18 Aralık 2016 Pazar

Hevesli ve gıcıklı.


Bu bloğu açma amacım, içerikte hafif fontta ağır yazılarla kafamı dalgalandırmaktı. Bakıyorum son yazılarda yine topuğuma sıkmışım. Tamam o halde. Yeniden içeriği 0.00 MB'lık yazılarıma geri dönüyor, ve hemen başlıyorum.

Ev erkeği ile ilk cilveleşmeleri yaşadığım ön flört döneminde, birbirimize hitabet denemeleri yapıyorduk. Bir süre 'kuzum' dendi, tutmadı- sonra 'canım', o da uygun değildi. Sırayla her şeyi denedik. Aramızda bunu hiç konuşmadan tabi. Hevesli ve gıcıktık. Yani etrafımızda olsan o dönem, bize gıcık kapabilirdin.

Çünkü aşk, öyle bir şey.


'elele tutuşmazsak öleceğiz' günleri.. ilk günler.

Öyle böyle derken, 'aşkım' demeye başladık sonunda. Farkında olmadan kararımız bu yönde olmuştu. Her cümleye birkaç 'aşkım' serpiştiriyor ve mutlaka temas yapıyorduk. Ya kol kola değiyor, dirsek atıyor ya da kafa kafaya veriyorduk. O vakitlerde Facebook'a yazdığım bir ileti şöyleydi hatta:

'Biz bütün sevgililerin adı aşkım'

Bir durumla hem daşşak geçmek hem de bile isteye onu yapmak?
Aşk ve aşkın ritüellerini böyle açıklayabiliriz.

Yıllar sonra aynı şeyleri çocuk sahibi olma kavramıyla ilgili de yaşayacaktım.
Hem bana aşırı klişe gelen şeyleri yapmaktan geri kalmıyor hem de mevzuyu kendi içimde çekiştiriyordum. (Bknz: Çocuğu uykusunda izlemek, yemeyen çocuğun üzerine kaşıkla yürümek, çocuğa karşı tutarsızlıkların kralını yapmak)

Çünkü Türk analığı öyle bir şey.

Klişe diilim ben tağam mı?

Şimdi benzer heveslilik ve gıcıklığı 3 yaş ev çocuğunda gözlemliyorum.
Kendisi son zamanlarda bazı şeyleri 3 senelik ömründe ilk kez keşfetti ve dışkısını (zariflik) çıkarıyor. Ellerini cebine sokmayı öğrendi. Karşımda elleri cebine atmış 'hayır anne burnumu hıhlamıycaaam' diyor mesela sık sık. Sırf o elini cebine sokma hareketinin 'umursamaz ve her şeyi reddeden' bir eylem olduğunu düşündüğü için, gün içinde bunu 36 kez filan yapıyor. Başlarda sevimli geliyordu bana. Şimdi derin nefes al-ver telkinleriyle içime susuyorum.

Bir diğer özentilik de yorgan içinde saklanma oyunu. Hava hafiften kararmaya başladığında yanıma koşuyor ve bana müjdeliyor:

'Anne hava karardı hava karardıı'
'Evet oğlum akşam olmaya başladı'
'Anne uyumalıyız, hadi anne'

Odasına yürüyor ve yorganın altına saklanıp onu bulmamızı bekliyor. Bu oyun hava karardıktan sonra yaklaşık 47 kez daha oynanıyor. Bazen kendisini bazen de bizi saklıyor.

Çünkü 3 yaş çocuğu olmak öyle bir şey.

Bugün neye özeneceğime tam karar veremedim

Bugün Pazar, evde kahve filtresi bitti. Ev erkeğini dürteyim de markete gitsin. Aşkım diyim, markete git diyim, bi kol kola değeyim.

İyi Pazarlar




7 Aralık 2016 Çarşamba

Aybolmasın ama hayat güzel.


Kasım'ın büyücülüğü, kara laneti sanırım üzerimizden geçti gitti. Aralık, artık her ne sebeptense, daha neşeli, iyi haberci ve iyimser. Aralık bizden yana.

Öncelikle merak edenler için bahsedeyim... Kreşle ilgili tüm sorunlar sona erdi. Bu bölümün sorunları tabi. Sıradaki bölümde sorun yaşar mıyız, yine cevabı 'sabır' olan bir sürece girer miyiz- bilemem. Fakat şimdilik kabus bitti, Freddy evine döndü.

Sorun neydi?

Bahsetmiştim, ev çocuğu kreşteki öğretmenler tarafından kucaklandığında acılardan acı kusuyor, içeri girmemek için direniyordu. Bana full triphan ve aynı oranda da bağımlıgil bir durumdaydı. Bir elimi sıkı sıkı tutarken, öteki elimi itiyordu yani. Çiş tutmalar foraydı. Açlıklar, ölüm orucu seviyesine varmıştı.

Çözüm nasıl oldu?

Çözüm fikrini, kreş yönetiminin benim minik eşliklerime anlayış göstermesinde bulmuştuk. Fakat bu hiçbir işe yaramadığı gibi ev çocuğunu daha da azdırdı. Benim oradaki varlığım, onun beni daha tutkulu istemesine sebep oldu. Ve doğalından şu gelişti. O yine ağlıyordu, ve kimse müdahale etmiyordu. Ben açıklıyordum, anlatıyordum ve hiçbirini dinlemiyor, ağlıyor ağlıyordu. Ama kimse müdahale etmedi! Zorla içeri taşımadı. Bekledik, bekledik, bekledik. Bu şekilde 3 günü doldurdu ve dördüncü gün bana 'bye bye' diyip el salladı. Bence müdahale edilmediği için durumu daha hızlı kabullendi. Başa çıkabileceğini düşündü. Soğuk suya kendi atladığı için daha kolay oldu. Bu haftayı ağlamadan geçiriyoruz anlayacağın. Eller sallanıyor, mutlu gidiliyor filan.. Tripler bitti, sükunet geldi, çişler şarıl şarıl, iştah cillop, mutluluk ve tatmin grafiği yüksek, öpmeler sarılmalar yerinde.

Hep 'hasta' olacak diyenler...

Bir de doktorlardan ve parktaki öcü ebeveynlerden, ev çocuğunun kreşe gittiği ilk sene durmaksızın hasta olacağını üfürenler oldu. Şimdi düşünüyorum. Kreşe gitmeden önce ne kadar hasta oluyorduysa, aynısını hasta oluyor çocuk. Hatta bazen görüyorum, sınıfından çocuklar hasta geliyor okula- kuluçka süresi kadar gözlemliyorum, hayır yine hasta olmuyor. Belki bu gece, birazdan ateşlenecektir, mesela. Hayat sever ya, şaşırtmayı- fakat yine de sonucu değiştirmez. Ev çocuğu kreşe başladığından bu yana sadece 1 kez hasta oldu. Bir de kusma salgınına tutuldu. O bir kez hastalığı da kreşten kapmamıştı. Kusma salgınına da ev çocuğundan başkası yakalanmamıştı. Yani o da kreşten değildi. Yeniden geriye sarıyorum ve doktorun ölüm haberi almış gibi ev çocuğuna bakarak 'hep hasta olacak kreşte, hiç iyileşmeyecek hep hep hep' demesini hatırlıyorum. Olan iç organlarıma oluyor maalesef. Her şeyin 'en kötüsüne' hazırlayan 'etraf' yüzünden, ben diken üstünde kaka yapar gibi bekliyorum. Kasılıyorum, ekşiyorum, sararıp soluyorum.

Aralık, bir sihirli değnek etkisinde hayatı hoşlaştırırken başka şeyler de oluyor. Daha önce moka saran birkaç iş kendiliğinden aydınlığa kavuştu. Bir de beklediğim bir yerden olumlu bir haber aldım. Sadece bunlar bile üzerimde 3 hafta detoks kampı, Maldivler'de masaj, 4 saat aralıksız yoga ve sevdiğim diziyi arka arkaya 5 bölüm izlemişim etkisi yarattı.

Nasıl her şey birdenbire level atladı? Daha dün loser ve pijamalı ruh halindeyken, kendimi yeniden Google'da güzel kışlık bot ararken, saçlarıma ne değişiklik yapsam diye fikir kurcalarken buldum. Ne arada, bu hız?

Yoksa ana olmak bu muydu? Çocuk okeyse her şey okey miydi? Onunla ilgili işler yolunda gidince, hayatın diğer organlarına oksijen mi pompalanıyordu?

O şarkıyı şarap içerken mırıldanıyordum:
'Sen yoksan her şey eksik, sen varsan her şey teeaaamam'






4 Aralık 2016 Pazar

Ünlücülük




Annemin doğum günü var bu hafta. Hediyesini erken aldım. Bir oyun bileti... Bugün saat 19:00'da annem oyuna girecek. Bizden çıktı hatta, uğurladık onu kapıdan ev çocuğuyla eğlenceli tiyatrolu akşama.

Az önce telefonum çaldı, baktım annem arıyor. Oyunun başlamasına daha var diye oradaki resim sergisini geziyormuş. Bir de bana gıybet eyledi:

'Kahvecim, oyunda Hande Subaşı da varmış. Az önce yanımdan geçti, basit bir kadın, hiçbir özelliği yok'

Bunu ciddi bir haber iletiyormuş gibi söyledi ve iyi akşamlar dileyip kapadı.

Şimdi ne demeli bu gözleme acaba?
Ne olmasını bekliyorduk Hande Subaşı'ndan mesela?
Hande Subaşı da kendisi hakkında aynı şeyi diyor mudur?

'Bir de utanmadan sahneye çıkıyorum. Hiçbir özelliğim yok, basit bir kadınım'

Ahahahdfsd

Aynı şeyi bir arkadaştan dinlemiştim.
Kuliste bir gün Hadise'yi görmüş, şöyle diyordu:

'Hiç de çekici biri değil. Kıyafetiyle bi şeye benziyor işte'

Hatta ve hatta bir arkadaşımın ex manitası bir kez havaalanında Cameron Diaz'ı görmüş. O da şunu demişti:

'Ay bi cildi var, kaçarsın valla'

Aslında daha ağır laflar bile etmiş olabilir.

