18 Aralık 2017 Pazartesi

Yeni seneye 'zottirik' kararlar.


Yeni seneye ne gadar da az kaldı. Her sene bu vakitler totom tutuşarak kararlar alır, yılın son günlerinin bokunu çıkarayım diye yaptığım şeyleri iyice abartırdım. Bu sene ilk kez karar almıyorum, vay halasını. Bokunu çıkarmak eylemine değinirsek; tabi ki çoğunluğu kötü beslenme, hareketsiz yaşam ve tüm pijama bolartan alışkanlıkları doya doya yapmak işte. Sanki yeni gelen senede hepsi birdenbire bitecek. Ben ve yeni 'iyi' alışkanlıklarım ortalığın mına goyicaz.

Her seferinde döt oldum. Hiçbir zaman o kararlara sadık kalamadım. Meh meh meh. Şimdi uyanıklık edip, yeni seneye gelmeden kararları aldım jsgjhfa. Ve işin tuhafı uyguluyorum da. Yani yeni seneyle hiçbir hesabım kalmadı. O gece, yani 31 Aralık gecesi, elimde gül şarabımla boş beleş geyikler yapmak niyetindeyim. Yeni seneye hiçbir anlam yüklemeden ve son yılın son gecesi 'allaaaaa' diyip, sonsuzca tıkınmaya abanmadan, normal normal takılıcam. Yeni bir ajanda bile almayı düşünmüyorum. Elimdeki harita metod defterim hala bitmedi.

Elbette yeni seneye dair sinsi planlar yapmayacak olmam, şu yakınlarda değiştirmek isteyeceğim mevzularım olmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin!

Abi her gün yemek yapmak ve yemek planı oluşturmak fikri beni çileden çıkarıyor. Buna çözüm arıyordum, arıyordum ve buldum! Al sana zottirik görünse de aslında basbaya yeni yıl kararı. Hemen bu hafta uygulamak istedim tabi. Fakat ev erkeğinin uçak yolculuğu sonrası başlayan yoğun diş ağrısı sebebiyle bu hafta sonu cortladık. Evde duramadık pek. Ne ev temizledik, ne bişey. İşler iyice birikti. Bu kez de buna taktım. Hımm, bu ev işlerine de bi el atmak lazım. Olmuyor böyle düzensiz. Yaz kızım, yeni yıl kararı iki. Ev işlerinde sıkıntı var, buna da bir hal çare düşün.

Ev işi derken sanmayın ki yalnızca yer temizliği, cam siliciliği. Daha fena detaylar var. Örneğin, çay kavanozunda çay bitmiş. Yerine konmamış. Tam sabah koşturmasında çay demleyecekken, o kavanozda çay olmaması nasıl ayağa çelme takıyor var ya! Yağlıklarda yağ kalmamış. Kim bunu huniyle dolduracaktı? Oyff otur bununla uğraş şimdi. Eyvah akşam yemeği için evde salça da bitmiş. Kefir ve yoğurt mayalanmamış. Çamaşırlar hala kurumamış. Neee? Laptop mu bozuldu? Hass. Allaşkına şeytan işi detaylar yüzünden, bir hafta içi sabahı gereksiz şekilde işte böyle uzayabiliyor. Al sana yeni yıl kararı 3, boş geçme arkadaş! Bir şeyler bitiyor gibiyse, hemen el at.

Geniş resme bakarsak, bu aksaklıkların tek bir adı var. Dersi derste öğrenmemek. Yani zamanında bu işleri yapmamış olmak. Hazırlıksız bir şekilde haftaya başlamak. Bak yeni yıl kararı 4, hazırlık yap kardeşim! Haftalık planlamalarını sen yap! Olmuyor böyle aaa.

Ee hani yeni seneye elimi kolumu sallaya sallaya giriyordum? Yine olmuyor işte gördüğün gibi. Zottirik de olsa, bu basit başlıklar gün içinde hızımızı kesiyor. Dün akşam ev erkeği durup durup soruyor 'neyin var ya, suratın asık?'.. 'Bişeyim yok yaa' diyip duruyorum. Sonradan çaktım. Ulan pazar akşamı ve evi pok götürüyor diye gizli bir melankoli yapmışım! Ben de o insanlardanım işte. Kendimi ev için heder etmek istemiyorum ama evimde o düzeni görmeden de kendimi 'kıyak' hissedemiyorum.

