18 Aralık 2017 Pazartesi

Yeni seneye 'zottirik' kararlar.


Yeni seneye ne gadar da az kaldı. Her sene bu vakitler totom tutuşarak kararlar alır, yılın son günlerinin bokunu çıkarayım diye yaptığım şeyleri iyice abartırdım. Bu sene ilk kez karar almıyorum, vay halasını. Bokunu çıkarmak eylemine değinirsek; tabi ki çoğunluğu kötü beslenme, hareketsiz yaşam ve tüm pijama bolartan alışkanlıkları doya doya yapmak işte. Sanki yeni gelen senede hepsi birdenbire bitecek. Ben ve yeni 'iyi' alışkanlıklarım ortalığın mına goyicaz.

Her seferinde döt oldum. Hiçbir zaman o kararlara sadık kalamadım. Meh meh meh. Şimdi uyanıklık edip, yeni seneye gelmeden kararları aldım jsgjhfa. Ve işin tuhafı uyguluyorum da. Yani yeni seneyle hiçbir hesabım kalmadı. O gece, yani 31 Aralık gecesi, elimde gül şarabımla boş beleş geyikler yapmak niyetindeyim. Yeni seneye hiçbir anlam yüklemeden ve son yılın son gecesi 'allaaaaa' diyip, sonsuzca tıkınmaya abanmadan, normal normal takılıcam. Yeni bir ajanda bile almayı düşünmüyorum. Elimdeki harita metod defterim hala bitmedi.

Elbette yeni seneye dair sinsi planlar yapmayacak olmam, şu yakınlarda değiştirmek isteyeceğim mevzularım olmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin!

Abi her gün yemek yapmak ve yemek planı oluşturmak fikri beni çileden çıkarıyor. Buna çözüm arıyordum, arıyordum ve buldum! Al sana zottirik görünse de aslında basbaya yeni yıl kararı. Hemen bu hafta uygulamak istedim tabi. Fakat ev erkeğinin uçak yolculuğu sonrası başlayan yoğun diş ağrısı sebebiyle bu hafta sonu cortladık. Evde duramadık pek. Ne ev temizledik, ne bişey. İşler iyice birikti. Bu kez de buna taktım. Hımm, bu ev işlerine de bi el atmak lazım. Olmuyor böyle düzensiz. Yaz kızım, yeni yıl kararı iki. Ev işlerinde sıkıntı var, buna da bir hal çare düşün.

Ev işi derken sanmayın ki yalnızca yer temizliği, cam siliciliği. Daha fena detaylar var. Örneğin, çay kavanozunda çay bitmiş. Yerine konmamış. Tam sabah koşturmasında çay demleyecekken, o kavanozda çay olmaması nasıl ayağa çelme takıyor var ya! Yağlıklarda yağ kalmamış. Kim bunu huniyle dolduracaktı? Oyff otur bununla uğraş şimdi. Eyvah akşam yemeği için evde salça da bitmiş. Kefir ve yoğurt mayalanmamış. Çamaşırlar hala kurumamış. Neee? Laptop mu bozuldu? Hass. Allaşkına şeytan işi detaylar yüzünden, bir hafta içi sabahı gereksiz şekilde işte böyle uzayabiliyor. Al sana yeni yıl kararı 3, boş geçme arkadaş! Bir şeyler bitiyor gibiyse, hemen el at.

Geniş resme bakarsak, bu aksaklıkların tek bir adı var. Dersi derste öğrenmemek. Yani zamanında bu işleri yapmamış olmak. Hazırlıksız bir şekilde haftaya başlamak. Bak yeni yıl kararı 4, hazırlık yap kardeşim! Haftalık planlamalarını sen yap! Olmuyor böyle aaa.

Ee hani yeni seneye elimi kolumu sallaya sallaya giriyordum? Yine olmuyor işte gördüğün gibi. Zottirik de olsa, bu basit başlıklar gün içinde hızımızı kesiyor. Dün akşam ev erkeği durup durup soruyor 'neyin var ya, suratın asık?'.. 'Bişeyim yok yaa' diyip duruyorum. Sonradan çaktım. Ulan pazar akşamı ve evi pok götürüyor diye gizli bir melankoli yapmışım! Ben de o insanlardanım işte. Kendimi ev için heder etmek istemiyorum ama evimde o düzeni görmeden de kendimi 'kıyak' hissedemiyorum.

Haftalık yemek hazırlığı konusunda şu yazıdan güzel ilham aldım. Benim açımdan uygulanması çok kolay, belki senin de işine yarar. Bence koca hafta sızlanmam artık.

Ev konusuna gelince de.. o kadar konmariler yaparak evi sadeleştirmiş biri olarak, daha nasıl kurnaz bir yol bulurum hiç bilemiyorum. Hayır biz neden eve bu kadar hizmet ediyoruz ki? O bize hizmet etmeli. Doğrusu budur. Fakat bakıyorum da hepimiz delirmiş gibi hayat boyunca, evlerimizin karşısında hizmetçilik yapıp duruyoruz.Yok mu bunun bir kolayı?

Bu konuyu çözcem. Fakat o vakte kadar azcık qeyff. Kahve?





12 Aralık 2017 Salı

Yeni Hayat




Sağlıklı yaşama geçmem lazım diyip, bunu pat diye yapabilenlerden misin? Ve ne kadar kalıcı?

Ben yapamadım. Öncelikle işe kesin ve net bir şekilde zararlı olduğunu bildiklerimi çıkarmakla başladım. Yerine daha sağlıklı alternatifler koydum. Bu kaçınılmaz şekilde sonuç verdi zaten. Sonra yavaş yavaş günlük beslenmeye 'destekleyici' gıdalar koymaya gönlüm meyletti. Ama bir değil, iki değil, 50 tane heyecan verici gıda var. Hepsine birden sahip olamam. Olsam da aynı gün içerisinde nasıl tüketsin bu beden? Öğrenen Anne'nin 'sana askerlerimi yolluyorum' demesiyle (mayalar), gaza gelip kefire başladım önce. Onun askerleri gelene kadar burada üniversitelerin doğal kefirlerinden tüketmeye başladım. Bu da ciddi fark yarattı. Fakat şu var. Doğal beslenme hiçbir zaman hızı sevmiyor. Ufak ufak sonuç alınıyor. Kefirin hızlı etkisi, bağırsaklarımın daha tatmin edici işler çıkarması oldu. Bu olağanüstü güzel bir gelişmeydi benim için. Uzun vadedeki etkileri için daha beklemek gerekiyor.

Şimdiye kadar yaşadığım değişimler- ki ay başında başladığım yeni mutfak alışkanlıklarında henüz ayı yarılamadım bile:

- Enerjide zıpçıktılık
- Bağırsak hareketlerinde düzelme
- Ödem, şişliğin bitmesi
- Enf. olmuyor zaten birkaç aydır (bunun nedeni ne bilemiyorum)
- Cildimde hoşluk
- İster istemez yine kilo verdim (daha fazla vermek istemiyorum)
- Neşe, cıvıtıklık

Dediğim gibi zaman lazım, sabır lazım. Amacım zafer. Diyeceksin ki, neyin var gız senin? Strestir o. Değil dostlar. Var bir durumlarım. Bunca doktor ve tahlil- hala devam eden hastane maceralarımdan ortaya ne çıkacak bilmiyorum. Fakat kendime koyduğum teşhis, şu bağışıklık sistemi hastalıklarından birinin bende olduğu. Bitmeyen vücut ağrıları, bağırsak krampları, baş dönmesi, göz kuruluğu. İnsanın çene eklemi, el kemikleri, kıç eklemi ve ayak tabanı aynı anda şiddetli bir şekilde neden ağrır? Israrla, inatla neyin çekiştirmesi bu? Hem de 3-4 aydır, gün atlamadan? Buna eşlik eden bağırsak krampları ne peki? Onu geçtim baş dönmesi, göz kuruluğu ne ayak? İşte bunlar hep insanın kendi eliyle yarattığı hastalıklar.. Madem ben yaptım, ben düzelticem.

Yeni hayatım nasıl gidiyor?

- İşe ara verdim, daha az yoğunlukta evden çalışıyorum
- Gluteni kestim. Fakat glüteni ne kadar kessen de tam kesemiyorsun. Evindeki tavada, kaşıkta hala varlar. Tahıl ve buğday ürünlerini yemeyi tamamen kestim.Yerine karabuğday, kuru fasulye unu, badem unu gibi şeyler koydum. Simitsizlik yeni yaşam tarzım diyebilirim :)
- Şekeri olduğu gibi uçurdum. Meyveyi bile çok az seviyede tüketiyorum. Önceden bir oturuşta 5 mandalina yerken, şimdi 1 tanesi bana baklava ziyafeti yaşatabiliyor. Canım daha fazlasını istemiyor zaten.
- Bol çiğ sebze, işlenmemiş kuruyemişler tüketiyorum.
- Fabrikasından daha az işlenmiş doğal zeytinyağı aldım, onu bol tüketiyorum.
- Karbonatlı ve limonlu su içiyorum, düzenli olarak.
- Market ürünlerini baya azalttım. Paketli tükettiğim tek şey, bakliyatlar.
- Her gün düzenli omega3, D vitamini, probiyotik takviyesi alıyorum (D vitaminini doktor verdiydi)
- Her gün zerdeçal + karabiber mutlaka tüketiyorum.
- Çay ve kahveyi azalttım (asla vazgeçmem)
- Evdekilerle şımarık, keyifli, oynaşlı zaman geçiriyorum.
- Kendime şefkat gösteriyorum.

Kefiri de yakın zamanda düzene aldım. Sırada kemik suyu ve fermente gıdalar var. Ayın ikinci yarısında da soft bir spor başlayacak. Dediğim gibi, hepsi birden olmaz. Zamanla, yavaş yavaş. Hırsla, aceleyle bir şeyleri düzeltmek gibi bir niyetim yok. Gıdım gıdım ve içten dışa iyileşerek.

Bağışıklık sistemini ilgilendiren (benimki kendi teşhisim olsa da) hastalıkların suçlusu stres, kötü beslenme, bilhassa glüten ve metaller deniyor. Modern tıp bu konuyla pek ilgilenmiyor. Fonksiyonel tıp dedikleri, önleyici hekimlerin ilgi alanı. Ancak ben onlardan birini tanımıyorum. Anca internetten bulabildiklerim var.. Bu hekimler insan sağlığının bağırsaklardan başlayarak inşa edildiğini ve çölyak hastası olmasa bile kişilerde ciddi glüten skandalları yaşanabildiğini söylemekteler. Bağışıklığı kuvvetlendirirken bir yandan da arınmayı ve kendi hayat tarzına 'doğru beslenmeyi' uyarlamayı tavsiye ediyorlar. Yalnız bu sağlıklı beslenme konusu hudutlarını pek aşmış. Çok gıcık olursun azcık okusan. Takıntılılık dersin. Ben de zaten kendimce 'olabildiğince' yapıyorum. Örneğin avokado olmazsa olmaz zannederdim. Öyle bir şey yokmuş. İyi bir yağ kaynağın varsa, o da olur. Avokadosuz da sağlıklı yaşayabiliriz. Kinoasız da yaşayabiliriz. Hatta yaban mersini olmadan da paçayı kurtarabiliriz : ) Kendi mütevazi alternatiflerimizi oluşturabiliriz.

Takviye besinleri bir kenara koyalım. Soframdan ekmek ve türevlerini, makarnayı ve pilavı, simitle poğaça kardeşleri, şeker ve halay arkadaşlarını kesmek bile zihnimi parlatmaya yetti. Bu zihin parlaklığı da beni kendime yönelik daha iştahlı olmaya itti. Ekmek gereklidir diye düşünebilirsin gerçi. Ancak günümüzdeki tahılın yolculuğunu ve raflara geliş hikayesini araştırınca, şuan gündemde olan ekmekten alacak hiçbir şeyimiz olmadığını anlıyor insan. Ki benim gibi ekmek arası terlik bile yiyebilecek bir insan bunu yazıyor, a dostlar. Neyse ilerleyen zamanda karabuğday ekmeği gibi kokoş işlere ben de girişirim. Acele yok, sırayla.

Bunlar da geçecek blog. Seneye bugün, şu saatte gündemimde farklı konular, başka güzel mücadeleler olacak. Halledeceğim... Ne güzel ki hayatımın ikinci yarısında (35 sonrası) daha çok sevmek, serserilik yapmak, hissederek yaşamak ve tadını çıkarmak için sağlam bir sebebim oldu. Benim gibiler döt korkusu yaşamadan şurdan şuraya yol alamazlar çünkü.

Not: Ahu'ya teşekkür ediyorum. Pinoeatshealthy harikaymış. Fakat benim için çok yüksek level bir hayat. Hadi üşenmezsem, işalağ.

Not 2: Alçıyı çıkardık. Burnum sağsalim yerinde. Sizi hörmetlerle selamlarız.






6 Aralık 2017 Çarşamba

Candan Erçetin'den geliyor; Meğer...


Okulun psikoloğunu çok sevdim. Hatun, beni klişe paragraflarla uğurlamadı. En son oyun oynarken burnumun kırılması ve ev çocuğu ile ilgili sorgulamalardan bahsetmiştim. Şu yazıda var, nasıl kafamın karıştığı. Okul psikoloğu bana ev çocuğunun aslında şok tepkisi verdiğini açıkladı. Benim gözlemlediğim 'umursamazlık' göründüğü gibi değilmiş. Kendisi veledimi tanıyor, biliyor. Söylediği şeyi kendi dilimde özetlersem; bizimki yaşına göre sosyal ve duygusal açıdan herhangi bir sorun yaşamıyormuş- disiplinsiz bir çocuk değilmiş ve bu olaydan da aslında sandığımızdan fazla etkilenmiş.

