30 Kasım 2016 Çarşamba

Aralık'a yazı




Her ay biterken yazmak, sürdürmek istediğim bir alışkanlık oldu. Yoksa çok gereksiz modern yaşam ittirmesi olduğunu da düşünebiliriz, azcık zorlasak. Fakat bu düşünceye pabuç bırakırsam, blog yazmanın da lüzumsuz bir modern yaşam eylemi olduğuna doğru uzanırız. En iyisi ben bu yola sapmiyim.

Kasım benim için çok çok çok çok bir ay oldu.

Ev çocuğu kreşe başladı, çok zorlandım. Hasta oldu, üzerine daha çok hasta oldu. Uykusuzluklar, ağlamalar, sabaha karşı rahatlayıp uykuya dalmalar, krakerle karın doyurmalar, ne olursa olsun sağlık en önemlisi ama en önemlisi dedirtmeler, pencereden sokağı izlerken henüz uykuya dalmış hasta yavrunun acıyla uyanması, zar zor 'boğazım acıyoo' diye bağırınması. Sonra bu hastalıklardan toparlayıp, başka kreş komplikasyonlarının ortaya çıkması. Bana küsmeler, trip atmalar, elimi daha sıkı tutmalar, güvensizliğinden sadece oyuncağını değil çişini bile paylaşmamalar. Neyse ki bunlar olurken şu fikir yukarıdan bana gülümsüyordu; 'geçicek, bu da biticek, ilerde kendiyle dalga geçtirecek'

Arada bir güç aldığım ruh şuydu:

'Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz ancak bazılarımız yıldızlara bakıyor'


Çok az çalışabildim. Çok çok az. Çalışmak için zaman bulduysam bile yapmadım. Çünkü kafamın içinde toplantılar sürüyordu. Kimse hemfikir olamıyor, bazen biri duygusallığa vurup işleri zorlaştırıyor, patron ise masaya yumruğunu vurarak çabucak işi tamamlamak istiyordu. İlk kez kendimle başbaşa kaldığım halde kendimle başbaşa kalamadım. Kendimi seyreltemedim ve gerçekten iç sesimi duyamadım. Buna mala bağlama diyen var ama hadi o kadar acımasız olmayayım kendime. Bilinç donması diyeyim.



İş meselesi hakkında daha önce yazmıştım. Benime ilgisi olmayan sebeplerden iyi bir işi kaçırdım. Bu da yine bende 'çok çok çok' duygulara neden oldu. Çok üzüldüm, çok hayal kırıklığı ve çok kızgınlık yaşadım. Bu kadar neden üzüldüm onu bile bilmiyorum. Belki ev çocuğu hayatıma girdi gireli beni bu kadar heyecanlandıran bir iş hiç olmamıştı, ondan. En son karnımda bebe taşırken heyecanla çalışıyordum, üretiyordum, ağzımın sularını akıtıyordum. Kozadan çıkış zamanı geldi diye düşünmüştüm. Olmadı. Yine de bunun da bir anlamı vardır genel akışta. Bir şeyleri harekete geçirmede ve domino etkisinde bu hayal kırıklığının da parmağı olacaktır.



Bir de dostluk kavramı üzerinde çok çalıştım bu ay. Egoyla karışmış 'haksızlığa uğradım', 'başkaları benim için yeterli değil' gibi çamurlu bakış açılarımın meğerse beni tuzağa düşürdüğünü anladım. Bununla RESMEN YÜZLEŞTİM. Karşılığında hiçbir ego tatmini beklemeden, tamamen duygularımı söze döktüm. Şunlar çıktı; 'aslında acaip özledim', 'onsuz hayat biraz eksik', 'beraber yeniden vakit geçirmeyi çok istiyorum'.. Sonra da bu sözleri, sesli dile getirdim. Sahiplerine ulaştırdım. İki kişiydiler zaten. Tabi ki birilerinin hayatından istediğin zaman çık, canın isteyince de gir yapamıyorsun. Beni sevgiyle karşılasalar da tam neşe ve coşku içinde değiller henüz. Bir daha da olur mu bilmem. Her türlüsüne saygım var. Hatalarımı görüyor, kendime dürüst davranıyorum.



Son olarak da çok yedim bu ay. Saldım gitti. Çook yedim. Sabahtan akşama yediklerimi bir kağıda çizsem, Japon metrosu yolcularının eskizi olur.