Haftalık yemek hazırlığı konusunda şu yazıdan güzel ilham aldım. Benim açımdan uygulanması çok kolay, belki senin de işine yarar. Bence koca hafta sızlanmam artık.

Ev konusuna gelince de.. o kadar konmariler yaparak evi sadeleştirmiş biri olarak, daha nasıl kurnaz bir yol bulurum hiç bilemiyorum. Hayır biz neden eve bu kadar hizmet ediyoruz ki? O bize hizmet etmeli. Doğrusu budur. Fakat bakıyorum da hepimiz delirmiş gibi hayat boyunca, evlerimizin karşısında hizmetçilik yapıp duruyoruz.Yok mu bunun bir kolayı?

Bu konuyu çözcem. Fakat o vakte kadar azcık qeyff. Kahve?





12 Aralık 2017 Salı

Yeni Hayat




Sağlıklı yaşama geçmem lazım diyip, bunu pat diye yapabilenlerden misin? Ve ne kadar kalıcı?

Ben yapamadım. Öncelikle işe kesin ve net bir şekilde zararlı olduğunu bildiklerimi çıkarmakla başladım. Yerine daha sağlıklı alternatifler koydum. Bu kaçınılmaz şekilde sonuç verdi zaten. Sonra yavaş yavaş günlük beslenmeye 'destekleyici' gıdalar koymaya gönlüm meyletti. Ama bir değil, iki değil, 50 tane heyecan verici gıda var. Hepsine birden sahip olamam. Olsam da aynı gün içerisinde nasıl tüketsin bu beden? Öğrenen Anne'nin 'sana askerlerimi yolluyorum' demesiyle (mayalar), gaza gelip kefire başladım önce. Onun askerleri gelene kadar burada üniversitelerin doğal kefirlerinden tüketmeye başladım. Bu da ciddi fark yarattı. Fakat şu var. Doğal beslenme hiçbir zaman hızı sevmiyor. Ufak ufak sonuç alınıyor. Kefirin hızlı etkisi, bağırsaklarımın daha tatmin edici işler çıkarması oldu. Bu olağanüstü güzel bir gelişmeydi benim için. Uzun vadedeki etkileri için daha beklemek gerekiyor.

Şimdiye kadar yaşadığım değişimler- ki ay başında başladığım yeni mutfak alışkanlıklarında henüz ayı yarılamadım bile:

- Enerjide zıpçıktılık
- Bağırsak hareketlerinde düzelme
- Ödem, şişliğin bitmesi
- Enf. olmuyor zaten birkaç aydır (bunun nedeni ne bilemiyorum)
- Cildimde hoşluk
- İster istemez yine kilo verdim (daha fazla vermek istemiyorum)
- Neşe, cıvıtıklık

Dediğim gibi zaman lazım, sabır lazım. Amacım zafer. Diyeceksin ki, neyin var gız senin? Strestir o. Değil dostlar. Var bir durumlarım. Bunca doktor ve tahlil- hala devam eden hastane maceralarımdan ortaya ne çıkacak bilmiyorum. Fakat kendime koyduğum teşhis, şu bağışıklık sistemi hastalıklarından birinin bende olduğu. Bitmeyen vücut ağrıları, bağırsak krampları, baş dönmesi, göz kuruluğu. İnsanın çene eklemi, el kemikleri, kıç eklemi ve ayak tabanı aynı anda şiddetli bir şekilde neden ağrır? Israrla, inatla neyin çekiştirmesi bu? Hem de 3-4 aydır, gün atlamadan? Buna eşlik eden bağırsak krampları ne peki? Onu geçtim baş dönmesi, göz kuruluğu ne ayak? İşte bunlar hep insanın kendi eliyle yarattığı hastalıklar.. Madem ben yaptım, ben düzelticem.

Yeni hayatım nasıl gidiyor?