Daha saçmaları da oldu. Bir kez tanıdığım biri Hande Ataizi'ni görmüş Taksim'de. Boyu onun sandığından kısaymış. Kadını ne aşağılamıştı. İğrenç yaa filan diyordu.

oha
ahagsahgfk

Ünlüden çok ünlücülük.

Bir haftasonunu da yedik çokşüküğ.
Ben ev erkeğinin elinden kahve.

Yakşamlar.






2 Aralık 2016 Cuma

10 sene öncesine dönebiliyor(muş)uz meğer.


'Immf gerii'


Şöyle bir soru sormuştum:

'Eğer bundan 10 sene öncesine dönseydin, neyi değiştirirdin? Ne yapmak isterdin?'

Bu soru, bir kurgu ile sorulmuştu. Aklıma evde sabah saatlerinde vileda yaparken gelmişti. Ev çocuğu henüz günde 3 tur uyuduğu miniklik dönemlerindeydi. Ben de çok sevdiğim o radyo programını dinliyordum. Programı yapan hatun, benim gibi yengeç burcuydu. Hayatında değiştiremediği şeylerden bahsediyor, pişmanlıklarını köpürterek anlatıyordu. Benden de tam 10 yaş büyüktü. Kendisini tanımasam da sesinin titreşimlerinden bazı alıngan kısımları anlayabiliyordum. Simli bilim buna yengeç burcu kadını dese de, hala bundan emin değiliz. Fakat bir ortaklığımız vardı.

Genelde sormayı severim o soruyu. Geçmişe dönsen neyi değiştirirsin? Özellikle benden büyüklere. Anneme filan... Belki gelecekten şimdiki zamana bir işaret bekliyorumdur. Fakat o sabah kendim için sormamıştım. Onun içindi o soru. Çünkü vileda yaparken, çoğumuz müthiş cevaplar bulmuyor muyuz? O sabah onun için bir cevap bulmuştum sanki.

'10 seneyi boşver, 10 dakka öncesine dönmek isterdim'

Telefon açmadım, twitterdan sormayı tercih ettim.

O da yayında cevapladı. Çok da oralı olmadı aslında. Şöyle demişti;

'Daha çok resim yapardım. Bana en çok bunun iyi geldiğini bilir, başka şeylerin peşine düşmezdim'

Az sonra onun için bulduğum cevabı vermeye sıra gelmişti.

'İnsanlar bugün geçmişte neyi değiştirmek istiyorlarsa, gelecekte de bugün için aynı şeyi değiştirmek isterlermiş'

Sonuna -miş ekleyince, bu bir bilimsel veriymiş gibi durduğu için şanslıydım. Çünkü radyocu yengeç kadın bu veriyi okuduğunda aşırı heyecanlanıp, sevindi. Birden ona kaybolan yıllarını vermişim gibi sevindi. Çünkü düşünsene, bugün hala değiştiremediğin şeyler için üzülmeyi seçersen, 10 sene sonra yaşayacağın pişmanlığın adı yine aynı olacak. Fakat bugün ne istediğini bulur ve hemen değiştirirsen, 10 sene sonra öyle bir pişmanlıktan eser kalmayacak.

Ben buna zaman makinesinde yolculuk demiştim. İçimde 10 sene geriye gidip bir şeyleri değiştirebileceğime dair bir inanç gelmişti. Çünkü bugün gelecekteki 10 senenin, geçmişindeydik. Bugün gelecekteki bazı zaferler için 'geçmiş zaman'. 

Yengeç radyocu kadının bu veri karşısında gösterdiği coşkulu tepki yine dönüp dolaşıp bana gelecekten bir işaret olmuştu aslında. Viledalı temizlik yine bana çalışmıştı anlayacağın.

Hadi, kahve?




30 Kasım 2016 Çarşamba

Aralık'a yazı




Her ay biterken yazmak, sürdürmek istediğim bir alışkanlık oldu. Yoksa çok gereksiz modern yaşam ittirmesi olduğunu da düşünebiliriz, azcık zorlasak. Fakat bu düşünceye pabuç bırakırsam, blog yazmanın da lüzumsuz bir modern yaşam eylemi olduğuna doğru uzanırız. En iyisi ben bu yola sapmiyim.

Kasım benim için çok çok çok çok bir ay oldu.

Ev çocuğu kreşe başladı, çok zorlandım. Hasta oldu, üzerine daha çok hasta oldu. Uykusuzluklar, ağlamalar, sabaha karşı rahatlayıp uykuya dalmalar, krakerle karın doyurmalar, ne olursa olsun sağlık en önemlisi ama en önemlisi dedirtmeler, pencereden sokağı izlerken henüz uykuya dalmış hasta yavrunun acıyla uyanması, zar zor 'boğazım acıyoo' diye bağırınması. Sonra bu hastalıklardan toparlayıp, başka kreş komplikasyonlarının ortaya çıkması. Bana küsmeler, trip atmalar, elimi daha sıkı tutmalar, güvensizliğinden sadece oyuncağını değil çişini bile paylaşmamalar. Neyse ki bunlar olurken şu fikir yukarıdan bana gülümsüyordu; 'geçicek, bu da biticek, ilerde kendiyle dalga geçtirecek'

Arada bir güç aldığım ruh şuydu:

'Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz ancak bazılarımız yıldızlara bakıyor'


Çok az çalışabildim. Çok çok az. Çalışmak için zaman bulduysam bile yapmadım. Çünkü kafamın içinde toplantılar sürüyordu. Kimse hemfikir olamıyor, bazen biri duygusallığa vurup işleri zorlaştırıyor, patron ise masaya yumruğunu vurarak çabucak işi tamamlamak istiyordu. İlk kez kendimle başbaşa kaldığım halde kendimle başbaşa kalamadım. Kendimi seyreltemedim ve gerçekten iç sesimi duyamadım. Buna mala bağlama diyen var ama hadi o kadar acımasız olmayayım kendime. Bilinç donması diyeyim.



İş meselesi hakkında daha önce yazmıştım. Benime ilgisi olmayan sebeplerden iyi bir işi kaçırdım. Bu da yine bende 'çok çok çok' duygulara neden oldu. Çok üzüldüm, çok hayal kırıklığı ve çok kızgınlık yaşadım. Bu kadar neden üzüldüm onu bile bilmiyorum. Belki ev çocuğu hayatıma girdi gireli beni bu kadar heyecanlandıran bir iş hiç olmamıştı, ondan. En son karnımda bebe taşırken heyecanla çalışıyordum, üretiyordum, ağzımın sularını akıtıyordum. Kozadan çıkış zamanı geldi diye düşünmüştüm. Olmadı. Yine de bunun da bir anlamı vardır genel akışta. Bir şeyleri harekete geçirmede ve domino etkisinde bu hayal kırıklığının da parmağı olacaktır.



Bir de dostluk kavramı üzerinde çok çalıştım bu ay. Egoyla karışmış 'haksızlığa uğradım', 'başkaları benim için yeterli değil' gibi çamurlu bakış açılarımın meğerse beni tuzağa düşürdüğünü anladım. Bununla RESMEN YÜZLEŞTİM. Karşılığında hiçbir ego tatmini beklemeden, tamamen duygularımı söze döktüm. Şunlar çıktı; 'aslında acaip özledim', 'onsuz hayat biraz eksik', 'beraber yeniden vakit geçirmeyi çok istiyorum'.. Sonra da bu sözleri, sesli dile getirdim. Sahiplerine ulaştırdım. İki kişiydiler zaten. Tabi ki birilerinin hayatından istediğin zaman çık, canın isteyince de gir yapamıyorsun. Beni sevgiyle karşılasalar da tam neşe ve coşku içinde değiller henüz. Bir daha da olur mu bilmem. Her türlüsüne saygım var. Hatalarımı görüyor, kendime dürüst davranıyorum.



Son olarak da çok yedim bu ay. Saldım gitti. Çook yedim. Sabahtan akşama yediklerimi bir kağıda çizsem, Japon metrosu yolcularının eskizi olur.


Geçen ay Kasım için, derinlere dalmadan sakin sakin takılıcam dileğinde bulunmuştum. Atmadığım takla kalmadı. Aralık için ne dileyeceğimi bilmiyorum. Yılın son ayı. Ev çocuğuna mektup yazmak istiyorum, uzun uzun. Sonra onu annemin evinde saklıycam. C.'den esinlendim, sevdiğim birkaç kişime kart atmak istiyorum. Yeni yıl kartları... Hayatımda olan biten şeylere hazır cevap olabilmek istiyorum. Bilinçsel mala bağlama evresine girmeden, direk 'böyle şeyler olabilir' demek istiyorum.

Çünkü böyle şeyler olabilir.


24 Kasım 2016 Perşembe

Boğazıma kadar annelik


Bu bir dert böğürme yazısıdır. Modu olmayanlar şimdilik yazıyı terk edebilir. Sonra gelin ama, tamam mı?

Ev çocuğu bir adet Freddy Krueger'a dönüştü. Bak şu arkadaş, hatırladın mı?



Ev çocuğunun kreşe gitme macerası biraz dukan diyetinin evreleri gibi. Başarıyla atak ve seyir evresini tamamlayan junior'umuz, şimdi güçlendirme evresinde. Yani herkesin diyetten vazgeçtiği, 'amaaan azcık inceldim süzüldüm bu yeter' dediği dönemde. Onun kreş versiyonu da şu; 'Gittim oynadım diğer çocuklarla haşır neşir oldum, şimdi artık evimde kalabilir miyim yeniden, şaka çok uzadı' evresi yani. Kısacası, kreşe gitmek istemiyor. Tepki koyuyor.

Çiş tutuyor abi. 10 saati aşan sürelerde...Bana küsüyor. Şu iki kolunu rapçiler gibi kapaklayıp dudak büzüyor. Aynen şöyle:



Bir cümleye tam 12 adet 'anne' kelimesi serpiştiriyor. Yemek yemiyor. Yeniden bebek olmayı talep ediyor. Hasta taklidi yapıyor.

Öğrenen Anne'yi okur muydunuz bilmem. Ben şimdi okuduğum o yazılara yeniden göz atıyorum çünkü onun aktif yazdığı dönem bana uzay otobüsü ne kadar yabancıysa, 2+ yaş sorunları o kadar yabancıydı. Tek derdim 'verimli oyun oynama sanatı' idi. Şimdi ise, uçağı ele geçiren bir teröristi kızkaçıranla kandırmaya çalışan teyze çaresizliği içindeyim.