Geçen ay Kasım için, derinlere dalmadan sakin sakin takılıcam dileğinde bulunmuştum. Atmadığım takla kalmadı. Aralık için ne dileyeceğimi bilmiyorum. Yılın son ayı. Ev çocuğuna mektup yazmak istiyorum, uzun uzun. Sonra onu annemin evinde saklıycam. C.'den esinlendim, sevdiğim birkaç kişime kart atmak istiyorum. Yeni yıl kartları... Hayatımda olan biten şeylere hazır cevap olabilmek istiyorum. Bilinçsel mala bağlama evresine girmeden, direk 'böyle şeyler olabilir' demek istiyorum.

Çünkü böyle şeyler olabilir.


24 Kasım 2016 Perşembe

Boğazıma kadar annelik


Bu bir dert böğürme yazısıdır. Modu olmayanlar şimdilik yazıyı terk edebilir. Sonra gelin ama, tamam mı?

Ev çocuğu bir adet Freddy Krueger'a dönüştü. Bak şu arkadaş, hatırladın mı?



Ev çocuğunun kreşe gitme macerası biraz dukan diyetinin evreleri gibi. Başarıyla atak ve seyir evresini tamamlayan junior'umuz, şimdi güçlendirme evresinde. Yani herkesin diyetten vazgeçtiği, 'amaaan azcık inceldim süzüldüm bu yeter' dediği dönemde. Onun kreş versiyonu da şu; 'Gittim oynadım diğer çocuklarla haşır neşir oldum, şimdi artık evimde kalabilir miyim yeniden, şaka çok uzadı' evresi yani. Kısacası, kreşe gitmek istemiyor. Tepki koyuyor.

Çiş tutuyor abi. 10 saati aşan sürelerde...Bana küsüyor. Şu iki kolunu rapçiler gibi kapaklayıp dudak büzüyor. Aynen şöyle:



Bir cümleye tam 12 adet 'anne' kelimesi serpiştiriyor. Yemek yemiyor. Yeniden bebek olmayı talep ediyor. Hasta taklidi yapıyor.

Öğrenen Anne'yi okur muydunuz bilmem. Ben şimdi okuduğum o yazılara yeniden göz atıyorum çünkü onun aktif yazdığı dönem bana uzay otobüsü ne kadar yabancıysa, 2+ yaş sorunları o kadar yabancıydı. Tek derdim 'verimli oyun oynama sanatı' idi. Şimdi ise, uçağı ele geçiren bir teröristi kızkaçıranla kandırmaya çalışan teyze çaresizliği içindeyim.

Bu sabah çantasını almak istemedi önce. Ben tamam diyince, fikir değiştirdi almak istedi. Ayakkabılarını giydirmiştim. Ayakkabıları ile içeriye girip, almaya yeltenince, beyfendiyi uyarma gibi bir saygısızlık(!) yapmış bulundum. Benim ne haddime... Sadece ona 'ayakkabılarla halıya basma' dediğim için yere yığılıp ağladı. Sonra sakinleşti. Çantasını almasına yardımcı olayım diye, koltuğun üzerinden çantayı almamla beraber ikinci kez öküz öldüren ağlamasını yaptı.

Geçen gün de beni şöyle cezalandırdı.
Yapboz yapıyoruz, okul sonrası. Benden nefret ediyor ama nasıl. Yanında oturmayacakmışım. Karşıma geç, dedi. Okey dedim. Hayır ayakta dur, dedi. Sırf nereye kadar götürücek bunu diye merak ettiğim için yaptım dediklerini. Ayakta durdum. Hayır, basma yere, yere basmaaa! diye inledi. Ben havalanıcam yani. Yerçekimini bilmiyor tabi beyefendi. Ve inanır mısın, havalanmadım diye başladı ağlamaya. Hem de fil öldüren bir şekilde.

Bir de bu ruh halinin hasta olduğunu hayal edin.
Hastalık da çarpı 300 kez alınganlık demek.

Bir daha asla gizli gizli ikinci çocuk hayali kurmuycam. Bu birincimi akıl sağlığımla büyüteyim. Birlikte 'normal' aile olduğumuz günleri göreyim, daha bir şey istemiyorum.

Midem ağrıyor kendimi kasmaktan. Çocukla yanyana olmaya korkuyorum. Oğlumla başbaşa kalmaya tırsıyorum.

Kreş, astarı yüzünden pahalıya geldi yani. Verdiğinden çoğunu aldı. Şimdilik tabi. Biliyorum, yakında toparlıycaz, düzelecek. Bugünler hatıra ve fıkra olarak arşive girecek. (girecek di mi?)

O zamana kadar kendime acıma hastalığına yakalanmadan, bir spatula serinliğinde bu sıcak ortamı yönetmem lazım.

