29 Nisan 2017 Cumartesi

Cortladığım yerden yazıyorum


Bloga yazmaya, gelen yorumları cevaplamaya, her paylaşımlarını havada kaparak okuduğum blog yazarlarına yorum bırakmaya da hiç fırsat bulamadım. Aslında bi kulağım buralarda. Anlatacaklarım da çok. Sebebi işe başlangıç haftası olmasının yanı sıra, hastalıklarla yoğrulmuş günler gecelerden geçiyor olmam.

Hafta içi her gün ev çocuğu hastaydı. Üstelik geceleri yükselen ateş, uykusuz kalmalar, ağlama krizleri, bol temas istemesi... Sabahları annem boş- çalışmıyor, bu yüzden koşup geldi. Gün içinde de nasıl oluyorsa bizimki iyileşiyor- kreşe gidebildi. Ev erkeği de çıkışında onu aldı. Akşama doğru da o ateş ve hastalık yeniden cortladı işte. Duygusal olarak yüksek tansiyonda olduğumdan, uykusuz kalmak yormadı (sanıyordum) beni. Hatta bu hafta içi 3 sabah ev egzersizi+duş olayına bile girdim çıkmadan. Tüm hafta hafif beslendim. Ev çocuğunun hastalık durumu kafamı karıştırsa da nasılsa toparlayacak, olacak böyle şeyler kızım, şimdiden alış işte çimdiklemeleriyle kendimi teselli ettim.

Meğer aslında kendimi çok pis geçiştirmişim.
Kandırmışım.

Basbaya bu hafta çocuğun ne yediği, kaç kez tuvalete çıktığı, öğle uykusunu nasıl aldığı (uykuda çok terler), uyanırken nasıl uyandığı (sarılma ve şefkat ister), kakasını yapıp yapmadığı, mutlu olup olmadığı başlıklarına odaklanmadan geçti. Kendi sesime kulak vermemek, fırtınaya kapılmamak, kaygı fısıltılarıma pabuç bırakmamak için kendi sözümü kesip durdum. Fakat ev çocuğu iyileşemedi, normalde 3 günde biter o hastalık. İştah iyice azaldı. Kabız olmuş yine, kaka tutmuş, o kakalar nasıl sert çıktı ve acıttı. Üzülüyorum ey blog.

Ardından bu yoğun tempoya dayanamayan vücudum ev çocuğunu yalnız bırakmadı ve ben de ateşlendim. Burnum tıkalı, boğaz şiş, etlerde yanma... Çocuğumu takip edemediğim gibi, kendimi de edememişim. Şuan aşırı abartı arabesk gribim. Duygularıma kadar...

Bu aralar yaşadığım olumlu gelişmeler, ev çocuğunun parmak emmeden uykuya dalması (tamamen kendiliğinden oldu)- hatta uyanıkken de epey azaltması. Uyku arasında yapmaya devam ediyor, ufak ufak. Bir de işin kendisini sevmiş olmam. Elbette şartlar idealimdeki gibi değil ama işin aksiyon kısmından hoşlandığım için, sorun olmuyor. Bir de her şeyden çok amaç, artık bir yerinden başlamaktı... Kılçıklı yerlerini dert etmeden.

Ama işte görüyorsun sevgili blog. Hayatla, muti-tasking yapılmıyor. Sağlığımız cortladı. Ve bunda maalesef yeni düzenin payı var. Şimdi yeni haftaya daha iyi hazırlanmak ve yavrumun temel besinlerini almasını, özenli bakımını daha detaylandıracağım bir 5 günü planlamak istiyorum. Aslında bu hafta yapılması gereken başka çeneler vardı. Anlatacağım epey komikli dedikodulu şeyler birikmişti. Sabahın bu saatinde herkes uyurken yatağımdan kalkıp- buraya beni çenelemeye getiren şey maalesef bu sabah başka türlü bir duygunun yazısı oldu.

Hastalıktan kahve içemiyorum, ağzımın tadı yok. Yorumlarda ve yeni yazılarda buluşmak dileğiyle. Herkese tatil tadında Pazar olsun. Ben yeniden yatağa dönüyorum.

26 Nisan 2017 Çarşamba

Çocuklu Hayatın İş Hayatına Olumlu Katkıları

'Öyle bi ortam düşün ki çalışırken kucağına atlayıp klavyeyi gelişigüzel parmaklayan yok'

Bu da konu mu demeyin!
Çocuklu hayattan sonra iş hayatına dönüyorsun? Bir meteor uzaydan yeryüzüne düşerken evdeki küvete denk gelse, aynı efekt. Öğretmenleri, memurları ya da kendi kliniği olan bir takım doktor anaları saymıyorum. Kendi kuaför dükkanı olan anaları da. Ya da ağdacı. Yani düzeni ortamı belli olan. Evde durmaktan bolarmaya fırsat vermeden iş yaşamına doğumdan kısa süre sonra dönüverenleri saymıyorum. Ben, tıpkı benim gibi, özel sektörde iş kovalayan ofis çalışanlarını diyorum.

Çocuklu hayat başladığından beri ilk tam zamanlı işime girdim.  Önceki tam zamanlı işim henüz lohusalığımın ikinci ayında iflas etmiş ve bu hazin durum bana kuru bir telefonla haber verilmişti. Bu hikayeyi detaylandırma işi başka yazıya kaymalı. Bugüne dönersek; daha 1 hafta bile olmadı ama ben daha ilk günden bazı şeyleri ön görebildim. O da çocuktan sonra bana olanlar ve bunun iş hayatına yansıması hakkında.

