28 Şubat 2017 Salı

Dolabımı Kabullenmek




Japon Kedi'nin harika yazısından sonra kendi dolabımın karanlık yerlerine bir göz atayım dedim.

Çok acıklıydı.

Her şey 2009 senesinde, yoksul İstanbul genci olmamla başlamıştı. İzmir'den bir gazla oraya yerleşmiş, kuru maaşlarla hayat kurmuştum. Coşkulu ve kabıma sığmaz bir haldeydim. Dolabımdaki üç parça giysiler ve botlarımla tam kendi tarzımın kombinlerini yapıyor, farkında olmadan az ve özle kendim olabiliyor ve aynadaki hallerimi beğeniyordum.

Sonra evlilik ve Kıbrıs'ta hayat derken, parayı çoğalttım ama alışverişe hiç vakit ayırmadım. Hep bir bahanem oldu. Ya bana aşırı pahalı gelen Kıbrıs fiyatlarından sızlandım ya da havanın sıcağından. Yine üç parça giysiyle günlerimi, işlerimi, toplantılarımı, serseriliklerimi geçiriyordum. Üstelik ekrana çıkıyordum! Tabi ki sponsorlu giysiler, etiketi üzerinde elbiselerle. Ben yine bilmeden azıcık öz kendi tarzım giysilerimle, hafif hafif yaşıyordum.

Ancak acıklıydı. Çünkü bunu yoksunluk sandım. Giyinmeyi bilmemek sandım. Hep 24 yaşında kalmak sandım. Ben hiç değişemiyorum sandım. Genelde seçimlerim belliydi. Kot. Tişört. Botlar. Mini bir elbise. Botlar. Şort. Tişört. Botlar.

Bir gün daha güzellerini alacağım, çok çeşit dizeceğim, tarzımı geliştireceğim diye o hafif günleri karartmıştım. Geçiştirip, ertelemiştim.

Sonra hamilelik günleri başladı. Dolap iyice tenha oldu. İki parça kıyafetle geçirdim koca hamileliği. Botlar hiç değişmedi. İnsan özenip almaz mıydı kendine bir şeyler?

Bu galiba bendim. Yani aslında üst baş almaktan kaçınan. Çok ufak yaşlarımda 'best friend'ime şöyle demiştim: 'Ben çizgi filmlerdeki gibi hep aynı tişörtü giymek istiyorum, büyüyünce öyle yapıcam' Bunu derken sırf tarz kaygısından söylemiştim tabi. Ne bileyim içimde saklı duran gerçeği. Ben giyinmeyi sevmiyordum. Bunu yakınlarıma, hele de anneme nasıl söyleyebilirdim?

Annem tam tersi, en büyük zevki ben bol bol alayım da giyeyim. Ben isteyim, o bana bir şekilde alsın. Gerekirse 9 ay taksit yapsın. Hep kaçtım, yüz ekşittim, alışverişlerde gözlerimi köşedeki lahmacuncuya diktim. Üniversite yıllarında tek tük giysiler, hatta yırtık tişört, rengi atmış pantolonları aşırı erotik bulma çağlarım oldu. Seksi bulduğum şey, kasları belirgin bir göbek, dağınık uzun saçlar, yine botlar ve sıradan giysilerdi. Yaşım 33 (söylemiş miydim :P ) ve hala aynı imajı seksi buluyorum, yine aynı botlara bayılıyorum ya. Fakat yine de dolabımda gereksiz yığınlar olurdu o yaşlarda. Ben o yığınların gereksiz olduğunu bilmiyordum. Onlar olmazsa, hiçbir şeyim olmaz sanıyordum. Ancak yılın 360 günü sadece iki parça deforme olmuş giysilerimle geçirdiğimi kabullenemiyordum.

Her şey İstanbul'a taşındığım 2009 senesinde başladı işte.

Gözümün önünde koca sene dolapta duran 3 parça giysiyle gerçekten iyiydim. Üstelik hoştum. Alımlı, dikkatleri çeken, neyse işte. Fakat şikayet ediyordum. Bunu sahiplenemiyordum. Normali, çok giysiydi. Bu çok sevdiğim tişörtün bissürü rengini almaktı. Neden spor ayakkabıların iki fazlası daha olmasındı? Daha iyi bir hayat, daha çok alabildiğin, dolabına koyabildiğin bir hayattı.

Aslında gayet de alabilirdim. Ya da sık sık ziyarete gelen anneme aldırabilirdim. Ya da Kıbrıs'ta iyi kazanmaya başlayınca dolabımı ballandırabilirdim. Hem yapmıyordum hem de bunu olumsuz bir durum gibi değerlendiriyordum.