Neyse ben kalkayım da kendime bir kavanoz viski koyup pipetle içeyim.
Yakşamlar!

Ev çocuğuyla göz göze gelince ben

21 Kasım 2016 Pazartesi

Amele değil, Amelie olmak isterdim, halbuki.


Bugün ne düşündüm. Dur önce biraz önbilgi:
Ev çocuğu bu hafta yeni bir virüsle daha tanıştı. Bu virüsün adı 'kusturan virüs'
Çocuğun hiçbir şeyi yok, sadece günde iki kez kusuyor, sonra hayata kaldığı yerden devam ediyor.
Bugün de doktora gittik. Tabi burada asıl anlatmak istediğim konu bu değildi aslında.

Çocuktan sonraki yaşamda, ne zaman doktora gitsem aşığıma gitmiş gibi bir hale giriyorum, kimyasal olarak.

Şöyle.
Hani aşık olduğun kişiyle görüşmediğin günlerde içinde hep bi kıvranma hali olur. Kafanda sorular, kaygılar, çıkmazlar... Bazen abartır paranoyak fikirlere kapılırsın, birden iç huzurun çöker. Sonra aniden yine yaşam dolarsın filan. Tipik, aşık insan inişi çıkışı.

Heh işte, ben bunu çocuktan sonra doktorla yaşamaya başladım. Doktora gitmediğim ve ev çocuğunda ufak tefek sorunlar olduğu zamanlarda bende bi kıvranmalar... Kara kara düşünmeler.. Şarkı açıp kafa dinlemeler. Hep bi tatminsizlik hissi. İç huzuru bitmiş. Acaba hakkımda ne düşünüyor merakı ile acaba şuan çocukta neler oluyor merakı aynı cins. Ve bu sorunun cevabı aşıkken sevgilide, çocukluyken ise doktorda.

Ve sonunda muradına erersin, ağır hafta sonu biter, karanlık diner, gün aydınlanır. Giyinirsin en hoş kıyafetlerini, saçlarını tarar çıkarsın evden. Çocuğu da hazırlarsın, kimlik ve cüzdanını unutmaz, çantaya koyarsın. Büyük kavuşma saati gelip çatmıştır işte. Bütün endişeler, kaygılar, iç büzüşmelerinin adı konacaktır. Doktor, çocuğun nesi var sana söyleyecektir.

Neyse girdik doktorun odasına. Dedim, durum bu. Bu çocuk cumadan beri kusuyor. Bir anlatışım var, sanki flört ediyorum. Çünkü o neyden bahsettiğimi biliyor. Doktor hatun, ev çocuğunu muayene ediyor. Yani beni ve endişelerimi ciddiye alıyor. Beni ciddiye alıyor allahım! O da bana boş değil. Meğerse boş yere endişelendiğimi, bunun bu aralar sık rastlanan bir salgın olduğunu anlatıyor. Taanrııığğğmm, demek boşuna onca karamsar fikirlere kapılmışım, her şey yolundaymışşş, diye doktorun odasında ev çocuğunu giydirirken kırıtmaya başlıyorum adeta. Bana bir şeyler söylüyor, tavsiyeler veriyor, kusan çocuk bakımına dair, ama o an hislerim o kadar yoğun ki ne dediğine konsantre bile olamıyorum. Kulaklarım hala o cümleleri yankılıyor; 'önemli bişşi yok, önemli bişii yok, bişiii yok, yokk'.. Mutluluktan şımarma formatıma girmişim. Şakalar, şirinlikler, ev çocuğu ile paslaştığım komiklikler filan yapıyorum.

Doktorun odasından çıkışımla, aşığımla geçirdiğim bir gecenin bitimi de çok benziyor. İkisinde de detayları hatırlamakta zorlanıyorum. Çünkü odaklandığım tek şey 'kaygılarımın dindirilmesi'.

Şimdi yeni görüştük, içim huzur dolu tabi. Kendimden emin, her şey kontrolüm altında hissi. O rahat hissi bildin dimi. Bakalım.. Ev çocuğunun sıradaki 'ilk' hastalığına kadar bu böyle gider. Sonra yine bende kara sevdalı gibi düşünme halleri.

Ta ki, çocuğun hastalıklarına alışa alışa BENİM bağışıklık sistemim güçlenene, rahatlığımdan bağdaş kurabilene kadar. Fekat o güne değin, her hastalık döneminde yüreğim per perişan, içimde zehir gibi tat ve aşk acısından İbrahim Erkal'a bağlama hali.