Bu sabah çantasını almak istemedi önce. Ben tamam diyince, fikir değiştirdi almak istedi. Ayakkabılarını giydirmiştim. Ayakkabıları ile içeriye girip, almaya yeltenince, beyfendiyi uyarma gibi bir saygısızlık(!) yapmış bulundum. Benim ne haddime... Sadece ona 'ayakkabılarla halıya basma' dediğim için yere yığılıp ağladı. Sonra sakinleşti. Çantasını almasına yardımcı olayım diye, koltuğun üzerinden çantayı almamla beraber ikinci kez öküz öldüren ağlamasını yaptı.

Geçen gün de beni şöyle cezalandırdı.
Yapboz yapıyoruz, okul sonrası. Benden nefret ediyor ama nasıl. Yanında oturmayacakmışım. Karşıma geç, dedi. Okey dedim. Hayır ayakta dur, dedi. Sırf nereye kadar götürücek bunu diye merak ettiğim için yaptım dediklerini. Ayakta durdum. Hayır, basma yere, yere basmaaa! diye inledi. Ben havalanıcam yani. Yerçekimini bilmiyor tabi beyefendi. Ve inanır mısın, havalanmadım diye başladı ağlamaya. Hem de fil öldüren bir şekilde.

Bir de bu ruh halinin hasta olduğunu hayal edin.
Hastalık da çarpı 300 kez alınganlık demek.

Bir daha asla gizli gizli ikinci çocuk hayali kurmuycam. Bu birincimi akıl sağlığımla büyüteyim. Birlikte 'normal' aile olduğumuz günleri göreyim, daha bir şey istemiyorum.

Midem ağrıyor kendimi kasmaktan. Çocukla yanyana olmaya korkuyorum. Oğlumla başbaşa kalmaya tırsıyorum.

Kreş, astarı yüzünden pahalıya geldi yani. Verdiğinden çoğunu aldı. Şimdilik tabi. Biliyorum, yakında toparlıycaz, düzelecek. Bugünler hatıra ve fıkra olarak arşive girecek. (girecek di mi?)

O zamana kadar kendime acıma hastalığına yakalanmadan, bir spatula serinliğinde bu sıcak ortamı yönetmem lazım.

Neyse ben kalkayım da kendime bir kavanoz viski koyup pipetle içeyim.
Yakşamlar!

Ev çocuğuyla göz göze gelince ben

21 Kasım 2016 Pazartesi

Amele değil, Amelie olmak isterdim, halbuki.


Bugün ne düşündüm. Dur önce biraz önbilgi:
Ev çocuğu bu hafta yeni bir virüsle daha tanıştı. Bu virüsün adı 'kusturan virüs'
Çocuğun hiçbir şeyi yok, sadece günde iki kez kusuyor, sonra hayata kaldığı yerden devam ediyor.
Bugün de doktora gittik. Tabi burada asıl anlatmak istediğim konu bu değildi aslında.

Çocuktan sonraki yaşamda, ne zaman doktora gitsem aşığıma gitmiş gibi bir hale giriyorum, kimyasal olarak.

Şöyle.
Hani aşık olduğun kişiyle görüşmediğin günlerde içinde hep bi kıvranma hali olur. Kafanda sorular, kaygılar, çıkmazlar... Bazen abartır paranoyak fikirlere kapılırsın, birden iç huzurun çöker. Sonra aniden yine yaşam dolarsın filan. Tipik, aşık insan inişi çıkışı.

Heh işte, ben bunu çocuktan sonra doktorla yaşamaya başladım. Doktora gitmediğim ve ev çocuğunda ufak tefek sorunlar olduğu zamanlarda bende bi kıvranmalar... Kara kara düşünmeler.. Şarkı açıp kafa dinlemeler. Hep bi tatminsizlik hissi. İç huzuru bitmiş. Acaba hakkımda ne düşünüyor merakı ile acaba şuan çocukta neler oluyor merakı aynı cins. Ve bu sorunun cevabı aşıkken sevgilide, çocukluyken ise doktorda.

Ve sonunda muradına erersin, ağır hafta sonu biter, karanlık diner, gün aydınlanır. Giyinirsin en hoş kıyafetlerini, saçlarını tarar çıkarsın evden. Çocuğu da hazırlarsın, kimlik ve cüzdanını unutmaz, çantaya koyarsın. Büyük kavuşma saati gelip çatmıştır işte. Bütün endişeler, kaygılar, iç büzüşmelerinin adı konacaktır. Doktor, çocuğun nesi var sana söyleyecektir.

Neyse girdik doktorun odasına. Dedim, durum bu. Bu çocuk cumadan beri kusuyor. Bir anlatışım var, sanki flört ediyorum. Çünkü o neyden bahsettiğimi biliyor. Doktor hatun, ev çocuğunu muayene ediyor. Yani beni ve endişelerimi ciddiye alıyor. Beni ciddiye alıyor allahım! O da bana boş değil. Meğerse boş yere endişelendiğimi, bunun bu aralar sık rastlanan bir salgın olduğunu anlatıyor. Taanrııığğğmm, demek boşuna onca karamsar fikirlere kapılmışım, her şey yolundaymışşş, diye doktorun odasında ev çocuğunu giydirirken kırıtmaya başlıyorum adeta. Bana bir şeyler söylüyor, tavsiyeler veriyor, kusan çocuk bakımına dair, ama o an hislerim o kadar yoğun ki ne dediğine konsantre bile olamıyorum. Kulaklarım hala o cümleleri yankılıyor; 'önemli bişşi yok, önemli bişii yok, bişiii yok, yokk'.. Mutluluktan şımarma formatıma girmişim. Şakalar, şirinlikler, ev çocuğu ile paslaştığım komiklikler filan yapıyorum.

Doktorun odasından çıkışımla, aşığımla geçirdiğim bir gecenin bitimi de çok benziyor. İkisinde de detayları hatırlamakta zorlanıyorum. Çünkü odaklandığım tek şey 'kaygılarımın dindirilmesi'.

Şimdi yeni görüştük, içim huzur dolu tabi. Kendimden emin, her şey kontrolüm altında hissi. O rahat hissi bildin dimi. Bakalım.. Ev çocuğunun sıradaki 'ilk' hastalığına kadar bu böyle gider. Sonra yine bende kara sevdalı gibi düşünme halleri.

Ta ki, çocuğun hastalıklarına alışa alışa BENİM bağışıklık sistemim güçlenene, rahatlığımdan bağdaş kurabilene kadar. Fekat o güne değin, her hastalık döneminde yüreğim per perişan, içimde zehir gibi tat ve aşk acısından İbrahim Erkal'a bağlama hali.

İşte bendeki analığın ameleliği.
Amele değil Amelie olmak isterdim, halbuki.
Gel gör beni
Şş, doktor sana diyorum.
Watsapptan kabul etseydin şikayetleri
Bu kadar olmazdım serseri
Karşılıksız aşk gibi
Kaldım çaresiz bir nevi
Basit birkaç belirti
Oldu mu bana derdin dibi
Bunlar hep içimdeki acemi
İşte bendeki analığın ameleliği




16 Kasım 2016 Çarşamba

Neyim mi var?


Ev erkeği sorup duruyor; 'neyin var?'
Bir şey yok, diyorum. Suratım beş karış.


Yoo canım sıkkın değil.

Aslında bir şey var. Bu kreş akıntısına kapıldık kapılalı hayatımız şöyle..

Sabah kalkılıyor. Cıngır cırış sabah çişi, itiş kakış giyinmece, şansın varsa yüz yıkama- yoksa ıslak pamukla yüz temizliği, her sabah 'ilk 50 öpücük' filmi gibi okuldan bahsetme ve oraya gitmeye sevimli şekilde ikna etme zorunluluğu, hadi ikna ettin bebeyi kapıya götürüp ayakkabı giydirme seremonisi, evden çıkış ve 3 kat merdivenleri inerken teker teker her basamakta bakışma, şarkı uydurma, merdivendeki desenleri detay inceleme.. apartmandan çıkış. Apartmandan çıkmayla beraber sabah kahvaltısını kaçırmasın diye yürüme mesafesindeki yolu hızlı bir şekilde kat etme. Zaten dikkat edin. Normal yerçekimini hepimiz biliriz. Dünya yüzeyindeki tüm objeleri derinlere, çekirdeğe doğru çeken o kuvvetli güç. Bir de öteki türlü yerçekimi var. Anneavcu çekimi. Sabahları izleyin, çocuğunu kreşe götüren anneler tüm yerçekimini avuçlarında toplarlar. O anneler, çocukların elleri nasıl bir çekimle çekiyor, bakın. Hem de zor kullanmadan.. O ince ve hassas ayarı yapmak oldukça ustalık ister. Hem müthiş bir güçle aynı yöne doğru çekiyorsun, hem de çocuktan ters tepki almamaya çalışıyorsun.

Sonra bir de hasta olmalar, çocuğun uyum sorunları, gizli tepkiler derken.. Hani nerde o anne-oğul hayatı keşdefen, yavaşça oğlunun saçlarını okşayıp sevgiyle ufka bakan-memnun-iştahlı-hevesli kadın?

Yok!

Geçici bir dönem biliyorum. Ama yine de bu akışa engel olamıyorum.

Geçen sefer, doktor ev çocuğunu muayene etti ve şöyle dedi; 'Bu sene çok çekeceksiniz, hep hasta olacak, hep..hep'.. Bundan kaçış yok, anladık. Kreşten de alınmaz, çocuk hasta olmasın diye. Ee napıcaz? Her şey normalmiş gibi hayata devam.  E, olmuyor. Makineyi biraz stres moduna aldım yani bugünlere. Uyum sağlarız heralde, gereken update'leri yaparaktan. Bu ruh hali de en çok çocukla başbaşa olduğum anlara yansıdı. Hiç tadını çıkaramıyorum beraber vakitlerin. Ev çocuğu da kokusunu alıyor, kaçmama izin vermiyor, peşimde aynı tonda 'anneaaa oynağalım mı?' diye soruyor. Ben de hep aynı tonda / istekli görünerek 'tabi ki' diyorum. Bir oyun kuruyoruz, bakıyorum dakikalar sonra boşluğa dalıp gitmişim.