- İşe ara verdim, daha az yoğunlukta evden çalışıyorum
- Gluteni kestim. Fakat glüteni ne kadar kessen de tam kesemiyorsun. Evindeki tavada, kaşıkta hala varlar. Tahıl ve buğday ürünlerini yemeyi tamamen kestim.Yerine karabuğday, kuru fasulye unu, badem unu gibi şeyler koydum. Simitsizlik yeni yaşam tarzım diyebilirim :)
- Şekeri olduğu gibi uçurdum. Meyveyi bile çok az seviyede tüketiyorum. Önceden bir oturuşta 5 mandalina yerken, şimdi 1 tanesi bana baklava ziyafeti yaşatabiliyor. Canım daha fazlasını istemiyor zaten.
- Bol çiğ sebze, işlenmemiş kuruyemişler tüketiyorum.
- Fabrikasından daha az işlenmiş doğal zeytinyağı aldım, onu bol tüketiyorum.
- Karbonatlı ve limonlu su içiyorum, düzenli olarak.
- Market ürünlerini baya azalttım. Paketli tükettiğim tek şey, bakliyatlar.
- Her gün düzenli omega3, D vitamini, probiyotik takviyesi alıyorum (D vitaminini doktor verdiydi)
- Her gün zerdeçal + karabiber mutlaka tüketiyorum.
- Çay ve kahveyi azalttım (asla vazgeçmem)
- Evdekilerle şımarık, keyifli, oynaşlı zaman geçiriyorum.
- Kendime şefkat gösteriyorum.

Kefiri de yakın zamanda düzene aldım. Sırada kemik suyu ve fermente gıdalar var. Ayın ikinci yarısında da soft bir spor başlayacak. Dediğim gibi, hepsi birden olmaz. Zamanla, yavaş yavaş. Hırsla, aceleyle bir şeyleri düzeltmek gibi bir niyetim yok. Gıdım gıdım ve içten dışa iyileşerek.

Bağışıklık sistemini ilgilendiren (benimki kendi teşhisim olsa da) hastalıkların suçlusu stres, kötü beslenme, bilhassa glüten ve metaller deniyor. Modern tıp bu konuyla pek ilgilenmiyor. Fonksiyonel tıp dedikleri, önleyici hekimlerin ilgi alanı. Ancak ben onlardan birini tanımıyorum. Anca internetten bulabildiklerim var.. Bu hekimler insan sağlığının bağırsaklardan başlayarak inşa edildiğini ve çölyak hastası olmasa bile kişilerde ciddi glüten skandalları yaşanabildiğini söylemekteler. Bağışıklığı kuvvetlendirirken bir yandan da arınmayı ve kendi hayat tarzına 'doğru beslenmeyi' uyarlamayı tavsiye ediyorlar. Yalnız bu sağlıklı beslenme konusu hudutlarını pek aşmış. Çok gıcık olursun azcık okusan. Takıntılılık dersin. Ben de zaten kendimce 'olabildiğince' yapıyorum. Örneğin avokado olmazsa olmaz zannederdim. Öyle bir şey yokmuş. İyi bir yağ kaynağın varsa, o da olur. Avokadosuz da sağlıklı yaşayabiliriz. Kinoasız da yaşayabiliriz. Hatta yaban mersini olmadan da paçayı kurtarabiliriz : ) Kendi mütevazi alternatiflerimizi oluşturabiliriz.

Takviye besinleri bir kenara koyalım. Soframdan ekmek ve türevlerini, makarnayı ve pilavı, simitle poğaça kardeşleri, şeker ve halay arkadaşlarını kesmek bile zihnimi parlatmaya yetti. Bu zihin parlaklığı da beni kendime yönelik daha iştahlı olmaya itti. Ekmek gereklidir diye düşünebilirsin gerçi. Ancak günümüzdeki tahılın yolculuğunu ve raflara geliş hikayesini araştırınca, şuan gündemde olan ekmekten alacak hiçbir şeyimiz olmadığını anlıyor insan. Ki benim gibi ekmek arası terlik bile yiyebilecek bir insan bunu yazıyor, a dostlar. Neyse ilerleyen zamanda karabuğday ekmeği gibi kokoş işlere ben de girişirim. Acele yok, sırayla.

Bunlar da geçecek blog. Seneye bugün, şu saatte gündemimde farklı konular, başka güzel mücadeleler olacak. Halledeceğim... Ne güzel ki hayatımın ikinci yarısında (35 sonrası) daha çok sevmek, serserilik yapmak, hissederek yaşamak ve tadını çıkarmak için sağlam bir sebebim oldu. Benim gibiler döt korkusu yaşamadan şurdan şuraya yol alamazlar çünkü.