'Öyle bi ortam düşün ki o çay hep sıcak'

İki gruba ayrılıyor. Birinci grup; işe başlarken çocuğundan ayrı olmanın hüzünlü hali üzerine çığ gibi düşen anaları oluşturuyor. İkinci grup ise; işe kafa dinlemeye, biraz olsun kendiyle özel vakit geçirmeye gidenleri. Apaçık ben ikinci gruptayım. Tabi sabah yavrumla öpüş kokuş ayrıldıktan yaklaşık 3 dakika sonra. Eğer çocukla ilgili çok ciddi bir sıkıntı yoksa, işe gitmek çocuklu hayattan sonra bir jakuzi, bir botoks etkisi diyebilirim!

'Öyle bi ortam düşün ki yemek yedikten sonra hiç yerleri süpürmüyorsun'

Elbette çocuğu özlemek günün her anı derinizi cimcikliyor. Orası kaçınılmaz. Fakat çocuğun keyfi yerinde, oyundan oyuna koşuyor, öğle uykularını çat pat alıyor, yemeklerini üç beş bişi yiyorsa, neden arkanıza yaslanıp kahvenizi içerken çalışmanın tadını çıkarmayasınız? Üstelik analık macerasında her türlü zorlu günün, inatçı durumların, krizli haftaların icabına bakabilmişken, iş hayatı size artık 'vız' gelebilecekken?

'Öyle bi ortam düşün ki kolyen sadece kolye'

İşte çocuklu hayatın iş hayatına ödünç verdiği bazı faydalı kabiliyetler:

Hızlı olma çıtasında ileri düzey!
Öncelikle 0-3 yaş arası bebekli hayatın en büyük nimetlerinden olan 3 saniye içinde nişan kına düğüne hazır hale gelme becerisi iş yaşamı için oldukça ideal kullanılabilir. O kadar kan ter içinde kalmalar boşa değildi. Katya gibi hizmet ettiniz durdunuz, işte bunlar hep egzersiz. Sabahları evden çıkmadan inanamayacağınız bir hızda kombin yapıp, saç-makyaj tamamlayıp, kahvaltı işini halledip, bebe için hazırlıkları bitirip hatta çıkmadan mutfak yerlerini şöyle bi viledalayıp kapıyı çekip çıkmanız hayal değil. 5 dakikanız daha olsa belki komple sir ağdanızı bile yapabilecek meziyettesiniz, siz.

Göz göze gelme!
Uzun süre evde pijamalarıyla oturup halk arasına karışmayı belli belirsiz hatırlayan analar, vahşiliğini çaktırmamak istiyorsa, uykuya geçişini dört gözle beklediği yavrusuyla göz göze gelmeme yönteminin faydalarını hatırlamalılar. Göz göze gelmemek sizi başka bir konuya odaklanmış göstereceğinden, üzerinize 'profesyonel' bir şal atacak. Bu yeteneğinizden yararlanın.

İş yükü ne ki?
Fazla iş- iş yükü- öküz gibi çalışmak korkusu diye bir şey kalmıyor. Hele benim gibi ilk iş gününde fazla mesai yapanlar için 'başlangıç günü' kabus bir deneyimden sayılmıyor. Uyku uykunun mayasıdır prensibi, iş işin mayasıdır şeklinde uyarlanabilir. Sonuçta bu maya benzetmesinin gittiği yeri biliyorsunuz. Fazla iş yükü çocuksuz yaşamdaki gibi yüreğinizi darlamıyor, hatta bir robot gibi bu tempoya alışabiliyorsunuz. 3 günde bile! Çok iş, sıcak tutuyor. Çok uykudaki gibi iş, işin mayası oluyor ve kutsal çalışma isteğine dur diyemiyorsunuz. O formül içinize işlemiş, kendinizi ehlileştirmişsiniz adeta.

Bildirim takibi!
Çocuklu yaşamın sinsi davranışlarından olan gizlice bildirim takip etme eylemi yine ofis hayatının renkli dünyasında çok işinize yarayacak. Kaşla göz arasında paylaşım yapabilir, gelen yorumları cevaplayabilir, iki stalk bile patlatabilirsiniz. El hızınız, göz kaydırmalarınız oldukça başarılı.

Üşenmek yalnızca yatakta olur!
Rejimde ya da özel bir beslenme programında olanlar yaşadı. Belki çocuktan önce hep yanınıza evden sağlıklı atıştırmalıklar almak fikirde kalıyordu ama artık bunlar sizin için şipşak hobiler. Ara öğünlerle beraber tüm günün poroğramını organize etmek sivilce gibi bir detay. Erzak taşıma, gıda paketleme, sulu yemek ısıtıverme mevzularında siz bir CEO'sunuz.

Yaratıcılık zirve!
Çocuklu yaşamın sınırları zorlayan günlerinden sonra beyniniz fikir fikir fikir diye kaynıyor. Hayal gücü genişlemiş, saçma taleplere çözüm bulmaktan sizde imkansız diye bişey kalmamış. Döt tutuşturan projelerde masada rahat bir şekilde gülümseyecek o kişi sizsiniz.