Her gün beni öpüp öpemeyeceğini sorması, 'anne hala kan var mı?' diye merak etmesi de bu konuda konuşma isteğinden kaynaklanıyormuş. Yanında annesinin burnundan kanlar gelmesi, onu hiç bilmediği bir durumda bırakmış. Yabancı bir konuyu işleyememiş o anda. Ev çocuğunun özelinde yorumlar da yaptı biraz. Anne ve babadan bol sevgi ve oyun arkadaşlığı aldığı belliymiş, o şekilde bir özgüveni varmış. Bu da zaten bu yaşlarda temel ihtiyaçmış, yani sevgi ve beraber oyun. Fakat elbette benmerkezcilik kaçınılmazmış.

Tabi ki oğlumla ilgili bu yorumlara çok sevindim. Sadece çok sevgi aldığı belli kısmı bile, kırık burnumun direğini sızlatmaya yetti. Fakat işin diğer kısmına da geldik tabi ki. Ben birkaç gün yavruma mesafeli davranarak, onu tuhaf bir konuma soktum. Aslında o kendini suçlu görmeye çok hazır bu olaydan sonra. Şimdi bir başka seferde, yanlışlıkla bir arkadaşına zarar verse, istemeden bile olsa artık kendini 'zarar veren, saldırgan' biri olarak mimleyebilirmiş. Annesini üzdü, burnunu kanattı, annesi çok hasta oldu. Böyle görecek olayları. Bu nedenle çalışma yapılmalıymış. Bu çalışma da ikimizin hatta ev erkeği de olabilir, çok yakın olduğu bir anda, o olay hakkında yeniden konuşmamızla gerçekleşecekmiş. Olayı onun nasıl hatırladığını, aslında o anda çok eğlendiğimizi, ikimizin de istemeden böyle bir kaza yaşadığımızı, ama burnumun iyileştiğini, ortada bir suçlu olmadığını, birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi konuşmalıymışız. Hatta burnumun alçılı görüntüsüyle dalga geçebilir, bir hikaye uydurabilirmişiz geyik.

Sonra bana kişisel bir soru sordu, psikolog. Daha önce bir darbe almış mıydınız, acaba neden sizi bu kadar etkiledi bu burun meselesi, dedi. Evet, dedim. Öğrenciyken, bir saldırıya uğramıştım. Burnuma darbe almıştım, çok kanamıştı ve -çatlamıştı. Meğer, ben de bilmeden, travmatik bir duygu üretmiş olabilirmişim bu olayda. Sonuçta burnuma beklemediğim bir anda darbe aldım. Sersemledim ve eski olayla birleştirdim. Hakikaten de fizikselden ziyade duygusal bir kaşıntı yaşadım ben bu olayda aslında. Beklentiliydim. Küçücük çocuk evde bağdaş kurup, ellerini kafasına kavuşturup 'anaam kadın anam' diye üzülsün istedim heralde, ne bileyim?

Ah be blogcum, daha kendimizin ebeveyni olamıyoruz, evdeki bebenin nasıl olalım? Vay zavallı ev gadınım, burun travman mı varmış senin, garibanım, yazık gız.

Psikoloğun dediklerini yaptım. Konuştuk, sarıldık, geyik de yaptık. Ve dün akşam bana ne dedi, biliyor musun blog. Kendi kendine, durduk yere, tam yatarken:

'Anne, senin oyun oynarken burnun kanadı ya, anne ben çok üzüldüm'

Yavrum benim. Şuracıkta öleyim mi yoksa paket mi istersin kalbimi? Ah.. nasıl bittim, tahmin edersin. Sarıldım hemen ve bol kepçe sevdim yine.

Bu olaydan ne çıkar? Valla çok şey. Keşke her zaman bu kadar berrak görebilsek sevdiklerimizi. Bir de travmama dokunmayan bin yıl yaşasın. Ee ne demişler, travmanın üzerine travma kurulmaz. Damlaya damlaya travma olur. Travmalar içinde bir seni sevdim, kalbimi sana....




5 Aralık 2017 Salı

Ne Çektin Be?

Şimdi bir bakalım.

En son burnumu kırmıştım. Üzerine de salya sümük hasta oldum. Çok iyi. Burnumu akıntılardan arındırabilmek için, hem şu hortumla çekiyor (işe yaramıyor), hem de pasifçe hıhlıyorum. Bazen de zorda kalırsam, deliklere kıvırıp tolaet gağıdı sıkıştırıyorum. Fakat, acıyor. Acıması kırıktan ziyade, akıntının olması bence. Bir de sol gözle, sol ağız kısmıma da acı vurdu- nedense.

Geçecek. En çok 2 gün daha süründürür. Sonra bir tutam iyileşeceğim ve gerisi gelecek, biliyorum. Hatta yarın bilgisayar başında çalışmaya devam edebilirim bile.

Bu sürede boş geçmiyim, dedim. Bağırsaklarımla hesaplaşma içindeyim. Çünkü bağırsaklar, kader ağlarımızı örmede tek büyük güç. Toplam 4 gündür nefis bir beslenmeyle en azından vücuduma yatırım yapayım, hücrelerime zenginlik katayım dedim. Şimdi de diyorum ki, neden şimdi, hep olsa ya? Bazı sağlık sorunlarım vardı, önceki postlarda bahsettiğim. Onların çoğundan cacık çıkmayacağından (hala tetkikler sürmekte) neredeyse eminim (büyük kısmı temiz çıktı) Geçmeyen kabızlığın ve eklem ağrılarının, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, ayrıca aniden cortlayan anksiyete semptomlarının ana kaynağını bulabileceklerini sanmıyorum. Yani modern tıbbın ilgi alanına girmez. Yine de ilaç vermeye üşenmeyeceklerdir.

Bence benim hikayem bağırsaklarımda başlıyor. Hepsini teker teker açıklayan tek şey bağırsaklar. Bunu kanıtlayacak bir uzmanlığım yok. O sebeple bazı besinlere yol vermek ve fakat bazı diğer şık besinlere gönül vermek gibi bir döneme girdim. Henüz daha çok erken, bir rapor vermiyim şimdiden. Herhangi bir aşama kaydedersem, elbette severek-sevinerek buraya sunacağım.

Bugün okul psikoloğuyla randevu var. Galiba gariplik yine bende. Çocuğumun gözünün önünde geçirdiğim kazada, kendisinden biraz derbeder olmasını bekledim. Bir yerde sapıklık yapıyorum. Çünkü ev çocuğunun aslında tek derdi beni öpmek. Her gün bana 'bugün de mi beni öpemeyeceksin' diye soruyor. İlk birkaç gün 'öpemicem tabi anasınko satanko, dikkatli olacaktın' gibi kindar hisler dürtse de, şuan tamamen ona karşı 'gurban olurum sana bee' moduna döndüm. Ki kurban olma konusunda şaka yapmadığımı kanıtladım sanırım.

Ev erkeği de korktu. Duygusal Zekası Olan Çocuklar Yetiştirmek isimli bir kitap buldu, onu okuyor(gerçi kitabı kesinlikle sevmedi) Eğer çocuumuzun duygusal zekasına yatırım yaparsak, 10 numara insan olurmuş. Gördüğün gibi blog, biz modern ebeveynler için her şey kitapların sihirli dokunuşuyla çözülmeli. Ya da olmadı, çok klas bir okulla. Hiçbir şey yoksa, organik gıdayla.

Ben de bu ara geleceğin bağırsaklardan geçtiğine bir 'din' gibi inanıyorum. Ancak çok abartı geliyor. O yüzden susuyorum. Konu hakkında önce hislerim, sonra okuduklarım, ardından kendimde gözlemlerim önemli. Hedeflerim blog, şöyle:

- Geçmeyen kabızlığımı sonlandırmak
- Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarına yol vermek
- Eklem ağrılarımı geri postalamak
- Yorgunluğumu gidermek
- Sık hasta olmamak
- Cildimdeki kızarıklıkları ilaçsız iyileştirmek
- Son smear taramamda çıkan iyi huylu bir HPV virüsünü bedenimden defetmek (korkulcak bişi yok)
- Kaygısal halimden arınmak

Aklımı yitirdim gibi gelebilir ancak, sanırım hepsinin suçlusu bağırsaklar (HPV hariç). Ben genel anlamda çok yoğun ekmek-börek-kurabiye-şeker-simit-işlenmiş gıda ile beslenen biri olduğumu da eklemeliyim bu arada. Özellikle hayatımdan sigara ve alkolü çıkardığımdan beri. Seks gibi şeyler de azaldı tabi. Bu arada hayat şartları ile beraber kötü-çok vasat beslenme de beraberinde geldi. Elbette sebze ve doğal beslenmeye aşırı ilgim, hevesim hep vardı. Ancak uygulamada? Evet yılın bazı dönemleri kendime iyi bakıyorum, sonra tırt. Kolay, ucuz ve 'anlık' olanı seçiyorum. Farkındaysan kilodan hiç bahsetmiyorum, çünkü 52 kilo- gayet zayıf bir insan evladıyım. Hamur yiyerek de zayıf kalınıyor. Ve maalesef sağlık bu şekilde kandırılamıyor. Yani kısacası, şüpheleniyorsam bir sebebi var.

Elbette, stres de büyük faktör. Ancak vücut stresle başa çıkabilmek için yine bağırsakların iyi çalışmasına, bağırsaktaki iyi bakteriye ihtiyaç duyuyor, çok ilginç değil mi? Ve benim gibi idrar yolu enf. çok sık geçirmiş birinin, onca kutu ilaçtan sonra bağırsaklarını küstürmesi de hiç garip değil.

Ben iyi haberler oldukça, yazarım. Bağırsaklarım nolur beni yeniden sevin.

Hadi o zaman, kahve?


1 Aralık 2017 Cuma

Kan revan içinde annelik!


Yine bir fıkradan bildiriyorum ahanda buraya.

Son haftalarda ev çocuğu ile yaşadığımız aşk başka, bambaşka. Bir keyif, bir aile saadeti, bir neşe aramızda. Fakat yine de bazı soru işaretleri yok değildi.

Örneğin, aramızda 'sarı çizgiyi geçmeyiniz' ibaresi yok. Anne-baba olarak rahatça ağzımıza sıçabilir sanki. Bundan kıllanıyorduk. Mesela okulda yaptıkları bir kelebeğe bayılıyor şu ara. İşte mutlaka o kelebek sinir bozucu bir şekilde bir yerlerimize konuyor. Yani ev çocuğunun oyunu bu kurguda. Ev erkeği de 105 kez burnuna konan kelebekten artık sıkıldığını söylüyor. Bizimki tınmıyor. Gerçekten bizi tınmıyor. Oyun oynarken, bazen coşkudan naptığını bilmiyor ve canımızı yakabiliyor. Sonra da rahatsız olmuyor.

İşte dün de bu temada bir fıkra yaşadık. Yatmaya ramak kala, ev çocuğunun 'anne kitabını kapa da benle oyna' çağrısına kulak verdim. Tamam dedim, hadi gel. Geçtik kışlık kitap okuma köşesi dediğim yere (nalet olsun o yere). Birden arabalarla oynadığımız oyun, nasılsa takla atmacılığa dönüştü. Ve benim dangoz oğlum, 'dur anne, sen bi yat ben atlıcam' dediğinde, ona güvendim. Teslim olarak yattım. Ve bu oğlum geldi yüzüme atladı ya dostlar?

Baya yüzüme atladı- ya da hedefini şaştı bilemiyorum. Burnumdan kanlar tam tabiriyle oluk oluk akarken ve hatta bir yandan da ben kan yutarken, ev çocuğu bana dehşetle bakmıyordu. Sanki her şey normaldi onun için. Ev erkeği panikle ev çocuğunu giydirmeye başladı, mont vs. Acile gidiyoruz ya hani. Ev nasıl da birden kana bulanmış, hiç anlamadık. Dedim, dur şimdi. Siz kalın, ben gidicem. Acile gittim, röntgen çekildi, harbi kırık varmış, yuh, oha!

Neyse doktor ameliyatta olduğundan, beklemem gerekti epey KBB'de. O arada ağrım yoktu (kırıkta ağrı olmadığı da oluyor dostlar, kesin bilgi) Beklerken düşünmeye fırsatım oldu. Evden çıkarken ev çocuğuna sormuştum, 'oğlum nasıl yüzüme atlayabildin?'... O da bana 'gücümle yaptım anne gücümle' diyerek böbürlenmişti. Gurur duyuyordu sanki. Ona 'vay be nasıl çıkabildin onca merdiveni' diye gaz verdiğimiz sıradan bir sohbetteymişiz gibi. Farkında bile değildi. En azından kanları görünce şaşırması gerekmez miydi?

Burun kırıklarında sıkıntı yok da, burnuna çeki düzen verip alçıya alırken baya bilim kurgu gibi işlemler gerekiyor. O kısmını da atlattım, ilaçlarımı aldım, eve geldim. Velet uyumuş. Ev erkeği beni bekliyordu. Konuştuk biraz. Güya ev erkeğinin yorumu şöyle... Aslında panik olmuş ama her şey yolunda gibi davranarak, geçmesini beklemiş. Karar aldık, artık bir sarı çizgi alanı yaratıcaz aramızda. Hatta, sadece bize değil, tüm arkadaşlarına da zarar vermemeye çalışarak coşmalı-kudurmalı. Rahatsız olduğumuz / sıkıldığımız yerlerde ve bunu da ifade ettiysek, durmayı bilmeli. Empati kuracak yaşta olmasa da belli kuralları öğrenebilmeli. Bir insanın yüzüne zıplanmaz mesela, bunu bilmeli!