Bunlar stres hali işte. Strese girdim ben. Kreşten mutlu da döndüğü yok zaten. Ağlayarak çıktığı gün sayısı fazla.

Bugün elmalı kek yapıp, yedim. Sinirli sinirli üstelik.

Elbet bugünler de bir gün 'aa meğerse güzel günlermiş' yerini alacak, biliyorum. Alışacağız, uyum sağlayacağız.

O zamana kadar, bir de poğaça mı yapsam ne?

10 Kasım 2016 Perşembe

Sabahın çölünde.


Her sabah aynısı oluyor. Çok erken uyandım sanıyorum, bakıyorum saat 7'yi geçmiş. Bugün de böyle oldu ve içimden sadece buraya uğramak geldi. Dışarısı zifiri karanlık, zihnim de öyle.

Apartmanda bi adam var, aşağı katta yaşıyor. Çocukların dede ile amca demek arasında kalacakları bir yaş aşamasında. Bu adamın o geniş alnının, yontulmamış çenesinin ve iri suratının tam içinde bir Clive Owen yüzü var. Bu benzerliği ilk gördüğümde ev erkeğini 'bak bak Clive Owen' diye dürtmüştüm. Merdivenlerde biraz öne geçince kopmuştu. Koptuğu şey tabi ki bu müthiş benzerlik. Oha nasıl bu kadar benzeyebilir diye. Ve işin kötüsü, adam bunu bilmiyor iyi mi? Herif hayatını Clive Owen'a benzediğini bilmeden öyle böyle yaşıyor işte. Ne yazık.

Galiba bugün babamın doğum günü. Bunu öğrenebileceğim bir mecra yok. Çünkü tek ortak akrabamız annemdi. Annem de babamla ilgili bütün bilgileri arşivden silmiş. Babamın adını duyunca 'tanımlanamıyor' diyor, ruhsuz bir ifadeyle. Mecbur onu arayıp, politik bir dil takınıcam. Mesela, eeee nasılsın bakalım diyebilirim. Ordaki ee'leri uzatırsam, biraz olsun doğum günü olan insan vurgusu yapıp, ağız arayabilirim.

10 Kasım'da ülkenin sayfa çeviren kesiminin yaptığı duygusal ve yoğun alt metin içeren Atatürk paylaşımları bir yana...Trump'ın başa gelmesi ile yine ülkenin sayfa çeviren kesiminin mutsuzluktan kıvranan paylaşımları bu haftanın en ilgi çekici gelişmesiydi. İkisini de merakla takip ettim. 10 Kasım'da ağlamaklı, ötekinde ise şaşkınlıkla. Trump konusu bana yine de bir nebze olsun teselli verdi. Yönünü kaybetmiş, değerlerinden kopmuş insanlar sadece burada yaşamıyor tesellisiydi bu. Bu teselliye çok yakın bir arkadaşımın annesinin bir gün çok yakınımızdaki faşist bir lider için 'adam gibi adam' dediğine şahit olduğum gün çok ihtiyacım vardı. Ve bu kadının iki sene öncesine kadar tam zıttı bir partiye tüm hayatı boyunca, saygıdeğer yüksek rütbeli asker eşiyle oy verdiklerini de hesaba katarsak. Son iki senede işte bu hale gelinmiş. Vefat eden asker eşinin kemikleri sızlıyordur.

Dün youtube' da takılıyordum. Ünlülere kendileri hakkında gelen kötü tweetleri okutuyorlar. Bazılarında küfür var, bazısında ise sağlam zeka eleştirileri. Aynısını Türkiye'de de yapmışlar. Ama orijinali yabancı ünlülerle hazırlanmış tabi. Ben izlerken çok eğlendim, orijinal versiyonu. Herifler kendileriyle daşşak geçen tweet'ler karşısında öyle doğal tepkiler veriyor ki. Masum, sıradan, samimi ve tekrarlıyorum DOĞAL. Fakat Türklerin versiyonda içine içine göt olmuşluğu, hazmedememezliği, ne diyeceğini bilememezliği, bazen espiriyi anlayamamazlığı görüyorsun. Bak burada ORIJINAL VERSİYONU var, burada da TÜRKLER var. Gerçi orijinalinin tüm bölümleri bir arada değil, ben ilkini koydum buraya. Sen de izle boş vaktin olursa. Kültürlerarası farkı anlatan belgesel gibi say. Hem eğlenceli. Türkler'den birkaç kişi doğaldı gerçi. Yusuf Güney mesela..

Kendi yaşamımdaki grafikten midir nedir ama dünyada artık 'anne geyikleri' kadar tiksindiğim başka geyik kalmadı. Annelerin çocukları konusunda gözü dönmüş paylaşımları, anne olmayı kahramanlaştırmak, anneliğin becerileri, anneliğin tam 100 puanlık zorlukları, annelerin çocuklarıyla ilgili yaptığı hırslı planlar, bir Ayşe annenin Fatma anneye ayar vermesi, tavsiyede bulunması, çemkirmesi. Buradan köyün delisi misali kendi kendime ilan ediyorum. Çocuk sahibi olmayı kutsal görmüyorum abicim. Anneliği de... Çocuklu ev, evdir işte. Doğal, normal, gürültü yapmadan yaşayıp gideceğiz işte. Bazen kafamız karışacak, o zaman da uzmanlar söyleyecek, biz uygulayacağız. Nice çocuksuz arkadaşlarım var; çocuklulara göre daha sakin, şefkat dolu, bilge, çevresine ışık, fark yaratan ve iz bırakan. Neyin kafasındayız allaşkına?

Ne anneler gördüm zaten yoktular.


Bugün Cuma. Herkesin elinde bir Cuma planı olması dileğimle.
Kanepede dizi izlemek olsa bile.

Ben Cuma dansı ile kapıyorum

9 Kasım 2016 Çarşamba

Bu nasıl bir iyileşme?


Uzun yıllardır düzenli olarak soğuk algınlığı yaşıyorum. Hiç uzatmıyor, derim hemen hassaslaşıyor. Beynim içinde yüklük varmışçasına ağır geliyor. Beden dilim büzüşük oluyor ve moral bakımından çöküyorum.

Ben daha küçükken, sigara içtiğim yıllarda şu his olurdu. Hasta olurdum, sonra günde 3 öğün içtiğim ilaçların arkasından bir saat kadar kafam açılırdı ve 'allaaa tutmayın beni' diyerek sigara üstüne sigara içer, muhabbet ortamlarına kaldığım yerden devam ederdim. Etkisi geçince yeniden büzüşürdüm.

Bunun o dönem yazılan soğuk algınlığı semptomlarını giderici ilaçlarla ilgisi vardı. Belli ki iyi uyuşturuyor, insanı ereksiyona geçmiş bir pipi gibi canlandırıyordu. Bu his burda beklesin şimdi bi.

Yıllar geçti. Sanırım ev erkeğine aşık olmanın verdiği böyük hormon ziyafetiyle ben 26 yaş sonrası hasta olmadım. 29'da hamilelik, 30'da doğum ve çocukla geçen ilk 2 senede de HİÇ hasta olmadım. Ve İzmir'e taşındık.

Yaş 32 olmuştu. En son soğuk algınlığı yaşayalı şuan bile hesap edemediğim kadar yıl olmuş. Geçen sene kıştan bahsediyorum. Ben dur durak bilmeden hasta oldum. Bi odadan öteki odaya geçerken bile hasta olabiliyordum. Neyse başta o kadar takmadım, belli belirsiz bunun altından kalkabilecek ilaçlar vardı, hatırlıyordum. Doktora gittim, yazdı. Soğuk algınlığı ilacı işte, klasik hani. Önceden kullandıklarım gibi.

Abi, bana mısın demiyor. Hiçbiri bırak derimdeki kıyım kıyım ağrıyı geçirmeyi, baş ağrıma dönüp yüz vermiyor. Kıvrandım durdum. Burayı anneannem gibi uzatmak istiyorum, duyguyu vermek için:

'Kıvrandım durdum, kıvrandım durdum, kıvrandım durdum'

Düşündüm, neler oluyor? Acaba enfeksiyon mu var, antibiyotik mi lazım? Doktora koştum. Her şeyden kıl kapan uyuz hasta yerine konduğumu hissetmiş bile olsam, oradaydım. Doktor, ihtiyacın yok dedi. Bol sıvı, dedi.

Kaç sıvılar içmedim ki. Neredeyse tüm mahalle pazarını sıkıp içtim. Bitki çaylarından havuz hazırladım, içinde yüzdüm. Limonu ağacıyla demledim. Her şeyin abartısını yaptım demeye çalışıyorum, sen anla.

Sonra başka şey düşündüm. Acaba bu annelik temposu. Gece uyandırılmalar, sabah erkenden kalkmalar, gün içinde aşırı koşturmalar, ev işleri, taşınmanın stresi filan mı beni böyle bir türlü iyileştirmeyen? Olabilir bak bu dedim. Öyle öyle diyerek, o kışı bitirdim.

Geldi bu yeni kış. Dedim, yok. Bu yıl öyle hastalık yok. Varrr, dedi. Hem de ön sıralardan var. Ev çocuğu hasta olunca, peşinden ben de oldum. Fakat hayatın şakası yok. Bir şeyler yapmak zorundayım çünkü iyi işler aldığım dolu bir hafta. Kıvrak zeka, enerjik beden ve gülümseyen surat lazım. Çocuklu hayatımda ilk kez çocuğu bırakıp şehir dışına gidicem iş için.. Çocuğun da tam bana titreyerek bağımlı olduğu bi hafta.. Bana güç, sabır ve gitmeden çocukla tam performans ilgilencek pil lazım. Ev işleri zaten geniş zaman. Onlar hep var canım sağolsunlar. Kısacası koltukta oturup derimin içinde solucanların dansını izleyemem. Beynimin içinde acılı et döner çevrilmesine şahitlik edemem. Bu ilaçlarla yola devam edemem (geçen yıldan bu yana 5 farklı marka denemişim)
Etkisiz ilacın hastalıkla mücadele etme performansı 1
Etkisiz ilacın hastalıkla mücadele etme performansı 2

Etkisiz ilacın hastalıkla mücadele etme performansı 3


Derken annemin dolaba baktım. 90'lardan beri annemin dolabında değişmeyen şey; buzdolabının üst raf kısmında duran yarım limon ve B harfi ile başlayan bir soğuk algınlığı ilacı. Pek oralı olmadım. Dolabı kapattım. Annem bu anı görmüş, arkamdan girerken.