İki eli kanda olsa...
Eskiden mutlaka geç kalan siz nasıl böyle değişebildiniz? İki eliniz kanda olsa yetişiyorsunuz. Pes. Müthiş reflekslerle metroda anons edilen 'dikkatkapılarkapanacak' uyarısı ile zamanı bükebiliyor ve o kapıdan içeri dalabiliyorsunuz.

Özgür ilişkiler...
Artık anaç ve şefkatli olmanın ne demek olduğunu biliyorsunuz. İşte sırf bu yüzden ofis ortamında insan ilişkilerinde anaç rolünü siz üstlenmiyorsunuz. Artık ağlama duvarı ve herkesin tüm sırlarını paylaştığı kişi siz olmayacaksınız. Çünkü siz gerçek anlamda sadece bir kişinin anacısınız.

***

Bu yazı iş hayatına başlamanın çok taze günlerinde yazıldı. Yanıltıcı olabilir. Ancak içinde sadece hünerlerinin, fikirlerinin ve üretiminin olduğu ortamlar adı iş de olsa, başka bir şey de..para kazandırsa da kazandırmasa da, kişi ana olsa da olmasa da, insanoğlu için bir ihtiyaçtır,kalpteki heyecandır derim.Ve uykuya dalan hasta yavrumla hasret gidermek için (yanına kıvrılmak) yazıya veda ederim.

23 Nisan 2017 Pazar

Mıy mıy mırıltı





Amerigalılar film yaptığında, eğer hafif Avrupa esintisi, durağan sahneler, yaşamın ta kendisi boşluklar varsa çok heyecanlanıyoruz. Vay iyi filmdi diyoruz. Çünkü artık baktığımız her yönde gerçekliğin anlamsızlığını arıyoruz.

Eskiden böyle değildi. Her şeyin sebebi olmalıydı. Giriş, gelişme ve sonuç. Bombanın patladığı yer, karakterin müthiş değişim geçirmesi ve beklenmedik olaylar. O yaşların hayattan beklentileri gibi. Sonra 30'lar başladı. Ve değiştik.

30'lara geldiğimde, etrafımda akli dengesi yerinde olan çoğu insan boşluklu oldu. Sessizlik, cevapsız kalmak değil bir cevap vermeye dönüştü. Hayat, kafayla beraber şekil aldığına göre yaş aralıkları ayrı birer sinema salonuydu. Şuan yaşadığım 30'lar aşırı Avrupa filmi ihtiyacı içinde, ilginç. Gerçi bazen ev erkeği ile film izlerken ile farklı titreşimlerde oluyoruz. Belki bu da cinsiyet faktöründendir. Örneğin leziz bir filmin içerisindeyken ben -akıştan gayet memnunken-, ondan gelen 'bak şimdi adamı öldürecek kesin' tahminleri, filmin çok dışında olduğunu ispatlıyor. 'Hayır ev erkeği bu öyle bi film değil, o tür şeyler olmayacak' dediğimde, beni ukala buluyor. Filmin dokusunu seçebiliyorum. Diyaloglardan, müziğinden, açılardan, karakterin yürüme hızından bile. Bunlar 30'larda beni bulan şeyler. Gözüm onu arıyor.

Maalasef gündelik yaşama da bulaşıyor bu bakış. Artık eskisi gibi kendimden sihirli değnek değmişçesine sürprizler beklemiyorum. Karınca gibi çalışmak ve verdiğin sözleri tutmak daha manidar geliyor. Olumsuzlar boş durur mu? Onlar da daha koyu geliyor kaynaklarından. Umutsuzluk daha gri, tembellik daha kaygan. Şıp diye değişmiyor hiçbir şey. Bak ben eskiden evde bir sefil gibi koltuğa yapışmış TV'ye saatler gömerken, bir telefon gelirdi. 'Hadi gel Empas'tayız'... ben bi duş almayla yaşama sevinciyle dolan kelebeğe dönüşür, çıkardım yollara. Şimdi, gel de masaya sohbetler akıt. Yok. Ama depresyona daha az meyilli. Çünkü sebep sonucu öğrenmiş yaşamda. Mutlu olmak için squat yapmayı, yoga yapmayı, erken uyumayı ve gluten free beslenme programını filan biliyor yani. İç huzur ve neşe kontrol edilebilir, yöntemleri üzerine çalışılabilir. İşte sana 30'lar.

Dün Manchester By The Sea'yi izledik. Kanırta kanırta akan gerçek bir filmdi. Avrupa vitaminli Amerika eseri. Kavramları ve fikirleri bir bira içme sahnesiyle bile verebilen kısık-ince-leziz film. Boşluklu, durağan, kendi halinde bir hikaye. Tam yaşadığım 30'ların kafası. Neyse ki sanat filmi diyince aklımıza gelen çıplak erkek poposu ve kıllı kadın vücudu klişeleri bitti. Yoksa şuan napardım bilemiyorum. Kendimi anlayamadığım anlarda, beni anlayabilen film sektörüne ihtiyacım var. Anlıyor musun?

Ve bu sabah durduk yere, bundan bahsetme ihtiyacı duydum blog. Üstelik yine aceleyle yazdım. Kahve bile içmedim, çünkü sırada temizlik var. Ev çocuğu desen, 2 haftadır karnına oyuncak sokup 'anne bak ben hamileyim' diyor. Ev erkeğiyle gülüp duruyoruz ama bu oyun da kesin onun gelişimiyle ilgili bize bir şey anlatıyor, anlamıyoruz değil mi? Hey gidi. Bazı günler çok Pazar.