**

Ben bunları yazarken uyandılar. Yaptık o konuşmayı ev erkeği ile... Ev çocuğu da dinledi sonuna kadar (bu arada neşesi gayet yerinde) Ve bana ne dedi, biliyor musun ey blog?

'Ama anne, sen de yüzünü korusaydııın, neden korumadııın?!'

Abi ne yetiştiriyoruz biz? Bu konuda gerçekten uzman görüşe ihtiyacım var. Okul psikoloğuyla görüşeceğim bu salı.

Neyse, biraz daha açıkladım. Korumadım çünkü, seninle oynuyorduk ve üzerimden atlayacağını düşündüm. Birinin yüzüne direkt atlamayı hedef alabileceğini düşünemedim. Ama haklısın, yine de korumalıydım kendimi tabi, dedim.

Şöyle dedi:

'Ama anne ben hırsız gibi olurum o zamaan' (hırsızdan kastı suçlu)

Tabi modern-korkak ve ne bok yiyceğini bilemeyen ebeveynler olarak orada vicdan yaptık ve hemen yine onun kendini suçlu hissetmemesini sağlamak için çaba harcadık. Gerçekçi düşünürsek, neşesi yerindeydi blog. Yüzünde de herhangi bir karmaşa görmedim ne olay sırasında ne konuşurken... Sanırım biraz da olsa üzgün olmasını beklerdim.

Ben kendi anneme 4 yaşındayken bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Bir yerde çok pis hata yapıyoruz, ama nerde?

We Need To Talk About Ev Çocuu


28 Kasım 2017 Salı

Diplerden...

Blog yazmamak bir kara delik. Yazmadıkça yazmıyorsun, yazmadıkça yazmıyorsun, yazmadıkça ya...

Bu aralar kurşun kalem - çizgili harita metod defteri ile yaşıyorum. Çokacaipdatlı. Duygu durumu raporları, izlenecek filmler / içlerinden izlediklerim, akşam yemeği fikirleri, haftasonu yapılacaklar, önemli randevularım, kitaptaki o satır gibi tüm iç baloncuklarımı oraya aktarıyorum. Yeni bir şey değil. Ömrümüz kurşun kalemle kağıda yazmakla geçmiş. Birden nasıl kaybolabildi? Kurşun kalem varken, her şey daha anlaşılırdı.

Yazmadığım günlere gelince... Birazcık anksiyete, kaygı bozukluğu, kafayı yeme deneyimlerimden bahsetmiştim. Çok geçmeden aynı şeyleri psikiyatriste de anlattım. Elbette, hemen kafa ilacı yazmakta tereddüt etmedi. Almadım, almayı da düşünmüyorum. Peki ne yapacaktım? Eğer tıbbi otorite size ilaç yazdıysa ve siz kullanmıyorsanız, kendinize çok işe yarar bir alternatif sunmalısınız. Bak yine hırslanıyordum. Hırslanmadım. 'Dur bakalım ev gadını' dedim. Madem yeterince diplere indin, dinle bakalım kendini.

Marketten en ucuz büyük boy çöp poşetlerinden aldım. Evin en arka odasından toplamaya başladım. Tam 9 büyük çöp poşeti, kullanılmayan eşya ayıkladım. Konmari yöntemi evet. Kitabı okurken çok salakça bulduğum bin beş yüz kısım olmasına rağmen, yine de evi hafifletme fikri çok içime sindi. Evi çöplerden arındırdıktan sonra, tüm kullanım alanlarımızı derledim. Dolaplar, çekmeceler, raflar... Çokacaipdatlı oldu. Evde bir sürü düzen değişikliği yaptım. Bunların hepsi toplam 5 gün sürdü. Yaparken bir yandan radyo tiyatrosu dinliyordum. Kaç oyun dinledim, bilmem. Sonuçta ev, bize sanki yeni bir hayat sözü vermiş gibi oldu. Ev çocuğunun evde oyun oynama iştahı, öte şekilde arttı. Bıkmadan kendi kendine 2 saat filan oyun oynuyor? Hö? Salona yaptığım 'kışlık kitap okuma köşesi' sayesinde her gün kendi isteğiyle bizi kitap okumak için çağırıyor. Hatta biz bile daha çok okumaya, film izlemeye başladık. Bir de evde sağlıklı yemek pişirmek gibi zevkler, arzular geri geldi. Konmari yapalı 4. hafta oluyor, durumlar hala güncelliğini koruyor. Nasıl yani? Gerçekten motivasyonumuz bu kadar 'ortam odaklı' olabilir mi? Düzenlemeyi yapan benim çünkü. Benim 'arınmış' hissetmem normal. Ev erkeği ve ev çocuğunun da belirgin şekilde günlük yaşamdan daha çok zevk almaya başlaması ne peki?

İlacın alternatifi çöp toplamak mı, gerçekten durum bu kadar basit mi? Hayır ev gadını belki de durum bu kadar karmaşık. Depresyon tıpkı nezle gibi ruhumuzun basit bir hastalığı. Onun da şiddetleri var. Mesela benim durumumda olan birine ilaçlı tedavi vermek, burnu akıyor diye burnunu cerrahi yöntemle almaya benziyor.

İyi bir haberim var. Bunu da yakın zamanda keşfettim.
Eğer kafan karışıksa, günlük sorunlar gözünde büyüyorsa, kendine olan inancın azalmışsa, sık sık kaygı senaryoların oluyorsa, merak etme sen 'duygusal, hassas, karamsar ya da depresif' biri değilsin. Bu saydığım şeyler yakın bir zamana kadar yaşadığım ve beni kör olmuş gibi hissettiren beginner seviyesindeki depresyon semptomları.Ve bu seviyedeki depresyonun ilacı, haplar değil. Düşünce cerrahisi.

Çünkü her şey en başında bir düşünce bulutuydu.


Cennetten bir kare

Cennetten bir kare: Siz kitap-kahve eylemindeyken, evdeki çocuğun coşkuyla kendi oyununda kaybolması ve evi saran mutluluk titreşimi.

Diplerden kurtulma yolculuğumdan bildirmeye devam edeceğim.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Var mısığız genşler?


Gecenin şu vakti, eski bloğumu karıştırdım ve acaip eğlendim yahu! Sonra işin tadı nostaljiye kaçtı. Çünkü 2010'lara filan geriledim, okudukça. Tarihteki ilk blog yazımla karşılaşınca, içimi bir heyecan sardı. Argadaşlar, haydin gelin hepimiz kayda alınmış ilk blog yazımızı post'layalım. Herkesin bloğunda zaten apaçık duruyor ilk post, ne gerek var diyorsan- belki apaçık durmayan, bir şekilde uzaklaştırılmış olanlar da vardır. Ya da apaçık dursa da bir hikayesi vardır?

Benim blog camiasına adım attığım ilk yazım aşağıda. 2010'da eylülün bir pazar akşamında oturup yazmışım. Hayatımda hiç blogger tanıdığım / okuduğum / takip ettiğim yokken... Ve beni de kimsecikler okumazken.. Kimselerin beni okumaması aylar sürdü gerçi. Yazıyı bırakıyorum, hem de hiçbir imla düzeltmesi yapmadan.

Bir İstanbul eseri (Başyapıt)


İzmir'den taşınalı -yuvarlak ağız bile değil, kesin olarak- bir sene oluyor. Taşınma gibi başlamasa da zaman ilerledikçe biraz daha eşyalanarak, hatta kendi evime çıkacak kadar ileriye giderek, İstanbullu oldum.
Şimdi bu "İzmir bırakılır mı be" sohbetlerini bilenler bilir. Söz şurdaki meclisten dışarı, bu İzmir'i bırakmanızı, sanki hınzırlık yapmışsınız gibi eleştiren İstanbul yerlileri, aslında samimi değildir kanımca. Çünkü ben bunları izledim, bırakın İzmir'e yerleşmeyi, İzmir'deki akrabasına kısa süreli ziyarete gitmenin bile bedelini ağır öderler/ödetirler. "Yani şimdi bu Kıbrıs Şehitleri bizim İstiklal'in çakması mı oluyo" ile başlayan karşılaştırma listesi kentkart-akbil, barlar sokağı, ulaşım imkanları, metronun gocamanlığı, ünlü görme sayısı, kızların giyim tarzı, konser mekanları, evlerdeki ısıtma sistemleri, kaldırımlar, kaldırımda takılanlara kadar uzar gider. İzmir'e buyur edilen İstanbullu, İstanbul Belediyesi'nden milenyum kıyafetleriyle gönderilmiş, şehirde gözüne çarpan eksiklikleri ajandasına not alan modern kişi olarak buyrolur. Bunlar, anladığım o ki içlerinde iyice büyüyen İstanbul fanatikliğiyle evlerine dönerler. Ve Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, bu kişilerin yüzde 60'ı hayatında en az 3 kişiye Sirkeci'yi övmüş, yüzde 25'i İstanbul'un en iyi balık yapan yerini bulmuş, geri kalanlarda hala Avcılar'dan karşıya geçmeye çalışıyormuş.
Sorulunca, "İzmir'den geldim" desem, "Aaa orayı nasıl bıraktın, valla iş güç olmasa hiç durmam oraya yerleşirim" diyen arkadaşların "ben aslında jazz severim ama fırsat yok. ondan ferhat göçer dinliyorum" dediğini biliyorum ya da ahkam kesiyorum.
İstanbul, burada yaşayan için de yaşamayan içinde bankadan henüz çekilmemiş kredi gibi köşede duruyor. İstanbul vaatler veriyor, göz kırpıyor. İstanbul'dan vazgecmek, kendinden vazgecmeyle eşdeğer birşey gibi görülmüyor mu? Çünkü İstanbul'un bi kenarında durmak bile seni "online" yapıyor.
İstanbullular. Şu anda 70 milyon okuyucu bunları okurken söyliceklerimi sonlandırıyorum. İstanbul sizin olmasın. Bence özgür kalın. Ne demiş fayt cılap, "sahip olduğun şey gün gelir sana sahip olur".

İlk yazımda kullandığım görselim de şu olmuş:



Bu yazıyı yayınladığımda hemen yorumlar gelir ve kısa sürede yazımdaki aşırı müthiş tespitler hakkında halk münazara yapar filan sanmıştım. Hatta bir süre yakınlarımdan bir bloğum olduğunu gizlemiştim bile. Çünkü gizemli yazar olmak sahgdjhgdaj. Maalesef ilk yorumumu aylar sonra spam bir hesaptan alacaktım.

Her neyse benim tarihteki ilk post hikayem bu.
Var mısığız siz de?

2 Kasım 2017 Perşembe

Uykuya yığılmadan önce...

Şuana inanamıyorum.

Bir vakit buldum ve buraya koştum!

Günlerim, hastane - bizim ev ve metronun herhangi bir kabini arasında zıpçıktı gibi geçiyor. Sanki bir haftadır değil de aylardır böyle yaşıyormuşum gibi, hastanede en sevdiğim koridor, güneşi alan favori köşem, oturup kahve içtiğim koltuğum filan var.

Annem dolu dolu 4 gündür orada. Ameliyat dün gerçekleşti. Standartlarına uyan bir operasyondu. Sessiz sakin bitti gitti işte. Annem hastane odasında azimle pırt yapmaya çalışırken, koridorda başkalarının deyimiyle 'maşallah tazı gibi' yürüyüşünü yaparken, hala anacığının acısından kaçıyor. Bir kapılsa, iyileşemeyecek. Hastane ona nasıl dar geliyor, kim bilir. Canım annem, önce annesini, sonra da virüsün teki yüzünden sapasağlam rahmini kaybetti. Normalde annesinin ağzına zıçmak için her yolu deneyen ben, ömrümün geri kalanında annemin ben cepheli mutluluğu için elimden geleni ardıma koymamaya niyetlendim. Bana baktığında içinde güneş açsın istiyorum. Artık dert ettiği hiçbir şeyi kalmasın, sadece kendini kalkındırsın. Çekirdek ailemiz kalbinde yıldız gibi parlasın, birbirimizi saralım, sarmalayalım.

Eve geldim bi koşu. Tarhana pişirdim. Koydum kavanoza, kalanı da evdekiler için tabaklara. Koştum yine hastaneye. Annemin pırtı bizim için şuan oldukça önemli. O sebeple tarhana istedi. Karton bardaklara koyduk içtik. Çok keyifli oldu bu şekilde çorba içmek. Havalı durdu. Tarhanadan beklemezsin. Bu kış bol bol film karşısı bardakta tarhana içmeyi planlıyorum.

Bugün benim de son noktayı koyan bir tetkikim vardı. O da olmasın mı tam annemin yoğun bakımdan çıkarılacağı, o hassas dakikalarda? Tüm hafta beklediğim tek an. Annemin ameliyattan çıkacağı an. Daha annemin ameliyat olacağını öğrendiğim günden beri bu anı beklemişim. Nasıl olmam orada? Hem ya bir ihtiyaç olursa. Yoğun bakımda aklına üşüşmüş olabilir, anacığı mesela. Kötü hissediyor olabilir. Asla ameliyatın kötü geçeceğini düşünmedim bile. Tek düşündüğüm annemin enkaz duygusu. Koştum ürolojiye, açıkladım. Dedim, şimdi napayım ben? Maalesef, anca birkaç ay sonraya yeniden randevu verebiliriz. Ya da gel seni erkenden sokalım tetkike, koş al malzemeleri hemen- dedi. Ayh reçetede kateter filan yazıyor, hani şu alt takımlara sokuşturulan ince çubuklar. Oyfff!! Hemen koştum alayım diye, baktım birincisi kalmamış hastanede ama ikincisi var. Hem de annemin ameliyat olduğu kadın hastalıkları katının bir alt katında. Aldım malzemeyi ancak, bi çılgınlık yapıp yeniden ameliyathanenin önüne gideyim dedim. Şansıma, doktorun yoğun bakımdaki hastaları ziyaret ettiği o alarmlı ana denk düşmüş oldum. Bu, annemin her an oradan çıkacağı anlamına geliyor. Uyanıklık edip ürolojiyi aradım. Uyanıklıktan kastım aslında dürüstlük. Rafet el roman, romantikliğinde durumu izah ettim. Dedim, kapısındayım. Çıkacak şimdi. Kal dedi, tamam. Dedim, ay çok teşekkür ederim. Çat dedi kapattı. Duyduğum en kibar çattı.

