaya devam.




Hiçbir amacı olmayan, saçma oyunlar kurmaya devam (imdat).




Bir de ev erkeğini gündüzleri kreşe yollama şansım olaydı.

Heyecanlı not: Ben bunu yazarken, çok çok çok sevdiğim birinden bana posta geldi. İçinde kitap! İçimde renkler, kelebekler, taklalar. Hem de kendi el ve zihin emeğinden bir paylaşım bu. Detaylar, sonra.






Pazar akşamı, mutfak masasında.

Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, d...