Al bak bir de B'yi iç bakalım, belki o iyi gelir sana dedi. O gün de tüm o ilaçlara olan umudumu kesmiş, hiçbir şey içmemiştim. 3 saat sonra da önemli bir görüşmeye gidecektim.

Ben bu B'yi içtim. Ardından bi 40 dakika geçti. Bana o his yeniden gelmesin mi.. Parti yapma hissi. Ay ben bi kıvrak, bi dansöz, bi iş bitirici. Zeka ve enerji fışkırmasın mı o hasta fil halim bitip? Ev çocuğu ile eve döndük. Hemen bi duş, yemekler, ev temizliği, ev çocuğunu yıkamalar, kısa bi oyun, giyinme-hazırlanma, toplantıya gitme, şıkır şıkır konuşma, eve dönme.

Mis gibi temiz bi ayılma hali! Bu ereksiyonlu halim toplamda 4-5 saat kadar sürmüş. Sonra yine gelsin ağrılar, büzüşmeler.

Artık sorumun cevabını almıştım. Fark, ilaç farkıydı. Aslında benle ilgili bir değişiklik yoktu. Bu ilaç reçeteyle yazılan ve içinde etkili maddeler olan bir örnek. Neden bana doktor yazmadı o ilacı bilemiyorum. Çünkü herkesin kolayca alabildiği bir ilaç. Demek ki benim geçmiş senelerde hastayken kullandığım ilaç da buydu. Ya da bunun muadili. Vaay be dedim içimden, demek olay buymuş. Bu keşfimin değeri çok büyük.

Hastayken kabus gibi korkum, günlük işlerimi yapamamak. Çocukla verimli ilgilenememek, imambayıldı pişirememek, pilates kursuna gidememek ya da bir şirketin CEO'su performansında çalışamamaktan bahsetmiyorum. Normal hani işte bi mail atmak, çocuk kucağıma atlıcak diye korkmamak, klozete otururken popomun acımaması, kendi yemeğimi yerken boynumun kopacak gibi ağrımaması gibi şeylerden bahsediyorum.

Değil iyi hissetmek, ağda bile yapabilirdim

Soğuk algınlığına okey ama soğuk dalgınlığı ile geçiremem kışları diyorum.
Kısacası dostum...
Ben o minik mutluluk haplarından istiyorum.


6 Kasım 2016 Pazar

Boşanmak ya da boşalmak


Bir önceki postumda kadehleri tokuşturma ve batı efektli 'çiyırs wikend' görselim hakkında şunu söylemek isterim. Tokuşturduğum tek şey göt göte uyuduğum ev çocuğunun poposu, kafası filan oldu. Çünkü sonbahar sepiası tadında ilerleyen orta halli nezlesi aniden deride 'çatır çutur' sesler çıkaran korkunç ateşe döndü.

Bir kez daha anladım. Hastalık filan sorun değil. Davranış sorun. Ev çocuğunun sadece 38 derece ateşte bile kendini koyvermesi, sümükleşmesi, boynumdaki fuların içine yerleşip yaşaması ve asla tedavi kabul etmemesi. Tedavi dediğim de cerrahi müdahale değil. Suyla kompres, belki duş, üzerindekileri çıkarmak gibi dandik işler.

Ev çocuğunun dinmeyen burnu (demsili)


Ev erkeğinin başımda hakem gibi her boka gergin müdahale etmesi, beni kendi paniği yüzünden panik olmakla suçlaması, külkedisinin üvey kardeşi tarzı geçimsizliği ve hiçbir işe yaramaması.

Neyse böyle korkunç iki geceden sonra, bu sabah gün ayar aymaz ev çocuğunun da ateşinin dinmesiyle, koştum annemin evine sığındım. Bir koltuğa yerleştim ve önüme gelip giden meyveleri, çayları içerek yaşam enerjimi yeniden depoladım. Bu arada ev çocuğunun duymadığı vakitlerde, ev erkeğini evire çevire kötüledim. Evet anasının evine gidip kocasını çekiştiren o kadın benim!

Abicim bir evliliğin karakteri olur. Ya kötü gider ya iyi. Bu ne ya? Her şey yolundayken, güneşli günlerde dibine kadar kankalık, seksli ortamlar, muhabbet sohbet, espiri üzerine espiri.. Ama azcık rüzgar esse, kriz ortamı olsa, çocuk hastalansa olay Seren Serengil - Gülben Ergen nefretine dönsün. Tamam yeni jenerasyon için Demet Akalın - Hande Yener nefreti diyelim. Okey, popüler magazin takip etmeyenler için Nietzche ve Wagner nefretini örnek verebilirim (yoo şekil yapmıyorum)

O kadar nefret yüklüydüm ki ya boşanacaktım ya buraya boşalacaktım.
Sen başlıktan erotik bi şey anladıysan, o da benim yazıya toplumun ilgisini kazandırmak için kullandığım müthiş stratejim.

Şaka ya şaka, çocuk rahat uyudu. Moralim iyi. Yazmadan zıbarmıyım dedim.
Neşeli, sağlıklı hafta dilerim.

'Seni hatırlatan her şeyi Fahri Abi'ye verdim bebek'

4 Kasım 2016 Cuma

Cuma mırıltıları


Kuş pisliği hakkında yazıyorum sabah sabah. Dışarıdan görenler ciddi bir şeyler hakkında kafa yorduğumu zannedebilir. Öyle de zannetsinler diye kaşlarımı ortada buluşturdum. Aslında etrafımda kimse yok. Sadece bi ara eve termostat taktırmak istediğimiz için bir teknik bey geldi. Beni çalışırken görünce, saygıyla selam etti. Halbuki kuş boku hakkında bir makale yazıyordum. Kuş pisliğine maruz kalmak şans getirir, rüyada kuş pisliği görmek de şans getirir- bakalım hakkında yazmak da şans getirecek mi. Neyse ki bu işten para kazanıyorum. Yoksa zor dayanılır. Gündemle de bağım yok. Yine Türkiye'de olanlar olmuş. Cirit atıyor tüm politik oyunlar, hesaplı hikayeler, şunlar bunlar.

Jıııuuujjt!

Hayat kaygan bir efektle gerçekleşirken, neler oldu?

Ev çocuğu kreşin üçüncü günü hasta oldu. Bunu zaten bekliyordum. Ama işin cilveli komik yanı bu hastalığı kreşten kapmaması, kendi çabasıyla olması. Ha nerden anladın, mikropların gözlerinin içine baktın da mı anladın derseniz, orda tam bir şey ispat edemem. Nedense 'tuh ya keşke kreşten kapmış olsaydı' diye de içimden geçirdim. Bu şey gibi... Bedava kek dağıtan otobüs firmasına, para verip kendi kekinle gitmek gibi. İçime oturdu. Cııvk.

***

Geçenlerde salondaki masaya şöyle bir baktım. Masanın üzerinde ev çocuğunun birkaç kitabı, benim not defterim ve bir tükenmez kalem, tuzluk, laptop, ıslak mendil, meyve tabağı, elma çöpü ve kahve bardağı vardı. Masanın etrafındaki sandalyelerin üzerine de yeni yıkanmış (kurumaya bırakılmış) ev çocuğunun çorapları ile benim sutyenler asılmıştı. Sondaki sandalyede ise polar bir örtü kuruyordu. Masanın altına gözleri kaydırınca da bir takım kek kırıntıları ile birkaç bezelye tanesi gördüm. Masanın ayaklarında ise gülen surat sticker'ları kalmıştı, bir oyundan. İşte ya dedim, hayat bu. Bir eşyanın kalbi atar mı, midesi guruldar mı, ses çıkarır mı. Evet. Yaşayan bir nesneydi bizim bu salondaki masa. Evin dördüncü karakteri olabilirdi. Adı da Veysel gibi.

***

 Bugün yeşil soğan yıkarken, soğanın bacak arasını açıp orda biriken kumları temizleyince kendimi bir konuda aşırı profesyonelmiş gibi hissedip havaya girdim. Bu bilgiyi yeni nesille paylaşmak için sabırsızım. Ev çocuğuna kendimi bu tip şeylerle 'bilge ana' olarak satmayı planlıyorum.


Gingkolu yeşil çay içiyorum. Tatmin edici bir çay. Kokusu, lezzeti ve etkileri ile hoş. Akşama da Cuma birası olacak.

Herkese cillop haftasonu.



31 Ekim 2016 Pazartesi

Kasım'a yazı




Ekim'den epey bi'şey aldım.

İşsel gelişmeler, fikirsel yeşillenmeler, ailesel yenilikler.

Böyle ay bazında hayatıma göz atınca, iyi oluyor. Hangi sayfada kaldığımı görüyorum. Benim gibi dağınık yaşayanlar için kolaylık.

Ev çocuğunun Ekim'in son haftasında kreşe dahil olmasıyla, bu ayı son zamanların en iyisi seçiyorum. Bir de yine bir sürprizle tabi. Ekim'i de ekonomik olarak içeri göçmeden kapatabildik. Extra olaylar olmasa, artırmak bile mümkündü hatta. Fakat, ikinci maaş, -gerçekbirmaaş- olmazsa pencereden bakıp viski yudumlamak hayal. Keh  keh keh. Yok ya ne viskisi. Ailenin gelecek güvencesi için kenara ekmek parası diyelim. Neyse olucak hepsi, olucaak.

Ekim'de güya listelere geri dönüyordum. Fakat her ne kadar istediysem de tam bir odaklanma yapamadım. Kafam dağınıktı. Geçenlerde markette alışveriş yapıyordum örneğin. Kasadan ürünlerimi geçirdim. Kartımı uzattım. Bekliyorum. Birden şu soruyu duydum:

'Bir sorun mu var? Tutarla ilgili şikayetiniz mi var?'