İşte bendeki analığın ameleliği.
Amele değil Amelie olmak isterdim, halbuki.
Gel gör beni
Şş, doktor sana diyorum.
Watsapptan kabul etseydin şikayetleri
Bu kadar olmazdım serseri
Karşılıksız aşk gibi
Kaldım çaresiz bir nevi
Basit birkaç belirti
Oldu mu bana derdin dibi
Bunlar hep içimdeki acemi
İşte bendeki analığın ameleliği




16 Kasım 2016 Çarşamba

Neyim mi var?


Ev erkeği sorup duruyor; 'neyin var?'
Bir şey yok, diyorum. Suratım beş karış.


Yoo canım sıkkın değil.

Aslında bir şey var. Bu kreş akıntısına kapıldık kapılalı hayatımız şöyle..

Sabah kalkılıyor. Cıngır cırış sabah çişi, itiş kakış giyinmece, şansın varsa yüz yıkama- yoksa ıslak pamukla yüz temizliği, her sabah 'ilk 50 öpücük' filmi gibi okuldan bahsetme ve oraya gitmeye sevimli şekilde ikna etme zorunluluğu, hadi ikna ettin bebeyi kapıya götürüp ayakkabı giydirme seremonisi, evden çıkış ve 3 kat merdivenleri inerken teker teker her basamakta bakışma, şarkı uydurma, merdivendeki desenleri detay inceleme.. apartmandan çıkış. Apartmandan çıkmayla beraber sabah kahvaltısını kaçırmasın diye yürüme mesafesindeki yolu hızlı bir şekilde kat etme. Zaten dikkat edin. Normal yerçekimini hepimiz biliriz. Dünya yüzeyindeki tüm objeleri derinlere, çekirdeğe doğru çeken o kuvvetli güç. Bir de öteki türlü yerçekimi var. Anneavcu çekimi. Sabahları izleyin, çocuğunu kreşe götüren anneler tüm yerçekimini avuçlarında toplarlar. O anneler, çocukların elleri nasıl bir çekimle çekiyor, bakın. Hem de zor kullanmadan.. O ince ve hassas ayarı yapmak oldukça ustalık ister. Hem müthiş bir güçle aynı yöne doğru çekiyorsun, hem de çocuktan ters tepki almamaya çalışıyorsun.

Sonra bir de hasta olmalar, çocuğun uyum sorunları, gizli tepkiler derken.. Hani nerde o anne-oğul hayatı keşdefen, yavaşça oğlunun saçlarını okşayıp sevgiyle ufka bakan-memnun-iştahlı-hevesli kadın?

Yok!

Geçici bir dönem biliyorum. Ama yine de bu akışa engel olamıyorum.

Geçen sefer, doktor ev çocuğunu muayene etti ve şöyle dedi; 'Bu sene çok çekeceksiniz, hep hasta olacak, hep..hep'.. Bundan kaçış yok, anladık. Kreşten de alınmaz, çocuk hasta olmasın diye. Ee napıcaz? Her şey normalmiş gibi hayata devam.  E, olmuyor. Makineyi biraz stres moduna aldım yani bugünlere. Uyum sağlarız heralde, gereken update'leri yaparaktan. Bu ruh hali de en çok çocukla başbaşa olduğum anlara yansıdı. Hiç tadını çıkaramıyorum beraber vakitlerin. Ev çocuğu da kokusunu alıyor, kaçmama izin vermiyor, peşimde aynı tonda 'anneaaa oynağalım mı?' diye soruyor. Ben de hep aynı tonda / istekli görünerek 'tabi ki' diyorum. Bir oyun kuruyoruz, bakıyorum dakikalar sonra boşluğa dalıp gitmişim.

Bunlar stres hali işte. Strese girdim ben. Kreşten mutlu da döndüğü yok zaten. Ağlayarak çıktığı gün sayısı fazla.

Bugün elmalı kek yapıp, yedim. Sinirli sinirli üstelik.

Elbet bugünler de bir gün 'aa meğerse güzel günlermiş' yerini alacak, biliyorum. Alışacağız, uyum sağlayacağız.

O zamana kadar, bir de poğaça mı yapsam ne?

10 Kasım 2016 Perşembe

Sabahın çölünde.


Her sabah aynısı oluyor. Çok erken uyandım sanıyorum, bakıyorum saat 7'yi geçmiş. Bugün de böyle oldu ve içimden sadece buraya uğramak geldi. Dışarısı zifiri karanlık, zihnim de öyle.