Not: Ahu'ya teşekkür ediyorum. Pinoeatshealthy harikaymış. Fakat benim için çok yüksek level bir hayat. Hadi üşenmezsem, işalağ.

Not 2: Alçıyı çıkardık. Burnum sağsalim yerinde. Sizi hörmetlerle selamlarız.






6 Aralık 2017 Çarşamba

Candan Erçetin'den geliyor; Meğer...


Okulun psikoloğunu çok sevdim. Hatun, beni klişe paragraflarla uğurlamadı. En son oyun oynarken burnumun kırılması ve ev çocuğu ile ilgili sorgulamalardan bahsetmiştim. Şu yazıda var, nasıl kafamın karıştığı. Okul psikoloğu bana ev çocuğunun aslında şok tepkisi verdiğini açıkladı. Benim gözlemlediğim 'umursamazlık' göründüğü gibi değilmiş. Kendisi veledimi tanıyor, biliyor. Söylediği şeyi kendi dilimde özetlersem; bizimki yaşına göre sosyal ve duygusal açıdan herhangi bir sorun yaşamıyormuş- disiplinsiz bir çocuk değilmiş ve bu olaydan da aslında sandığımızdan fazla etkilenmiş.

Her gün beni öpüp öpemeyeceğini sorması, 'anne hala kan var mı?' diye merak etmesi de bu konuda konuşma isteğinden kaynaklanıyormuş. Yanında annesinin burnundan kanlar gelmesi, onu hiç bilmediği bir durumda bırakmış. Yabancı bir konuyu işleyememiş o anda. Ev çocuğunun özelinde yorumlar da yaptı biraz. Anne ve babadan bol sevgi ve oyun arkadaşlığı aldığı belliymiş, o şekilde bir özgüveni varmış. Bu da zaten bu yaşlarda temel ihtiyaçmış, yani sevgi ve beraber oyun. Fakat elbette benmerkezcilik kaçınılmazmış.

Tabi ki oğlumla ilgili bu yorumlara çok sevindim. Sadece çok sevgi aldığı belli kısmı bile, kırık burnumun direğini sızlatmaya yetti. Fakat işin diğer kısmına da geldik tabi ki. Ben birkaç gün yavruma mesafeli davranarak, onu tuhaf bir konuma soktum. Aslında o kendini suçlu görmeye çok hazır bu olaydan sonra. Şimdi bir başka seferde, yanlışlıkla bir arkadaşına zarar verse, istemeden bile olsa artık kendini 'zarar veren, saldırgan' biri olarak mimleyebilirmiş. Annesini üzdü, burnunu kanattı, annesi çok hasta oldu. Böyle görecek olayları. Bu nedenle çalışma yapılmalıymış. Bu çalışma da ikimizin hatta ev erkeği de olabilir, çok yakın olduğu bir anda, o olay hakkında yeniden konuşmamızla gerçekleşecekmiş. Olayı onun nasıl hatırladığını, aslında o anda çok eğlendiğimizi, ikimizin de istemeden böyle bir kaza yaşadığımızı, ama burnumun iyileştiğini, ortada bir suçlu olmadığını, birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi konuşmalıymışız. Hatta burnumun alçılı görüntüsüyle dalga geçebilir, bir hikaye uydurabilirmişiz geyik.

Sonra bana kişisel bir soru sordu, psikolog. Daha önce bir darbe almış mıydınız, acaba neden sizi bu kadar etkiledi bu burun meselesi, dedi. Evet, dedim. Öğrenciyken, bir saldırıya uğramıştım. Burnuma darbe almıştım, çok kanamıştı ve -çatlamıştı. Meğer, ben de bilmeden, travmatik bir duygu üretmiş olabilirmişim bu olayda. Sonuçta burnuma beklemediğim bir anda darbe aldım. Sersemledim ve eski olayla birleştirdim. Hakikaten de fizikselden ziyade duygusal bir kaşıntı yaşadım ben bu olayda aslında. Beklentiliydim. Küçücük çocuk evde bağdaş kurup, ellerini kafasına kavuşturup 'anaam kadın anam' diye üzülsün istedim heralde, ne bileyim?

Ah be blogcum, daha kendimizin ebeveyni olamıyoruz, evdeki bebenin nasıl olalım? Vay zavallı ev gadınım, burun travman mı varmış senin, garibanım, yazık gız.