Az giysiyle bir hayat yaşama fikrini önemsiz buluyordum sanki. Adını bir türlü koyamadım işte. Elimde sündürdüm durdum, sorun gibi gördüm. Etrafımdaki bütün kadınlar istisnasız çok çeşit giyinirken, benim tornacı gibi az çeşit giyiniyor olmam, bana göre ihmaldi- kusurdu. Halbuki bu tarz benimdi, en sevdiğimdi, sahip çıkamadığımdı. Sadece giysiler mi? Parfümler, montlar, aksesuarlar. Lar lar laar...

Şimdi ise durum iyice vasatlaştı. Nasılsa hep evdeyim diye iyice gidip almamaya başladım. Dolabımda beni mutlu eden birkaç parçam bile yok. Hepsi mutfaktan salona, salondan koridora doğru giyilebilecek şeyler. Bugün annem zorla soktu beni bir mağazaya ve alalım bir şeyler dedi. Gittim kot tulum seçtim kendime. Çünkü tulumu döndüre döndüre milyonlarca kez giyicem. Çünkü onu yeni derim yapıcam. Nihahaha.

Kısacası, evet tüketim kültürü, alışveriş, çok almak hiçbir zaman ruhumda olmadı. Ben buyum. Ama neden bunu kabullenip, minimalist yaşamla ilgili düşünmeye çalışmadım ki? Bunu Japon Kedi'nin yazısında geçen kapsül dolap gibi örneklerle anlamlandırabilirdim. Direkt kapsül dolap olmazdı da o mantıkta başka fikirler olurdu. Kendimi yıllarca bakımsız ve zevksiz, hatta demode sandım durdum. Ne gereksizmiş. Abicim aynaya bakınca mutluydum. Kanlı canlı kendimdim işte. Bunu göremeyince kendime 'kendine özen göstermiyor' etiketi koyunca, geldiğim nokta bu işte.

Çok almaya karşıyım. Ama seni sen yapan tatlı parçaları bulup, yılın her günü kendini pırıl pırıl görmeye komple varım!

Şimdi napıyoruz? Yılın en leziz 3 aylarına girerken- Mart, Nisan ve Mayıs aylarında dolaptaki tüm hüsnü kuruntuları çıkarıyoruz (zaten azlar), yerine bayılarak giyeceğin, belki çizgi film karakterleri gibi sırtında paralanana kadar kullanacağın üç parça giysiyi alıp yerleştiriyoruz. Hem minimalist anlayışın ucundan kıyısından tutuyor- mutlu oluyoruz, aynada kendimizle temas kuruyoruz ve bu tarzımızı 33 yaştan sonra kabulleniyor, bayılarak sürdürüyoruz. Bunu 'geçiştirerek' değil, altını çizerek yapıyoruz. E mi gızım?

Bir de tulumu maalesef hırpalıycam, üzgünüm.
Ve tatlı ojeler de eşlikçi olursa bu baharda çok sevinirim.

Herkese iyi kombinler.

27 Şubat 2017 Pazartesi

Bu aralar, durumlar.




Ev çocuğunun bu aralar cımbızla gıda seçip yemesi üzerine, ben de gıdaların iyi tarafına odaklanmayı tercih ettim. Yani hiçbir şey yemesin ama yediği kırıntılar bari bomba etkisinde olsun. Mesela çok pahalı bulup yanaşmadığım hindistancevizi sütünün en minik boyundan aldım. Attım blender'a. İçine muz, avokado, pancar. Acaip şahane lezzette smoothie oldu. Koca kavanoz içti. Yenmeyen kahvaltı ve öğle yemeği yerine geçti. Napayım. Annelikte Pollyannacıyım.

Yumurta yemiyor. Pis bir gıda olmalı içinde ki yesin. Bal, pekmez sıkıldı. Gittim hakkında verip veriştirdiğim normal çilek reçelinden aldım. Hı hıı şekerli olanından. Yaptım güzel bi krep görünümlü omlet. İçine lor, yulaf ve organik olduğu etiket fiyatıyla iddia edilen yumurta. Sonra o krep görüntüsünün üzerine döktüm reçeli. Onu sen bir yedi. Çünkü pis gıdaya hürmetler. Napayım iyi yanına odaklandım. En azından yumurta yedi diye ben bi avun.

Dış dünya izin verdikçe, oğluma pis gıda vermemeye berrak bir niyetle kararlıyım. Bu konuda hiçbir bulanık yanım yok. Örneğin tüm şekerler, meyve suları, hazır gıdalar, sucuklar sosisler. Büyüdüğünde de onu örgütlemeyi düşünüyorum. Bu onun sağlığından fazlasını korumak için. Bu onun zırıl zırıl tüketim kültürüne el ayak kaptırmaması için. Gerekirse reçeli de çikolatayı da mis gibi malzemelerle kendim yaparım. Şeker yerine elma suyu koy reçel olsun, hurma koy çikolata olsun.
Fakat itiş kakış olsun istemiyorum. Kendi de bilsin, içine sinsin, mahrum ediliyormuş gibi hissetmesin, onun normali bu olsun istiyorum.