Apartmanda bi adam var, aşağı katta yaşıyor. Çocukların dede ile amca demek arasında kalacakları bir yaş aşamasında. Bu adamın o geniş alnının, yontulmamış çenesinin ve iri suratının tam içinde bir Clive Owen yüzü var. Bu benzerliği ilk gördüğümde ev erkeğini 'bak bak Clive Owen' diye dürtmüştüm. Merdivenlerde biraz öne geçince kopmuştu. Koptuğu şey tabi ki bu müthiş benzerlik. Oha nasıl bu kadar benzeyebilir diye. Ve işin kötüsü, adam bunu bilmiyor iyi mi? Herif hayatını Clive Owen'a benzediğini bilmeden öyle böyle yaşıyor işte. Ne yazık.

Galiba bugün babamın doğum günü. Bunu öğrenebileceğim bir mecra yok. Çünkü tek ortak akrabamız annemdi. Annem de babamla ilgili bütün bilgileri arşivden silmiş. Babamın adını duyunca 'tanımlanamıyor' diyor, ruhsuz bir ifadeyle. Mecbur onu arayıp, politik bir dil takınıcam. Mesela, eeee nasılsın bakalım diyebilirim. Ordaki ee'leri uzatırsam, biraz olsun doğum günü olan insan vurgusu yapıp, ağız arayabilirim.

10 Kasım'da ülkenin sayfa çeviren kesiminin yaptığı duygusal ve yoğun alt metin içeren Atatürk paylaşımları bir yana...Trump'ın başa gelmesi ile yine ülkenin sayfa çeviren kesiminin mutsuzluktan kıvranan paylaşımları bu haftanın en ilgi çekici gelişmesiydi. İkisini de merakla takip ettim. 10 Kasım'da ağlamaklı, ötekinde ise şaşkınlıkla. Trump konusu bana yine de bir nebze olsun teselli verdi. Yönünü kaybetmiş, değerlerinden kopmuş insanlar sadece burada yaşamıyor tesellisiydi bu. Bu teselliye çok yakın bir arkadaşımın annesinin bir gün çok yakınımızdaki faşist bir lider için 'adam gibi adam' dediğine şahit olduğum gün çok ihtiyacım vardı. Ve bu kadının iki sene öncesine kadar tam zıttı bir partiye tüm hayatı boyunca, saygıdeğer yüksek rütbeli asker eşiyle oy verdiklerini de hesaba katarsak. Son iki senede işte bu hale gelinmiş. Vefat eden asker eşinin kemikleri sızlıyordur.

Dün youtube' da takılıyordum. Ünlülere kendileri hakkında gelen kötü tweetleri okutuyorlar. Bazılarında küfür var, bazısında ise sağlam zeka eleştirileri. Aynısını Türkiye'de de yapmışlar. Ama orijinali yabancı ünlülerle hazırlanmış tabi. Ben izlerken çok eğlendim, orijinal versiyonu. Herifler kendileriyle daşşak geçen tweet'ler karşısında öyle doğal tepkiler veriyor ki. Masum, sıradan, samimi ve tekrarlıyorum DOĞAL. Fakat Türklerin versiyonda içine içine göt olmuşluğu, hazmedememezliği, ne diyeceğini bilememezliği, bazen espiriyi anlayamamazlığı görüyorsun. Bak burada ORIJINAL VERSİYONU var, burada da TÜRKLER var. Gerçi orijinalinin tüm bölümleri bir arada değil, ben ilkini koydum buraya. Sen de izle boş vaktin olursa. Kültürlerarası farkı anlatan belgesel gibi say. Hem eğlenceli. Türkler'den birkaç kişi doğaldı gerçi. Yusuf Güney mesela..

Kendi yaşamımdaki grafikten midir nedir ama dünyada artık 'anne geyikleri' kadar tiksindiğim başka geyik kalmadı. Annelerin çocukları konusunda gözü dönmüş paylaşımları, anne olmayı kahramanlaştırmak, anneliğin becerileri, anneliğin tam 100 puanlık zorlukları, annelerin çocuklarıyla ilgili yaptığı hırslı planlar, bir Ayşe annenin Fatma anneye ayar vermesi, tavsiyede bulunması, çemkirmesi. Buradan köyün delisi misali kendi kendime ilan ediyorum. Çocuk sahibi olmayı kutsal görmüyorum abicim. Anneliği de... Çocuklu ev, evdir işte. Doğal, normal, gürültü yapmadan yaşayıp gideceğiz işte. Bazen kafamız karışacak, o zaman da uzmanlar söyleyecek, biz uygulayacağız. Nice çocuksuz arkadaşlarım var; çocuklulara göre daha sakin, şefkat dolu, bilge, çevresine ışık, fark yaratan ve iz bırakan. Neyin kafasındayız allaşkına?

Ne anneler gördüm zaten yoktular.