Psikoloğun dediklerini yaptım. Konuştuk, sarıldık, geyik de yaptık. Ve dün akşam bana ne dedi, biliyor musun blog. Kendi kendine, durduk yere, tam yatarken:

'Anne, senin oyun oynarken burnun kanadı ya, anne ben çok üzüldüm'

Yavrum benim. Şuracıkta öleyim mi yoksa paket mi istersin kalbimi? Ah.. nasıl bittim, tahmin edersin. Sarıldım hemen ve bol kepçe sevdim yine.

Bu olaydan ne çıkar? Valla çok şey. Keşke her zaman bu kadar berrak görebilsek sevdiklerimizi. Bir de travmama dokunmayan bin yıl yaşasın. Ee ne demişler, travmanın üzerine travma kurulmaz. Damlaya damlaya travma olur. Travmalar içinde bir seni sevdim, kalbimi sana....




5 Aralık 2017 Salı

Ne Çektin Be?

Şimdi bir bakalım.

En son burnumu kırmıştım. Üzerine de salya sümük hasta oldum. Çok iyi. Burnumu akıntılardan arındırabilmek için, hem şu hortumla çekiyor (işe yaramıyor), hem de pasifçe hıhlıyorum. Bazen de zorda kalırsam, deliklere kıvırıp tolaet gağıdı sıkıştırıyorum. Fakat, acıyor. Acıması kırıktan ziyade, akıntının olması bence. Bir de sol gözle, sol ağız kısmıma da acı vurdu- nedense.

Geçecek. En çok 2 gün daha süründürür. Sonra bir tutam iyileşeceğim ve gerisi gelecek, biliyorum. Hatta yarın bilgisayar başında çalışmaya devam edebilirim bile.

Bu sürede boş geçmiyim, dedim. Bağırsaklarımla hesaplaşma içindeyim. Çünkü bağırsaklar, kader ağlarımızı örmede tek büyük güç. Toplam 4 gündür nefis bir beslenmeyle en azından vücuduma yatırım yapayım, hücrelerime zenginlik katayım dedim. Şimdi de diyorum ki, neden şimdi, hep olsa ya? Bazı sağlık sorunlarım vardı, önceki postlarda bahsettiğim. Onların çoğundan cacık çıkmayacağından (hala tetkikler sürmekte) neredeyse eminim (büyük kısmı temiz çıktı) Geçmeyen kabızlığın ve eklem ağrılarının, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, ayrıca aniden cortlayan anksiyete semptomlarının ana kaynağını bulabileceklerini sanmıyorum. Yani modern tıbbın ilgi alanına girmez. Yine de ilaç vermeye üşenmeyeceklerdir.

Bence benim hikayem bağırsaklarımda başlıyor. Hepsini teker teker açıklayan tek şey bağırsaklar. Bunu kanıtlayacak bir uzmanlığım yok. O sebeple bazı besinlere yol vermek ve fakat bazı diğer şık besinlere gönül vermek gibi bir döneme girdim. Henüz daha çok erken, bir rapor vermiyim şimdiden. Herhangi bir aşama kaydedersem, elbette severek-sevinerek buraya sunacağım.

Bugün okul psikoloğuyla randevu var. Galiba gariplik yine bende. Çocuğumun gözünün önünde geçirdiğim kazada, kendisinden biraz derbeder olmasını bekledim. Bir yerde sapıklık yapıyorum. Çünkü ev çocuğunun aslında tek derdi beni öpmek. Her gün bana 'bugün de mi beni öpemeyeceksin' diye soruyor. İlk birkaç gün 'öpemicem tabi anasınko satanko, dikkatli olacaktın' gibi kindar hisler dürtse de, şuan tamamen ona karşı 'gurban olurum sana bee' moduna döndüm. Ki kurban olma konusunda şaka yapmadığımı kanıtladım sanırım.

Ev erkeği de korktu. Duygusal Zekası Olan Çocuklar Yetiştirmek isimli bir kitap buldu, onu okuyor(gerçi kitabı kesinlikle sevmedi) Eğer çocuumuzun duygusal zekasına yatırım yaparsak, 10 numara insan olurmuş. Gördüğün gibi blog, biz modern ebeveynler için her şey kitapların sihirli dokunuşuyla çözülmeli. Ya da olmadı, çok klas bir okulla. Hiçbir şey yoksa, organik gıdayla.