Annemi gördüğümde bir güzeldi. Ona aldığım mavi geceliği giydirmişler. Bayıldım tatlılığına. Beni gördüğü ilk an, yüzü titredi, duygulandı. İyiydi, kafamdaki ağırlık uçtu gitti, hafifçik oldum. Sarıldım, öptüm. Odasına yerleşti yeniden nihayet.

Neyse az biraz gecikmeyle tetkike yetiştim. Dünyanın en uyuz işlemi fakat en şahane sonucundan sonra, biraz da mutluluktan ağladım. Haftalardır nörolojik mesane denen ve omurilikle ilişkili görünen sıkıntının, sebebi fiziksel bir olay çıktı. Operasyon kararı alındı. Aralık ayında... Halaylarla çıktım doktorun odasından. Hemen ev erkeğini aradım, ağlamaklı mutluluktan. Pek duygusal tepkiler vermeyince, ben de 'neyse kapıyom' diyip kapadım.. Gıcık bile olmadım. Anneme koştum, biraz da ona mutluluk çıldırması yaptım. Annem önce sevincime katıldı ama sonra deli miyim diye baktı, gördüm. Kimse benim kadar korkmadığı ve gugıllamadığı için sanırım, benim bunca sevinç kudurmama 'kısakes' muamelesi yapmış olabilir asajdakj : ))

Bu hafta her bir gün, sabahtan gece uykuya kavuştuğum ana kadar topuklarıma dek yorgunluk, stres ve beklemeyle geçti. Yorgunluğumdan yorulmayı unuttum, o derece. Fakat olaylar zarif bir şekilde iyi ilerliyor diyebiliriz.

Ve tabi her şeyin aynı anda iyi olması mümkün değil. Bu akşam da ev çocuğu öksürmeli hasta oldu. Gelsin ulan. Sorunların böylesi gelsin.

Kahve?

22 Ekim 2017 Pazar

Pazar akşamı, salon masasında


Bu sefer salondayım. Fırtına gibi ev çocuğunu yıkadım, ödül olarak tivi keyfi hediye ettim, o arada saçını kuruttum, günün son atıştırmalığını tıkıştırdım (fıstık, armut), tivi sonrası bugün 37. kez birlikte yapmayı talep ettiği pazzılına sanki yerlerini hiç ezberlememiş gibi her seferinde alkışlayarak eşlik ettim, uyku vakti geldi ve işte burdayım. Bu arada kısa bir boyun egzersizi ve duş olayına girdim. Volkan'ın stüdyosu da tam evin şaşalı saatlerini buluyor ya, neyse. Şimdi baktım, mayaladığı yoğurt tutmuş, dolaba kaldırdım.

Hayatımda bu derece ruh halimi anlatamayacağım kadar 'kayıktaymışım gibi' bir gün hatırlamıyorum. Bir yandan gün içinde durup zehir gibi acı çekiyorum, bir yandan günlük koşuşturmaların içinde sakinliyorum. Midem bulanıyor, başım dönüyor. İştahım yok ve kokular öğürtüyor. Acı çekiyorum- korkuyorum, ikisini farklı anlarda yaşıyorum.

O cool kadın, meddah ruh, annemin gözdesi, çocukluğumun kökleri, tabiatımın başlangıcı, bilinçaltımın kalesi, damak tadımdan tut temizlik alışkanlıklarıma kadar birçok davranışımın gizli öznesi, oğlumun 'nenesi' ve tüm arkadaşlarıma anlata anlata bitiremediğim, benim için bir çeşit kahraman olan canım anneannem; yani onun asla yıkılmaz sarsılmaz bedeni, bugün çocukları tarafından toprağa verildi. Tüm çocukları; sekizi de ordaydı. Tıpkı istediği gibi memleketi Trabzon'da, biricik köyünde cenazesi yapıldı.

Anneannemin ölümüyle ilgili yazasım, paylaşasım pek yok. İçimde tutmaya ihtiyacım var. Yas tutmak istiyorum. Anlayış göstermek istemiyorum. Canım ne kadar isterse o kadar sürdüreceğim. Yaşlılık, hastalıklar, çok acı çekiyordu-rahatladı gibi telkinler beni ilgilendirmiyor. Kişisel bir konu.

Bu kadar yeterli.

Bu arada blog, ben hiç iyi değilim. Sanırım ömrümde ilk kez anksiyete yaşıyorum. Bu hafta 3 defa oldu. İlki işyerindeydi. Tuvalete kapanıp, ağladım. Sonra kafama saplanan bir düşünce yüzünden ciddi tribe girdim. Aşırı korktum, ellerim soğudu ve aynı anda terledim. Birkaç telefon görüşmesi yapıp, korktuğum şeyin olasılığını sordum.

İkincisi de anneannemle ilgili haberi aldığım günün gecesiydi. Salondaydık ev erkeğiyle. Ev sessizdi. Birden aynı korku geldi ve midem korkunç bulanmaya başladı. Çok aşırı ağlamıştım gündüz, başım da çok ağrıyordu. Kalkıp egzersiz yaparak vücudumu sakinleştirmeye çalıştım, tüm kaslarım gerilmişti.

Üçüncüsü de bugün bir mağazada oldu. Her yer üstüme geldi ve yine aynı düşünce geldi, aynı korku ile. Bu arada 3 olayda da yaşadığım korku aynı. Hastalık anksiyetesi bu. Ev erkeği ve ev çocuğuna haber verip hemen tuvalete koştum. Yüzümü yıkadım, tuvalete girip biraz ağladım, çıktım. Sonra açık havaya çıktık, marketten cevizli pestil almıştık. Onu yerken geçti, rahatladım.

Terapiste sordum, ilaçsa ilaç, terapiyse terapi. Bu konuya odaklanalım, dedi. Benzer durumda bir arkadaşım var. O kullanıyor epeydir ilaç. L ile başlayan bir ilaç, biliyorsundur belki. Onu aradım. Çok memnun ilaçlı tedaviden. Bana kesinlikle öneriyor. Halbuki doktorsitesi'nde okuduklarım içimi kararttı. Kullananlar hep kullanıyor, canımı sıktı. Hala kararsızım.

İçimde bir ses, eğer bende o korktuğum hastalıktan yoksa, bu korkuları bir daha yaşamam diyor. O sebeple önce bende organik bir şekilde o hastalık var mı yok mu onu öğreneyim, gerisi kolay - diyor. Diğer ses ise, kendini kandırma evladım, sen kaygı konusunda boyut atlamışsın, şu sıra gelişmelerle tetiklendi de ortaya çıktı, yarın da başka şeyden tribe girersin, git tedavi ol diyor.

Alternatif yanım ise, boşver ilacı, düzenli spor yap, iyi beslen, korktuğun mevzuda kontrol yaptır ve bol bol yaz, toparlayacaksın diye aklımı çeliyor.

Ev erkeği ise, bu davranışların benim karakterim olmadığını öğrendi öğreneli çok mutlu. Neyse ki aklınla zorun varmış, oh ya, çözeriz biz onu diyor.

Anneannemin gidişi, annesini kaybeden annemin büyük acısına şahit olmam, üzerine bu ay sonu olacağı ciddi ameliyat, benim bitmeyen tetkiklerim... afalladım.

Kayıktayım sanki. Midem bulanıyor blog.

15 Ekim 2017 Pazar

Pazar akşamı, mutfak masasında.


Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, dur bi yapayım dedim. Bayılmadım lezzetine. Yine de ev çocuğunun yediği 7- 8 adet balık-ekmek lokması için okey yani. Oluru var. Her şey evladım için. Aklına gelen her şeyi evladına bağlayan teyzeler gibiyim.

Ev çocuğunu düşünüyorum. Uyurken yanak okşama huyu başladı. Bu gece bana 'senin her şeyini seviyorum anne' dedi. Bu lafı benden çalmış. Sonra ekledi 'hele o öpmeler'.. Bu da benden. Çaktırmadım. Aynı duyguda karşılık verdim. Sanki harika bir ifadesi varmış gibi. İlk kez duymuşum gibi. Bir de geçen akşam 'senin nene olmanı istemiyorum' demişti. 'Neden' dedim. 'Çünkü bacakların ağrır, yürüyemezsin' dedi. Acıklılık ok gibi yüreğime saplandı. Bazen kıllanıyorum. Çocuklar, çocuk taklidi yaparak büyükleri baştan çıkarmayı çaktılar mı acaba? Ayak filan olmasın bu, diyorum. Çünkü sevimli acıklılık bir yandan koyu arabesk, piyes stili gelirken; bir taraftan neden olmasın, böğründen bu laflar çıkıyor demek ki diyorum. Fazla yüz vermeden ve 'ouu cağnım gurban olurum' demeden ona sevgi seli akışı sağlıyorum ama arabesk tonundan uzak, böyle açık iletişim şeklinde karşılık veriyorum. Yanlışlıkla benimle arabesk ilişkisi başlarsa, anne-evlat iletişimimiz 'canım anam gadın anam' eksenine evrilirse, saçma olur gibi hissediyorum. Bunlar sadece çimdik bir his evladım. Çünkü sen ne dersen de, ben ona gurban olurum.

Canım dev sıkkın. Anneannemle ilgili. Yazamayacak kadar da klostrofobik yakınlıkta bir mevzu. Boşveriyorum. Ama yazıyı hangi desende yazdığımı bil istedim.

Ev erkeğinin annesi burda. Yarın dönüyor. Nadiren 3 günlük ziyaret, kayınvalide-gelin tarihinde, ne muazzam bir tempo. Fakat bir akşam daha uzasa bu ziyaret, yatakta kocasına trip atan köylü kezbana bağlarsın. Benim için geçerli değil, öyle düşünme hemen. Ev erkeği çok didişiyor. Benim kayınvalidemin gelini gocam. Ha bir de.. Babaannesine göre, ev çocuğu çok zayıf, sıska ve acınası. Yarı obez olmadan hiçbir çocuğu beğenmeyen bir familya. Yeter ki yisin gari. Koca bir kutu şekerleme getirmiş. Her gün bundan 3 tane yesin olur mu, dedi. Onun hatrına. Pıff. Sağlık konusunda yüzyıllardır konuşuruz, beni tanır-bilir. Yine de her seferinde şansını deniyor. Bok yese gözleri dolacak. Çocuk yiyor diye. Bir gün ona gönderdiğim fotoğrafı için oğluna mesaj yazmış. Bana yazmıyor bak. Bakamadım o çocuğun fotoğrafına, ne halde, gözaltları mor mor, yazık değil mi, neden bakmıyorsunuz ona? yazmış. Fazla sinirlenmedim. Fazla gülmedim de. Sustum. Çay koyup içtim. Çünkü aynı kadın uykuya geç dalan birine 'beyin MR'ı çektirsene' demiş, titizliklerini övdüğü bir sırada kendini kaptırıp 'ay seninki de laf mı ben sebzelerimi domestosla yıkarım' diyebilmiş biridir. O sebeple susup çay koymak en iyisi. Bir de meşhur bir hikayesi vardır, mesela. Kuzeni memelerini duvara vura vura küçültmüş. Kocaman ve sarkıkmış. Ama duvara vurdukça memeler ufalıp sıkılaşmış. Şuan ne yorum yapsam, gelin notlarına dönecek. O yüzden çay.

İçimde hüzünle karışık gerginlik var. Annemin ameliyat olması gerekiyor yakında. O da ertelenecek sanırım, anneannemin durumuna bağlı olarak. Kaygılıyım blog. Merakla olacakla öleceğin çaresi olmadığını anlamaya doğru gidiyorum sanırım.

Cuma günü toplantı yaptık. Patron şöyle dedi. 'Siz cmrtsi de çalışacakmışsınız gibi düşünün artık' dedi. Maalesef. Düşünemem. Ev çocuğuma bunu yapamam. Beni yakında yine işsiz kabul edebilecek misin blog? Buralarda yine çok gaza gelebilirim işsizlikte. Cmrtsi mevzusu göz dağıysa, eyvallah. Olur öyle şeyler. Seviyorum işi çünkü.

Çok da vakit almıyım hadi. Diyecek ilginç şeylerim yok. Karamsar bulutlarım var. Kahvenin hası sizin olsun. Ben uykulara.

Not: Kendi hastane maceralarım ince ince sürmekte. Ondan da finalde bahsedicem.

8 Ekim 2017 Pazar

Annelikten istifa!


Annelik derken... Toplum edebinde annelikten bahsediyorum. Bırakıyorum ulan, kendi vahşi doğama dönüyorum. Artık benim çöplüğüm, benim kurallarım. Sıkıldım. Cıkss.