Bugün Cuma. Herkesin elinde bir Cuma planı olması dileğimle.
Kanepede dizi izlemek olsa bile.

Ben Cuma dansı ile kapıyorum

9 Kasım 2016 Çarşamba

Bu nasıl bir iyileşme?


Uzun yıllardır düzenli olarak soğuk algınlığı yaşıyorum. Hiç uzatmıyor, derim hemen hassaslaşıyor. Beynim içinde yüklük varmışçasına ağır geliyor. Beden dilim büzüşük oluyor ve moral bakımından çöküyorum.

Ben daha küçükken, sigara içtiğim yıllarda şu his olurdu. Hasta olurdum, sonra günde 3 öğün içtiğim ilaçların arkasından bir saat kadar kafam açılırdı ve 'allaaa tutmayın beni' diyerek sigara üstüne sigara içer, muhabbet ortamlarına kaldığım yerden devam ederdim. Etkisi geçince yeniden büzüşürdüm.

Bunun o dönem yazılan soğuk algınlığı semptomlarını giderici ilaçlarla ilgisi vardı. Belli ki iyi uyuşturuyor, insanı ereksiyona geçmiş bir pipi gibi canlandırıyordu. Bu his burda beklesin şimdi bi.

Yıllar geçti. Sanırım ev erkeğine aşık olmanın verdiği böyük hormon ziyafetiyle ben 26 yaş sonrası hasta olmadım. 29'da hamilelik, 30'da doğum ve çocukla geçen ilk 2 senede de HİÇ hasta olmadım. Ve İzmir'e taşındık.

Yaş 32 olmuştu. En son soğuk algınlığı yaşayalı şuan bile hesap edemediğim kadar yıl olmuş. Geçen sene kıştan bahsediyorum. Ben dur durak bilmeden hasta oldum. Bi odadan öteki odaya geçerken bile hasta olabiliyordum. Neyse başta o kadar takmadım, belli belirsiz bunun altından kalkabilecek ilaçlar vardı, hatırlıyordum. Doktora gittim, yazdı. Soğuk algınlığı ilacı işte, klasik hani. Önceden kullandıklarım gibi.

Abi, bana mısın demiyor. Hiçbiri bırak derimdeki kıyım kıyım ağrıyı geçirmeyi, baş ağrıma dönüp yüz vermiyor. Kıvrandım durdum. Burayı anneannem gibi uzatmak istiyorum, duyguyu vermek için:

'Kıvrandım durdum, kıvrandım durdum, kıvrandım durdum'

Düşündüm, neler oluyor? Acaba enfeksiyon mu var, antibiyotik mi lazım? Doktora koştum. Her şeyden kıl kapan uyuz hasta yerine konduğumu hissetmiş bile olsam, oradaydım. Doktor, ihtiyacın yok dedi. Bol sıvı, dedi.

Kaç sıvılar içmedim ki. Neredeyse tüm mahalle pazarını sıkıp içtim. Bitki çaylarından havuz hazırladım, içinde yüzdüm. Limonu ağacıyla demledim. Her şeyin abartısını yaptım demeye çalışıyorum, sen anla.

Sonra başka şey düşündüm. Acaba bu annelik temposu. Gece uyandırılmalar, sabah erkenden kalkmalar, gün içinde aşırı koşturmalar, ev işleri, taşınmanın stresi filan mı beni böyle bir türlü iyileştirmeyen? Olabilir bak bu dedim. Öyle öyle diyerek, o kışı bitirdim.

Geldi bu yeni kış. Dedim, yok. Bu yıl öyle hastalık yok. Varrr, dedi. Hem de ön sıralardan var. Ev çocuğu hasta olunca, peşinden ben de oldum. Fakat hayatın şakası yok. Bir şeyler yapmak zorundayım çünkü iyi işler aldığım dolu bir hafta. Kıvrak zeka, enerjik beden ve gülümseyen surat lazım. Çocuklu hayatımda ilk kez çocuğu bırakıp şehir dışına gidicem iş için.. Çocuğun da tam bana titreyerek bağımlı olduğu bi hafta.. Bana güç, sabır ve gitmeden çocukla tam performans ilgilencek pil lazım. Ev işleri zaten geniş zaman. Onlar hep var canım sağolsunlar. Kısacası koltukta oturup derimin içinde solucanların dansını izleyemem. Beynimin içinde acılı et döner çevrilmesine şahitlik edemem. Bu ilaçlarla yola devam edemem (geçen yıldan bu yana 5 farklı marka denemişim)
Etkisiz ilacın hastalıkla mücadele etme performansı 1
Etkisiz ilacın hastalıkla mücadele etme performansı 2

Etkisiz ilacın hastalıkla mücadele etme performansı 3


Derken annemin dolaba baktım. 90'lardan beri annemin dolabında değişmeyen şey; buzdolabının üst raf kısmında duran yarım limon ve B harfi ile başlayan bir soğuk algınlığı ilacı. Pek oralı olmadım. Dolabı kapattım. Annem bu anı görmüş, arkamdan girerken.