***



Dizilere ara veriyorum. Film listemizi hazırladık. Haftalık 3-4 film olacak şekilde, uzun zamandır ertelediğimiz ne varsa yığdık dijital depomuza. Geçtiğimiz hafta 'The Revenant, Only Lovers Left Alive ve Stranger Than Fiction" ile olaylara başladık.

Olayın kendisi sinema özlemi. Hikayeler özlemi. Dizilerden şişmek.
Ayrıca Jim Jarmusch'un 'only lovers left alive'ını izledikten sonra, en çok neyi özlediğimi de anladım. Tutkulu yönetmenleri özlemişim. Jim Jarmusch gibi özel bazı tutkuları olan ve bunu resmederek filmlerine boyayan ruhları...
Bir yönetmenin müzik tutkusunu bir vampir filmine nasıl taşıdığını görmek isterseniz, filmi izleyin.
Eğer soundtrack dinlerken zevkten bayılmak isterseniz de aynı yönetmenin 'dead man'ini izleyin.

Burada kuzenim T. ve uni'den arkadaşım G.'yi anmadan geçemiyorum.

***



Son olarak araba öğrenme çalışmaları konusunda bana yorum yapan bazı değerli arkadaşlar... Haklıydınız! Ev erkeğinden ders mers almıyorum artık. Arabayı stop ettirdim diye yanımda Soner Arıca klipleri çekmediği kaldı. Aşırı hayal kırıklığı ve öfkeler duyuyor, hemen tahammülsüzlük yapıyor. Hiç durmadan konuşuyor. Söylediklerini hemen anlıyım istiyor. Başlarım hafta sonları aile aktivitesine. Normal insan gibi ehliyet kursuna gidicem. Otomatik vites filan öğrenicem, düz vitesle uğraşamam.

Hadi olmadı dolmuş saatlerini iyi ezberlerim, napayım.








26 Şubat 2017 Pazar

Sihirli Uyku


Ben bu satırları yazarken evde herkes uykuda. Ve saat sabahın körü değil. 09:00'a geliyor. Bizim evde genel hareketlenme saatleri 07:00 civarındayken, yaş 3 olunca hissedilir değişimler yaşanıyor.

Ev çocuğunun ilk bir buçuk yılı, genel anlamda uyku eğitimini temel aldığım bir düzende geçmişti. Kendi yatağına koyuyordum, o döne döne uyuyordu. Bazen zor günleri oluyordu tabi. O zaman da ufak yardımlar yeterli oluyordu- örneğin hafif pışpışlama, yatağına sallama efekti verme ya da müzik.

Sonra biz İzmir'e taşındık. Her şey alt üst oldu. İki yaşına girmek üzereydi ve taşınma durumu onu çok etkilemiş-ti. Biz bunu sonradan anlayacaktık. Bir türlü kendi odasını kabul edemiyor, yeni yatağına alışamıyor, gece uyku arasında çılgın ağlıyor, bensiz kalmayı asla göze alamıyordu.

O dönemlerde Başak ve Ceren'e bir dilenci gibi fikir ve destek için danışmıştım. O sayede biraz önümü görüyor, pes etmeden denemelere devam ediyordum. (Ceren'in taşınma etkilerini en büyük ikinci travma olarak ifade etmesi, Başak'ın uyku konusundaki geçit vermez rutin sevgisi)

Sonra ev çocuğu eve alıştı ama yeni alışkanlıklarıyla. Yani ben onun bir peluşu gibi yanında olmadan sızmıyordu, gece beni göremeyince ağlamıyor ama sakin bir sesle beni çağırıyordu. Öğle uykusunu aldığında, ki erkenden uyuyup uyansa bile, akşamları iki saate yakın uykuya dalamıyordu. Anadolulu bir kadın çevikliğinde ayakta sallamalara bile başlamıştım. Üstelik fonda klasik müzik çalarken.. Bu 'neye niyet ettim, başıma ne geldi' çıkmazları beni çok zorluyordu. Böyle böyle aylar geçti.

Ben ev çocuğuyla koyun koyuna uyumanın romantizmini yaşıyor da olsam, bu iş artık abartı hale gelmişti. Ev erkeğiyle evin içinde iki pansiyoner gibi birbirimizi koridorda selamlamaya başlamıştık. Ev çocuğu geceleri uyanacak da beni görmezse kıyamet kopacak diye elim dalağımda yaşıyordum. Bir gün arkadaşımın evinde (karşı apartman) takılırken ev erkeğinden telefonuma gelen 'ev çocuğu uyandı, sakinleştiremiyorum, seni istiyor' mesajıyla, o evden nasıl çıkıp da eve ulaştığımı görseydiniz, sporculuğuma iltifatlar ederdiniz. Ve karşılıklı ağlardık.