Kendime geldiğimde, gözlerimi pörtletmiş kasadaki fiyat ekranına bakıyordum. Hani kaka yaparken tek bi noktaya odaklanırsın ya, heh işte o bakış. Öylece dalmışım. Tam da o ekrana üstelik. Tutar da 16 TL.

Güldüm: 'Tabi ben öyle dalınca... siz de şaşırdınız. Pardon, bir şey düşünüyordum' dedim.

İşte bütün ay böyle dalgınlıklarla geçti. Çamaşır asarken dalgın, otobüs beklerken dalgın, ev çocuğu ile oynarken dalgın. Ekim ayında hayat, bana bir sürü yeni yollar işaret etti ama hepsinin kendi zorlukları vardı. Kolay olmayacaktı ama sonunda o yol 'benim yolum' olacaktı. İşte ben de kendimi biraz dinlemeye aldım. Aksiliklerden ziyade patika yollara ve ulaşacağım manzaraya yoğunlaştım. Dalgındım işte. Umutsuz bir dalgınlık değil, karar vermeye çalışan bir dalgınlıktı.

Kasım ayından özel bir beklentim yok. Tam tersi, sakin sakin yürümem lazım çizdiğim şu yolda bir müddet. Sonuna kadar yapmam gerekenleri yapmak. Fazla irdelemeden. İrdeleyince kılçığa saplanıyorsun. Kararları verdiysen, hadi yürü. Koş hatta. Bitirmen gereken kursu tamamla, elindeki işlere çalış, görüşülecek insanlarla görüş, alınacak notları al. Görevler belli.

Kasım'da yapmak istediğim bir diğer şey de erken yatağa gitmek. En azından haftanın 3 günü filan. Ev çocuğu 7 buçukta sızıyor. Ben de örneğin 9'da uyusam, haftada 3 gün.

Ha bir de Kasım ayının bir sebzeleri var. Al hepsine oratorya yaz yani, o derece lezizler. Bu ay onlarla dolsun sofram, midem.



Kasım sana bürünücem. Derinlere dalmadan, hafif günler geçiricem.




Ve olan oldu...

Ev çocuğu bugün kreşe başladı.

Resmen öteledim elimle, alın dedim. Bu çocuğu baba testislerindeki spermli kalabalığından sonra, yeni bir kalabalığa koyma, doğasına kavuşturma vaktidir dedim. Evdeki tekil hayattan alacağını aldı, çoğul hayata güncellensin dedim.

Sonra çıktım kreşten. Eve yürürken başladım ağlamaya. Bir tavuk gıdaklamasını andıran hıçkırığımla eve girdim. Ev erkeği ağladığımı görünce 'Oyy canım' gibi şeyler dediği için daha da gaza geldim. Onun göreceği bir açıdan kendimi yatağa yuvarlayıp, ağlamamın şiddetini artırdım. Ev erkeği gereken ilgiyi gösterdikçe, beynim puştluk moduna girdi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan kahvaltıda ne hazırlasam kendime diye düşünüyordum. Çocuksuz bir evde, istediğim tarz keyfi bir kahvaltıyla laptop başına geçip, 'eskisi' gibi takılmak. Yani normalde buna vaktim yine yok, çünkü çalışmak icap eder. Ancak bugünlük bir istisna? Hıı?

Yavrumun çıkmasına son bir saat kaldı. Heyecanım tavan. Çalışamam ben bugün. En iyisi bir kahve ve geri sayım.



Not: Akşama da Kasım ayı yazısı için yine burlardayım.








26 Ekim 2016 Çarşamba

Horluyormuymuyumuşum?

Gece gece trip yedim.

Ev erkeği yatakta doğruldu, 'noldu ya' dedim. Uykumdan, bölünüp.

'Horluyorsun yine, başka yerde yatıcam' dedi, tripli tripli.
'Şimdi mi söylüyosun horlama huyum olduğunu?'

O kadar gıcık oldum ki ey klavye komşularım.

Şimdi bana orda 'yine horlamak' dendiğine göre, demek ki sık horluyorum. Tutup bana bunu makul saatlerde söylemiyor da, gece uykumun arasında trip atıyor.

Sabah sırıtarak yanıma geldi.

'Gıcıksın bana sanırım'
'Evet gece trip yedim uykumda' dedim.

Şöyleymiş.

Eğer benden sonra uyursa, uyuyabiliyormuş. Fakat henüz dalamadıysa, benim horlamam yüzünden rahatsız olduğu oluyormuş. Ağzımdan korkunç horlamıyormuşum. Boğazımdan tıslayarak horluyormuşum. O kadar da önemli değilmiş.

O an kıvırdı ama gece nasıl azar kıvamında söylendiğini unutmuyorum.

Uyurken böyle göründüğümü hayal ederdim

Böyle göründüğümü bilmiyordum



Ben de ona geri çirkeflik yaptım.

'Gün içinde kütük gibi yoruluyorum. Sen prenses gibi bir sağa bir sola dönüp, uyumak için koyun sayarken ben ayyaş gibi sızıyorum. Aramızdaki fark bu. Çünkü gün içinde nefes almadan at gibi koşturuyorum, yorgunum'

Burada dişi çirkefin yine konuyu 'evde en çok işi kim yapıyor' temasına getirdiğini görüyoruz. Tamam, bu belden aşağıydı.

O değil de aklıma takıldı.

Horluyormuşum filan. Zaten evde çok da alımlı çalımlı gezdiğim yok. İki Hıdır gibi yatağa giriyoruz ev erkeğiyle.

Soğuyo mudur bu benden?

Kahve alayım.

Ev erkeği ve ben (neredeyse)





22 Ekim 2016 Cumartesi

Nerde kalmıştık?


Yeni seneye kadar tadilata girdim demiştim, hatırladın mı? İşsel, mesleksel filan cümleler kurmuştum.

Bir şeyler dilemiştim, hedefler koymuştum, uygulamaya geçmiştim. Hayat işte. Sen kulağına ne fısıldarsan, o da diğerine onu, öteki de berikine, beriki de öbürüsüne derken, bir bakıyorsun planların sesli duyuluyor. Kulaktan kulağa (network) senden bir şeyler çağırıyor hayatın derin kuyusundan, önüne servis ediyor. Sen yeter ki dile getir. Buna gerçekten inanıyorum. I believe in 'istemek'.

İş buldum. Ama bu bir işten öte, hayallerdeki proje. Bu projede her şey var.

Haftanın bir günü şehir dışında 24 saat geçirme var.
Alt metni: Evden, çocuktan, beyden, pijamalarımdan uzak- tamamen bana yakın bir yerde olmak.

Sabah çık akşam gel rutini yok. Haftanın bazı günleri çalışmak için ekiple bir araya gelmek var.
Alt metni: Evden, çocuktan, beyden, pijamalardan çok da uzaklaşmama gerek yok. Hala onlara çok yakınım.

Bu projede hayal gücü, yazmak, biraz daha hayal etmek ve daha fazla yazmak var.
Alt metni: Yapmayı en en en en çok sevdiğim şeyi yapma imkanı.

Hızlı para var. Çalışmanın karşılığı kadarını alıyorsun.
Alt metni: Koca bir ay maaş beklemeyeceğim.

Yerel bir iş değil, ulusal.
Alt metni: Özgeçmişe güçlü bir referans.

Daha önce yapmadığım bir iş.
Alt metni: Sınırlarımı aşıyorum, kendimi geliştiriyorum.

İşin ne olduğunu şimdilik burdan duyurmıyım. İş bitsin de öyle. Ancak yeniden televizyon için bir iş denk geldi. Hem de İzmir'den bir ekiple, acaip rastlantısal bir şekilde. Ben daha önce bir sette senaryo ekibinde yer almamıştım. İlk defa bunu deneyimleyeceğim. Bu hafta sonu aynı ekibin başka ufak bir işi için ilk senaryomu gönderdim, kabul edilmiş. Çekimi yapılacakmış. İlk işim bu oldu onlara yani.

Mutluluktan uçuyorum diyemiycem. Sanki eksik bir parça geldi manzarama oturdu gibi. Hiç öyle hıçkırıklı bir sevinç yok içimde. Huzur ve kavuşma hissi var yalnızca. Yaklaşık 3 senedir aktif hiçbir şey üretmemiştim, dışarılarda yıpranıp evime iş yorgunu olarak dönmemiştim. Bu hissi nasıl özlemişim, tarifi yok.

Şimdi bu evdeki hayat gözüme şenlik. Ev erkeği yeniden 'özlediğim, sevdiğim'. Hele ev çocuğu var ya.. Ne aşk varmış içimde ona meğer.

Bugün ilk çekim yeri incelemesi için uzunca bir süre, dışarıdaydım. Eve döndüğümde, kapıda ikisini gördüğümde hissettiklerim bunlar.

Tabi bir de devam eden şu sertifika programım var. Geldi mi her şey birden gelir zaten. Vallahi bu her şeyin birden gelmelerini bile özlemişim.

Ee hayat nerde kalmıştık?




21 Ekim 2016 Cuma

Saçma bir andan kalan.


Bir kadın tanıyorum. Kendisi mutsuz evlilerden. Geçen baharda annemin oturduğu sitenin bahçesinde, bu kadınla karşılaşmıştım. İki cümle sonra konu birden evliliğine geldi bu kadının. Şöyle dedi:

'Benim kocam, beni aşırı kıskanan bir insan. Sırf bu yüzden çalışmamı istemiyor. İnan zor dayanıyorum, kendimi atasım geliyor.'

Ne dersin şimdi? Samimiyetin yok, nadiren karşılaşıyorsun, resmi bir selamlaşma ile. 'Siz' diye hitap ediyorsun. Adını bildiğin yok. Ve kadın birden böyle bir cümleyle, seni çaresiz bırakıyor. Blogcuanne anne itirafları gibi.

'Bakmayın bizim evlilikte de oluyor cinslikler' demiştim ben de. Gülüşüp vedalaşmıştık.

'Her şey yolunda gülüşü'

O zamandan beri gördüm birkaç kere daha. Resmi, hızlı, aceleyle selamlaşıp yürüdü herkes kendi yoluna. Ta ki düne kadar...