Ben de bu ara geleceğin bağırsaklardan geçtiğine bir 'din' gibi inanıyorum. Ancak çok abartı geliyor. O yüzden susuyorum. Konu hakkında önce hislerim, sonra okuduklarım, ardından kendimde gözlemlerim önemli. Hedeflerim blog, şöyle:

- Geçmeyen kabızlığımı sonlandırmak
- Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarına yol vermek
- Eklem ağrılarımı geri postalamak
- Yorgunluğumu gidermek
- Sık hasta olmamak
- Cildimdeki kızarıklıkları ilaçsız iyileştirmek
- Son smear taramamda çıkan iyi huylu bir HPV virüsünü bedenimden defetmek (korkulcak bişi yok)
- Kaygısal halimden arınmak

Aklımı yitirdim gibi gelebilir ancak, sanırım hepsinin suçlusu bağırsaklar (HPV hariç). Ben genel anlamda çok yoğun ekmek-börek-kurabiye-şeker-simit-işlenmiş gıda ile beslenen biri olduğumu da eklemeliyim bu arada. Özellikle hayatımdan sigara ve alkolü çıkardığımdan beri. Seks gibi şeyler de azaldı tabi. Bu arada hayat şartları ile beraber kötü-çok vasat beslenme de beraberinde geldi. Elbette sebze ve doğal beslenmeye aşırı ilgim, hevesim hep vardı. Ancak uygulamada? Evet yılın bazı dönemleri kendime iyi bakıyorum, sonra tırt. Kolay, ucuz ve 'anlık' olanı seçiyorum. Farkındaysan kilodan hiç bahsetmiyorum, çünkü 52 kilo- gayet zayıf bir insan evladıyım. Hamur yiyerek de zayıf kalınıyor. Ve maalesef sağlık bu şekilde kandırılamıyor. Yani kısacası, şüpheleniyorsam bir sebebi var.

Elbette, stres de büyük faktör. Ancak vücut stresle başa çıkabilmek için yine bağırsakların iyi çalışmasına, bağırsaktaki iyi bakteriye ihtiyaç duyuyor, çok ilginç değil mi? Ve benim gibi idrar yolu enf. çok sık geçirmiş birinin, onca kutu ilaçtan sonra bağırsaklarını küstürmesi de hiç garip değil.

Ben iyi haberler oldukça, yazarım. Bağırsaklarım nolur beni yeniden sevin.

Hadi o zaman, kahve?


1 Aralık 2017 Cuma

Kan revan içinde annelik!


Yine bir fıkradan bildiriyorum ahanda buraya.

Son haftalarda ev çocuğu ile yaşadığımız aşk başka, bambaşka. Bir keyif, bir aile saadeti, bir neşe aramızda. Fakat yine de bazı soru işaretleri yok değildi.

Örneğin, aramızda 'sarı çizgiyi geçmeyiniz' ibaresi yok. Anne-baba olarak rahatça ağzımıza sıçabilir sanki. Bundan kıllanıyorduk. Mesela okulda yaptıkları bir kelebeğe bayılıyor şu ara. İşte mutlaka o kelebek sinir bozucu bir şekilde bir yerlerimize konuyor. Yani ev çocuğunun oyunu bu kurguda. Ev erkeği de 105 kez burnuna konan kelebekten artık sıkıldığını söylüyor. Bizimki tınmıyor. Gerçekten bizi tınmıyor. Oyun oynarken, bazen coşkudan naptığını bilmiyor ve canımızı yakabiliyor. Sonra da rahatsız olmuyor.

İşte dün de bu temada bir fıkra yaşadık. Yatmaya ramak kala, ev çocuğunun 'anne kitabını kapa da benle oyna' çağrısına kulak verdim. Tamam dedim, hadi gel. Geçtik kışlık kitap okuma köşesi dediğim yere (nalet olsun o yere). Birden arabalarla oynadığımız oyun, nasılsa takla atmacılığa dönüştü. Ve benim dangoz oğlum, 'dur anne, sen bi yat ben atlıcam' dediğinde, ona güvendim. Teslim olarak yattım. Ve bu oğlum geldi yüzüme atladı ya dostlar?