Neyse, sonuçta durumlar böylesi aşırıydı.

Ve biz bu durumu sanıyorum 14 Şubat'ta çözdük. (Hadi işalağ)

O gün ev çocuğun yeni büyük yatağı geldi. Bu büyük yatak genç yatağı gibiydi. Yeni yorganı büyük ve pofuduktu. Yeni bir gece lambası vardı, yıldız şeklinde (ikea)... Ve yeni şirin nevresim takımları...
Biz içeride sevgililer günü şarabımızı içerken, ev çocuğu saat 07:20'de yeni yatağına girmiş, çoktan sızmış ve sabaha kadar da deliksiz uyumuştu. İlk günden hemen 'oldu bu iş' diye sevinmeyelim dedik.
Sonra ertesi gün ve onu takip eden günlerde de deliksiz uyudu sabaha kadar. Arada uyanıp yatağa o gece hangi oyuncağıyla girdiyse onu getirmemizi istiyor ve illa annesi getirsin diye fil öldüren ağlayışı yapmıyor.

Bu nasıl olabildi? Ben ilk bir ay çok zorlanırım, başında beklerim, bol bol gözyaşı dökülür zannederken, bu iş nasıl bu kadar sihirli oldu?

Tahminlerim:

* Küçük yatağında küçük yorganı vardı ve onu güvende hissettirmiyordu. Benimle uyumanın da belki büyük yorgan kısmını seviyordu. Aslında beni kullanıyordu?!
* Yatak gelmeden önceki 'artık herkes kendi yatağında uyuyacak, yeni yatağın olacak' ön alıştırmaları işe yaramıştı.
* Yatağını sandığımızdan çok sevdi ve olumlu odaklandı, kısa sürede de alışıverdi.
* 3 yaş diye bir şey var.

Bilemiyorum.

Tek bildiğim bir çocuğa yatma vakti gelince, diş-çiş ve pijama giydiriş işlerini yaptırıp 'iyi geceleeer' diyip odadan ayrılmak (Başak sana selam eylerim burdan) bir konformuş, jakuziymiş, detoks kampıymış, jetskiymiş.

Analıkta lüksü yaşamakmış.

Aşırı sevinme dansı


22 Şubat 2017 Çarşamba

'Biz Sizi Arayacağız' diyene inanmak



İzmir'de iş bulmak, kebapçıda avokado salatası bulmak gibiymiş. Çıbanlardan çıban beğeniyorum. Bazen, çok nadiren bazı fırsatlar yakalıyorum. Onda da her şey uygun gibi görünüyor ya da ben çok inanıyorum, söz konusu işler için neler yaparım, kariyer hedefim ne olur gibi düşünmeye başlıyorum ki; ya mekan iflas ediyor, ya hiç açılmıyor, sırra kadem basılıyor, uzaylılar kaçırıyor.

Her şeye rağmen İzmir'de 9 ayda bir çölde serap misali görünen iş fırsatımsıları olduğunda şu kalbim heyecanlanıyor be sevgili blog.
Çünkü İzmir'de iş bulmak.
Bu şehirde 'biz sizi arayacağız' diyebilen iş imkanları bile, sene içinde gerçekleşen ay tutulmasından daha nadirdir.

Buyrun konuyla ilgili heyecanımı çektiğim minicik bir videom.
Haydi kahve.



Not: İlham Kedisi'nin ön ayak olduğu challenge'a ilerleyen bölümlerde devam edeceğim.

20 Şubat 2017 Pazartesi

Delikli Taytla Spor


Evde kimsenin hasta olmadığı, mızmızlık krizinin çıkmadığı, benim havaya girdiğim, yorgunluktan kanepeye yığılmadığım bir gün vardı. O gün sanıyorum geçen haftaydı.

O gün Fitness Blender ile güzel bir terlemiştim. Yanımda beni taklit eden ev çocuğunun gayretli çabaları ile kopmamaya çalışarak, gururla spor yapmıştım. Mutlu anne mutlu çocuktu, ay her şey ne kadar da hoştu. Tamam dedim, oldu bu iş. Ben de kendi yeşil elma temalı hayatımı kurdum işte. Tayt bile giydim. Gerçi bu taytın baldırla popo arasında kalan bi noktasında minicik bir delik vardı ama olsun.



Sporumu yaptıktan sonra bunu her gün yapan biri el çabukluğunda koca suyumu da dikmiştim. Bu esnada tişörtüm hafif bi ıslanmıştı. Konuya profesyonellik katmıştım işte.