Al bak bir de B'yi iç bakalım, belki o iyi gelir sana dedi. O gün de tüm o ilaçlara olan umudumu kesmiş, hiçbir şey içmemiştim. 3 saat sonra da önemli bir görüşmeye gidecektim.

Ben bu B'yi içtim. Ardından bi 40 dakika geçti. Bana o his yeniden gelmesin mi.. Parti yapma hissi. Ay ben bi kıvrak, bi dansöz, bi iş bitirici. Zeka ve enerji fışkırmasın mı o hasta fil halim bitip? Ev çocuğu ile eve döndük. Hemen bi duş, yemekler, ev temizliği, ev çocuğunu yıkamalar, kısa bi oyun, giyinme-hazırlanma, toplantıya gitme, şıkır şıkır konuşma, eve dönme.

Mis gibi temiz bi ayılma hali! Bu ereksiyonlu halim toplamda 4-5 saat kadar sürmüş. Sonra yine gelsin ağrılar, büzüşmeler.

Artık sorumun cevabını almıştım. Fark, ilaç farkıydı. Aslında benle ilgili bir değişiklik yoktu. Bu ilaç reçeteyle yazılan ve içinde etkili maddeler olan bir örnek. Neden bana doktor yazmadı o ilacı bilemiyorum. Çünkü herkesin kolayca alabildiği bir ilaç. Demek ki benim geçmiş senelerde hastayken kullandığım ilaç da buydu. Ya da bunun muadili. Vaay be dedim içimden, demek olay buymuş. Bu keşfimin değeri çok büyük.

Hastayken kabus gibi korkum, günlük işlerimi yapamamak. Çocukla verimli ilgilenememek, imambayıldı pişirememek, pilates kursuna gidememek ya da bir şirketin CEO'su performansında çalışamamaktan bahsetmiyorum. Normal hani işte bi mail atmak, çocuk kucağıma atlıcak diye korkmamak, klozete otururken popomun acımaması, kendi yemeğimi yerken boynumun kopacak gibi ağrımaması gibi şeylerden bahsediyorum.

Değil iyi hissetmek, ağda bile yapabilirdim

Soğuk algınlığına okey ama soğuk dalgınlığı ile geçiremem kışları diyorum.
Kısacası dostum...
Ben o minik mutluluk haplarından istiyorum.


6 Kasım 2016 Pazar

Boşanmak ya da boşalmak


Bir önceki postumda kadehleri tokuşturma ve batı efektli 'çiyırs wikend' görselim hakkında şunu söylemek isterim. Tokuşturduğum tek şey göt göte uyuduğum ev çocuğunun poposu, kafası filan oldu. Çünkü sonbahar sepiası tadında ilerleyen orta halli nezlesi aniden deride 'çatır çutur' sesler çıkaran korkunç ateşe döndü.

Bir kez daha anladım. Hastalık filan sorun değil. Davranış sorun. Ev çocuğunun sadece 38 derece ateşte bile kendini koyvermesi, sümükleşmesi, boynumdaki fuların içine yerleşip yaşaması ve asla tedavi kabul etmemesi. Tedavi dediğim de cerrahi müdahale değil. Suyla kompres, belki duş, üzerindekileri çıkarmak gibi dandik işler.

Ev çocuğunun dinmeyen burnu (demsili)


Ev erkeğinin başımda hakem gibi her boka gergin müdahale etmesi, beni kendi paniği yüzünden panik olmakla suçlaması, külkedisinin üvey kardeşi tarzı geçimsizliği ve hiçbir işe yaramaması.

Neyse böyle korkunç iki geceden sonra, bu sabah gün ayar aymaz ev çocuğunun da ateşinin dinmesiyle, koştum annemin evine sığındım. Bir koltuğa yerleştim ve önüme gelip giden meyveleri, çayları içerek yaşam enerjimi yeniden depoladım. Bu arada ev çocuğunun duymadığı vakitlerde, ev erkeğini evire çevire kötüledim. Evet anasının evine gidip kocasını çekiştiren o kadın benim!