19 Nisan 2017 Çarşamba

İş bulma hikayem. Ya da işin beni bulması.


Yatağa popoyu koymuşçasına, anne dizine kafayı yaymışçasına sana geldim blog.

Ha şimdi (Trabzon zaman zarfı) bitti çamaşır katlama işim. Ondan daha önce de patlayan gider borusunun skandalını temizlemeye çalışıyorduk. Ve aradan çıksın diye klozet-lavabo çiftini cifledim. Olaylar mutfak tezgahına kadar lafı getirdi, hadi orayı da hallettim. Ama çay taze, şuan 'gece yeni başladı' ruhum bundan.

İzmir'de olmayacak şey oldu. İş buldum. Hem de kendi uzmanlık alanımda. O günü hiç unutmamak için buraya not alayım.

Referandum sebebiyle yılık, mayışık halimle büyük yatakta uzanıyordum. Ev çocuğu beni odasına 'gel anne gel arabacılık oynayalım' diye çağırırken, yerimden hiç kalkmak istemediğimi, tavana bakarak 'gel oğlum gel sana burada kitap okuycam' dediğimi hatırlıyorum. Referandum ertesi, sosyal medyada akan paylaşımlardan dolayı gırtlağıma kadar 'boşalmamış enerji' ile kalakalmıştım. Bu enerjinin ismi yok. Bilinçli ya da politik bir hal değil, bak. Göt olmaktır, belki. Bilmiyorum.

O sırada telefonum çaldı. Uykulu sesimle konuştum. Ses, beni mülakata çağırıyordu. Çok gördük biz bu mülakatlardan uyuşukluğumla, alelade bir şekilde yer tarifi istedim. Böyle bir işe başvuru yapmamıştım. Ev erkeği her sabahki centilmenliğiyle yerime başvuru yapmış olmalı, diye düşündüm. İzmir'e geldim geleli nadiren kendi alanımda ilana rastlıyordum. Toplamda 5 görüşme filan yapmışımdır onca sürede. Hepsi de 'editör' ya da 'sosyal medya uzmanı' adı altında grafik tasarımcı arayan çok tatlı ve bilinçli insan kaynakları gızlarıydı. Kurumsal iletişim uzmanı olarak çağrıldığım aşırı plaza bir iş görüşmesinde, kendimden bahsetmemi istemelerinin hemen akabinde, o gaddar tecrübemden bahsettikten sonra 'yani tasarımcı mısınız' demelerini hiç unutamıyorum mesela.

Bunları geçelim. Herkesin hiç ders çıkaramadığı bazı anılar vardır. Parçası olmayan legolar gibi. Bu anılar da böyle.

Görüşmeye gittim. Gitme sebebim inan -sadece- dönüşte tam buğday ekmeği almaktı. Bir de hava alırım, ev çocuğu da anneannesiyle oynar o arada, diye düşünmüştüm. İçeri girince, yine tatlı bazı gızlar bana form uzattılar. Formda annem ve babamın en sevdiği çorbayı sormamıştı sadece. Doldurmadım. Bazen tembellikte çok çalışkanımdır.

İçeriden buyur edildim. Olayların bundan sonraki kısımlarını yıldızlı sticklerlarla süslediğimi varsay.

Genç bir adam, beni karşıladı. Uyuşuk halimi farketmiş sanırım, nasılsınız dedikten sonra, benim mıymıy sesimin arkasından 'mecalim yok diyorsunuz yani' diyip güldü. Bana bu espiri bile Truman Şov'un dışına çıktığımı hissettirdi. Nedense hoşuma gitti bu yaklaşım. Ve sonra tüm öz geçmişimi GERÇEKTEN ama GERÇEKTEN inceledi. Her bir kısmı için sorular sordu, hikayesini merak etti. Bir işveren olarak tecrübelerimi öğrendi. İlgiyle.

Ve işin tuhafı aradıkları şey uzmanlık alanımdı. İlk kez! İzmir'de başka bir şey kakıtmadan, sadece ve sadece kendi alanımda iş tanımı olan bir pozisyon için mülakata girmiştim. Bu işi istiyordum. Şartları, sağı, solu umrumda değildi. Kendimi farklı satmama gerek yoktu. İyi yaptığım şeyi yapmam yeterliydi. Bir insan çalışmak diyince, daha ne istesin ki? Kendi olabildiği, yaparken iyi hissettiği şeyi yapabilme özgürlüğü. Bir nevi kendi sesinden konuşabilme konforu.

Deneme haftasını beklemeden, bir çalışma yapmayı teklif ettim. Hemen ertesi gün de gönderdim. Olumlu dönüş geldi. Pazartesi gerekli evrakları muhasebeye teslim etmem için bilgi verdiler. Özetle bu Pazartesi, başlıyorum.

Lakin, işin ünlemli kısmı, duygularım çok usta bir şekilde gizlenmiş galiba. İş buldum diye çığlık atıp, sıçramadım. Ev erkeğiyle kucaklaşıp öpüşmedim. Çaksana dostum hey diyip arkadaşlarıma müjdelemedim. Bir çiçek yaptırıp annemin kapısını çalmadım.