Duşa girecekken, dandik kombi suyu yeterince ısıtmadığı için çaydanlıkta ve ketılda su ısıtıp, kovaya doldurmak zorunda kalsam ve ev çocuğunun maşrapasıyla döküne döküne kendimi yıkasam da hevesim kaçmamıştı. Instagram'ın before after kızlarından olmaya ne kalmıştı ki?

Spor ve duştan sonra giydiğim bolarmış eşofmanı da bi yere kadar kaldırabilmiştim. Hala sporcu ve taytlı halim zihnimde parlıyordu.

Tüm bu ideal hayat sadece 1 gün sürmüştü.
Ertesi gün zımba gibi grip oldum.
Hırkalarımla ve sümüklü mendillerimle yılbaşı ağacı gibiydim.
Sağlık ocağına ilaç yazdırmaya gittiğim o öğleden sonrasında markete girip, simit ve bisküvi alarak Instagram gızlığına yeniden elveda diyecektim.




18 Şubat 2017 Cumartesi

Şiirle Kavga + Apartman Sohbetleri 2



Geçenlerde çıkan Erdoğan'ın şiir ve roman okumak, alkol / sigara bağımlılığına sebep olur haberini gördünüz mü?

Baktım listemdeki tüm 'hayır' insanlarım nefretle bu haberi paylaşıyor, altına verip veriştiriyor. Ben durur muyum?! Nefretlerin en fenası benden gelsin, en sivri yorumu ben yazayım diyordum ki... Haberi okumaya karar verdim önce. Ne de olsa, kendi beynimi kullanmak en ekonomiği. Erdoğan şiir ve roman okumaktan ziyade, içinde buram buram sigara teması olan filmler, kitapları kastetmiş. Fakat elbette Erdoğan'ın bu açıklamasındaki şeffaf olmayan yerleri görebiliyordum. Asıl burada beni kaşındıran şey haberi yapan mecra oldu.

Güya Erdoğan'ın sanatı alçaltan bu açıklamasını eleştiren gibi duran haberin yaratacağı tehlikeyi gördüm. Hatta bugüne kadar yarattığı. Bu başlık, ben ve benim gibilerin olumsuz tepkisini çekerken, bazılarının yeni cüretler geliştirmesine sebebiyet verecek yeni bir seviyeydi. Bin kez şahit olmuştum. Mesela konu fillerin İspanyolca öğrenmesi olsun diyelim. O güne kadar fillerin İspanyolca konuşması üzerine kimse kafa yormazken, bu tip haberler sebebiyle, insanoğlu aşırı bir şekilde fillerin İspanyolca konuşma hakkı üzerine tartışabiliyordu. Kısacası yobazlığın iyi reklamı kötü reklamı olmuyordu.

Artık haberlere önüne kemik atılan tezcanlı köpecikler gibi gazlanmamaya karar verdim. Biz boğazımızda damarlar şişe şişe şiiri savuna duralım, çoktan şiirle alakası olmayan bazılarımız, bu konuda taraf oldular bile. Düne kadar şiiri eleştirmek akıllarında bile yokken üstelik.

Bazen bize yakın görünen agresif tüm söylemlerin, aslında zaaflarımızı bilen ve öfkemizden yararlanmak isteyen fısıltılar olduğunu görmeli.

'Gız İspanyolca öğrenebilir miyim harbi?'


Sabah sabah bi kahve bile henüz içememişken, çayımı dahi yarım bırakmışken, ev çocuğu ev erkeğiyle bir takım doldur-boşalt oyunundayken, buraya gelip çene çalayım dedim.

Bir de sevgili İlham Kedisi'nin keyifli challenge'ı için, cevaplarımı şu aşağıya iliştiriyorum. Burada 1 ve 2'nin cevapları var. Devamı gelecek efenim..

Herkese iyi bir Cumartesi






15 Şubat 2017 Çarşamba

Yeni kitaplık


Ev çocuğunun odasına yeni bir kitaplık yapmayı düşünüyorum. Eve ilk taşındığımızda ona hazırladığım raf artık devede kulak memesi gibi. Lakin para verip mobilya almak istemiyorum. Belki sadece evimizin her bişeysi Ikea'dan ek raflar olabilir. Hazır bebenin odasını çocuk formatına upgrade etmişken, aylar geçtikçe çoğalan leziz kitaplarını da sergilemek istiyorum.

Evde bir şeyleri sergileme fikri de beni hemen düşüncelere iteledi bugün. Evde eşya sergilemek? Neden yaparız bunu? Bu ihtiyaç nereden gelir acaba?
Kitaplar kapalı bir dolapta değil de niçin raflarda sahibinden başka herkese görünür şekilde durur?