Abicim bir evliliğin karakteri olur. Ya kötü gider ya iyi. Bu ne ya? Her şey yolundayken, güneşli günlerde dibine kadar kankalık, seksli ortamlar, muhabbet sohbet, espiri üzerine espiri.. Ama azcık rüzgar esse, kriz ortamı olsa, çocuk hastalansa olay Seren Serengil - Gülben Ergen nefretine dönsün. Tamam yeni jenerasyon için Demet Akalın - Hande Yener nefreti diyelim. Okey, popüler magazin takip etmeyenler için Nietzche ve Wagner nefretini örnek verebilirim (yoo şekil yapmıyorum)

O kadar nefret yüklüydüm ki ya boşanacaktım ya buraya boşalacaktım.
Sen başlıktan erotik bi şey anladıysan, o da benim yazıya toplumun ilgisini kazandırmak için kullandığım müthiş stratejim.

Şaka ya şaka, çocuk rahat uyudu. Moralim iyi. Yazmadan zıbarmıyım dedim.
Neşeli, sağlıklı hafta dilerim.

'Seni hatırlatan her şeyi Fahri Abi'ye verdim bebek'

4 Kasım 2016 Cuma

Cuma mırıltıları


Kuş pisliği hakkında yazıyorum sabah sabah. Dışarıdan görenler ciddi bir şeyler hakkında kafa yorduğumu zannedebilir. Öyle de zannetsinler diye kaşlarımı ortada buluşturdum. Aslında etrafımda kimse yok. Sadece bi ara eve termostat taktırmak istediğimiz için bir teknik bey geldi. Beni çalışırken görünce, saygıyla selam etti. Halbuki kuş boku hakkında bir makale yazıyordum. Kuş pisliğine maruz kalmak şans getirir, rüyada kuş pisliği görmek de şans getirir- bakalım hakkında yazmak da şans getirecek mi. Neyse ki bu işten para kazanıyorum. Yoksa zor dayanılır. Gündemle de bağım yok. Yine Türkiye'de olanlar olmuş. Cirit atıyor tüm politik oyunlar, hesaplı hikayeler, şunlar bunlar.

Jıııuuujjt!

Hayat kaygan bir efektle gerçekleşirken, neler oldu?

Ev çocuğu kreşin üçüncü günü hasta oldu. Bunu zaten bekliyordum. Ama işin cilveli komik yanı bu hastalığı kreşten kapmaması, kendi çabasıyla olması. Ha nerden anladın, mikropların gözlerinin içine baktın da mı anladın derseniz, orda tam bir şey ispat edemem. Nedense 'tuh ya keşke kreşten kapmış olsaydı' diye de içimden geçirdim. Bu şey gibi... Bedava kek dağıtan otobüs firmasına, para verip kendi kekinle gitmek gibi. İçime oturdu. Cııvk.

***

Geçenlerde salondaki masaya şöyle bir baktım. Masanın üzerinde ev çocuğunun birkaç kitabı, benim not defterim ve bir tükenmez kalem, tuzluk, laptop, ıslak mendil, meyve tabağı, elma çöpü ve kahve bardağı vardı. Masanın etrafındaki sandalyelerin üzerine de yeni yıkanmış (kurumaya bırakılmış) ev çocuğunun çorapları ile benim sutyenler asılmıştı. Sondaki sandalyede ise polar bir örtü kuruyordu. Masanın altına gözleri kaydırınca da bir takım kek kırıntıları ile birkaç bezelye tanesi gördüm. Masanın ayaklarında ise gülen surat sticker'ları kalmıştı, bir oyundan. İşte ya dedim, hayat bu. Bir eşyanın kalbi atar mı, midesi guruldar mı, ses çıkarır mı. Evet. Yaşayan bir nesneydi bizim bu salondaki masa. Evin dördüncü karakteri olabilirdi. Adı da Veysel gibi.

***

 Bugün yeşil soğan yıkarken, soğanın bacak arasını açıp orda biriken kumları temizleyince kendimi bir konuda aşırı profesyonelmiş gibi hissedip havaya girdim. Bu bilgiyi yeni nesille paylaşmak için sabırsızım. Ev çocuğuna kendimi bu tip şeylerle 'bilge ana' olarak satmayı planlıyorum.


Gingkolu yeşil çay içiyorum. Tatmin edici bir çay. Kokusu, lezzeti ve etkileri ile hoş. Akşama da Cuma birası olacak.

Herkese cillop haftasonu.



Yeni seneye 'zottirik' kararlar.

Yeni seneye ne gadar da az kaldı. Her sene bu vakitler totom tutuşarak kararlar alır, yılın son günlerinin bokunu çıkarayım diye yaptığım ş...