şıkır şıkır

Bilmiyorum nasıl da kastım, ne ara 'annelik' bayrağını cemaate karşı açtım. Amaç ne? Fakat çok pis taklaya getirmişim kendimi. Ben kim, toplumun annesi olmak kim. Sınıf annesi gibi, ne o öyle? Toplum annesi şöyle oluyor. Örneğin yanı başınızda aşırı kıl olabileceğiniz anne-çocuk olayları oldu. Ya da baba-çocuk. Şımarık bir çocuğun umarsız davranan annesi mesela. Bu tablodan rahatsız olup, yine de seçkin ve asil bir toplum annesi gibi davranarak, başkasının işine karışmamak- onların özeline saygı duymak. İdeal bir ana olayazmak. Hani şu 'sütün yetiyor mu' diye soran gıcık kaptığımız annelerden değil de tam tersi kimsenin işine karışmayan, aşırı saygılı, empati kurabilen ve her bir çocuğu özel gören, bilmem ne akımını yemiş bitirmiş ve o yaklaşım çerçevesinde çocuk gelişimini destekleyen tür annelerden olmak. Ben bu olamıycam abi. Direkt kendine aşırı özgüveni olan, çok bilmiş türk analığına direksiyonu kırıp, kendimi bulmaya dönüyorum ben.
fazla yavaş ebeveynlik


Bak geçen markette ilk denememi yaptım. Nassıl güzel bir his, anlatamam. Veledin biri, yaş 7-8 aralığında. Annesiyle beraber, bizim bulunduğumuz oyuncak bölümündeler. Ev çocuğu bir boş raf bulmuş, orada açıkta duran arabalarla naif bir şekilde oynuyor. Ben de başında 'son 5 dakika' diye anons yapıyorum. Derken fark ettim. Bu velet yere düşen oyuncakları tekmeliyor, üzerlerine basıyor. Beyaz peluşlar, kutusunda Barbie'ler filan... Annesi de farkında bişey demiyor. Gayet saldım içimdeki bilmişi. 'Yapma lütfen, o oyuncaklar satılık, bize ait değil' dedim.

Normalde cimcirsen demem böyle bi'şey. İdeal ve seçkin davranırım. Bilmem ne görüşüne göre orada bana bir şey demek düşmez, bok gibi içime atmak düşer çünkü.

Sonracıma, yine bu hafta parkta oğluma bana hiiiç sormadan çilekli kekstra uzatan kadını gördüğüm gibi, ortama atıldım. İçimdeki hayvanı saldım. Ev çocuğuna atarlı bir şekilde 'ver hemen onu geri, teşekkür et ve çabuk geri ver' dedim (hemen verdi) Cümle böyleydi evet ama tınısı şu şekilde çıkıyordu: 'Z.çarım lan bana sormadan çocuuma abur cubur verenin ağzına'
mevzuda geçen abur cubur


Aşırı kaba davrandım. Ve bunu da aşırı rahat yaptım. Kadına dönüp 'biz yedirmiyoruz bu tip şeyler' de dedim. Tam bir Sevda Demirel tokat performansındaydım yemin ederim. Tehlike saçıyorum bence. Eskiden olsa, kendi iç organlarımı içeride kıymaya çevirme pahasına kibar olurdum. 'Çok teşekkür ederiz, mmm ben severim valla çilekli kekstra ama bizimkine vermiyorum. Şimdi versem, sonra hep ister, ama çooook sağolun' diye lüzumsuz bir dilencilik yapardım kadına. Sanki ben net reddetsem, kadın travma yaşayacak. Açık açık diyemiyorum, bu boka şeker banmış şeylerden yedirmiyorum çocuğa diye. Sen de yedirme be kadın deli misin diye.

Ev çocuğu büyüdükçe, önünden geçtiğim bebek-çocuk mağazalarını da çok boş bulmaya başladım. Eskiden daha çok para verip aldığım ürünlerin ne kadar zottiri olduğunu fark ediyorum. Sırf annelerin vicdanına dokundurmak için yapılan ürün tanıtımları da kolpa geliyor. Artık o 'ona değer ama' repliğiyle kredi kartını uzatan, 'her şeyin en en en iyisi' romantizmiyle yaşayan annelerden biri değilim. Terlik mi alıyoruz, neden 90 TL para veriyoruz abi? 14 TL olanı da iyi. Hatta ikisi aynı!
fiyat?

Bir de ebeveynlik kitaplarını terk ettim ya, epey oldu. Aldıklarımı da yarım bıraktım. İttirsem okuyamıyorum. Tahammülüm de kalmadı. Orada bahsedilen çocuk hiçbir zaman ev çocuğu değil, biz de oradaki ebeveynler değiliz. Temel çocuk bakımı ya da bazı özel durumlara yaklaşımlar hakkında (2 yaş sendromu gibi) yazılanlar hariç, tüm ebeveynlik kitaplarını zararlı bile buluyorum. Kişileri olmadıkları bir şema olmaya davet ediyorlar. Spesifik meseleler hariç uzmanları da okumayı kestim. Bugüne kadar yalnızca kendimi yetersiz hissettirmeye yaradılar. İlham filan almadım. Annelikte herkes neyse o oluyor. Hatta bazen sana da kalmıyor, annen neyse sen o oluyorsun filan. Ve bence her anne çocuğu için yeterince mükemmel zaten. Ne demiş gevur; 'bozuk değilse tamir etme'

sal gızım sal gitsin
Çoğu zaman gördüğüm anneler (bazen de babalar) çocukları üzerinden hayata laf çakmak, mesaj vermek ya da 'var olmak' istiyorlar. Çok yorucu. Salalım gitsin ya. Herkes neyse o olsun. Ben bazen dangoz olmak istiyorum örneğin. Empati kurmak, asil ve seçkin olmak istemiyorum. Anneliği ya da çocuk yetiştirmeyi bir aksiyon gibi görmekten yoruldum sanırım. Böyle içimden geldiği gibi, doğalında, hayatımın bütünüyle uyumlu bir parçası olsun istiyorum.

Oh be. Ve bu halimle içimdeki dangoz bazen oğluma da cevap veriyor; 'hayır şuan oynamak istemiyorum, uzanıp kitap okuycam'

Konfora geel!

***

Bu satırları yazdığımda henüz yeşil çayımı demlememiştim. Ve sabah çok erkendi. Son birkaç yıldır, 3.0'ın üzerindeki tüm depremleri hissedebiliyorum. Hatta ev çocuğu yatakta sağdan sola bile dönse, duyabiliyordum. Tüm bunların nedeni 'diken üstünde yaşamak' olabilir mi? Tabi ki öyle. Özel bir yeteneğim yok.

çok yaratıcı anlatım

Terapideki ilk dakikalarımda 'gevşeme sorunum var' demiştim. Her yerde aslında aynı şeyi söylüyorum. Boyun ağrılarım, rüyalarım, deprem hassasiyetim, alkol aldığımda asla sarhoş olmayışım, sabah erkenden uyanışım. Hepsi 'gevşeyemeyen-diken üstü' Kahve'nin maceralarını özetliyor.

Özetliyordu.

Şimdi dangozu saldım ya nasıl gevşiyorum hagdhd. İyi geldi.

***

Bizim karı koca gerginlikleri de bitti bu arada. Ne zamanki terapide, ev erkeği kendi takıntılarını gördü, birkaç şeyi değiştirdi, bitti bizim kan kusturmalar. Değişen şey neydi?

Hafta içleri kan davalı gibi, haftasonları da 'ağzını öbüyiim aşkom' şeklindeki ilişkimizde anlayamadığımız bir sorun vardı. Ne oluyordu da pazartesi sabahı her şey bombok olabiliyordu. Konu ev erkeğinin sabah uyanış şeklinde gizli çıktı. Bizimki sabahları uyandığı gibi, kasvet yayıyordu etrafa. Hiçbir aksaklık, çocuğun hastalanıvermesi, gecikme gibi sorunları hoş göremiyor, şartlarını esnetemiyordu. O an yanlışlıkla kalp krizi geçirsem filan bana sinirlenirdi, söylene söylene ambulansı çağırırdı, o derece. Ben de sabah ondan gelen agresifliğe karşı bazen agresiflik bazen de kin tutma ve hatta çoğu zaman günlerce süren dırdır şeklinde feedback veriyordum.

Şimdi bu nasıl önemli? Acaip önemli. Bu tavır, taşın altından ev erkeğinin 'yüksek standartlar' şemasını çıkardı. Ev erkeği de bununla yüzleşti. Fakat gerçekten yüzleşti. Çalıştı. Kendini hafifletmeye odaklandı, sabah 'her şey mükemmel olmalı, tastamam olmalı' fantezisinden vazgeçti. Aylardır yapamadığı ve karnında vicdan topuna dönüşmüş olan 'sabah sporuna' 'demek ki sabahları yapamıyorum, başka formül bulmalıyım' diye, virgül koydu. Onda bunlar işe yaradı. Bana da bulaştı. Baktım, sabahları normal yetişkinler gibi güne başlıyoruz, hatta geyik çevirip, vedalaşırken öpücük verme olaylarına giriyoruz. Sırf sabahları uyanma şeklini değiştirdiği için, bakış açısına yaptığı katkıdan, ilişkimiz bütünüyle değişti.

Daha nasıl şeyler olacak merak ediyorum. Kendi terapi evrimlerimi de aktaracağım. Önce sidikli maceralarımın sonunu bağlayalım da. Yarın sabah yine hastane gülüyüm. Uykum geldi. Çok yazdım. Şunlara sarılıp yatma mevsimi burda, sıcacık. Hadi eyi ağşanlar.

kışa ön hazırlık battaniyesi





6 Ekim 2017 Cuma

Sidikli Raziye



Adeta falıma baktırır gibi heyecan ve gerilimle beyin cerrahının masasına MR dosyamı koydum. Ufka doğrultup yorumladı; 'Güneş ameliyatlık bir durumun yok'

O an korku bulutumun sönüvermesiyle kaka yapar gibi oturduğum pozisyonu değiştirip, arkama yaslandım. Doktor devam etti; 'Fakat senin bu mesane konusunu iyi bir ürologla görüşmen lazım. Sonra da bana onun değerlendirmesini getirmen gerekiyor. O zaman tekrar bakalım'

Tamam, dedim. Nerdeyse yerleri şöyle bir viledalamaya hazır. Ne dese yapıcam ulu aziz doktorun. S. Bey beni 20 yaşımda diğer doktorların aksine ameliyat olmaktan kurtaran bir profesör. Kendisi bu alanda dünyada tanınan önemli biri. Ondan önce görüştüğüm profesörün anneme dönüp 'Hanfendi kızınızın çok ciddi bir hastalığı var, operasyon ise çok riskli' dediği gün annemle göz göze bile gelememiştik. Biraz kendimize gelince, dur dedik ve alanında en çok tavsiye edilen profesörden randevu aldık. S. Bey ise 'çok sağlıklısın, yardır gitsin' diyip beni dehlemişti o yıllarda. Sanırım yeniden kendisine gitmemin temel nedeni buydu. Fakat bu pirifesörler parayı hiç sorun değilmiş gibi gördükleri için beni yönlendirdiği ürolog 'oha' seviyesinde paralara muayene yaptığından, gittim bugün Ege Uni'de bir doçentten randevu aldım. Konumuz işin uzmanı bir ürologsa, neden olmasın dedim ve görüştüm.

Benim sıkıntı biraz tetkik isteyen bir mevzu. Sidiğimle yaşıyorum. İçimden atamadığım sidiğim var. Yani yaptım sanıyorum ama bir bakıyorlar içeride kalmış büyük miktar. Adı bende saklı yani. Bugün öğleden sonra ürodinamiğim ölçülecek. Ve gereken diğer tetkikler neyse, yapılacak işte. Duyanın 'şıp' diye ilacını yazamadığı, hmm çok çeşitli nedenleri olabilir kesin bir şey diyemem, dediği bir durumdayım. Çok havalı. İşin şakası bir yana, rahatlamak fiilinin hakkını vere vere rahatladım dün. Omurilik ve sinirler konulu korkulu rüyam bitti ya, yeniden bir özgüven geldi üzerime. Son iki günde 1 kilo 300 gr vermişim. Tırsakilik.

Hastanelerde koşmalarım devam ediyor anlayacağın. Şimdi öğle arasında aceleyle yazdım çünkü gerçekten merak edenler olmuş. Bana özelden yazan ve yorum bırakan herkes, size nasıl teşekkür etsem.. Resmen desteğinizi hissettim. Yazıcam herkese tek tek cevap.

Biliyorum ne ciddi ve kasvetli hastalıklar var. Çözümsüz, hatta ameliyat seçeneği bile olmayan. Bu da benim çocukluk travmam işte. Omurilikle ilgili doğuştan gelen deformasyonum. 34'e kadar beni sağlıkla taşıdığı için minnettarım bedenime. Bi 70'e kadar da taşısın diye çok iyi bakıcam ona. Artık tembellik etmiycem.

Önce şu sidikli raziyelikten kurtulalım da.

Herkese sağlık dolu bir haftasonu olsun.
Ben çişli aksiyonlarıma, hastaneye dönüyorum.


4 Ekim 2017 Çarşamba

Korkuyorum Blog



Kısa bir not bırakıp gideceğim blog.

Benim geçmeyen enfeksiyonumun hikayesi bambaşkaymış. Bunu dün öğrendiğimde, kaçacak yeri kalmayan zavallı bir fare gibi hissettim. Ardından, koyu bir çaresizlik geldi. Çaresizlikten sıkılınca, bir yerlerde çıkış noktası aradım ve konuyla ilgili tanıdığım en başarılı profesörün muayenesini aradım. Durumu anlattım. Bana hemen, gel, göreyim dedi. Tablo kötü mü sizce, dedim? Yaani olmayabilir, görmem lazım, dedi. Ağlama canavarı boğazımda yutkundu, 'tamam görüşmek üzere' dedim.

Ve nihayet gecenin inadı bitti, sabah oldu. Bugün öğleden sonra MR çektireceğim. S. Bey değerlendirecek, ona göre yol haritası çizeceğiz. Sırf sağlığa para ödemek istemiyorum, devlet halletsin fantezimden o kadar dayandım. Sonunda bana 1 saatlik işlem 1000 TL'ye patlıyor işte. Muayene + MR bu fiyat düşünebiliyor musun? Alt bilincim o sırada MR işine mi girsem diye hala ekmeğinin peşindeydi gizlice. Renk vermedim kendime.