Dün, ev çocuğu ile parka gidiyorken, biri bana doğru seslendi:

'Aaa ben de nerden tanıyorum diyorum. Merhabaa...'

Ben de bizim buralarda görünce şaşırdım tabi; 'Aa merhaba, siz burda?'
'Ya kızın okul toplantısı vardı da..'

Kaş göz arası kadını süzdüm. Öyle bir hazırlanmıştı ki veli toplantısı için. Sanki bu onun parti günüydü. Hazırlanıp hazırlanabileceği en iyi hazırlanmayı hazırlanmıştı. O saçlar aşırı kaskatı lüleleştirilmiş. En yana doğru sertçe taranıp, çekicileştirilmiş. Sonbahar makyajının toprağının boku çıkarılmış. İş kadını görünümü ile şıklık harmanlanmış. Hayata güzel görünmek için sımsıkı tutunmuştu. İddialıydı. Sonradan dikkatimi çekti. Kızının toplantısına daha 3 saati vardı. Saatte yanlışlık hesabı yaptığını bana büyük bir özveri ile açıklamıştı. İş bulmaya karar vermiş, kocasını artık karşısına almış, bir yandan da bu konuyu düşünmek istiyormuş.

'Ben de napayım dedim, parkta bekliyim dedim' diyerek açıklamasını bitirdi.

Lüle saç

Bir yandan ev çocuğu sohbetimizden sıkılmış, çantamı çekiştiriyordu. Lüleli, oğluma şirin olmaya çalışarak şöyle seslendi:

'Anneni sıkıştırma amaa'

Çocuktan sıkıcı yetişkin sohbetimizi sabırla dinlemesini bekliyordu. Tam yanından ayrılmak üzere geri seğirtip 'oldu o zamaan...' derken ben, planlı bir zamanlamayla, 'sizden bişey rica edebiliirmiyim' diyerek, beni durdurdu.

'Tabi' dedim.
'Ya fotoğrafımı çeker misin, bugün çok şıkım da'
'Olur' dedim.

Bundan sonra dünyanın en saçma anları yaşandı sevgili cağnım blog sevdalıları. 

Kadın telefonu elime verdi. Karşıma geçip, dünyanın en salak -sahilde 'Ebru Yaşar' duruşu- pozunu verdi. Başladım fotoğraf çekmeye. Ancak nasıl olduysa hızımı alamıyordum. 'Şöyle dur', 'tamam şimdi şuraya geç', 'kolunu uzat' gibi yönlendirmeler yapmaya başlamıştım. Işığı iyi bulmuyor, açıları doğru ayarlamak için çömeliyor, eğiliyor, yükseğe filan çıkıyordum. Bir, üç, beş derken katalog dolduracak kadar çok kare almıştım. Ev çocuğu benden umudu iyice kesmişti. Yaprakların arasına oturmuş, yerdeki şişe kapaklarıyla dünyanın en saçma oyununu oynuyordu. Umursamadım. Lüleli zevkten zevke koşuyor, kikirdeyerek poz veriyordu; 'Ay böyle nasıl', 'Nasıl görünüyoruuum', 'Doğru söyle şişko muyum' gibi sorular soruyordu ancak ben ciddiyetle çekmeye devam ettim. Facebook'ta onlarca like'ı alacak bir sürü fotoğraf çekmiştim işte.

Sonra birden Ebru Yaşar'ın klip çekimi şarkısı bitmiş gibi, ben telefonu kadına teslim edip, veledi yerden alıp, ordan uzaklaştım. 'İyi günler, rica ederim' gibi şeyleri de söyleyerek tabi.

Bilmiyorum dostlar.
Lüleliye destek olmak, yolunda gitmeyen ve mutsuz olduğu evliliğinde kendine güveni gelsin diye bir parça onu gazlamak, kendini beğenmesini sağlamak mıydı niyetim.. Yoksa ortamda şov mu yaptım, anlamadım valla?
Neyin peşindeyim, kafam mı iyi, çok mu canım sıkılıyor?!


Hayır kadının çocuk parkında 3 saat ne işi vardı, bak orası hala gizemli kaldı.

Kendimi lüzumsuz bulduğum anların şerefine, kahve.





18 Ekim 2016 Salı

Zamanı gelen sorular.


Bugünlerde bazı sorular üşüştü zihnime. Hayatı mikro yaşadığım günlerden bir soruyla başlayalım.

Öğle Uykuları

Önceliği ev çocuğuna vereyim.

3 yaşına birkaç ayı kalmış bir çocuğun gündüz uykusunu bırakması sizce makul müdür? Zamanı gelmiş midir? Çünkü öğle uykularına bir türlü dalamayışı, dalsa bile bu kez de gece uykusuna dalamayışı bana küçük fısıltılar eşliğinde aynı şeyi söylüyor. Öğle uykusunu kaldır! Çünkü o gün öğle uykusunu kaldırdığımda, gece yatağına girip mışıl mışıl uyuyabiliyor. Bu konuyu daha önce Başakito ile konuşmuştum. O da 'zamanı gelmiş olabilir' demişti. Fakat hazırlıksız yakalanmıştım. Öğlenleri uyuyan çocuk sayesinde hallettiğim nice işlerim vardı. Tamamen kendi ekmeğimi yağladığım bu hareketimi bencilce bulmaya başladım. Acaba diyorum? Artık bu durumla yüzleşsem mi? Odaklanmam gereken şey sadece ev çocuğunun sorunsuz bir şekilde uykuya dalması ise, o halde kesinlikle kalkmalı gündüz uykuları. Ancak bu onu uzun vadede zorlar mı? Bazı günler gündüz uykusu bazı günler es geç mi yapmalı? Bu kez de rutin diye bir şeyi kalmaz. Çünkü gündüzleri uyuduğunda, akşam 8 de asla yatağında sızamıyor. gece 10'a kadar kıvranıyor.

Örnek:

Dün öğlen saat 11:45 gibi uyudu. 13:05 uyandı.
Akşam yatağa 20:30 gidildi, daldığında saat 22:45'ti.
Bu arada bebe uyumaya çalışırken, onu uyarıcı hiçbir unsur yok etrafta. Her şey her zamanki uyuduğu, alışkın olduğu koşullarda.

'3 saat sonra dalabildi' bakışı.


***
Hayata makro baktığım günlerden bazı sorularla devam edelim.

İkinci Çocuk

Şu yazıma gelen yorumlara bakınca... Biraz da etrafımdaki çok çocuklu arkadaşlarımın hayatlarına bakınca. Hatta ikinci-üçüncü çocuklarını yapan herkesin söylemlerine bakınca, o fikir bende de dalgalanıyor: 'İkinci çocuk' fikri. Cinsiyetçilik gibi duracak ama ev çocuğunun bir kız kardeşi olması fikri hele... O fikir beni iyice büyülüyor. Ben tek çocuk olduğumdan bahsetmiştim. Aslında benim tek olmamın nedeni anne ve babamın mutsuzluğu idi. Bunu da biliyordum o yaşta. Ve karanlık yanım şunu diyordu; 'Seni sevmediler ki bir tane daha yapsınlar senin gibi...' Beni Kemalettin Tuğcu romanlarından bir karakter gibi görmenizi istemem ama bizimkiler boşanmadan önce gerçekten buz gibi soğuk, sevgisiz bir hayatım vardı. Sonradan toparladık işte.

Neyse konuyu dağıttım. Ben bu yüzden bir kardeşim olmadığını biliyordum. Ben büyüyünce annemin bana 'babandan bir çocuk daha istemedim' demesiyle de onaylanmıştı. Şimdi benim de ikinci çocuk yapmalı mı, yapmamalı mı sorusunu soracağım zamana geldik. Gerçekten geldi mi? Evet zamanı geldi. Çünkü bugün eğer o kararı alırsam, anca ayarlamalar, ön hazırlık, çeki düzen, sağlıksal toparlanmalar filan gibi basamakları hazırlamam gerekir. Geçenlerde ev erkeğine konuyu açtım.

Bu konuda netleşelim, karara varalım. Ben şimdiden takvimlerimi hazırlamak, yol almak istiyorum- dedim. Fakat bir de ne göreyim. Ev erkeği bu konuyu objektif tartışacak kadar bile ikinci çocuk düşünmüyordu. Bana böyle söylemedi tabi. Konuya şöyle girdi (bir pazarlamacı gibi) :

'Ben de aynı senin gibi kararsızım aslında. Bazen çok istekliyim, bazen de çok zor görünüyor. Ama sevgili Kahvecim, gerçekçi olalım'

'Evet gerçekçi olalım?'

'Mesleksel hedeflerin var. E benim de var. Güzel sağlıklı bir çocuğumuz zaten var. Yaşımız nerdeyse 35 olacak. Bence gerek yok'


İkinciyi istemeyen ebeveynin 'bebek'le ilgili hatırladığı..


İkinciyi isteyenin hatırladığı...

Ev erkeğinin gerçekçiliği buydu.
İlla ikinci çocuk olsun diye asla düşünmeyen ben bir an kazıklanıyormuşum gibi hissettim. Çünkü bu gerçekçilik sebepleri bana kolaycılık koktu daha çok. Daha yeni 33 olan yaşımı da 35 yapıverdi eşek insan. Yine de iyi oldu bunları duymam çünkü ev erkeğinin ikinci çocuğu hiç istemediğini net anlamış oldum.

Benim de kendi gerçekçi sebeplerime ilk sıradan girdi bu madde.

Bir. Ev erkeği istemiyor.
İki. Olası aksiliklerden tırsıyorum. Hamilelik ve doğumla ilgili olabileceklerden. Çocukla ilgili olabileceklerden. Komplikasyonlar, sendromlar, dikişler, emzirmeler.
Üç. Ağzımın sularını akıtan işsel hayallerim var. Bunun için tek çocuğumdan zaman ve fırsat kalsın diye geri sayım yapıyorum.
Dört. Türkiye'de sosyal hak yok. Eğitim, sağlık devlet eliyle olursa çok vasat. Kendi seçtiklerin ise pahalı. Bu pahalıyı karşılayacak yeterli kazanç ben kendimi bir işe adamadıkça yok.
Beş. Yaşım ilerliyor. Şimdi şuan ikinci çocuk kararı alsam bile her şey hemen olmuyor. Biyolojiye 'deadline' sökmüyor. Kısacası zaman düşer, ellerimden yere oluyor.
Altı. Her ne kadar ev erkeğini çok sevsem de, iyi baba olduğunu düşündüğüm vakitler çok olsa da- onunla bu sorumluluğa beraber girmek konusunda kararsızım. Çünkü kriz anlarında beni çok yoruyor, sakin değil. İkinci bebekle beraber paslaşılması gereken iş bölümünde ona tam güvenmiyorum.