Fakat ne yaptım biliyor musun. Bugün alışverişe çıktım. Sıradan keyif alışverişi. Yeni cüzdan, takılar, güneş gözlüğü filan... Yeni iş için. Sonra oturdum bir yerde kahve söyledim kendime. Aldıklarıma bakarken benim gözlerden tıpır tıpır bir yaş gel... Birden ne göreyim? Yorgundum ben. Kendimi zor bir mücadeleden çıkmış ve yıpranmış gibi hissediyordum. Aldığım şeyler tipik benim zevkim, hani olduğu gibi ben. Hasret kalmışım gibi kendime. Şöyle sırf tatlı şeyler almayalı ne kadar zaman olmuş. Yeni bir hayat önümde, her şey için heves-heyecan, içimde bitmek bilmeyen fikirler. Tamamen bana ait bir mutluluk anı. İçinde yalnızca ben.

Cüzdanıma baktım, evirdim çevirdim. Kahvemi bitirip kalktım.
Sevinç ağlamasını bile özlemişim.












17 Nisan 2017 Pazartesi

Blogda Yazmak Üzerine...




Hayatın bana bahşettiği özelliklerden biri 'sabırsızlık'.

Bu sıfatla bakacak olursak insan kişisine, 'yazmak' eylemi sabırsız insanlar için oldukça zorlayıcı. Can sıkıcı.

İlkokulda üzerime yapışan bir diğer sıfat da 'dikkatsiz' öğrenciydi. Bu da sabırsızlığın kuzeni diğer bir durum işte. Genelde olayları hızlı kavramak ve gerisiyle ilgilenmemekle ilgili. İlkokulda çok hızlıydım. Hızla öğreniyor ve sıkılıyordum. Ancak sınavlarda 100 üzerinden 98 aldığım kağıtlar için bile öğretmenimin anneme 'dikkatsiz' olduğumdan bahsettiğini hatırlıyorum. Bak bu sabırsız ve dikkatsizin bir diğer akrabası da 'acelecilik'.

Blog yazarken en sık yaşadığım sorun bu. Yazıları uçar gibi 20 dakikada ön hazırlıksız ve taslaklarda hiç çalışmadan yazıp, sabırsızca yayınlıyorum. Sonra da kendimi aşırı alakasız yanlış ifade ettiğimi görüyorum. Örneğin geçenlerde ne zorum vardı da çocuk yaptım yazısı üzerine aldığım birkaç olumsuz yorum beni 85. kez bu konuyu düşünmeye itti. Çocuk sahibi olmayla ilgili şikayet ediyormuşum gibi bir tat bırakmış. Bu yorumu 'iyi okuyan' bir aile insanımdan aldım üstelik. Anlatmaya çalıştığım şeyi iyi aktaramıyorum. Net olmuyor, belirsiz havada kalıyor. Çünkü koşarak yazıyorum. Aynı şekilde dün yazdığım yazıda da sanki ev erkeğinden şikayet ediyormuşum, o beni mağdur ediyormuş gibi bir hava oluştu. Bu epeydir var. Konuşmadan önce düşünmek ayran içmekse, yazmadan önce düşünmek kefir içmek değerinde bence. Çok daha kıymetli ve gerekli. Yorumlarda sık sık 'ya aslında ben orada şöyle demeye çalışmıştım...' diyerek savunma veriyorum. Benim bloğumu okuyan insan çok olmasa da aklına, fikrine güvendiğim insanlar. Çoğu -son 3 senemi düşünürsem-benden daha çok okuyor. Hem yazıyorlar da... Bunların hepsi aynı kapıya tıklatıyor; sabırsızca yazıyorum!

Birkaç blogger var bayılarak okuduğum, bazen anlatımlarındaki sabıra hayran kalıyorum. Öyle detayları öyle sıkılmadan ve beni de okurken sıkmayarak veriyorlar ki...

Blog meydanı işte bu yüzden var. Derdi yazmak olanların mutfağı. Yazmayla ilgili egzersiz yeri. Daha önce 6 sene boyunca yazdığım Dukuju bloğumdan 'yanlış anlamalar' yüzünden (tamamen farklı konulardı) uzaklaştığım için, biraz da tecrübeye dayanarak- aynısını burada yaşamak istemediğime karar verdim. En son Japon Kedi'nin yazısında iştah açıcı şekilde bahsettiği yazma eylemi üzerine bazı ipuçlarını okuyunca 'mükemmel zamanda gelen yazı' duygusuna vardım. Ben de uygulamaya ve bu işi daha fazla ciddiye almaya niyetlendim. Artık yazılarım üzerinde işçilik yapacak, biraz daha emek vereceğim. Belki okuyanlar için kayda değer bir değişiklik olmayacak- bilemiyorum ama yazma yöntemim üzerine çalışarak, kendi adıma yol alabilirim sanki.

Yazmayı seviyorum. Yazarak hafifliyorum. Madem öyle, bu işi neden aceleye getiriyorum?

Biraz yavaşla, kahveni yudumla ve dök kelimelerini usulca.




16 Nisan 2017 Pazar

Serbest Çağrışım




Sabah 06:45'te uyandım. Ev erkeğine babasının ergenlikte hediye aldığı ancak hiç siftahı yapılmamış, - benim ise son 5 yıldır evire çevire giydiğim- gömleği giydim. Kot pantolonumun içine sokuşturdum. Yüzüme en konforlu bakımı yaptım. Yani yıkayıp nemlendirdim, göz altlarıma hafif kapatıcı sürüp, ayna karşısında röportaj veriyormuşum gibi seçkin bir şekilde gülümsedim.