Konuyu pek yazasım yok, dün akşamdan beri bir şey yemiyorum korkumdan. Midem bulanıyor. Fakat şu kadarını özetleyebilirim. Benim doğuştan gelen bir omurilik (ve ordaki sinirler) sorunum vardı. Fakat sağlıklıydım. Konuyu ben 20 yaşındayken, çok tesadüfen öğrenmiştik. Yine aynı profesöre gitmiştik. Yaş ilerledikçe belki sıkıntılar olabileceğini söylemişti. O yaş hangi yaş, 60'lar filan? Bilemiyorum. Lakin bu omurilik mevzuları geleneksel bir gerilim filmi kıvamında. Başına her haltı getirebilir. Konumuz mühim. İnternetten okuduğum milyon tane kötü deneyim sebebiyle ben yas tutmuştum. Başıma herhangi biri gelebilir diyerek.

Özellikle hamileliğimde aşırı tırsmıştım. Neyse, sağlıkla geçti 34 yılım, teşekkürler.

Fakat idrar yollarımda yaşadığım bu sıkıntıyla ilgili tuhaf bir ayrıntı, hiç beklemediğim bir şekilde gündeme bu meseleyi getirdi. Üzerine gelişen bel, bacak, kalça ve ayak tabanı ağrıları da konuya dair kesin başlığı attı.Yıllardır, acaba nerde ne zaman, ne şekilde, sorun olacak diye bekle dur, çok alakasız (aslında çok alakalı) bir yerden karşına çıksın. Cerrahi yöntemlerle tedaviden tırsıyorum, olabilecek komplikasyonlardan tırsıyorum, evimiz 3. katta- asansör yok, sonrasında günlük yaşamımın nasıl olacağından tırsıyorum. Tırsmalarımın çeşidi çok. Fakat teslim olmayı seçiyorum. Akışına bırakıyorum. Her şey olması gerektiği gibi olsun, diyorum.

Allaam resmen tırsmaktan dötüme kaçtım.

3 Ekim 2017 Salı

Çarşambayı sel almadan yazayım


Dün ev erkeğine bakışlar atıyormuşum. Çapkın çapkın. Terapinin böyle bir geri dönüşü olacak sanıyor galiba. Mihoha. Dün aslında olan, ekmeksiz-şekersiz takıldığım son bir haftadan dolayı kendimi çekici hissediyor olmam. Kendini çekici hissetmenin tiple hiçbir ilgisi olmadığını biliyor muydun? Tamamen hafif bağırsaklar, düzenli kaka yapmak, midede büzüşme. Bir de temiz ol, tamam. Al sana çekici halin. Karbonhidratsız yaşam beni net mutlu ediyor ya nabıcaz? Simiti, hamuru, makarnayı allaaana kadar seviyorum. Ama fücud trip atıyor abi. Bir de meğerse karbonhidrat her yerdeymiş ya, neden söylemiyon? Yeşillerde bile varmış. Sağlıklı karbonhidrat dedikleri tahıl ekmeği değilmiş yani azizim. Bakliyatlar, sebzeler ve hatta yoğurt bile karbonhidrat kaynağı. Ekmeğin her türlüsü glisemik indeks gazcısı. Neyse, ağzımın tadını bilimle bozasım yok.

Zorlamıyor beni karbonhidratsız yaşam açıkçası. Fakat fikri zorluyor. Hamurun günlük sevincime makyaj etkisi var. Bir sıcaklaştırıyor ortamı. Fakat hayatından dehlediğinde de sonuç belli. Kilosunda değilim çünkü zaten 54 kilo bi insanım. Sonuç sağlıklı hissetmek, hafiflik ve başka hain planlar. Örneğin şu cildimdeki kırmızı rosa başlangıcını ilaçlarla çözebileceğime hiç inanmıyorum. Hatta ilacına zıçmışım, o ne torba torba ilaç yazmalar- kimi yiyonuz doktorlar? İdrar yolu enfeksiyonum ikinci kutu antibiyotiğe rağmen geçmedi. Duyan sanacak, çok renkli sex hayatım var. Ya da pislik içinde yüzen biriyim. İlk acile gittiğimde ordaki doktor 'iççamaşırınıhergündeğiştirecen' demişti mesela suratıma. Yoo ben yalnızca özel günlerde değiştiriyorum zaten. Tipik refleksle 'tabi ki öyle yapıyorum' diyiverdim ama kadın çoktan beni hafızasından silmişti. Devlet kadrolarında çalışan doktorların müthiş bir imha etme hızları var. Her biri etörnılsanşaynofdısıpotlısmaynd.

Bugün başka bir doktora yeniden gidicem. Enfeksiyonun altında yatan başka bir neden var mı, yoklasınlar bence artık. Yoksa konuyu böbreklere taşıycak bu idrar yolu.

Her neyse işte ehmehsiz yaşam diyordum. Genel sağlık halimi, bağışıklığımı kapsıyor yani senin anlayacağın. Zayıfım ama bel çevremde pofuduk oluşumu var örneğin. Lafı uzatmak istemem, herkesin bildiği şeyler. Ev erkeği de kesti. O da memnun. Allahtamamınaerdirsinevladım.

Çapkın bakışlara gelince. Jinsellik dediğimiz meselede, yani libido uzantısında, vallai bağırsaklardaki hafiflik şiddetle etkili. Ödemdir, şişliktir, gazdır hep erotizmin düşmanı evladım.

Pazartesi ikinci terapi için güçlerimizi birleştirdik. Ve benim için büyük, terapi tarihi için kırıntı bir yol kat ettik. Ev erkeğiyle çatışmalarımızın ana bileşkesi, adete G noktası (off hep cinsellik var bu blogda), hit mevzusu sanırım sobelendi. Galiba katili bulduk.

Ev erkeği ile gerilim yaşadığımız anlar ve konular, çoğunlukla ikimizin geçmişte maruz kaldığı ve direnç geliştirdiği bir 'tavıra' dayanıyor. Sıradaki kavga sana gelsin der gibi hep aynı yere gidiyor aslında. Onun mızmız, hasta, şefkat bekleyen kadına tahammül edememesiyle, benim mızmız-hasta-şefkat bekleyen anlarımda ev erkeğinden agresif enerjiyi sezinlememle girdiğim 'yalnızlık tribi' tamamen aynı kaynaktan besleniyor. Anneler... Şimdi çok ayrıntısına giremiyorum, ev çocuğunu uyandırıp güne başlamam lazım. Fakat şu kadar özetleyelim. Onun annesinde şiddetli olarak gördüğü ve bir çocuk olarak bencillik-sevgisizlik-sadece kendi dötünü düşünme olarak tanımladığı bir karakter var. Onun tepkisi o karaktere. Hiçbir tahammülü yok. Bende ise ergenliğe gelene kadar mesafeli, soğuk ve pek temas yapmayan bir annenin üzerimdeki 'yalnızlık' etkisi var. İzin isteyerek kendisini öperdim, sarılırdım mesela. Terapide laf lafı açarken, bir de baktım ki ben evde bazen dilenci gibi sevgi bekleyen çocuk oluyorum, ev erkeğini de annemle özdeşleştiriyorum. O da o anlarda beni devamlı çevresinden (çocuklarından bile) ilgi bekleyen, kendini merkeze koyan ve hastalıkları, çaresizliğiyle rol çalan annesi olarak değerlendirip, benim beklentilerime pas vermiyor.

Benim beklentiler nasıl mesela?

  • Dertleşirken, akıl duymak yerine sadece paylaşma
  • Moralim bozukken sarılma
  • Çok yorgunken şefkat
  • Ben hastayken şefkat
  • Hayat içerisinde bazen sızlanırken, 'anlıyorum olur bazen, sen elinden geleni yaptın' tarzı bir diyalog

Garip olan, ev erkeği ben ona göre 'aciz' (bu ifadeyi terapide çıkardık) olmadığım zamanlarda bana sevgi, ilgi hizmetkarı bir insan evladı. Yani ilk günden bugüne bana ilgisinde azalma olduğunu hiç görmedim. Bana hiç ayıbı olmayan aşklı meşkli bir delikanlımızdır. Günlük yaşantımızda yapıcı olan daha çok o aslında. Benim sorunum hep kriz ya da panik anları, benim hasta olduğum ya da ne bileyim işte hafif mal olduğum zamanlarda, onun beni pek s.klememesini konu alıyor. Onun da benle sorunu, benim tam da bu nedenden attığım tripler.

E be yavrucum, biz hep analarımıza trip atıyormuşuz meğersene? Şimdi bir zılgıt çekmeyeyim mi, türküler yakmayayım mı?

Bu arada terapiye burun kıvıran ev erkeği, terapinin en çalışkan bireyi oldu. Çünkü fayda göreceğimize çok emin. Bir de tabi ikimizde de yılların ağırlıklarını bırakıp, kısmen de olsa özgürleşme isteği var. Şimdi ilişkiyi bir kenara yavaşça bıraktık ve günlük yaşamda bizi neler sinirlendiriyor / üzüyor ya da her neyse işte, duygularımızda kaşıntılara yol açıyor, bir cerrah misali inceleyerek notlar alıcaz. Cerrah dedim çünkü bunu serinkanlılıkla, içine yorum katmadan yapmamız gerekiyor. Düşünceleri avlıyacağız yani. Terapinin yeni isteği bu.

Malum her birimiz birer düşünce bulutuyuz. Evliliklerimiz de düşüncelerin evliliği. Olduğumuz insan da oranın mahsülü.

Durumlar böyle. Aceleyle yazdım, kesin sonradan yine 'vay şurasını şöyle yazaymışım ya keşke' diyip kendimi şişiricem ama neyse. Her şeyin mükemmel olmasını bekleseydik, hiçbir şey yapamazdık değül müğ? diyerek pornografik bloğumu, kişisel gelişime bağlayabilirim sanırım.

Güzel çarşamba's.



1 Ekim 2017 Pazar

Olmazsa olmaz 'sonbahar' post'u



Bloglara 'sonbahar' postu düşmeye başladı bile. Her sonbaharda olduğu gibi, yine kendimi şaşırtmayarak, havaların serinlemesiyle beraber 'eve dönüş' hissini yaşıyorum. Okul yıllarından üzerime yapışan bu his, 30'lu yaşlarımda bana nefis huzur veriyor. Sanki yuvada güvende olma, içe dönme, elindekileri değerlendirme, aza kanaat etme, aklanma paklanma, lüzumsuzsa söndürme, bozulanı tamir etme tarzı bir bayrama giriyorum. Sıcak içeceklere geçiş yapılıyor. Bitki çayları, mmm enfesto... Çoraplar ihtiyaç oluyor. Sevdiklerinle sarılıp yatma günleri başlıyor. Sevdiğin yoksa, yorgana bürünme coşkusu... Çorba giriyor yeniden hayata. Her şey ucuz ve 'koruma' odaklı sanki. Bir çay demliyorsun, kokusu evi ısıtıyor. Gevşek bunaltıcı yazlık ev, dönüşüyor birden şefkatli barınağa.



Bu yukarıda gördüğün paragraf geçen haftadan :/ Nasıl oluyor da oluyor, hangi arada derede günler bu denli hızla geçebiliyor? Şimdi gel de takvime inan. Zaman tamamen kendi inisiyatifimizde. Senin 'yarım saat' kavramınla, benimki apayrı. Bazen de ev çocuğunun zaman kavramını merak ediyorum bak. Çünkü ona göre fazladan '5 dagga daha' çok müthiş bir zaman. Uykudan önce 5 dagga daha oyun izni aldığında, kafasında ne kadar süre canlanıyor, bilmek isterdim. Safoş oğlum benim. Harika bir şey kazandığını sanıyor. Halbuki ben o 5 daggada senin dezavantajına olan hazırlıkları tamamlıyorum. Uyku ortamının son ayarlarını çekiyorum.

Çalışmak konulu bir sürü havalı yazı yazdım da.. fakat. Çalışırken oğlanla işler biraz çığırından çıktı be.

Şimdi anne kişisinde natürel bir şekilde beliren bi 'çalışıyorum, ne yapsam yetemiyorum, bari beraber olduğumuzda bokunu çıkartayım' hormonu salgılanmakta. Başta geçici sandım. Yok ama geçmiyor. Yeni yaşam şeklimiz 'bokunu çıkaran anne ile oğlu' şeklinde. O öpmeler öpmek değil yani. Hepsinin adı var. Güç alma öpücüğü, güne başlama öpücüğü, kaka yapma öpücüğü...  Her gün özel bir nedenle birlikte uyuyoruz ve sıkı sıkıya sarılma şeklinde. Her güne bilmem ne kutlaması. Her gün 'aa bugünü saymayalım, boşver böyle oluversin' tarzı gevşekçe yapılan eylemler. Analıkta bi Carpe Diem'cilik. Her gün son günümmüş gibi. Sanki bugün çocuuma sonsuz sevgi seli akıtmazsam, iltihaplanır gibi. Bir günde zayıflar, sararıp solar gibi. Her gün Almanya'dan dönen dayıgil gibi giriyorum eve. İçeri girişim her seferinde rahmetli Harun Kolçak danslarını aratmayacak şekilde, coşkun. Ev ev değil, sirk filan bişeyler.

Bugün aniden fark ettim. Yavrumla yolda yürüyoruz. Bana bir şeyler anlatıyor. Kendisini dinliyorum ancak anlattığı şeyden ziyade 'elimden tutmuş da yürüyormuş, bak şuna ne tatlı da konuşuyormuş' alt bilinciyle dinliyorum. Kendisiyle iletişimde değilim. Fotoğrafımızla ilgileniyorum. Az vakit geçirmekten midir nedir.