Bunlar da benim gerçekçi sebeplerimdi. Ancak ev erkeği o gün 'zamanı geldi konuşmanın' dediğimde, bana deseydi ki..

'Kız Kahve, ne zor anlar yaşadık. Ama şimdi hepsi tatlı birer hatıra oldu. Hem deneyimliyiz de artık. Biz bu işi kıvırırız. Gel yapalım bir tane daha. Büyüsün ailemiz..'

Ya da buna benzer şeyler sıralasaydı, eminim etkilenirdim. Fakat herif de istemiyor ve onu anlıyorum. Bizim ev erkeği ile zamanında içine düştüğümüz aşk formu, çok keyifçi ve geyikti. Biz onun ekmeğini yedik durduk. O, yeniden bu kez de ev çocuğu ile beraber o günleri yaşayacağımızın hayalinde. O sebeple ev çocuğu bir an evvel bi 4 olsun da şunları da yapalım, bu tip şeyleri de yaşayalım planları kuruyor. İkinci çocuk demek, yeniden başa sarmak demek ona göre. 3 kişilik aileyle iyi yaşam kuralım, fazlasını istemeyelim diyor.

Halbuki bence yaşam dediğin acaip biçim değiştiren, renkten renge giren ve öyle de uyumlu olabilen bir platform. Eğer kaygılarımızı dinlemezsek tabi. Ben ev erkeğine katılıyorum, hak veriyorum- hatta genel odağım da o yönde. Yine de sesime kulak vermek, kendimi köşeye sıkıştırmak, bu meseleyi açık seçik konuşmak istiyorum. Çünkü bazen çok kuvvetli bir istek, beni çağırıyor. Bunun üzerini örtemem. Bu sebeple bence konuşmanın zamanı geldi.

Ya da susmanın zamanı mı geldi? Biz susalım da hayat aksın mı? Kararı gelecekteki 'şimdi' mi versin? Bi tüyo alsaydım bari. Ona göre kendimi ayarlasaydım gardaş. Ev erkeğine de güven olmaz ki. Yarın öbür gün çıkıp tutkuyla ikinciyi isteyebilir. Ya o zaman benim doğru zamanım olmazsa?

İnsan hiç olmamış bir şeyi şimdi nasıl durduk yere isteyebilir ki? Olduğunda çok isteyeceğini bilse bile.

Şuan bu sorgulamalarım, gelecekte ikinci çocuğunu yapmış benim; 'iyi ki üzerine gitmişim bu duygunun' demesine sebep olacak- gibi hissediyorum.
Aynı şekilde gelecekte ikinciyi yapmamış ben de iyi ki üzerine gitmişim, içimde hiç soru kalmadı diyor. O da yolunda rahat ilerliyor.

O yüzden biraz içimdeki duygu biçimlerini tanımaya çalışacağım. Evirip çevireceğim.

'Gördün mü Figen, ikinciyi yapsaydık şu pozu veremezdim şimdi'




17 Ekim 2016 Pazartesi

Cart Kırmızı Pazartesi

Uydurduğum bi hikaye var bizim ev çocuğuna.

Şöyle..

Bir çocuk varmış. Annesiyle beraber parka gitmeyi, salıncakta sallanmayı çok severmiş. Bir gün annesi onu öyle bir sallamış ki; taa bulutlara kadar uçmuş. Eyvah, bulutlardaymış şimdi. Annesine seslenmiş; 'Anne ben yukardayııım'
(Yukarıdayım-aşağıdayım olayını yapmayı sevdiği için abartıyorum burayı)

Annesi de geri seslenmiş; 'Aaa ben aşağıdayııım'

Bir süre sonra ev çocuğu aşağıya inemeyeceğini anlamış ve annesine 'anne beni kurtaaar' demiş. (Bizimki 'beni al' demiyor, 'kurtar' diyor) Annesi de nasıl kurtarabilirim diye düşünmüş ve bulutlara merdivenle çıkmaya karar vermiş. Bir merdiven bulmuş. Başlamış çıkmaya.



Birinci basamak, ikinci basamak, üçüncü basamak, dördüncü basamak, beşinci basamak, altıncı basamak, yedinci basamak, sekizinci basamak, dokuzuncu basamak ve onuncu basamak. (buralarda aksiyonlu adımlar atıyorum)

Ve işte annesi gelmiiiiş. Sarılmışlar. Annesi, ev çocuğuna demiş ki; 'Ben yukardayıııım', çocuk da annesine cevap vermiş; 'anne ben yukardayıııım'.

Az sonra anneyle çocuk aşağıya inmeye karar vermiş ama bi bakmışlar ki merdiven yok. Aaa merdiven yok! Napabilirler? Tamam hadi babasına haber versinler. Başlamışlar babaya seslenmeye. En sonunda baba onları duymuş ve onları nasıl kurtarabilirim diye düşünmüş. Ve onları uçurtmayla kurtarmaya karar vermiş. Bu öyle büyük bir uçurtmaymış ki, yükselmiş yükselmiş ve anneyle çocuğunu kanatlarına alıp, aşağıya indirmiş.



Ve aşağıda kavuşan anne, baba ve çocuk sarılmışlar. Falanlar filanlar.
Buraları tabi süslüyorum. Aksiyon ve espiriler koyuyorum anlatırken hikayenin genelini.

Fakat bugün.. Çocuğa hikayeyi 'Selvi Boylum Al Yazmalım' tınılarında anlattım. Üstüne bir de bi duygulandım. Gözlerim doldu. İçim tuhaf oldu. Kucakladım çocuğu. Kavradım bedenimle. Çocuk kurtulmaya çalıştı. İmdat dercesine kaçtı. Babasıyla karşılaştım koridorda, uzun uzun sarıldım. Rahatsız oldu, acelesi varmış. Yere çömeldim, başımı duvara dayadım. Trajiktim, isyanım vardı, acıklılık benimleydi. Evdekiler de bi benle bağdaş kurup sazıma söz, sözüme dans, isyanıma gaz olmuyordu.

Gel gör beni regl neyledi.

Regl psiklolojim.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Sı-kıl-mak.

Tek çocuğum ben. Çocukluk tabirimle 'tek kardeşim'. Kardeşsizliği nasıl kabul etmiyorsam, tek de olsam kardeşim ben eheh.

Ve apartman çocuğuydum bir de. Ha üstüne bir de doğduğum, büyüdüğüm yerde hiç akrabamız, ailemiz yoktu. Bir de tüm bunlar yetmemiş gibi, annem komşuluk etmezdi kimseyle. İşyerinden birkaç arkadaşı vardı, onlar da çocuksuzdu. Ben sosyalleştiysem hep kendi çabalarımla işte. Nerden ekmek çıkarsa.. Annem parka mı götürdü, hemen yavşardım bütün çocuk gruplarına. Okuldan arkadaşlarla zorla, biraz da küçük rüşvetlerle (evdeki muzu vermek) okul sonrası da görüşürdüm.

Kendi kendime geçen onca uzun vakitlerde, hele yaz mevsimlerinde, öyle bir sıkılırdım ki. Artık bu evrende oynayacak başka hiçbir oyun kalmazdı. Hayali arkadaşlarım olsun diye beynimi ve algılarımı zorlardım. Ikına ıkına bir tane Işık diye biri olmuştu ama hiçbi poka yaradığı yoktu. Soranlara 'dahi çocuk' izlenimi vermek için sanki başkalarının göremediği şeyleri görüyormuşum ayağına Işık'tan bahsederdim. Benim ismime anlam olarak yakın bir isimdi Işık, o yüzden öyleydi.

Bir gün artık bu sıkılmalarım canıma tak etmişti. Neden bir mucitlik yapmıyordum ki? Bir makine icat edecektim, yeter zamanı gelmişti. Mutfaktan sandalyeyi aldım. Odama getirdim. Ters çevirdim. İçine bütün alakasız eşyaları, aksamları, aparatları, küçük-büyük nesneleri, mercimek poşetini, annemin rujunu, babamın terliğini değişik şekillerde monte ettim. Bir de oturma yeri hazırladım. Bu kadar donanımdan sonra bu makine uçacaktı ve bir yerlere gidecektik. Hayaller ülkesine filan... İçine oturdum. Eğleneyim, oyunu geliştireyim diye bekledim. Iı-ııh. Olmadı. Eğlenemedim. Hazırlarken çok heyecanlanmıştım ama sonra saçma geldi. Sıkılıyordum, ölümüne sıkılıyooorr.

Şimdi yaş oldu 33. Evde bir sıpa var. Kendisi tek kardeş :P Ve bana geçenlerde 'anne ben parktaki arkacaşları istiyorum. O arkacaşlarla parkta değil, bu evde oynamak istiyorum' dediğinde, ona zorla evde eğlensin diye totomdan uydurduğum bir etkinliği hazırlıyordum. Bu etkinliğin adı makarna ağacıydı. Teoride çok eğlenir sandığım 432 oyundan en yenisiydi. Maalesef yine totomda patlıyordu ama renk vermiyordum. Çok eğleniyormuşum gibi yapmaya ve oğlumu da oyuna katma çabalarına devam ediyordum.

'Çok eğleniyoruz tamam mı? Sen de söyle!'

Bütün içtenliğiyle sıkılarak bana bakmaya devam ediyordu.
Çocuk sıkılıyordu.
Ölümüne sıkılıyooordu.
İşin en kötüsü, ben de.. ben de.. ben de.. sıkılıyordum.

Bitmeyen sıkıcı makarna ağacı





Yeni seneye 'zottirik' kararlar.

Yeni seneye ne gadar da az kaldı. Her sene bu vakitler totom tutuşarak kararlar alır, yılın son günlerinin bokunu çıkarayım diye yaptığım ş...