Kitapların evdeki varlığı sadece okuma ihtiyacı için değildir belki. Kitaplar, görünsün isteriz. Başkasına görünmese de olur. Bize görünsün yine de. Ama başkaları da görsün tabi, kesin görsün. Evin kalbi gibi, yaşamın kalbi ya da. Okumasak da bitirmesek de o sözcükler ve düşünceler bizimdir. Annemi senelerce kitaplığıyla yaşattım zihnimde. Onu anlatırken başkalarına oradan başladım hep. Ev çocuğunun odasına dolu dolu bir kitap bölümü yapmayı kırbaçlı bir hevesle isterken, içerideki en sinsi planım, bebeye kitapların acaip önemli şeyler olduğunun mesajını bir kez daha vermek olabilir mi?

Ne bileyim, evdeki kitapların varlığı bizi hem saklıyor ve hem de ortaya çıkarıyor. Bir şeyler söylemiş oluyoruz. Fakat neden illa görünmesini istiyoruz? Külotları koyduğumuz çekmeceler gibi kitap çekmeceleri neden olmuyor? 

Bunlar bazı öleyazdığım bazı Pinterest kitaplıkları.








Şimdi hazır taze demlenmiş çayımla birkaç gündür beklettiğim bloglara seyahat edeyim.
Haz dansımla selamlarım.


14 Şubat 2017 Salı

En anlamlı sevgililer günüm.


Yaşım 33. Şöyle bir hesaplayınca hayatımın son 20 senesinden beri sevgililer günü hakkında çeşitli fikirlerim oldu. Bazen istekli taze oldum, bazen eleştiren muhalif, kısmen beklentili ve az oranda umursamaz.Ve son 3 senedir de dış güçler sebebiyle alakasız.

Hayatımın en anlamlı sevgililer gününü görebilmek için ise 30'larımda biraz ilerlemem gerekiyormuş sanırım. Çünkü sistem karşıtı, kapitalizm kinlisi olarak değerlendirdiğim bu sevgililer gününe yazık ediyordum. Kendimce özel bir anlamı sahiden vardı ve onu hiçe sayıyordum.

Öyle ki bir sene ben deli gibi aşık oldum. Ama ne aşk. Böyle kalp yerine içeride bomba var. Mide yerine arı kovanı. Sonra fanatik bir şeyler yapalım dedik. Ama ne yapsaydık? Yağmur altında çırılçıplak koşarak rafet el roman şarkıları mı söyleseydik? Tabi ki yapmadık. Gittik ve çılgınlar gibi 14 Şubat'ta evlenmek için gün aldık. Marta gün verdiler. Yarın evlendirelim deselerdi, okey diyecektik ama belgeler belgeler belgeler. Sonra çıkıp biralar eşliğinde bunu kutladık. Hayatımın en en en en güzel günlerinden biriydi. Çünkü yaşamımla ilgili bu kadar büyük bir kararı alıyordum, gidip icraate koyuyordum ve bunu bilen sadece ikimizdik. Evlenme kısmının heyecanı bunun yanında yüzde 0,5.

Sade, o gün esen, öylesine alınmış bir karardı. Yağmur yağıyordu ve oturduğumuz kafeden çıkıp elele yürümüştük Kadıköy Belediye binasına kadar... Hadi gel evlenelim diyip. O aralar Foo Fighters'ın bir şarkısını çok dinliyorduk, hep aklımda o şarkı var. Yolda da o vardı galiba kulağımızda.

Kısacası sevgi neydi, sevgi bir durumdu. Bir duruştu. Karşı taraftan hediyeler, pahalı hamleler beklememekti. Sevgi ikinizin ortaya koyduğu ortak sembollerdi. Sadece size özeldi. Sevgililer günü ise sıradan bir başlıktı.

Gerçi benim için anlamı var bu günün, kabul ediyorum.
Ve bugünü şarap ve ev erkeğimle kutlamak için sabırsızlanıyorum (ev çocuğu uyuyunca, kıppss)





13 Şubat 2017 Pazartesi

Burun




O burun şelale gibi gürül gürül. Ve zırnık koklatmıyor.

Ev çocuğunun son dönem hastalıkları bu akımdan gidiyor. İyileşiyor ama öksürük ve akıntılar geçmek bilmiyor. Şimdi yine o periyoddayız. Uykular diken üstü, yemeler içmeler oruç kıvamı, mod mızmızlık. Hepsinin efendisi de sümükler. Dolayısıyla öksürükler. Tehdit, rüşvet, fısfıslar, burnundan hortumsu o şeyle çekmeler, burun sümkürmeyi oyun haline getirmeler, yüzüne su çarpa çarpa yıkayıp burnu akıtmalar... Hiçbiri kalıcı çözüm sunamadığı gibi, birkaç seferlik işe yaramadan sonra ev çocuğunun kesinlikle reddettiği teklifler haline geliyor.