Fakat okulu seviyor. Orda mutlu olduğunu anlıyorum. Yine de tuhaf geliyor işte. Sen minicik çocuk sabah çık, akşamın dibi eve dön. Ne mecburiyetin var? Annenle bu kadar hasret kalmaya ne gerek var? Evde karıştırıp annene arada 'öğretmenim' diyecek kadar, evinden ayrı kalmana hakkaten ihtiyaç var mıydı? İşte bunlar yeni matematik sorularım blog. Bilirsin kafam her zaman yoluna henüz soktuğum şeyleri tekrardan didiklemekle meşguldür. Dramatik açılardan bakmak peşindeyim. Susayım.

Yarın terapi var. Biz hala ilk terapinin ekmeğini yiyoruz. Yani, ortaya çıktı ya, ikimizde de obsesif yanlar olduğu, kendimizi defolu gördük ya, biz sevdik kurcalamayı konuyu. Terapistin tavsiye ettiği kitabı aldık, onu okuyoruz. Yine konu geçmiş zaman. Çocukluk. Of, hep dön dolaş oralara. Bazen tespitler aşırı klişe amariga filmi gibi geliyor. Bazen de kendi gerçeğimle iç içe olmaktan, kendimi bu şekilde ezbere bildiğimden, yanılmış olabileceğimi düşünüyorum. O zaman klişeler gözüme klişe görünmüyor. Bilmiyorum işte. Ama anladığım şu. Sen cinayeti 'şu kişi' işledi diyorsun. Bilim, cinayeti o kişinin işlediğini 'sana neyin düşündürdüğü ve ne hissettiğinle' ilgileniyor. Ortada belki cinayet bile yoktu. Ama sen adına 'cinayet' diyorsun. Bilim de bunu bozmuyor. Sanırım artık çift olarak yaşadığımız sorunlar yerine, bireysel kabızlıklardan heves ediyoruz gitmeye. Çünkü bir de gaza gelemiyoruz. Bu hafta hiç tartışmadık. Hiç gerilim bile yaşamadık. Şuan konu biz değiliz, bireysel mevzularımız. Bu bir değişim değil tabi. Belki olabilecek bir değişimin ilk aşamaları, bilemiyorum.

Terapi bizi nereye götürür bilmiyorum ama içimde umutlu hisler bırakması bile hoşuma gidiyor. Yarın yeni hafta başlıyor. Herkese datlı bir Ekim olsun.

Not: Yorum geldiğinde anında okuyorum. Telefona mail geliyor. Bayılıyorum, heyecandan zıplıyorum yorumlara. Fakat cevap yazamıyorum bu ara hiç. Hatta severek okuduğum bloglara da yorum bırakamıyorum. Bu da bir dönem böyle. Yakında yeniden yetişirim ortamlara.

Bu vesileyle cigsis'e buradan cevap: Rüyamı henüz anlatmadım terapiste. Yorumundan sonra da anlatır mıyım, emin değilim eheheupe : ) Çok teşekkürler bu arada!


19 Eylül 2017 Salı

Emmece, gömmece...



Rüyamda lisedeydim. Sık sık o dönemlerde senaryosu geçen garip rüyalar görmeye alışkınım. Okul bahçesi geniş ve orman gibi bir yermiş.

Erdoğan, lisemizi ziyarete geliyormuş. Gençlerin sorunlarını dinlemek ve onlarla iletişime geçmekmiş amacı. Bahçeye çıktığında, hepimiz bizim yanımıza ne zaman geleceğini merakla bekliyoruz. Ne soracak? Yüzündeki ifade nasıl?

Öğrencilerle epey vakit geçirdikten sonra, bizim üçlü kız grubunun yanına yaklaşıyor. Pizzalarınızı yediniz mi kızlar, diyor. Bize komple pizza ısmarlamış. Ben pizzanın kaşarlı yüzeyinden kopardığım bir parçayı avcuma koymuşum. İki domates bir zeytin, sanki bir adam suratı olmuş. Gösteriyorum. Bir de Erdoğan'ı güldürmeyi umarak, 'bakın adam suratı oldu ve şöyle diyor' diyorum ve çingene ağzı yapıp ekliyorum:

'emmece, gömmece, saksafon 5 milyoooon'

Bu gerçek hayatta bana tee lise zamanında söylenen replik, gelmiş rüyamın burasına monte edilmiş. Lise döneminde İzmir'de kerhaneye giden fırlama bir arkadaşım anlatmıştı. Çingene kadınlar, sarkık memelerine kadar çektikleri şalvarla kapı önünden bu şekilde bağırıyolarmış.

'emmece, gömmece, saksafon 5 milyoooon'

Rüyamda, ben pizza adama bu repliği verince, Erdoğan hafif gülümser gibi yapıp, defterine notlar alıyor. İşte bu noktadan sonra rüyam adeta kabusa dönüyor.

Bahçeden bizi selamlayıp çıkıp gittikten sonra, hepimiz anlıyoruz ki bizimle iletişime geçerek, aramızdan 'çizgidışı' gördüklerini fişleyecekmiş. Çizgidışına tabi ki benim gibi terbiyesizler de giriyordu. Çok korkuyorum.. geberiyorum korkumdan. Bunu nasıl düzeltebilirim, ne yapsam o şakamı anlamlı bir yere bağlasam diye kıvranıyorum. Rüyanın korku kısımları aşırı yavaş ve ağır yaşanıyor.

En sonunda bu işten yırtamayacağımı anlayarak, gerçek hayatıma veda ediyorum içimden. Yani şuana. Rüyada işleri batırdım, hoşça kal ev çocuğum, ev erkeğim, sizleri seviyorum dedim.

Geçmişte kalmıştım.


16 Eylül 2017 Cumartesi

Doktorlar, hastane and the terapi.



Bu aralar en sıkı dostlarım tıp camiası. Bir cerrahtan çıkıp, ultrason uzmanına gidiyorum, öteki jinekoloğun bi çayını içip, cildiyecinin yanağından makas alıyorum. Böyle böyle hayat geçiyor. En son idrar yolu enfeksiyonundan ölüyorum heralde derken yine 3,5 saatimi kemiksiz hastanelerde geçirdiğimden bu yana, hayatımdan pek  bir şey değişmedi. Haftaya başka doktorlarda başka işler peşinden koşuyor olacağım.

Şöyle... Benden kan filan alındı. Bu kan alma anında vampir olduğum ortaya çıktı, kahretsin. Çocuk damarıma iğneyi sokmuştu ki 'aa sizin kanınız akmıyor' dedi. Yani bana bu durumu bildiriyor. Gayet olağanmış gibi. 'Evet çocuum ben ölüyüm. You can see dead people'

Ne dememi bekliyor? Belli ki orada bir hata yapan sensin. Kan akmaması diye bir şey mi olur abicim? Olduysa da bunun benle ilgisi ne? Vampirim ben evladım. Zaten kan aldırırken kafasını 'şeytan serilerinin' olmazsa olmazı 'ters' döndürenlerindenim. Bana diretiyor 'ama sizin kanınız akmıyor, böyle bişey yokk yaaa, akmıyor yaa' diye uzatıyor. Dedim burda uzman filan var mı? Demek istediğim 'gencecik veletsin, yok mu daha deneyimli, yaşını almış biri'. Varmış. O geldi, zırt diye aldı. Ve şöyle dedi: 'Sizinle ilgili bir sıkıntı yok hanfendi'. Bakın bu da benim sıkıntım değil. Ben ve biz diğer hastalar, doktorların el bezine vermediği kadar ilgiyi gösterdiği sade vatandaş olarak, sıralarda bekleyerek 'kan aldırma, don çekip çiş verdirme' gibi işlemleri yaparken son derece huysuz hale gelebiliyoruz. Bakalım mikrop kapacak mı, acaba taklaya gelecek mi adrenaliyle hastanelerde maceradan maceraya koşarken, sempatik bir şekilde, acemi bir sağlık görevlisinin şaşkın davranışını 'olağan' karşılamak istemiyorum.

Yine de karşıladım. İçsel söylenmelerle oradan çıktım. Aslında enerjim olsa Bülent Ersoy'a bağlamak isterdim de beni sallayan olur muydu? Tüm bunlar özele para vermemek için kendime yaptığım minik şakacıklar.

Neyse, gelelim kan sonuçlarına. Doktor saliseler içinde ilgilendiği sürede ileri seviyede idrar yolu enfeksiyonu geçirdiğimi söyledi. İlaçlar bitince de üriner sistemde detaylı kontrol yaptırıvermemi söyledi. O da şöyle. Ben sordum. Bakın dedim, durumum bu. Ben kaygılı biriyim ve belli ki burada hastanın kaygılı olmasıyla sizin pek bir ilginiz yok. Yine de söyleyin bana, bu uzun süre fark edilmemiş enfeksiyonun bana başka faturalar kesmesi mümkün mü? Tam böyle demesem de benzer şeyler söyledim. O zaman bir doktorun yapması gerektiği gibi, birkaç cümle daha kurdu bana işte.

Kan tahlili yaptırmayı da teklif eden bendim zaten. Yani bu basbaya tek taraflı bir ilişkiydi. Devlet hastanelerinden şikayet etmeyi burada kesiyorum. Çünkü, chook klishee.

Terapi


Dün terapi günüydü.  O ne terapiydi öyle. O neydi be öyle?
Terapi bittiğinde üçümüz de yıpranmıştık. Hepimizin üzerinden evlilik geçmişti. Doktor, tüm klasörlerimizi tek tek açıp, onların da alt başlıklarına teker teker göz atıp notlar aldı. Bizi tanıma görüşmesiydi, çoğunlukla. Durup bazen bir şeyi açıkladığı ya da tespit yaptığı da oldu tabi.

Tüm bunlar olurken, hem konuya çok odaktım hem de terapistin nasıl terapistlik yaptığını izlemeden de duramadım. Nasıl sorular soruyor, tepkilerini nasıl veriyor, nasıl sıkılmıyor, hassas konularda nasıl duruşu oluyor. İlk kez bir terapideydim. Çok kişisel dertlerimle bu anı kaçıramazdım eejhjesha : ))

Biz kesinlikle terapiden kıymetli şeyler çıkacağına eminiz. Bu yolu gitmek istiyoruz. Ama öyle hızlı bir sihir beklememek lazım, onu gördük. İnsan bireyi zor evladım. Vücudumuz bir sürü hatıradan ve düşünceden oluşuyor. Vücudumuzun yüzde 70'i hatıra. Bugüne, şuana 'önyargısız' bakmak çok zor oluyor haliyle. Ev erkeğinde ve bende farklı düşünce bozuklukları olduğunu söyledi doktor. Konumuz aslında o klasörlerde gizli. Sitcom'ların aptal dünyasında geçen çift terapilerindeki gibi 'hadi şimdi kendinizi birbirinizin yerine koyun' bilimi değil yani. Orası kesin.

Terapi sırasında çok kez güldüğümüz de oldu. Genel olarak açık, dürüst ve hatta eğlenceliydi. Fakat bu bi gerilim filminin girizgahında karakterlerin ve olayların çok geyik olmasına benziyordu. Filmin devamında ne cinayetler, ne psikopatlıklar olacaktı. Bence bizimki de böyle gelişecek. Yavaş yavaş merkeze inicez. Ev erkeğinin annesiyle ilişkisi şimdilik filmin en şüphe çeken kısmı. Bakalım.

Bir de enteresan bir andan bahsedeyim. Doktor, sordu. 'Biz olma' kavramına yüzde kaç verirsiniz, dedi. Ben yüzde 10 derken, ev erkeği yüzde 98 dedi. Sinirlendim. Nasıl 98 yeeaa, ayak mı yapıyosun, diye çıkıştım. Doktor şöyle dedi:


'Demek ki ev erkeğinin 'biz' olmaktan beklediği performansa göre durum yüzde 98'


Vayyy anasını. Bende tüyler diken diken. Bu tam bir gerilim filmi etkisi.
Bu çok şey demek oluyor sayın blog. Çok fazla anlama geliyor.

Hafta sonları genelde dünyanın en tatlı çiftiyiz. Hafta içi nasıl Safiye Soyman ile Faik'e dönüşüveriyoruz, fikrim yok. Dün de öyle çok eğlendik işte. Terapi konulu bir sürü geyik. Yurdum insanı geyikleri bunlar, ayıblamayın evladım.



Özetle, ilişkiler bizim kendi benliğimizin doğru çalışıp çalışmadığını ispatlayan mekanizmalar gibi. Yine her şey kendinde yani. Bir yola çıktık, gidiyoruz.

Herkese iyi Pazars.



14 Eylül 2017 Perşembe

Hayırlısıyla hastayım çocuum


Sabah 4'te uyandım. Uyuyamadım.

Başıma ne işler geldi blog.

Yeni girdiğim işyerinde, sağlık sektörüne yönelik çalışmalar yapılıyor. Ben de işin içerik üretme kısmında olduğumdan bol bol damar hastalıkları, kadın sağlığı, üreme, kanser türleri ile haşır neşir oldum. Tabi, Kahve bu durur mu. Kaygı bozukluğuna zaten eğilimi olan Kahve, hemen yapıştırmış şüpheleri. Bir gün göğsümde leke gördüm. O gün de meme kanserinin sadece kistik oluşumlarla değil, göğüste 'anasını?' dedirtecek cilt değişiklikleriyle de kendini göstereceğini yazıyorum. Tabi ki uzman görüşünü ben popi hale getirmek için derliyorum. Yoksa bilinçli bir yazma değil.