Baya yüzüme atladı- ya da hedefini şaştı bilemiyorum. Burnumdan kanlar tam tabiriyle oluk oluk akarken ve hatta bir yandan da ben kan yutarken, ev çocuğu bana dehşetle bakmıyordu. Sanki her şey normaldi onun için. Ev erkeği panikle ev çocuğunu giydirmeye başladı, mont vs. Acile gidiyoruz ya hani. Ev nasıl da birden kana bulanmış, hiç anlamadık. Dedim, dur şimdi. Siz kalın, ben gidicem. Acile gittim, röntgen çekildi, harbi kırık varmış, yuh, oha!

Neyse doktor ameliyatta olduğundan, beklemem gerekti epey KBB'de. O arada ağrım yoktu (kırıkta ağrı olmadığı da oluyor dostlar, kesin bilgi) Beklerken düşünmeye fırsatım oldu. Evden çıkarken ev çocuğuna sormuştum, 'oğlum nasıl yüzüme atlayabildin?'... O da bana 'gücümle yaptım anne gücümle' diyerek böbürlenmişti. Gurur duyuyordu sanki. Ona 'vay be nasıl çıkabildin onca merdiveni' diye gaz verdiğimiz sıradan bir sohbetteymişiz gibi. Farkında bile değildi. En azından kanları görünce şaşırması gerekmez miydi?

Burun kırıklarında sıkıntı yok da, burnuna çeki düzen verip alçıya alırken baya bilim kurgu gibi işlemler gerekiyor. O kısmını da atlattım, ilaçlarımı aldım, eve geldim. Velet uyumuş. Ev erkeği beni bekliyordu. Konuştuk biraz. Güya ev erkeğinin yorumu şöyle... Aslında panik olmuş ama her şey yolunda gibi davranarak, geçmesini beklemiş. Karar aldık, artık bir sarı çizgi alanı yaratıcaz aramızda. Hatta, sadece bize değil, tüm arkadaşlarına da zarar vermemeye çalışarak coşmalı-kudurmalı. Rahatsız olduğumuz / sıkıldığımız yerlerde ve bunu da ifade ettiysek, durmayı bilmeli. Empati kuracak yaşta olmasa da belli kuralları öğrenebilmeli. Bir insanın yüzüne zıplanmaz mesela, bunu bilmeli!

**

Ben bunları yazarken uyandılar. Yaptık o konuşmayı ev erkeği ile... Ev çocuğu da dinledi sonuna kadar (bu arada neşesi gayet yerinde) Ve bana ne dedi, biliyor musun ey blog?

'Ama anne, sen de yüzünü korusaydııın, neden korumadııın?!'

Abi ne yetiştiriyoruz biz? Bu konuda gerçekten uzman görüşe ihtiyacım var. Okul psikoloğuyla görüşeceğim bu salı.

Neyse, biraz daha açıkladım. Korumadım çünkü, seninle oynuyorduk ve üzerimden atlayacağını düşündüm. Birinin yüzüne direkt atlamayı hedef alabileceğini düşünemedim. Ama haklısın, yine de korumalıydım kendimi tabi, dedim.

Şöyle dedi:

'Ama anne ben hırsız gibi olurum o zamaan' (hırsızdan kastı suçlu)

Tabi modern-korkak ve ne bok yiyceğini bilemeyen ebeveynler olarak orada vicdan yaptık ve hemen yine onun kendini suçlu hissetmemesini sağlamak için çaba harcadık. Gerçekçi düşünürsek, neşesi yerindeydi blog. Yüzünde de herhangi bir karmaşa görmedim ne olay sırasında ne konuşurken... Sanırım biraz da olsa üzgün olmasını beklerdim.

Ben kendi anneme 4 yaşındayken bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Bir yerde çok pis hata yapıyoruz, ama nerde?

We Need To Talk About Ev Çocuu


28 Kasım 2017 Salı

Diplerden...

Blog yazmamak bir kara delik. Yazmadıkça yazmıyorsun, yazmadıkça yazmıyorsun, yazmadıkça ya...

Bu aralar kurşun kalem - çizgili harita metod defteri ile yaşıyorum. Çokacaipdatlı. Duygu durumu raporları, izlenecek filmler / içlerinden izlediklerim, akşam yemeği fikirleri, haftasonu yapılacaklar, önemli randevularım, kitaptaki o satır gibi tüm iç baloncuklarımı oraya aktarıyorum. Yeni bir şey değil. Ömrümüz kurşun kalemle kağıda yazmakla geçmiş. Birden nasıl kaybolabildi? Kurşun kalem varken, her şey daha anlaşılırdı.