Şuan o burun ve geniz öyle bir dolu ki şöyle bir sıksam altında duş alırım. Ve inan sevgili blog. O velet her o burnu içine çektiğinde, bir yıldız kayıyor gökyüzünde biliyor musun? Gözyaşlarımın temsili olarak.

Yağşamlar.


12 Şubat 2017 Pazar

Trafik Korkusu?!


Bugün ev erkeği, ben ve ev çocuğu şoförlük eğitimim için dışarlardaydık. Sanmayın ki yollarda acemi şoförlük yapıyorum. Daha o aşamaya çok var! Kapalı ve trafikle temasta olmayan sahalarda dur-kalk çalışıyor, direksiyon hakimiyeti için debeleniyorum.

Ev erkeğinin işi baya zor çünkü -o öğrettiği için-  ben sadece acemi değil, aynı zamanda trafik fobiliyim. Trafik fobisi olan insan başka da tanımıyorum. Kelebek fobisi olan bile görmüşüm üstelik. Trafikten korkan biriyle nasıl karşılaşmadım, ilginç.

Çok ucundan biraz araştırayım dedim. Okuduğum, trafik korkusunu travmatik olaylara bağlamışlar. Ppf... Çok yaratıcı gerçekten. Bir de bunun uzun uzun makaleleri yayınlanmış. Trafikte kötü ve üzücü olaylar yaşayanlar korkarmış. Bu analiz bir vakitler L-Manyak'ta okumaya doyamadığım Dedektif Sanlı hikayelerine benziyor. Onda da olaylar şöyle gelişirdi. Herif kendisine pandik atan bir lahmacuncu yüzünden travma yaşar, hayatını bütün lahmacuncuları öldürmeye adardı. Hunharca gülüyorum bak yeniden haushsaudauh : ))

Dedektif Sanlı


Haftada bir gün çalışıyoruz, çok acele etmiyoruz. Bugün önceki iki haftaya göre, daha az tökezleyerek minicik hızda dur kalk yapıp, arabayı kullanabildim. Müthiş bir histi! Havaya girip, fonda çalan Shine Down'un sesini açıp, gerdan kırma hareketini bile yaptım. Buraya kadar her şey hoş bir Pazar öğleni.

 
hadi işalağ evladım ne diyim
Sonra işlerimizi halletmek için yola çıktık. Elbette direksiyonda artık ev erkeği var. Ben onun yanında.  İzliyorum, hareketlerini takip ediyorum. Etrafta arabalar. Biri yanımızdan aşırı hız yapıp geçiyor. Sürtünüp geçmeye ramak kalmış! Bakıyorum ev erkeğinin suratına, o hiç öyle bir gerginlik yaşamışız gibi değil. Bana öyle gelmiş. Sonra... Yanından geçtiğimiz tır çok büyük görünüyor. Bizi ezip yutacakmış gibi. Hafif içeriden karıncalanma yapıyor bunlar bana. Ellerim soğuyor bir anlık. İşte bendeki trafik fobisi.

Travmam yok, neyimi deşeyim de düzlüğe çıkayım bilmiyorum. Kontrolcüyüm belki? Tetikleniyor araba içinde giderken. Ne bileyim? Kimbilir hangi duygu ve düşünce birliğimde aksaklık var da bana bunu ediyor. Belki ev erkeği dünyanın en kusursuz sürücüsü olduğunu, tüm diğer sürücülerin devamlı ölümcül hatalar yapıp durduğunu, o çok dikkatli olmasa taklaya geleceğimizi ima eden el kol ve zaman zaman küfür hareketleri yaptığı için böyleyimdir. Ya da reenkarnasyon varsa, belki önceki hayatımda direksiyonda can vermişimdir. Mmm.. ya da böcek-temizlik-karanlık takıntısının perde arkasındaki aşırı garip gerçekler gibi trafik korkusunun da berisinde irinli bilinçaltı vardır.

Fekat yeneceğim seni fobia trafiko! Zihinsel kaslarımı minik minik çalıştırıp güçlendiricem. Sürüş reflekslerimden six pack'ler yapaciim. Hazırlanıcam, çalışıcam, direksiyon mekikleri çekicem.
Yutucam seni!
Kahve keyfiyle taçlandırıcam üstelik.

sürmekse sürmek. en kötü böyle.


9 Şubat 2017 Perşembe

Bence biraz böyle şeyler olabilir.