Ev erkeğine sordum. Sence, benim o leke? Ne dersin, dedim. Ev erkeği de tam 'her şeyi abartma lütfen' erkeğidir. O da baktı örneklerdeki fotoğraflara ve benim lekeyle kıyasladı. Bence bir an önce randevu alalım dedi. Koştuk gittik, Alsancak Devlet Hastanesi Genel Cerrahi'den aldık randevuyu.

Ben kanseri geçtim, kanserin hangi evresidir, ölür müyüm yaşar mıyım hesaplarına başlamıştım bile.

Muayene günü, doktor lekemi gördü. Cildiye görsün, dedi. Elle kontrolde ise eline kitle geldi. 'Nasıl fark etmedin bu kitleyi?' dedi. Fakat regl öncesi dönemdeyim demeye kalmadı, konu kapandı. Ultrason muayenesi için 2 hafta kadar beklemem gerekti, çünkü Kurban Bayramı'nın 10 gün 10 gece çılgın tatili.

O ara, bayram tatiline daha tam girmeden... Zafer Bayramı'na da 1 gün kalmışken... Benim alt karnımda epeydir beni baskılayan rahatsızlık hissi artışa geçti. Söylenmeye başladım. 'Başlıcam haa, şu işe girdim gireli, her boktan şüpheleniyorum, al şimdi de şuram ağrıyo' diye anneme gösterdim. Henüz kendisi de kadınsal hastalıklar dalında ciddi bir takip sürecinde, biyopsi sonuçları bekleme günlerinde olduğundan beni gaza getirdi. 'Ay çocuum hemen koş baktır' dedi. Gün o gündü. Sonra uzun tatile giriyordu tüm tıp camiası. Devlet zaten tatildi de, özel poliklinikler açıktı ve gözümde ışıl ışıl parlamaktaydılar.

Koştum gittim. Kendime teşhisimi yolda koymuştum. Bende hastalık hastalığı başlamıştı. Aslında hiçbir şeyim yoktu.

Doktor beni detaylı inceledi. Her türlü ultrasonu yaptı. Hatta batın ultrason dedikleri geniş haritalı incelemeyi bile yaptılar. 'Kızım senin hiçbir şeyin yok evladım' dedi. Sevinçle oradan uçtum. Hatta ig'de şu fotoğrafı paylaştım.

Meme ultrasonu günüm geldi çattı. Kitle meselesinden çok gerilmiştim. İşyerinden aldığım izinle hastaneye koşarken 'anne sen de gel benle' diye dilencilik yapmayı unutmadım. İncelemeyi yapan doktor, 'Kızım senin hiçbir şeyin yok, sen git' dedi. Yine sevinçle oradan uçtum. Muhtemelen o kitle, regl öncesi oluşan bir şeydi bu arada. Aynı gün cildiye de lekemi gördü, mantar dedi.

Fakat sorunlar bitmiyordu. Bir terslik vardı. Aşırı yorgun, halsizdim. Vücudumda tüm kaslar ağrıyordu. Ev erkeği 'yürümekten ağrıyordur' diyince inanıyordum. Bazen de ev çocuğunun kucağıma oturup zıplaması yüzünden ağrım vardır diye kıllandım. İyi kötü zihnim bu durumu yadırgamadı. Baş ağrısı, konsantre bozukluğu derken, ben mutsuzluktan olabilceğini düşünmeye başladım. Sanırım farkında değilim ama çok mutsuzum diyordum.

Derken dünden önceki gün, gece yatarken sol kasık ağrım başlayana kadar. Sabah uyandığımda (yani dün) ağrı artmıştı. Kaburgam ve sol bacağıma yayılmıştı. Bu neydi abi böyle?

Yine Alsancak Devlet Hastanesi'nden randevu aldık. Ertesi güne (yani bugüne). Fakat işyerinde kıvranmaya başlayınca, ben ertesi günü bekleyemeden acile fırladım. Durumu anlattım. Jinekolojik muayenemi yeni olduğumu, o sırada bir sorun görülmediğini söyledim. İşle ilgili yazdığım onca yazıdan öğrendiklerim idrar yolu enfeksiyonu ya da böbrek taşı bu diyordu içten içe. Doktor hemen idrar tahlili istedi.

Tesadüf annem de dersten çıkmıştı. Yanıma geldi. Cerrahi müdahaleyi gerektircek bir şey çıkmasın da... enfeksiyon çıksın nolur. Hadi nolur ya. Böyle dualar ediyordum.

Çişim gelince koştum acilin tuvaletine. Heralde en son Taksim'de girdiğim aşırı izbe barın tuvaleti böyleydi. Mikrop kapmamaya niyet ederek çişimi yaptım.

Sonuç, sahiden de idrar yolu enfeksiyonu çıktı. Ağrıdan artık duramaz hale gelmiştim. Doktorun verdiği ilaçlardan ağrı kesiciyi hemen yuvarladım. Ve? Günlerdir hissettiğim o belli belirsiz rahatsızlık bile kayboldu. Harika bir histi. Antibiyotiğe de başladım. Probiyotik takviyesiyle beraber. Bol su içiyorum tabi.

Fakat şüpheci Kahve durur mu?

Google'da idrar yolu enfeksiyonu hakkında biraz daha okuyayım dedim. O da nesi? Uzun süre fark edilmeyen enfeksiyonlar, çok ciddi hasarlar bırakabiliyormuş. Ve sinsi gibi anlaşılmıyormuş. Benim enfeksiyon tipimde yanma olmuyor. Sistit gibi değil yani. O yüzden ben uzun süre gerçekten anlamadım. Aylardır alt karnımda var benim şikayet. Kendimi hep erteledim, 'bana öyle geliyordur, bir şey yoktur' diye.

Bugün, dünden aldığım randevuma gidicem işte. Genel cerrahtan almıştık- sol kasık ağrısında öyle yapılıyor diye. Kan tahlili, şu, bu anlaşılır durum. Tüm bu hastalık detaylarını geçersek, beni en çok düşündüren..

Bu kaygı bozukluğuna yatkın halimin kendi kaygılılığına tepki olarak sürekli ertelediği 'gerçek rahatsızlık belirtisi' başıma çorap örecek mi?

Acaba kaygılansak da mı saklasak, yoksa kaygılanmasak da mı saklasak?
Kaygı bir çeşit koruma mekanizması mı yoksa işleri tümden berbat mı ediyor?
Ve söyleyin bana dostlar kendi kaygısının gerçek olmadığından kaygılanıp kendine çelme takmak, nasıl bir kafa?

Son Notlar:
1- Bu arada bende durumlar da ilerledi. İshal, mide bulantısı belirtileri de hortladı. Hepsi enfeksiyon belirtisi. Basit bir idrar yolu enfeksiyonu dersin dimi. Sistemim çürük sanki, berbat bir his.

2- Anneme gelince.. Onun da sonuçları şuan 'kırmızı alarm' seviyesinde değil. Kanser gibi bir tehditle karşı karşıya değil. Gözlem sürecinde. Sağlıklıdır, canım benim. Ama işte kadınsal bazı ameliyatlardan geçebilir, duruma göre.

3- Yarın terapi günü. Gerçekten heyecanlıyım. Kendi kaygı durumumdan da bahsetmeyi planlıyorum.

Bu yazının ana fikri:

Yaşlanmanın bir belirtisi de sağlık sorunlarından iştahla bahsetmektir. Hadi evladım, hayırlısıyla hepimizin bir hastalığı olur işalağ. Ortamların tadı çıkar çocuum.

12 Eylül 2017 Salı

Son derece yayvan bir yazı!




Sezonu 38 üzeri ateşle açtık. Kısmet evladım.

Çocuk ateşli 3. gününü devirdi. Sizin mahallede nasıl oluyor bilmiyorum ama burda doktorlar 3. gün sonunda ateş hala devam ederse, yeniden muayene edip, büyük ihtimal antibiyotik başlayalım oğlusunun annesi diyorlar. Sevgili anne, ne derler bilirsin, antibiyotik kullanmak ya da kullanmamak.

Bizimki hasta gibi değil. Antibiyotikte kalem kırıcağını sanmıyorum sayın doktorun.

***

Yukarıdaki kısmı dün yazıp, sızdım. Bugün iyiydi ev çocuğu.

***
Şu cümleyi de dün bırakmışım. Hem de ne için? Ev erkeğinin balkonda kahve teklifi. Türk kahvesi
qeyfi olan biri değildim. Kuzenim bana 7 karışımlı Urfa kahvesi getirene kadar. Sırf bunun için gittik, kahve pişirme makinesi aldık. Aynı yumurta haşlama makinesi kadar nonoş bir cihaz. Fakat yine de öyle demeyin. Ne yaptıysam kendime kahve pişiremedim. Her seferinde başkasından sana kahve pişirmesini beklemek gavatlık bir yerde. Bana balık verme, balık tutma makinesi al! Böyle özel ve gurme zevklerim varmış gibi yapınca, kendimi aşırı havalı yetişkin buluyorum. Sigaraya da tam bu heyecanla başlamıştım zaten. Şimdi de özellikli bir kahve içiyorum diye sevincimden ölüyorum. Sanki hayatı uzmanlıkla yaşayan biriymişim gibi. Bir anlık... Benzer hisleri ev çocuğunun davranışlarından çok emin olduğumda da hissediyorum. Bir yerlerde vakit geçirirken, çocuk hakkında soru soran biri varsa, benzer bir zevki yakalıyorum yine. Çünkü çok emin olduğum bir konu. Bu sorular genelde, aşırı basit ve dandik şeyler oluyor. Hatta bazen de zottiri. Henüz çocuğu olmayan ama bunun planını yapan kişiler. Ya da çocuğu daha mercimek bebesi olanlar, bazen de hamileler. Mesela, şöyle sorular geliyor: 'Kakasını söylüyo mu?', 'Konuşsam cevap verir mi, konuşuyo mu yaane?', 'Memeyi bıraktı mı?'

Ulan benim velet 4'e yaklaşıyor. Nerdeyse ayrı eve çıkacak be!.. demiyorum tabi. Kurumsal şekilde cevap veriyorum. Bazen bu soruların niteliği daha aktivist gibi dursa da bence zottirikliğinden yine bir şey kaybetmiyor:

'Çevre dostu bezler hakkında ne düşünüyorsun?', 'Sence yabancı dil eğitimine ne zaman başlanmalı, sen başladın mı?', 'Çocuğun sünnet olmama hakkı konusunda neler yapmayı düşündün?'

Hö? Bu soruları soran şiddetli idealist 2 aylık hamile bir tanıdığımdı. Sormuyor, adeta yargılıyordu. Onu zamanın akışına bıraktım.

***
Kendimi son bir yıldır, nasıl zeki hissediyorum anlatamam. Sanki Hulk gücü gelmiş beynime, ne olsa öğrenirim. Kusursuz hallederim. Nerdeyse gidicem üstün zekalılar vakfına kaydımı yapıcam. Öğret, hemen anlarım diyorum mesela bir şeyden bahsediyoruz. İşe giriyorum, hiç bilmediğim mevzularda iş istiyorum. İçimden diyorum 'en fazla ne olabilir ki kıpss'... Bugüne kadar hiç elimde patlamadı ama sanırım zaten çok da zorlayacak işler değildi. Şansıma... Neyse elbette zeka fışkıran beynimi övmek için yazmadım bunları. Zira bu övme şekli, zaten kısaca çürütmeye yeterdi iddiamı agsasdgsad: )

Asıl kıllandığım konu başka oldu. Laaağn! dedim.. Yoksa, lan? Evet şüphelenmekte haklıydım. Hani kafan iyiyken, detayları daha az görürsün, daha bi kendinden emin olursun ya. Cesaret gelir. O cesaret aslında, ayrıntıları daha az fark edebildiğinden. Bulanıklıktan. İşte bende de o varr! Hem de bayadır. Algılarımda daralma sorunu yaşıyorum ve her şey bana basit geliyor. Bunun adı bildiğin cahil cesareti be! Annelikle başladı sanıyorum. Her şeyi tostoparlak, 'olduğu kadar' yapıvermeye alışmaktan her şey gözüme 'mümkün' görünüyor. İncelikleri önemsemeyip, dağınık da olsa yamuk yılık da olsa o şeyi yapabilme kahramanlığı, yeni huyum oldu. Şikayetçi miyim? Hayır. Ben ki kendimi bildim bileli, yeterli olduğum konularda bile 'yetersizmişim gibi' görünmeyi kibarlık zannettim. Sanki kendimi yeterli bulduğumu söylersem, kabalık olurmuş gibi, o övgüyü ben değil başkası yapsın diye, bana iltifat edildiğinde bile konuyu değiştiren bendim. Şimdi gayet kaşar bir şekilde 'hallederim, halledemeyeceğim bir şey yok' duruşum var. Gönder, öğreneyim. Nasılsa üstün güçlerim var, siz normal insanlar için zor ama benim için kolay, fişuuiişiiiuyt!
O iş bende

Şapşallıkla dahiliğin akraba evliliğinden olma 'yarım akıllı' çocuğu gibiyim.
Fakat inanın bana, hayat tam bir odaklanmayla çok 'akıllı' olmayı gerektirecek kadar ciddi değil. Aksi bile olsa, valla artık bilmiyorum. Yarım akıllıyım ve her şey çok basit görünüyor. Matematik bile!

Haftayı ortaladık nerdeyse. Son derece yayvan şeyler yazdım. Tuvalette düşünür gibi. Herkese hoş günler.








Yeni seneye 'zottirik' kararlar.

Yeni seneye ne gadar da az kaldı. Her sene bu vakitler totom tutuşarak kararlar alır, yılın son günlerinin bokunu çıkarayım diye yaptığım ş...