Ben bu aynanın beni nasıl dolandırdığını bir gün eczanede karşıma çıkan gün ışığı aynasında anlamıştım. Bir baktım ki Cindy Crawfod'a tık kala sandığım surat meğer sefillerin yazılmamış 6. cildiymiş. Bakın bu boktan espiri şuan çıktı, çünkü samimiyim. Çünkü doluyum. Cildimde tedavi edilmeye ihtiyaç duyacak denli kızarıklık oluşumunu da o sırada fark etmiştim. Bir süre kinle doldum çevreme. Ev erkeğine, anneme, hatta ev çocuğuna. İnsan hiç mi söylemez cildimin vaziyetini? Çaktırmaz? İpucu vermez? Kaç göz yapmaz? Bu aynaya güvenmeme kararı aldım ama bazen iltifata benim de ihtiyacım oluyordu. Ve bu ayna instagram vazifesini görerek; cilt rengimi dengeliyor, kaş bıyık filan rötuşluyordu. Bu sabah da aynaya baktım ve güne başladım.

Saat 10:00'da Karşıyaka'da olmam lazım. Bu arada ev erkeğinin uykusunu alabilmesi için ev çocuğunu anneme bırakmam gerekiyor. Saat 10:00 'da uyanacak olan ev erkeği, 10:30 'da bebeyi annemden alacak. Anneme yürüyüş mesafesi 15 dakika. Bebek arabasını ittirerek 20 filan. Simitli kahvaltı sözü vermiştim, yolda fırına uğrayıp simitleri almakla beraber, 23 dakika. Evden çıkmadan önce ev çocuğunun yedek eşyalarını bir çantaya koydum. Birkaç saat için bile olsa, çocuğun ıslanan çorabı hoşgörüden anlamıyor. Gideceğim yerde kahve içmek istiyorum ve bardakların iyi yıkanmadığını sinsi bir şekilde fark ettim. Yanıma karton bardak almam lazım, bu yüzden kendime de bir çanta hazırlıyorum. İçine gözlük, telefon, cüzdan, karton bardaklar ve not defteriyle kalem koyuyorum. Ev çocuğu yanına bir şey almak istiyor mu, onu soruyorum. Yeni aldığımız doktorculuk oyuncaklarını istiyor. Parçaları topluyoruz, çantayı kapatıyoruz, sırt çantasına yerleştiriyoruz. Çişini anca bitiren ev çocuğunu giydiriyorum. Saçını acıtmamaya söz vererek, saçlarını tarıyorum fakat bir kaç yerde yine de acıtıyorum. Özür diliyorum hafif dilenci sesimle ve bu sırada taramaya devam ediyorum. Ev erkeğinin uyanmama ihtimaline karşılık cep telefonunu evin içinde Google yardımı olmaksızın bularak başucuna koyuyorum. Ancak şarjının intihar eşiğine geldiğini görüyor ve koşup şarj aletini getiriyorum. Gıcık telefon, şarj olmuyor bir türlü, temas sorunu var. Araya ev çocuğunun terliklerini koyunca, temas ediyor ve şarj oluyor. Vakit kaybettiğim için saati kontrol ediyorum. Evden en geç 08:00'da çıkmam lazım... Randevuma gecikme lüksüm yok. Ah az daha unutacaktım, ev erkeğine not yazmam lazım. Ev çocuğunu aldığında yapılması gerekenleri yazmalıyım! Teknik ve nesnel zekaya sahip olan ev erkeği, tıpkı bir time-line gibi, saniye ve komutları doğru girilmedikçe, doğaçlamada zorlanıyor. Bu sebeple başlıyorum yazmaya...

Dönüştü markete uğrayın, yumurta alın. Eve gelince acıkmış olur, senin yulaflı yumurtanı seviyor, ondan yersiniz. Saat en geç 13:15'e kadar uyursa uyusun, yok uyumazsa zorlama. Üzerini kontrol et, çok sıcaklarsa mutlaka hafiflet giysilerini.

Notu görmesi garanti olan bir yere yapıştırıyorum; banyo aynasına. Hey allaam, bu şimdi kalkınca ekmeğin buzlukta olduğunu unutur. Çıkarayım da, çözülsün hem o saate kadar. Bu kıyaklarımı unutma ev erkeği! Gerçi senin her kıyağa verilecek bir cevabın vardır.

Ev çocuğuna ne çok kışlık ne de çok baharlık olmayan, ara geçiş montunu giydiriyorum. Benim gibi yürümeyeceği için, bebek arabasında oturur haldeyken sabah saatlerinde üşüyebilir. Mantıklı seçim. Çok erken kalktık, açlıktan midesi bulanabilir. Yanıma bir de muz alayım, yolda tırtıklar. Ben de üzerime baharlık montumu giyiyorum ve bu sefer sahiden evden çıkıyorum.

Çıktığımızda saat 08:15... Olsun, yetişirim. Anneme haber vereyim yolda olduğumuzu. Fırına geldik. Çüşlü ohalı! Fırın kuyruğu? Kaç kişi var orada? belki 20 filan. Bekleyemem, vaktim yok. Başka fırından alırız. İyi ki muz almışım yanıma, biraz tıkınsın yavru, acıktık!!!