Geçen yazımda hayatın gizli anlamını kavradığımı yazmıştım. O keşifleri yaptığımdan beri sokakta çıplak dans edip, her gün sevişerek, ayakkabımdan şarap içeceğimi zannediyordum ama olaylar farklı gelişti. Her yeni doğan bir günde 182'den randevu alıp fizik tedavilere, dahiliyelere ya da cildiyelere filan gittim. Orada çeşitli dedelerle, teyzelerle sıra beklerken muhabbetler ettim. Doktorlara bana kızmadıkları sürece sorular sordum. Nisan ayında çekilmeyi bekleyen MR'ı tenzih ederek söylüyorum ki; genel anlamda yanaklarından sağlık fışkıran bir insanmışım. Ha pardon yanaklarımdaki allıklar sağlık işareti değil, sorunlu cilt işaretiymiş. Ne olduğunu tam anlayamayan doktor, elime antibiyotikleri ve jelleri tutuşturup eve yolladı. Bunlar sivilce de olabilir, gül hastalığı da dedi. Sıcak çay içme dedi bir de (alakası çok saçma, geçiniz) Elbette antibiyotikleri almadım. Başka türlü deneyeceğim. İlaçlık bir halim yok bence. Beslenme hataları, yetersiz sıvı, yanlış ürün kullanımı teşhislerime güveniyor ve önceliği bunları halletmeye veriyorum.

***

Geçenlerde yine ev çocuğunu kreşten almaya gittim. Onu beklerken diğer çocuklarla lafladığım oluyor. Çocuklarla olan ilişkimde her türlü ökkeşliğe açık bir insanımdır. En saçma komiklikleri bile yapma özgüvenim mevcut. Ama aklınıza Meg Ryan şirinliği gelmesin. Benimki daha çok Kemal Sunal sempatikliği olabilir. Fakat o gün öyle bir şey oldu ki.. Kendimi ilk kez bir çocuğun karşısında tüm cüssemle yetişkin antipatikliğinde buldum. Ev çocuğunu beklerken bir tanesi hızla merdivenleri çıkıyordu. Beni gördü, tam ona gülümseyeceğim, şöyle bağırdı; 'Aaa çirkin anne' Hö? Çirkin? ÇİRKİN? Çirkin ve anne! Hemen arkasından öğretmeni ona kızdı ve 'şşş..' dedi. O an kafamdaki bereden uzanan burnum daha uzun ve sivri, yanaklarım aşağıya sarkık ve irinli sivilceli, vücudum eğri ve obez, dişlerim çürük ve ağzım yeşil salyalıymış gibi hissediyordum. Öyle bir çirkindim ki bir çocuk beni parmağıyla gösterecek kadar fenaydı durumum. O sırada yavrum geldi tüm heyecanıyla elimden tuttu, annesine hayran hayran bakarak. Yavruma bir üzüldüm.. Duygularım sapıklaştı. Onu iyi temsil edemiyormuşum gibi geldi. Utanılacak kadar çirkindim. Gün boyunca bu olayı düşünüp aşırı aşırı üzülmemden daha tuhafı ertesi gün kreşe gayet makyajlı gitmemdir.

Bence aşırı çekiciyim, sence?


***

Ev erkeği yeniden müzik işlerine döndü. Ve fakat bu yazı müzik değil, evliliğimizle ilgili. İlk flört ve uzun ön sevişmeli günlerimizde söz konusu sahneye çıkmak olunca benim dizlerimin bağı çözülüyor, sanki sevdiğimi başka kızlara kaptırıverecekmişim, o bir seks ve erotizm idolü de herkes ona hasta oluyor, binbir şahane kız seçeneği var etrafında gibi geliyordu. Ve çoğunlukla sahne işleri söz konusu olurken sinsi osuran biri gibi içime gizlice somurtuyor, dışarıya da gülümsüyordum.

Şimdi ise.. nasıl desem. Herif stüdyoya giderken neredeyse çoraplarını filan giydireceğim, öyle bir mutluyum. Çünkü o mutlu. Çünkü gerçekten mutlu. Çünkü onu müzikten ayrı düşünemiyorum. Onun şahane bir gitarist olduğunu ve mutlaka sahnede olması gerektiğini biliyorum. Bunda yıllar içinde karşılıklı gelişen bütünlük duygusunun yanı sıra, aşkın vahşi yanının evcilleşmesinin etkisi var. Eskiden ikili neşemizi önemserken, artık onun iç neşesini de fark etmeye başlamamın da payı var. Ne bileyim işte, insan sevdiği kişiyi kendi siparişine göre değil de olduğu gibi paket haliyle istiyor.

Bir de tabü yıllar içinde her türlü ev hallerini göre göre, kendisi gözümde artık bir rock stardan ziyade abbasa dönüşmüş olabilir bilemiyorum mıh mıh mıh.



Şaka şaka hala yağuşuğlu.


Kreş Öncesi Silahlanmak

Günlük not düşmelerimin sonuna geldim bence. Bundan gayrı ara ara uğrarım bu topraklara, ey halagızları. Pazartesi, iş dolayısıyla ke...