Yazmadığım günlere gelince... Birazcık anksiyete, kaygı bozukluğu, kafayı yeme deneyimlerimden bahsetmiştim. Çok geçmeden aynı şeyleri psikiyatriste de anlattım. Elbette, hemen kafa ilacı yazmakta tereddüt etmedi. Almadım, almayı da düşünmüyorum. Peki ne yapacaktım? Eğer tıbbi otorite size ilaç yazdıysa ve siz kullanmıyorsanız, kendinize çok işe yarar bir alternatif sunmalısınız. Bak yine hırslanıyordum. Hırslanmadım. 'Dur bakalım ev gadını' dedim. Madem yeterince diplere indin, dinle bakalım kendini.

Marketten en ucuz büyük boy çöp poşetlerinden aldım. Evin en arka odasından toplamaya başladım. Tam 9 büyük çöp poşeti, kullanılmayan eşya ayıkladım. Konmari yöntemi evet. Kitabı okurken çok salakça bulduğum bin beş yüz kısım olmasına rağmen, yine de evi hafifletme fikri çok içime sindi. Evi çöplerden arındırdıktan sonra, tüm kullanım alanlarımızı derledim. Dolaplar, çekmeceler, raflar... Çokacaipdatlı oldu. Evde bir sürü düzen değişikliği yaptım. Bunların hepsi toplam 5 gün sürdü. Yaparken bir yandan radyo tiyatrosu dinliyordum. Kaç oyun dinledim, bilmem. Sonuçta ev, bize sanki yeni bir hayat sözü vermiş gibi oldu. Ev çocuğunun evde oyun oynama iştahı, öte şekilde arttı. Bıkmadan kendi kendine 2 saat filan oyun oynuyor? Hö? Salona yaptığım 'kışlık kitap okuma köşesi' sayesinde her gün kendi isteğiyle bizi kitap okumak için çağırıyor. Hatta biz bile daha çok okumaya, film izlemeye başladık. Bir de evde sağlıklı yemek pişirmek gibi zevkler, arzular geri geldi. Konmari yapalı 4. hafta oluyor, durumlar hala güncelliğini koruyor. Nasıl yani? Gerçekten motivasyonumuz bu kadar 'ortam odaklı' olabilir mi? Düzenlemeyi yapan benim çünkü. Benim 'arınmış' hissetmem normal. Ev erkeği ve ev çocuğunun da belirgin şekilde günlük yaşamdan daha çok zevk almaya başlaması ne peki?

İlacın alternatifi çöp toplamak mı, gerçekten durum bu kadar basit mi? Hayır ev gadını belki de durum bu kadar karmaşık. Depresyon tıpkı nezle gibi ruhumuzun basit bir hastalığı. Onun da şiddetleri var. Mesela benim durumumda olan birine ilaçlı tedavi vermek, burnu akıyor diye burnunu cerrahi yöntemle almaya benziyor.

İyi bir haberim var. Bunu da yakın zamanda keşfettim.
Eğer kafan karışıksa, günlük sorunlar gözünde büyüyorsa, kendine olan inancın azalmışsa, sık sık kaygı senaryoların oluyorsa, merak etme sen 'duygusal, hassas, karamsar ya da depresif' biri değilsin. Bu saydığım şeyler yakın bir zamana kadar yaşadığım ve beni kör olmuş gibi hissettiren beginner seviyesindeki depresyon semptomları.Ve bu seviyedeki depresyonun ilacı, haplar değil. Düşünce cerrahisi.

Çünkü her şey en başında bir düşünce bulutuydu.


Cennetten bir kare

Cennetten bir kare: Siz kitap-kahve eylemindeyken, evdeki çocuğun coşkuyla kendi oyununda kaybolması ve evi saran mutluluk titreşimi.

Diplerden kurtulma yolculuğumdan bildirmeye devam edeceğim.

Yeni seneye 'zottirik' kararlar.

Yeni seneye ne gadar da az kaldı. Her sene bu vakitler totom tutuşarak kararlar alır, yılın son günlerinin bokunu çıkarayım diye yaptığım ş...