Anneme nihayet ulaşıyoruz. Annem elimdeki simitleri görünce azarlıyor; 'kaç tane simit aldın?'.  Ayaküstü tartışıyorum en geleneksel halimle. 'Anne sabah sabah kapıda azarlıyo musun beni? Ben de bir şeyler yiyip çıkıcam heralde'. Annem yanlış anlamış taklidi yapıyor; 'he sen de yersin sahi, pardon. ben bize aldın o kadar simiti sandım'. Tipik annem... Ev çocuğu ne zaman kahvaltıya ona gelse, panik yapar. Zelzele geçirir. Güreş tutar. Çünkü çocuk doyurmak en büyük fobisi. Since 1983. Yine köşeye sıkışmış, görebiliyorum. Dolmuşa yetişmek için 20 dakikam var, iyi bari, kahvaltıyı benle halletsin çocuk, annem darlanmasın. Evden çıktığımda ev çocuğu doymuş, oyun oynar haldeyken onlarla vedalaşıyorum.

Dolmuşa yürüme 3 dakika- dolmuşla Karşıyaka'ya ulaşma, 17 dakika- dolmuştan, randevuma yürümek 1 dakika- ve randevum yalnızca 15 dakika sürdü. Kendime ayırdığım bu kuş boku kadar zaman için yaklaşık 4 saat serbest çağrışım yapmışım. Sonuç? Bunca kasışı yapmasaydım da olur muydu? Galiba, olurdu. Ev erkeği 20 dakika erken uyansaydı, kaymak gibi akar giderdi. Kimse ölmezdi, sakatlanmaz ya da sefil olmazdı. İşte illa Anadolu gadınlığı illa bi kurtuluş savaşı ortamı yaratmalar. Siper almalar, bin dereden su getirmeler, acıyı su gibi içmeler, keş gibi kıvranmalar.

Herkese hayat yolunda doğru tekniği bulma dileğiyle. İçtiğiniz kahveler eziyet üstü kahvesi olmasın, keyif kahvesi olsun.


Not: Bugün günlerden #hayır.




12 Nisan 2017 Çarşamba

Ne zorum vardı da çocuk doğurdum?!

Anneliğin bazı günlerinde ben...

Soruyorum kendime.
Ne işim vardı analıkla acaba? Mis gibi serserilik filan, zaman geçiyordu.

Gerçekten merak ediyorum. Benim gibi hiçbir kurum ve kuruluş tarafından 'hadi artık torun yok mu' zorlamasına maruz kalmayan (daha doğrusu ciddiye aldığım kurum ve kuruluş), evlendiği insan kişi çocuk sahibi olmaya dair sıfır plan yapan, toplumun hiçbir beklentisine prim vermeyen biri olarak nerden doldum taştım ana olma isteğiyle?

Bir sabah uyandım ve o istek geldi diye hatırlıyorum. Abartısız. Ne zaman analıktan başım sıkışsa-şikayet etsem, o dönemlerimi iyi bilen annem omuzlarını silker, şöyle der; 'anne olmayı çok istedin'...
Annem hiçbir zaman bu isteğime anlam veremediği gibi kendisi ikinci çocuğu hiç düşünmemiş biri. Hatta sanırım birinciyi de düşünmemiş. Kısmet, evladım!

Fakat benimki kısmet değildi. Basbaya doktorla kafa kafaya verip geliştirdiğim bir organizasyondu. İstedim ve oldu. Çok sevdim, çok emek verdim, sevgim hudutlarını aştı, büyüdü büyüdü ve şuan inanılmaz şekilde hayatımın ta kendisi oldu çıktı. Onsuz bir hayat senaryosu yazamam. Fakat, yine de analık neden ister ki insan durduk yere? Nasıl böyle bir sorumluluğu almak isteyebilirsin?

Şaşırdığımız çok şey olabiliyor. Örneğin, cinsiyet değiştirme ameliyatları, dile yapılan piercingler, tüm vücutta dövmeler, yüzde 100 vegan yaşayanlar filan... Farklı yaşam biçimleri bizi şaşırtırken, ana olmayı istemek nasıl şaşırtmaz? Al sana çılgınlık, tut sana marjinal hayat!

Gözleri eşşek gibi iltihaplanmış bir insan bebesi, assla ama asssla o göz tedavisini yaptırmıyor ve sen peşinde yalvarmaktan bim poşetine dönüyorsun. Dil dökmekten buruşuk kuru üzüm oluyorsun. İnsan gibi açıklamaktan yorulup rüşvet teklif etmekten minder oluyorsun, o da yetmiyor ceza ile tehdit etmekten terliğe dönüyorsun. Çiş yapması gerekiyor- yapmıyor, çiş yapınca kalkması gerekiyor- kalkmıyor. Yemesi gerekiyor- yemiyor, yememesi gerekiyor- diretiyor. Bin kez anlatılan hayati kurala uyması gerekiyor- daşşak geçmek uğruna yapmıyor, ayakkabı giydirmiyor, ıslanmış üstünü çıkarttırmıyor, diş fırçalatmıyor, yüz yıkatmıyor, saç temizletmiyor- bu oluyor ve şu oluyor.

Yaş krizlerinde dipçik gibi olmalısın. Günlük hayatta örnek olmak için pırlanta gibi durmalısın. Hastalıklarda sabırtaşına bağlamalısın. Ağlamalara karşı sünger kesilmelisin. Küsmelerde minnoş civciv, inatçılıklarda kirpi olmalısın.  Sabahları her şey mükemmelmiş gibi yapmalısın, geceleri akşamdan kalmamalısın. Tatillerde bazen olaylara Fransız kalmalısın. Alkollü gecelerde şişenin dibini görmemelisin, hatta şişeyi bile görmesen daha iyi.

Peki soruyorum sana... İnsan neden anne olmayı ister? Derdi nedir insanoğlunun? Sevgilisiyle, sevdiği işle, tatlı hayatıyla her şey yolunda giderken... sabahları 'yaşamak ne güzeeel' diye uyanırken, önünde tamamen sana ait kocaman lezzetli bir hayat varken, hangi fısıltı gelir de girer aklımıza? Bizi baştan çıkaran duygu nedir?

İmza: Bunları yazıp da 'iki-üç çocuk daha yapsam ne datlı olurdu aslında' diye hayaller kuran garip insan kişisi.


İki sene önce fındığım


4 Nisan 2017 Salı

Minik bir dertleşme.


Nasıl hissetsem bilemiyorum. Bir an felaketin eşiği, bir an kara mizah. Dakikalar içinde fikirlerim değişiyor. Ev erkeği ile öyle bir dönemden geçiyoruz ki. Hayatımızda hiç bu kadar göt olmamıştık. Kişisel tarihlerimizde.

Çok acaip kişisel olduğu için yazamıyorum ama duygularımı külahıma da anlatamıyorum. Eriyor külahtan, yanlara akıyor. Biraz yazmak istedim bu yüzden.

Ev erkeği ve ben tamamen birbirinden ayrı konularda benzer hayal kırıklığı yaşıyoruz. Neyse ki ikimiz de bol bol duygu paylaşıyoruz evde. O hayal kırıklığından besleniyor, güç topluyor, sakin kalabiliyor. Ben kayboluyorum, rüzgarda salınıyorum. Sonradan yakalıyorum onu, yetişiyorum yanına.

Bu ara tabi ne oluyorsa, yavru kuşuma oluyor. Onunlayım, el eleyim, sarmaş dolaşım ama mekanik. Ezberlemişim artık davranışları. Ezber dışı soru gelince ondan, kaçırıyorum. Bir de sıkılıyorum acaip. O da hissediyor galiba hırçınlaşmaya başladı. Bak aslında evde yaşamımıza dair her şey aynı, hiç fark yok. Ama ev erkeği ile ikimiz deli gibi konuşma ihtiyacındayız. Gündemimiz hep aynı. Başbaşa kalmak için fırsat kolluyoruz. Nerdeyse, rahatça önümüzdeki problemlere kafa yorabilelim diye çocuğu tam gün kreşe, ardından anneanneye kitleyesim geliyor. Tabi ki bu fikir bile beni alıp yerden yere vuruyor. Ev çocuğunun bana gürültü gibi geldiği anları görüyorum ve anında değiştirmeye-düzeltmeye çalışıyorum. İşte bunu kabullenemiyorum. Son bir haftadır aşamadım, her sabah 'bugün bambaşka bir gün olacak' motivasyonum hep patladı.

Dün benden 6 yaş büyük kuzenim geldi. Biraz dışarıda takıldık. İlk kez artisliğine değil de gerçekten samimi tecrübe aktaran biriyle konuşmanın verdiği rahatlamayı yaşadık. Birden bu sorunların geçiciliğini farkettik. İyi geldi. Sonuç, çok kastığımız yönünde. Daha rahat ve gevşek tipler olmalıyız. Bunun bir karışımı, iksiri filan var mı?

Bizim kasıntılığımızın hikayesi taa 90'larda memur çocuğu olarak yetiştirildiğimiz yıllardan başlar. Uzun hikaye. Son günlerde konuştukça, analizler yaptıkça sürekli aynı yere dokunuyoruz. Tamam, her şey yolunda gitmedi ama biz varız, ailemiz var. Yavru beybimiz var. O varsa, her sorunla başa çıkarız. İşte bu ince fikirlere rağmen ayılamıyoruz ya bu düşünceli halden. C'nin dediği şu 'çikolata yedikçe daha da yemek istemek' olayı gibi. Kafa yordukça yoruyoruz, kendimizi alıkoyamıyoruz. Uyuştuk.

Şuana, hayatımıza, kendimize odaklanamıyoruz. Bir engel var sanki. Kaygılar, belirsizlikler, verilmesi gereken kararlar önümüzde bekliyor. Ev kuşumun bir gününü daha kaçırmak istemiyorum. Kendimin de bir gününü daha kaygılı hallere kaptırmak istemiyorum.

Bugün farklı bir gün olsun. Ama gerçekten farklı olsun. Bir kahve yapayım. Bir saat sonra okuldan ev çocuğunu alıp, eğlenceli-başbaşa bir gün geçirelim. Akşam da oturup ev erkeği ile kaygılarımızı değil, neler yapacağımızı konuşalım. Ve yapalım! Konuşmayalım artık.

Ve hayatımıza geri dönelim.
Uzaktan durup seyretmek de gerekli ama bence bu kadarı yeterli.









Pazar akşamı, mutfak masasında.

Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, d...